top of page
1/1097

KUMA

*

Niyazi UYAR

1980’li yılların siyah beyaz, tek kanallı günlerin popüler dizilerindendi Flamingo Yolu. Dizinin baş oyuncusu, Dallas dizisinin baş oyuncusu Petrol Kralı Ceyar gibi başına beyaz kovboy şapkası giyen Taytıs’tı!


Öykümüze kahraman olan Taytıs, Flamingo Yolu dizisinin yolunu bizim buralara düşürüvermişti işte! Bizim Taytıs, ön bahçede elinde kalın değnekle ağzını doldura doldura “eşekli, hayvanlı… sıfatlarla verip veriştirirken bir yandan da yetişebildiğine yapıştırır değneğini. Onun değneğinin, Kaymak Hafız’ın değneğinden geri kalır yanı yoktur! Hele bir de yoldan geçenlerin kendine baktığını görürse daha bir sertleşir, sesini daha bir yükseltir,

“Zil çaldı olum, hocala derse girdi, siz eşeoğlu eşekle, top peşinde koştuyonuz, çabık derse, heyven olum!”


“Öğretmenin vurduğu yerde gül biter,” diyen safsatanın, genel kabul gördüğünden disiplinin dayakla sağlanacağına inanır asil ve necip milletimiz!

Gerçekten ders zili çalmış, haylazların kimi basket potalarına ayakla basket atmaya çalışırken, kimileri de diğer potanın dar iyi ayağının arasına gözü kapalı gol atmaya çalışır.


“Zil çaldım olum, eşek olum, heyvan olu heyvan, zil çaldı, zil!”


Hayvan oğlu hayvan, diyemez, "heyvan olu heyvan,” derdi Taytıs! İyi bir entelektüel Mehmet Şener yakıştırmıştı bu adı. Öyle bir yakıştırmıştı, “cuk,” diye de oturuvermişti. Sadece eli değnekliye değil, bir başka ağzı kalabalık, bıçkın, ayakkabının ökçelerine basan Hasan’a da Efendi Toranaga demişti. Lakap takmada yetenekli Mehmet Şener. Taktığı lakaplar, önce okul sınırlarını, sonra da ilçe sınırlarını aşıp ta Acem ellerine kadar ulaşırdı.


Namazında niyazında ağzı dualı Taytıs’a göre, Efendi Toranaga ramazan aylarında nüfuz cüzdanında yazan ibarenin hatırına "ben orucum," derdi. Sair günlerde tıksırıncaya kadar yer içerdi. Yaşadığı şehrin ramazan günlerini batı şehirleriyle karşılaştırıp veciz sözlere imza atmıştır. Taytıs ise ramazanda karşılaştıklarına, “Hayırlı ramazanlar, Allah kabul etsin,” der tanısın tanımasın! O zımnen falan değil, aleni, ben dini bütün hakiki bir Müslümanım, demektedir. Yarım yamalak bir eğitim enstitüsü okuduğundan, yarım yamalak bir öğretmen olmuştur. Okulun şansından mıdır nedir, ondan başka yarım yamalak da vardı. Yarım yamalak derken hakikaten eli öpülesi eğitimcilere bin selam olsun! Selam olsun Erdoğan Tüzen, Mehmet Akca, Bay Araz, Bay Çetinkaya, Bay Yılbaşı, Bay Şahin, Bay Nebioğlu …


Şirinlik yapmayı severdi Taytıs, yalnız beceremezdi. Garip bir konuşma tarzı olduğundan, sesler gırtlağından çıkarken, gırtlağı parçalanacak gibi olurken bazı sözcükleri yamur yumur eder. Hele bir de keyfi yerindeyse, öğrencilerle top koşturup boş kalelere goller atar, savunmasız basket potasına dura düşüne attığı atışlarını yarısını çembere bile ulaştırmazdı. Bu kadar sportmen birini, İhsan Fidanlar, Bilal Yaralılar, Memet Büyükakgüller kıskanmasın(!) Onlar az daha okuyup olsalarmış onun gibi sporcu(!) Taytıs’ın bir masa tenisi oynayışı vardır ki hakikaten görülmeye değer, aynen tenis topuna dayak atar gibi. Tepeden tırnağa hırsa, tepeden tırnağa öfkeye kestiğinden gömleği pantolonu terden sırılsıklam olur. Onun aparkatlı ters düz vuruşlarını yaparken ağzından çıkan köpükler şap betonun üstünü yağmur yağmış gibi ıslatır.


Daha eğitim enstitüsünde okurken hala kızı Vildan’la evlendirmişler. Hala kızı Vildan evden dışarı çıkmamış, yol, iz bilmez, “daha gözü açılmamış, uçmayı bilmeyen yavru kuş misali,” derler, öyle bir kızdır hala kızı Vildan!


