top of page

SEL

                                                                                                      



Niyazi UYAR


  • Yanıyordu ortalık. Güneşin yakıcılığı adamın başını matkap gibi delerek, beynini buharlaştırıyordu sanki! Kuşlar, böcekler iğne deliği kadar bir gölge bulabilmek için akla karayı seçiyordu. Ulu orta durmak mümkün değildi, kavuruyordu adamı... Dillerini dışarıya çıkaran kuşlar, sürünen bilumum yaratıklar, serinlemiş akşam saatlerine ulaşmayı düşlüyordu.


Derenin az yukarısında bulunan palamut meşeleri kesile kesile yok olmuştu. En yukarılardaki kızılçamlar ise, demircilerin körüğüne kömür üretmek adına meşelerle birlikte yakılmış. Çoluk çocuğun kursağına yiyecek olarak girsin diye, aşılanan bir kaç armut ağacından gayrı, bir de kurumuş eşek dikenlerinin, kenger dikenlerinin gölgesinden gayrı sığınacak bir ağaç yoktu.


Derenin kıyısında çıkan hayıtlar, ılgınlar, söğütler, böğürtlenler, kızılcıklar, itburunları... Yukarılardan mevsimli mevsimsiz boşanıp gelen sellerle aşağılara, İlke Çayı’na doğru sürüklenmişti...


Elinde tüfeğiyle keklik avına çıkan Ali İhsan, Karayar’ın en sarp yerine yuvasını kondurmuş bir kartal yuvası görür, görür görmez de tabanları yağlayıp evin yolunu tutar. Aslında bu kartalı o anda avlamayı o kadar çok ister, o kadar çok ister o kadar çok ister; lakin harbiliğinde atacak tek bir mermisi kalmamıştır. Uçara vurma tutkusu, harbiliğini boşaltmıştır. Yürürken gördüğü kekliklere ateş etmeyi içine sindiremez ya bir türlü! Kıcırlar’ın Mustafa’nın Kahvesi’nde diyecektir ki: “ Tam beş keklik vurdum, hem de uçara ha!” diyecektir.


Eve girmeden Yunus’u bulur önce! Karayar’daki kara kartalın yuvasını ballandıra ballandıra anlatır. İki arkadaş ertesi gün ava gitmek üzere kavilleşirler. Yunus:

“Akşam yemeğinden sonra fırının önünde buluşalım, yarın ile ilgili planımızı yapalım. Ben eve giderken, Hüseyin’e de uğrayıp onu da çağırayım.”


Üç arkadaş kasabalının ortaklaşa kullandıkları Otman Ağa Fırını’nın önünde yatsı ezanına yakın buluşur. Sokak aydınlatmaları günlerdir yanmaz, lambalar patlaktır muhtemelen veya başka bir şey vardır. Kim bilir kaç gün sonra bakılacaktır. O nedenle ortalık zifiri karanlıktır. Kasabanın muhafazakâr başkanın kendine oy vermeyen mahalle sakinlerini aklı sıra cezalandırmaktadır. Onların da pek umurundaymış gibi. Biri de başkana gidip: “ Ne olur başkan, lambalarımızla ilgileniverin, demezler ya!” İşte bu durum, başkanı daha da çıldırmaktadır.


İşlerinden yorgun argın gelen mahalleli, akşamdan yataklarına sokulmuş, horlamaya bile geçmiştir çoktan. Geceleri öten yaz böceklerinin, adlarını dahi bilmedikleri kuşların sesleri yüreğinde korku bulunan insanları daha da korkutmaktadır. Kümeslerdeki tavuklara dadanmış kurnaz tilkiyle, hırsız çakal öteki mahallenin sokak aralarına dalmıştır bile. “Hanemizi düşmandan korusun,” diye besledikleri köpekleri de karanlığı delen ulumalarıyla korkunun şiddetini artırdıkça artırmaktadır. Karanlık oldu mu, nedense hep korku üzerine söylenceler anlatırlar birlerine. Bu üç arkadaş karanlığın korkusu ve yaratıkları üzerine anlattıkça, korkunun dayanılmaz zevkini duymaya başlar yüreklerinde.


