Kül
- Engin SEVİNÇ
- 2 gün önce
- 9 dakikada okunur

ENGİN SEVİNÇ
*
ÖYKÜ
*
Sanki ileride bir ölüyü yakıyorlardı ya da gökte cehennem vardı. İkisi de olabilir. Çünkü bu gri bulutlardan durduk yere kül yağmazdı saçaklara. Üstelik tadını alabildiğim bir yangın kokusu sokak aralarını ve durakları zapt etmişti. Yoksa savaş mı var? Eskiler ihtilal kokusunu geceden alırlardı. Solcular son zamanlarda devrimden bahseder olmuştu. Bugünse Cumartesi; gazetelerin kalın, çarşaflarınsa kırışık olduğu bir gün. Bir insan nasıl olur da hafta sonu hükümeti devirmeye yeltenebilir? Böyle bir şeye ihtimal yok.
Evet; tahminim birinin babasını yakıyorlardı da adam ağlamıyordu.
Saçaklarda oldukça kül birikmişti. İki küçük çocuk annelerinin ellerini tutmuş saçakların altında bekliyordu. Üzerleri sislenmişti. Saçlarında ve kirpiklerinde bile kül vardı. Demek ki aniden, hazırlıksız yakalanmışlardı. Bu yağmur öyledir işte. Birden bastırır, habersizce ve bazen bitmek bilmez gibi yağar durur. Bir keresinde, henüz küçük bir çocukken, babamın elinden tutup kaldırımda yürüdüğümü hatırlıyorum. Her şey griydi; taşlar, sokak direkleri, pancar tezgâhları ve paltolu adamlar. Bir de pencereler vardı gri saydamlıkta. Binaların tekdüzeliği ve griliği mide bulandırıcıydı. Bulutlar ne renkse her şey ona boyalıydı demek ki. Birden birkaç sokak öteden bir çığlık sesi duyulmuştu. Bir kadının incecik gırtlağından fışkıran kanlı bir çığlık mıydı yoksa kız çocuğunun salıncakta sallanırken bacaklarının uzamasından korkup ağlaması mıydı bilmiyordum. Babamın yüzü değişmişti bir anda. Elimi daha bir sıkmıştı. “Acele etmeliyiz” demişti bana. Hızlı adımlarla yürürken fark etmiştim. Bir tek biz değildik panikleyen. Kuşlar hızla uçuyordu, çatılardan yuvalarına. Pencereler hızla perdeyle kapanıyordu. Müşteriler dükkânları terk ediyor, tezgâhlar örtünüyor ve paltolu adamlar koşuyordu. Bir anda durup babamla göz göze gelmiştik. Bilmediğim bir şeyden korkuyordu herhalde, gözleri küllenmişti. Bıyıklarının ucuna kül yağıyordu. Demek ki başlamıştı. “Eve varamayız” dedi. “Gel, şuraya sığınalım” diyerek bir sundurmanın altına sığındık. “Burada bitmesini bekleyeceğiz” “Baba gözlerin küllenmiş” dedim korkuyla. Başını öne eğdi. “Biliyorum, farkındayım oğlum. Ama annene söyleme sakın. Bunun bir çaresine bakacağım” dedi. O sırada bir at arabası durdu önümüzde. Yağmur iyiden iyiye hızlanmıştı. Tıpkı kar yağışı gibiydi. Havada süzülerek uçuşan küller kapı girişlerini, pencere önlerini dolduruyordu. Adam yüzünü paltosunun altına saklayarak at arabasından atlayıp yanımıza vardı. Nefes nefeseydi. “Gafil avlandık” dedi. Konuşurken ağzından bulut çıkıyordu. “Biz de öyle” dedi babam. Adam şaşırdı bir an; babamın gözlerini fark etmişti demek. Sonra ufak bir tebessümle bana baktı. Yüzü değişti bir anda. Acımak, üzülmek ya da öyle bir şey geldi oturdu dudaklarına. Sonra dönüp atına baktı. Etrafına göz gezdirip; “Oğlum sana yer kalmadı” dedi. Ağladı ağlayacaktı. Babamın yüzünden mi yoksa at için mi anlamadım. Kahverengi, parlak gövdeli atın üzeri tamamıyla külle kaplanmıştı artık. Ağır hareket ediyor ve herhalde acı çektiğinden toynağıyla yeri deşiyordu. Sert bir şekilde toprağa vuruyor ve bir parça çamuru olduğu yerden başka tarafa fırlatıyordu. Adama baktım. Upuzun sakalı ve kalın kaşları ile bir doğuluya benziyordu. Bıyıkları ile sakalının arasında küçücük kalmış ağzı vardı. Oradan buhar çıkıyordu nefes alıp verirken. Sanki kül yutmuştu da arada sırada tükürüp duruyordu. Birden paltosunun iç cebinden bir sigara çıkarıp ağzına götürdü. Paketi bir ara babama da uzatacaktı ki başka sigarası kalmamıştı. Vazgeçti ve kibritini ateşledi öfkeyle. Derin bir soluk çekti gözlerini kapatıp. Dumanı