Vildan’ın muayyen gününü görmeden onun hamile kalması, sayısalcı Taytıs’ı şaşırtmış, şaşırtmaktan öte öfkelendirmiştir. Hele Vildan’ın mide bulantıları, aşermeleri, aksilik bu ya tam da yemek sırasında içindekileri çıkarmak üzere tuvalete doğru koşması…

Taytıs baba olmuş olmasına da kız babası olmuş. Bu ellerde kız çocukları sayıda yoktur, onların yeri hakikaten Nazım’ın dediği gibi öteki kadınlar gibi öküzlerden sonra gelmektedir sofradaki yerleri.


Büyük baba Muho ve Hazan Kadın erkek çocuk beklerken kız çocuğu olması canlarını sıkmıştır. Ne demiştir bir seferinde Muho, “Şu veledi ağlatıp durmayın, kafam dayanmıyo. Get ule at şunu Zilan’a! Uyuşuk uyuşuk durup durma gaşımda, ekek adamın erkek çoce olu, de get gözüme görünme!”


Bir gün Taytıs’la Maşo Balık Bendi’nde balıkların atlayışlarını seyrederken Taytıs,

“Bak Maşo, sen benim en iyi akadaşımsın, gardaşımsın, beni yanlış anlamandan korkaram. Bir şey anlatsam bana kıza mın, benden nefret ede min, dinine, Allah’ına söz desen, anlataram, yosa yo?”

"Ne kızacağım, sen benim ahret gardaşımsın, neden kızcak mışım gardaş, kıza mıyım heç?”

“Dinin hakkın için bir kez daha söz istiyorum senden ne kızacak ne küseceksin söz mü?”

“Söz gardaş ne diye küscek mişem?”

“Ne olusa osun mu?”

“Ne olusa osun!”

“Bak tekra diyom, ne olusa osun mu?”

“Ne olusa osun!”

“Söz bir Allah bir mi?”

“Söz bir Allah bir!”

“Allah kelamı Kuran’a el basa mın?”

“Allah kelamı Kuran’a el basaram!”

“Bak deyon o zaman, küsme, kızma yok!”

“De artık, beni diri diri mezere mi gocan, de artık!”

“Bak deyon!”

“De artık de sabımı taşıdın!”

“Senin gardaşın Figen va ya?”

“He, ne omuş Figen’e?

“Ben onu sevmişem, onla sözleşmişez, evlenmek isterem onla; iznin olusa!”

“…”

Biz Allah’ın her gün gonuşuyoz, evlenmeye gara vedik. O dedi ki bana!”

“Ne dedi?”

Bana abem Maşo yadım ede, bizi anlayışla gaşıla!”

“Allah belanı vesin, it bile yal yediği tabağı pislemez!”

“Ne olu bizi anla, bak göcen çok mutlu olcaz!”


Bir zaman sessizlik olur, belki üç, belki beş, belki on dakika kimse konuşmaz. Balık bendinde inci kefalları atlayıp zıplamaya devam eder. Gölün sodalı suyundan çıkıp Deli Çay’a doğru yüzüp yumurtalarını bırakmak için çaya yukarı atlayıp zıplayıp yüzerler, bu görsel şölen, aç balıkçılların dağları delen sesleri Van Gölünün tekmil balıkçıllarını çağırır ziyafete.

“Bak gardaş, Figen senin gardaşın, sen benim gardaşımsın. Biz Figen’le garar verdik, evlencez, o dedi ki, abem bize yadım ede. Ne olur he de, sen he deyince, her şey yoluna gircek, biz çok mutlu olcaz, göcen!”

“Figen okuyacak daha, ben okumak isteyon demiş başka talipleri olunca anaya!”

“Bize sebep demiştir gardaş, biz bi senedir anlaşıyoz, ona sebep söylemiştir! Evlenecez, o bana bi erkek çocuk vercek!”

“Verir mi dersin, erkek olacağının senedi mi var?”

“Bilmem gardaş onu Allah bilir, fakat biz anlaştık evlencez!”

“Allah yardımcınız olsun gardaş, peki yenge hanım ne deyecek, üstüne kuma gesin iste mi?”

“O heç bi şe deyemez, o bi erkek doğuramadı, o Figen’e abla olcak, o bi köşeye çekilcek gızına, bakcak, onu böyütcek!”

Figen okulu yarıda bırakmış, Mehmet Şener’in Taytıs adını yapıştırıp cuk diye oturan sıfatı eli değnekli, ince bıyıklı, seyrek kestane renkli saçlı, bakımsızlıktan sapsarı sararmış aralıklı dişleri, her daim öfkeden kudurmuş gözleri her daim öfke yüklüdür.