Hüseyin:

“Bizim evin tam karşısında, Çam Dede’de her perşembe yatsıdan sonra şehit ocağı yanar. Ocak bir yanar, bir söner. Babam, merak etmiş bunu, Çam Dede’ye yakın bir yerde bir meşe palamudunun altında beklemeye başlamış. Tam o saat gelince ocak yanmış! Ocak yanmış yanmasına; ama babam bakamamış bile. Adamın gözünü kör edecek parıltıda bir ışık saçılıyormuş, deme gitsin. Babam: “Sen sabisin, belki sen bakabilir, ne var ne yok, görebilirsin,” dedi, ama ne yalan söyleyeyim, güvenemedim kendime.”

Ali İhsan:

“O bir şey mi oğlum? Gece oldu mu, Karayar’ın tepesinin üç noktasına cinler ateş yakarmış. Sonra da cinler padişahının başkanlığında bir şenlik kurulurmuş. Karayar’da cinler padişahı otururmuş. O nedenle düğün dernek hep burada kurulurmuş! Balpınar’ın, Şeytan Gediği’nin, Hamaz Taşı’nın, tekmil cinleri buraya gelirmiş; ya biliyor musunuz?”

Yunus:


“Ali İhsan, böyle şeyleri nereden öğrenirsin, nasıl uydurursun, seni bir türlü anlayamıyorum vallahi?”

“Dedemden öğrendim, uydurmadım. Benim Esat Dedem, ne kadar çok şey biliyor, bir duysan, küçük dilini yutarsın, belki de altına edersin ya!”

“…”

“Öyle deme Yunus! Cinleri bir kızdırdın mı, gece yatınca seni korkutur durur, haberin var mı?”


Akşamdan beri Ali İhsan’la Yunus’un konuştuklarını dinleyen Hüseyin:

“Bırakın böyle salak şeyleri yahu, adama gecesini zehir edeceksiniz! Sabaha kadar uyuyamam şimdi! Salak salak şeyler anlatmakta üstünüze yok sizin, haydi varıp yatalım da sabah erken kalkar gideriz, haydi kalkın!”


Korka korka evlerine gittiler, korka korka yataklarına sokuldular. Korkularının aksine deliksiz bir uyku çektiler. Güneş ufuktan başını çıkarmadan yataklarından çıktılar, ellerini yüzlerini yıkayıp uykunun izlerini temizlediler. Kökboyasıyla boyanmış, yünden dokunmuş torbalarına azıklarını koyarak ellerine de sıvamaca tereyağı sürülmüş bir fasla ekmek alıp yola koyuldular. Tüfekleri sırtlarında, harbilikleri bellerindeydi.


Bu üç arkadaş, günü hiçbir zaman üzerlerine doğurmamış olmakla övünürdü.


Karayar’a geldiler, birkaç saat kara kartalın yuvasından çıkmasını beklediler. Fakat o, olacakları mı sezmiş, ya da daha önce yuvasını mı terk etmiş, bir türlü çıkmaz meydana. Bu ara güneş Yağcıdağ’ın tepesinden ayrılarak, kuşluk vaktindeki yerine çıkmıştır. Ali İhsan, tek kırmasını yuvaya doğrultmuş, ha çıktı, ha çıkacak kara kartalı beklemektedir. Hüseyin de Yunus da Ali İhsan vuramazsa, hemen arkasından ateşleyecektir. Yunus’la, Ali İhsan, tek kırmalarına çok güvenmektedir, on iki milimetrelik çapıyla kartalı değil, Alan Yaylası’nın kır domuzlarını bile anında düşürebileceklerini söyler. Şakayla, alayla karışık da, Hüseyin’in çiftesinin bir işe yaramayacağını söyleyip çıldırtırlar onu!


Kara kartal, birden yuvasının üstünde kanat çırpmaya başlar. Bir saniye bile gözlerini yuvanın üstünden ayırmayan üç kafadarı atlatmıştır. Ali İhsan’la, Yunus’un yürek atışları hızlanır. Yüreklerin atışı, göğüs kafesini delip çıkacaktır neredeyse. Bu iki arkadaş aynı anda hedefe kilitlenmiş, ateş etmek üzeredir ki, Hüseyin, ikisinin de tüfeklerini hedeften uzaklaştırıp çiftesinin iki gözünü de boşluğa sıkar. Sonra da, Kocadere’ye doğru alır yatırır. Ali İhsan’la, Yunus ne olduğunu anlamadan, bir şeycikler demeden peşi sıra koşmaya başlar.


Bu sırada güneş tepeye çıkmış, gölgelerini de ayaklarının uçlarına yapıştırmıştır. Adımlarını attıkça, adımları gölgelerinden dışarıya taşmaktadır.


Hüseyin onlara bir şey söylemeden alıp başını gitmiştir. Gitmesine gitmiştir de Ali İhsan’la Yunus’un tüfeklerinin namlularının aşağıya öyle bir itmiştir ki, akıllarını başlarından almıştır, Bağırıp kızmak istemişler, lakin dilleri mi bağlanmış ne, ağızlarını bile açamamış, açamadıkları gibi şaşkınlıktan bir hal olmuşlardır. Karayar’daki, kartalı avlamayı akşamdan kararlaştırmışlar... Kararlaştırmışlar kararlaştırmasına da Hüseyin’in dellenmesiyle her şey berbat olmuştur şimdi... Bağırıp kızmak isterler; fakat öfkeden ateş yumağına dönmüş hali ürkütür onları. Hüseyin ağzını açıp bir kelime etmeden, deli deli koşmakta; sonra hızlı adımlarla yürümektedir. Arkasından yetişmek için adamın tazı olası lazımdır.


Pırnallara, ardıçlara konan ağustos böcekleri çatlarcasına ötmektedir. Hüseyin’in ne amaçla patlattığı bilinmez tüfek, bodur kalmış kızılçamlara konup uçan ve arada uçma alıştırmaları yapmakta olan alakabak yavrularının, öteki kuşların, böceklerin sesini soluğunu kesmiştir. Hüseyin’in ızgara telinden kese kese yaptığı saçmalar, göğün boşluğunu delip geçerek, yıldızlara ulaşmıştır. Sessizliğin ve sıcaklığın bungunluğunu parçalayan “tom” sesi, Koca Tavşan Tepesi’ni, Küçük Tavşan Tepesi’ni, Kocamar Kaş’ını sallamıştır. İrili ufaklı tepelerin canlıları yerlerinden fırlamış, koşmaya, uçuşmaya başlamıştır. Tavşan tepelerinin korkak tavşanları, daha tepeye doğru koşmaya başlamıştır can korkusuyla. Korkak tavşan, oldum olası tüfek sesini duydu mu, tin tin, dere tepe aşar, nereye gittiğini bilemez, alır başını gider! Özellikle Deli Osman’ın tavşan eti merakı, “tavşan eti eşek eti ” diyenlere karşı bir ihtiras olmuştur. Kekliğin, üveyiğin, gödenin etini, etten saymayan Deli Osman:

“ Onlar da et mi, dişimin kovuğunu doldurmaz, boşu boşuna sıkı mı harcarım, siz ağzınıza yemiyorsunuz ki?”


Zavallı hayvancığa hayatı zehir eden tüfek sesi, deli deli koşturtmaktadır onu. Gerçi bu ses, Deli Osman’ın tüfeğinin sesine benzememektedir, amma o yine de dikkatli olmak zorundadır. Ya Osman, yine ava gelmişse! Korkularına korku katarak, daha hızlı koşturmaya başlar. Boz tavşan, koşturdu koşturdu, vardı, kocamış kurdun inine daldı. “Gel beni ye” demekti bu! Lakin o da tüfek sesini duymuş, terk etmiştir yuvasını.


Hüseyin önde, Yunus’la Ali İhsan arkada Kocadere’nin sıcaktan kavrulmuş kızıl kumlarının üstüne vardılar. Buralarda cana merhem olacak tek ağaç bulmak mümkün değildir. Neredeyse, dünya ile yaşıt olan ulu meşe palamutları, başları göğe ulaşan kızılçamlar, kesile yakıla yok edilmiştir. Meşe palamutlarının kesilmesine devlet bir nebze hoş görülü davranmıştır. Ya çamlar, peki onlar nasıl olmuş da yok olmuştur? Onca orman muhafaza memuru varken nasıl olmuş da onca çamın köküne kıran mı girmiştir?

Devlet, ormanını koruyamamıştır!


Dere kenarındaki söğütler, ılgınlar, hayıtlar, kızılcıklar, böğürtlenler, itburunları da derenin mevsimli mevsimsiz selleriyle yok olup gitmiştir. Şimdi başını sokacak bir gölge bulmak mümkün değildir. Bu sıcak havada üç arkadaş ne amaçla buraya gelmiştir, nedeni belli değildir. Karayar’dan buraya kadar Hüseyin önde onlar arkada koşarak gelmişlerdir işte! Şimdi, adamı cayır cayır yakan güneşin altında ne yapacaklarını bilemeden öylece kalmışlardır.