Esmer güzeli Figen, on altısına yeni basmıştır. Kara, kalın kaşları, iri gözlerinin üstünde keman yayı gibi durmakta, pürüzsüz yüzün elmacık kemikleri, bir başkaldırışın nişanesi gibi çıkıktır. Lacivert okul forması ile kapatılan basenler, gösterişlidir, el gün görmeyen göğüsler, elmacık kemiklerinin havasında buradayım demektedir. Coğrafyanın çizdiği kader çizgisi daha on beşinde, on altısında bir ere varmak sırat köprüsünü geçmekle eş değer sayıldığından, Mehmet Şener’in Taytıs adını yapıştırdığı sayısalcıyı kafese koymayı koymuştur kafasına. Yarın ne edip edecek Taytıs’ı ayağının türabı yapacaktır…


Evliliklerinin ilk aylarında her şey yolunda gider, Taytıs, Figen’e çok iyi davranır, çok sevecen davranır. Günler böyle akıp giderken, Figen’in hamile olduğu Taytıs’ın hanesinde sevinçleri arşa çıkarır. Onun oğlan doğuracağına inanır, hamileliğine dair, neler üretirler neler:


"Bak karnı dik işte, oğlu olacak, bak aş ererken erik merik istemedi canı, bak poposuna, Figen’in güzelliği günden güne artmakta, eğer güzelliği gitseydi kızı olurdu, kızlar annenin güzelliğini alırmış ya…"

Figen’in de Vildan gibi bir kız doğurması Taytıs ailesini çok üzmüştür, sanki evleri ocakları kül olmuştur. Bu durum Vildan’ı derecesiz mutlu etmiştir, ya demek, cinsiyet belirlemek kimsenin harcı değilmiş ya!


Taytıs’a bir erkek çocuk doğuramayan Figen’in lohusa günleri yalnız geçer, Taytıs bir sefer bile uğrayıp ne geçmiş olsun demiş, "ne güzel bak sağ salim kurtuldun," dememiştir. Hazan Kadın arada uğrayıp yardımcı olmaya çalışırken ortağı Vildan gün aşırı gelir, hâl hatır sorarken için için de sevinir...


Sabah uyanır uyanmaz sessizce giyinen, ses etmeden evden çıkar Taytıs, Sancak Camii’nde sabah namazını kılar, güne öyle başlardı. Yine o gün erkenden kalkar, Sancak Camii’ne gider, sabah namazını kılar, namazdan sonra, lokantasını sabah ezanında açan Şahap Nazlı’nın lokantasına gidip çorbasını içerdi. Şahap Usta ile oradan buradan, bir sürü şey konuşurlar. Şahap Usta’nın demlediği çaydan, üstündeki buharı kıvrıla kıvrıla çıkan ince belli bardaklarla üçer beşer bardak içerler.


Ortaokul ve lise tek müdürlükle yönetildiğinden öğrenci sayısı normal öğretime uygun değil, ikilidir. 07.20 de ilk ders başlar. Taytıs, yediye doğru okula gider odasının halk eğitim merkezine bakan penceresini açar iyice bir havalandırır, sonra elinde değnekle iki katlı binayı derslik derslik dolaşır, çok sözü geçmese de hizmetlilere eksik gedik gördüklerini söylerdi.


Hazan Kadının yanında olması az da olsa yüreğini ferahlatırken Figen’in, ortağı Vildan, kıskançlıktan mı, nefretten mi bilinmez içindeki öfke ile gün aşırı şöyle bir uğrar bir ihtiyacı olursa yardımcı olacağını söylerdi. O da,

“Yok abla, çok sağ ol Allah razı olsun senden, demek beni affettin, ver elini öpeyim!”

“Ben değil, Allah affetsin, affetmek bir Allah’a mahsus! Artık geçti bundan sonrasına bakalım biz!”


Bir yıldır, Hazan Kadın ve Vildan’dan başka kimse ile görüştürülmeyen Figen, yalnızlığın, nevroz, psiko nevroz atraksiyonları ile intikam hesapları yapmaya başlar. Hazan Kadın’ın olmadığı bir zamanda abla dediği Vildan’a:


“Abla, ne olur benim kuma gelmemi, acemiliğime, çocukluğuma, eşekliğime ver! Sen benim ablamsın, ben senin kadar iyi olamam, sen benim üstüme kuma gelseydin, kim bilir ben neler yapardım. Sen çok iyi bir insansın abla, ben bir bok yedim, bir kadının, bir kadına yapmaması gereken bir eşekliği yaptım. Bak ne diyeceğim abla, bizim herife kadınca bir ders verelim!”


“Sana güvenebilir miyim ben, yarın üstüme kuma geldiğin gibi, yine bir acemilik daha yapmayacağına nasıl inanabilirim?”

“Allah kelamı, kitap üzerine el basarak yemin ederim, kimse duymayacak!”

"Söz mü?"

"Söz abla!"