Baharda derenin kıyısında yeşeren labadalar, kaz ayakları, reyhanlar, kurumuş gazele dönmüştür. Bir kuşa, bir sürüngene, bir böceğe sığınacak bir gölge yoktur. Sıcaklık, aşağıdan yukarıya, buradan ötelere doğru dalga dalga yayılmaktadır. Bu esnada bunca sıcaklığa bana mısın demeyen, iki karayılan, yalım yalım yanan kızıl kumların üstünde güreş tutmaktadır. İki koca karayılan, yerden yarım metre kadar kalkmış, kuyruklarının üstüne oturmuş, fırsatı buldukça birbirlerinin orasına burasına indirmektedir. Sonra da dalmaktadır birbirlerine: Alt alta üst üste dakikalarca boğuşurlar. Sıcaktan delirdikçe deliren yılanlar öldürücü hamleler yapmaktadır. Her yanları kana kesmiş, kan leş içinde kalmıştır. Onların dövüşünü bir kayanın üstünde, dili dışarıda izleyen kertenkele pişmek üzeredir neredeyse.


Üç arkadaş da kartalın yuvasını unutmuş, karayılanların dövüşüne dalmışlardır. Hiçbiri ağzını açıp bir kelimecik etmemiş, dizlerinin üstüne çökmüş, alınlarından şıpır şıpır damlayan tere aldırmadan yılanların ölüm oyunlarını izlemektedir. Böyle ne kadar zaman geçmiş, farkında değildirler. Birden yukarılardan taş şakırtılarının, kaya şakırtılarının su löpürtülerinin geldiğini duyar gibi oldular. Bu sıcakta, adamın yağını eriten bu sıcakta sel mi olur diye de düşünerek, oradan olmadılar. Onlar, yılanların aslında oynaş mı, ölüm oyunu mu oynadıklarının ayırtına varamamışlardır. Karayılanlar, kuyruklarının üstüne oturmuş, arada ağız ağza dalaşlarını, sonra da sarmaş dolaş oluşlarını izlemektedirler. Şakır şakır, löpür löpür sesleri gittikçe yaklaşmaktadır. Yılanlar, kuyruklarının üstünde yorulmuş olacaklar ki bıraktılar kendilerini yere. Yorulmuşlardır yorulmasına; ancak biri de orayı terk edip gitmez. Belli ki, kaçmayı erkekliklerine(!)yediremez. Bir zaman öfke dolu bakışlarla süzdüler birbirlerini; sonra başlarını on santimetre kadar yerden kaldırıp kavgaya devam kararı aldılar. Cenk sürüyordu, böyle giderse biteceği de yoktu.


“Ali İhsan,” dedi Hüseyin! “Şu zavallıları gel, ayıralım, yazık birbirlerini öldürecekler! Gel birini sen tut; birini ben tutayım, haydi gel!”

“Git oğlum, sen manyak mısın? Güneş, tepene geçmiş, beynini yemiş senin! Ölürlerse, ölsünler, bize ne bundan?”

“Ne manyağı oğlum, asıl güneş senin beynini yemiş!”


Yunus, yerden aldığı taşı yılanlara doğru fırlatmayı düşündü. Sonra birden sıcaktan linyit koruna dönen taşı yere bıraktı. Bir de aklına--bu mevsimde yılanlara dokunmak, zemheride deveye dokunmak demektir. Her ikisi de adamı cırtladığı yere kadar kovalar—düşüncesi gelmiştir anlaşılan; yoksa taşı eline aldın mı fırlatmak kolaydır.


Şakır şakır, löpür löpür sesi, yaklaşmış, nerdeyse yanlarına kadar gelmiştir. Yılanlar birbirlerinden ayrılmış, tepeye doğru uçarcasına süzülüp gitmiştir. Besbelli ki, bir felaketin yaklaşmakta olduğunu hissetmişler. Deminden beri adamı cayır cayır yakan güneş, saniyede bulutların arkasında kaybolup gitmiş, ortalık saniyede karaya kesmiştir. Ürperten bir karanlık derenin içini daha da karartmıştır. Tozları, toprakları yerlerinden eden serin bir esinti yüzlerine çarpıp onları uyandırdığında artık çok geç olmuştur. Kaçacak bir yer yoktur. Şakır şakır, löpür löpür sesi ayaklarının dibindedir artık. Ne tutunacak bir dal, ne de girecek bir kovuk! Üç arkadaşın yardım isteyen sesleri derenin derininden tavşan tepelerine, Karayar’a, Kocamar Kaş’ına, Bedire Deresi’ne ulaşmıştır ulaşmasına da duyan eden olacak mıdır acaba? Duysalar bile yetişebilecekler midir?


Kocadere, yukarı köylerin Boscaklı’nın Hüdük’ün Kızılca’nın neleri var, neleri yok, hepsini alıp getirmiştir. Kavunlar, karpuzlar, domatesler, patlıcanlar...köylülerin barınak olarak kurdukları çadırları, alaçıkları, yemelik diktikleri erikleri, kirazları kökünden söküp alarak sürükleyip getirmiştir. Selin üstünde bunlar varken, koca koca taşlar şakır şakır yuvarlanmaktadır. Şimdi bu selin içinde Yunus, Ali İhsan ve bir de Hüseyin vardır. Bir elleri, bir ayakları yukarı gelmekte, yuvarlana yuvarlana sürüklenmektedirler aşağıya, İlke Çayı’na doğru. “İmdat, imdat,” diye her ağızlarını açtıklarında tas tas su dolmaktadır. Tutunacak sağlam bir dal yoktur ortalıkta. Yıllara meydan okuyan asırlık çınarlar Kocadere’nin mevsimli mevsimsiz azgın selleriyle sürüklenip gitmiştir aşağılara. Söğütler, ılgınlar, hayıtlar ise, yıllarca önce yok olmuştur. Hele, Hüseyin’in elini yüzünü boyaya boyaya yediği “kür üzümü”dediği böğürtlenler, Kocadere’nin akış düzenini yitirdiği ilk yıllarda yok olmuştur. Böğürtlenlere yuva kurmuş serçeler, çobanları çileden çıkaran çobanaldatanlar, Gıcırların Nurullah’ın “aman ha öldürmeyin” dediği çil keklikler yılın belli aylarında dereyi ziyaret eden uzun bacaklı, uzun gagalı leylekler, yuvalarına çamur taşıyan kırlangıçlar gelmez olmuştur artık!


Hüseyin, suyun üstündeki, bir erik dalına yapışmış öylece sürüklenmektedir. Başı yukarıdayken, ara ara “imdat, imdat!” isteyen sesiyle yıldızları beri baktırmaktadır. Ali İhsan’la Yunus görünürlerde yoktur. Sel, onları ya iyice altına almış; ya da bir kenara fırlatıp atmıştır! Hüseyin arkadaşlarını göremeyince:”Ali İhsan! Yunus!”diye çağırır, fakat duyuramaz bir türlü. Hüseyin, suyun üstünde bir sal gibi süzülen erik ağacına tutunarak şimdilik hayatta kalmayı bilmiştir. Zaten üç yaşındayken çay kenarında oynarken, Güldürler’in Nurullah:

“Bak Gıcır Gızı, bu çocuk büyük adam olacak, göreceksin,” demişti ya! İki üç yaşındaki bir çocuk, yarın ucuna kadar varıyor, kendini aşağı bırakmıyor, iki üç yaşındaki bir çocuk kendini çayın içine atmıyor, kenarında oynuyor... İşte ondan dolayı büyük adam olacak bu çocuk demiştir Güldürlerin Nurullah!


Kocadere’nin suyu kabardıkça kabarır. Suyu artıracak ne yağmur, ne boran hiçbir şey yoktur. Ötelerde, çok ötelerde şimşekler de çakmıyordu. Fakat durmadan kabaran, yatağını metrelerce büyüten bir sel engelsiz, İlke Çayı’na doğru alıp götürüyordu her bir şeyi. Suyun üstü pazaryerine dönmüştü: Meyveler, sebzeler...


Yörük çadırlarıyla bostan bekçilerinin alaçıklarının direkleri... Taş kovuklarında, kaya diplerinde yaşayan yılanlar, kertenkeleler, kaplumbağalar selin üstünde bir can pazarına çıkmışlardı. Kocadere’nin yatağı genişledikçe genişlemeye başlamıştır. Bu artık bir dere değil, yukarıdan aşağıya; aşağıdan yukarıya durmadan büyüyen bir suyu yoludur. Dört bir yan suyun altındadır şimdi… Nereden gelmiştir bunca su?