“Anlaştık o zaman, ben bu gece düşünüp taşınayım, bundan sonra daha az geleceğim sana; şüphelenmesinler!”


Kaderlerini coğrafya belirlemiş aile nüfusunda sayıya bile girmeyen Taytıs’ın eşleri, baba evinde görmedikleri sevgiyi koca evinde de görmemiştir. Kadının kaderi, bu dünyanın imtihan yeri olmasından dolayıdır belki de ne derler, “insan bu dünyada çile çekiyorsa cenneti ala için çile çekmektedir!”


Bakalım “kadının fendi erkeği yendi” kafiyeli veciz sözünün akıbeti Vildan ve Figen için hakikat olacak mıdır? İki eşinin de kız doğurması Taytıs’ı, komşuları, akrabaları arasında bir suçlu gibi başını öne eğdirmiştir. Taytıs, evde, yolda, okulda, arkadaş sohbetlerinde hep bunu düşünür, hep kafasında erkek doğuramayan iki eşi vardır. Bir üçüncüsünü de alsa nasıl olur? Ya da ne gelir elden, Allah’ın takdiri deyip kabullense, eşleri de daha çok gençtir, bunda olmasa bile öteki doğumlarda belki erkek doğurabilirler, varlığından sual olmaz güzel Allah’ım öyle mehel görmüş desem…diye çok düşünür.


Vildan’la Figen erkek çocuk doğuramamanın sebebine dair birbirlerine,

“O, erkek koydu da biz mi kız doğurduk,” diye isyan ateşinin harlısını yakmayı koyarlar kafalarına. Vildan’ın çocukluk arkadaşı Nuray’ın kocası Mustafa, Prostat kanserinden vefat etmiştir. Nuray, çocukluk arkadaşı Vildan’a derdini anlatırken her bir şeyi anlatmıştır. Mustafa'nın kullandığı kanser ilaçlarının erkekliğini alıp gittiğini anlatmıştır. Nuray'ın, Cahit Sıtkı’nın yolun yarısı dediği yaşa gelmeden geceleri zehirlenmiştir. O geceler boyu yanım yanım yandığını, Mustafa’yla kardeş kardeş göz yaşları içinde anlatırken, Vildan da Nuray'ın acısını yüreğinin baş köşesinde hissetmiştir.


Vildanın Nuray’la konuştukları bir bir gözünün önüne gelir. Nuray’ın kocası Gözlüklü Mustafa, prostat ilaçlarına sebep erkekliğini kaybetmiştir ya. Nuray’a gidip Mustafa’nın kullandığı ilaçları alıp Taytıs’a içirip intikam almanın hesabını yapar. Meseleyi eni konu Figen’e anlatır, birlikte plan yaparlar. Gözlüklü'den kalan ilaçları Nuray’dan alan Vildan, Figen'le birlikte yaptıkları plan dahilinde, Taytıs’ın aşına, suyuna, ekmeğine gram gram koyup içirirler. İlaçlar etkilidir, Taytıs birkaç gün sonra iktidardan düşer. Süphan’a doğru uçuşa geçen kuşu, uçmak şöyle dursun, kanatlarını bile açamaz olmuştur.


Vildan’ın yazdığı senaryo hakikat olmuş, Taytıs iktidarı kaybetmiştir. Böyle yaşamak ölümden beterdir onun için, böyle yaşaması imkansızdır. Eşleri onu tamamen tüketmek, ezilmişliğini gözüne soka soka, bir gece biri, bir gece biri çağırır. Bir gün önce kendine gelen ortak, yarın bana değil ona diyerek adil olduklarını gösterirler. Taytıs, eşlerine mahcuptur, iktidarı birden yok olmuş, kimseye bir şey diyemez, bu durum ölümün öteki adıdır bu coğrafyada. Birine benim başıma gelen hal bu dese, koca şehir duyar, bir yerleri ile gülerlerdi! Bir haftadır, bir gün Vildan’a, bir gün Figen’e gider, sadece gider. İki ortak Taytıs’ın karşılarında yok oluşunu, ezilip büzülüşünü dakika dakika kıvançla izlerken; daha dur bitmedi der gibi bakarlar!


Saat gece yarısını çoktan geçmiş, zaman ala şafağa yaklaşırken, ahali uykularını en tatlı, en koyusundadır tam bu zaman! Yeni gün saat olarak başlamış, hayatın canlılığına epeyce vakit varken, tandır evinden bir el silah sesi gelir. Silah namlusundan fışkıran ateş, tanın kızıllığına eklemlenerek, yeni gün işte bu ölümün trajedisiyle başlar!

Vildan’la Figen kucaklarında kızları Tatytıs’ın arkasından göğüslerini parçalarcasına ağlarken gözyaşları birbirine karışır.


110 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

MEMLEKET

Commentaires