Durmadan artan, artıkça kabaran, kabardıkça Cennet Deresi’nin çamlarını da içine alan bir denizdir artık. Bu sel, deli deli akmıyor, öyle şakır şakır, löpür löpür etmiyordu artık! Mayalanan bir hamurun şişmesi gibi şişmektedir boyuna. Gümele Köyü, Çay Köy, Encekler Kaşı... her yer, her yer suyun altında kalmıştır. Eline bir dal geçiren insanlar hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Tanımadık, bugüne kadar Hüseyin’in yüzünü dahi görmediği bir yerlerde görmüş bile olamayacağı insanlar... Bunlar bildik insan tiplemesine pek uymuyorlardı zaten: Kulakları bir tuhaf, burunları başka bir tuhaf. Kafalarının biçimleri Kaf Dağı’nın devleri gibiydi adeta! Sular durmadan yükselmekte, yükseldikçe de şehirler konduruyordu üstüne sanki! Üç katlı, dört katlı, sekiz katlı, on bir katlı binalar... Hüseyin’in erik dalı, değişmiş, yerine traktör römorkları için yapılan bir saman ilavesi almıştır. Şimdi erik dalına göre daha rahattır. Böyle günlerce dursa da bir sıkıntı olmaz. İşte o da, hareket etmeyen, kıpırtısız duran suyun üstünde öylece durmaktadır. Suyun üstü, Bahçıvan Mehmet Amca’nın bahçesi gibidir. Yediği önünde, yemediği arkasındadır...


Hüseyin, saman ilavesinin üstünde günlerce kaldı, bir başına. Dilini bildiği, bir Allah’ın kulu yoktu. Tanıdığı, bildiği, sevdiği tekmil arkadaşları yok olmuştu birden. Şimdi, bir su ülkesinde, bir salın üstünde bir başınadır. Yalnızlığa dayanmak kabildi; ancak dilini konuşmadan daha ne kadar dayanabilirdi ki? Suyun üstünde bildiği, tüm türküleri, yarım yamalak bildiği şarkıları, şiirleri okudu. Hele okul yıllarında Mavilisi’yle birlikte söylediği, “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz, Karlı Kayın Ormanı,” adlı türküleri söylerken bir hoş oldu, yüreği yerinden fırlayıverecekmiş gibi oldu. Adını seslendi:

“Mavili, Mavili!”

“…”

“Sesimi duysun da bana gelsin, bu Allah’ın suyla kaplı damında ne yapacağım bir başıma,” diye inledi. “Adını anmamaya ant içmiştim; andımı bozdum.” Mavi kotlu, güzeller şahı Fikriye! Aydan arı, günden duru bir tanem, duy beni!

“…”

Ne çare, sesini duyan eden olmadı. Dayanmak mümkün değildi, günlerdir suyun üstünde bir başına duruyordu. Bugüne kadar, kitaplarda dahi resmini görmediği onlarca yaratık suyun üstünde duruyordu, gerçi bir zararları yoktu; yok olmasına!


Birden gökyüzünde renk renk bulutlar peyda olmaya başladı. Sonra renk renk bulutlar beyaza döndüler bir bir. Sonra maviye kesti. Her yer maviye döndü: Yer gök, her yer mavi oldu. Birden mavi buluttan al bir at doğdu; kişnemeye başladı. Yelesi rüzgârda dalgalanıyordu mavi mavi. Kuyruğu, özenle toplanmıştı. Üzerinde saçları mavi, pantolonu mavi, gözleri mavi, güzeller şahı durmaktaydı bütün heybetiyle. Güzeller şahı, bir zaman öylece durdu hareketsiz. Sonra sürdü atını bir cana, bir dosta sevdalı Hüseyin’ine. İki can, çevirdiler bakışlarını birbirlerine: Yirmi yılın, yüz yılın, yüz yirmi bin yılın, on milyon yılın sevdasını tazelediler. Bir Kerem, bir Arzu, bir Ferhat, bir Şirin, bir Haydar bir Serap, bir Nazife, bir Zafer, bir Ali, bir Duygu, bir Can, bir de Fikriye oldular... Sonra, el ele tutuşup yürüdüler güneşin doğduğu yere doğru. “Haydi,” dedi Mavi kotlu, güzeller şahı:

“Atla!”

Atladı Hüseyin al atın terkisine. Mavili sürdü, mavi ummandan, mavi bulutlara. Mavi bulutlar, bir karıştı, bir kaynaştı, her şeyi görünmeze döndürdü. Sonra, iki canı sinesine alıp sırrına erilmezlerin ülkesine uçurdu...

        

53 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

EROS İÇİN