öylesine çekmişti ki birden bir titreme geldi bana. Hava buz kesti birden bire. Babama daha bir sıkı sarıldım. Gözlerine bakmak istedim ama fırsat vermedi. Ellerini yüzüme kapadı. Gözlerim karanlık birer kuyuydu sanki. Sonra bir el silah patladı kulağımın dibinde. Öyle çok korkmuştum ki! Yere yığılan bir şeyin ağırlığını duydum sonra. Bir şey olduğu gibi devrilmişti yere. Bir ağırlık, dünyanın dengesini bozmuştu sanki. Babamın ellerini tutup çektim gözlerimden. At, titreyerek yerde can çekişiyordu. Artık tamamıyla küllenmiş gövdesinin içinde ateş yanıyordu sanki. Her yerinden buhar çıkıyordu. Adam onu alnından vurmuştu. Kocaman bir kırmızı delik yüzünün ortasında duruyordu. Kopkoyu renginden kan çıkıyordu. Hüzünlü bir öfkeye tutulmuştum. Kaşlarımı çatarak ağlamaklı adama döndüm. Ağzındaki sigarasının ucu sakalına dek bükülmüştü. Dudağının ucunda, dişlerinin arasında bir parçacık hevesle tutuyordu cigarasını. Ağlıyordu da. Öyle bir ağlamak, bir ölümün karşısında, verilen o son nefese sessizce bakarak gözlerin artık bakmaktan daha başka bir işe yaradığı zamanın ağlamasıydı. Atı kaybettik. “Ah be Eşref! Ah be..” diyordu adam bıyıklarının ucuyla. Sonra nedense fark edivermiştim; pencerelerin perdeleri aralanmıştı. Hemen hemen bütün evlerin camlarında kadın ve erkekler, yaşlılar, çocuklar anlamsız bakışlarıyla süzüyordu bizi. Külde ıslanan bizdik, onlarsa evin içinde bir kuruluğun verdiği güvenle olup biteni keyifle izliyordu. Öfkelenmiştim. Bir çocuk öfkesiydi benimkisi. Adamsa sessizce, dudaklarını açmamaya özen göstererek ağlıyordu gözlerini kapatıp.
Buradaki bütün binalar yüksek; hemen çoğu ahşap. Birkaçı yangından son anda kurtulmuş, onarılamamış. Otomobil giremeyecek kadar dar sokakları var. Bu çağda otomobil olmayan bir kapı önü düşünülemez belki. Ama yok. Üstelik sokak sakinlerinin çoğu ihtiyarlamış. Kahveye, berbere ve yan komşusundan başkasına gitmeyen, sigarasını dudak kenarında unutan ve saçlarına hangi eşarbın yakışacağını saatlerce düşünen insanlar bunlar. Bunlar, güneşten erken doğar ve pencere kenarında bekler akşamı. Yıldızlar çıksın görünsün! Biraz da kahveyle birlikte, ayın rengi izlenir o zaman. Sokak lambaları yandı mı çöp tenekelerindeki kediler, oyuklardaki su parıltısı ve taş kaldırım aydınlanır. Çamaşır telleri sessizce havada asılı durur. Mevsim kışsa, havada bembeyaz bir soğuk varsa, bacalar sakin sakin tüter. Ve mutlaka dört mevsimi yaşar kiremitten çatılar. Kuşlarsız, rüzgârsız yapamazlar.
Ben de yapamam. Pijamam olmasa üşürüm mesela. Her sabah uyandığımda penceremden aşağıya, kapının önüne bakmasam rahatsız olurum. Günümün eksik geçeceğini hissederim nedense. Demek ki ben de yaşlanmışım. O sundurmanın altında küllenmekten korkan çocuk, onun o gözlerini diktiği pencerelerdeki insanların güvende oluşuna kavuşmuş, sigarasını ateşleyip çayını yudumlarken saatlerce sokak direklerini, elektrik tellerini, balkonları ve çatıları izleyen bir ihtiyarlığa varana dek büyümüş demek ki. Büyümüşüm. Bu hazin bir duygu; insanın içini kemirip bir eksikliği yaratan, o eksiklikte bütün gün düşündürüp dalgınlaştıran hezeyanları var.
Kapı çalındı birden. Bütün sessizliği parçalayıp attı bir kenara. Ne çocukluğumu düşünüşüm kaldı, ne de şimdiye dönüp ihtiyarlığımı yaşayışım; annelerinin ellerinden tutan çocuklar da silindi gözlerimden birden. Kalkıp kapıyı açtım.
Kapıyı açtığımda orta yaşlarda iki iyi giyimli adam ellerinde çantayla öylece duruyorlardı. Somurtkan ve fazlasıyla ciddi yüzleri vardı. “Buyurun” Bir tanesi, elindeki çantadan tek sayfa bir parşömeni çıkarıp buyurdu. “Bunu size tebliğ etmek üzere buradayız” dedi. Şüpheyle aldım kâğıdı. Bana mıydı? Dikkatle açıp okudum. “Burada.. tam olarak ne yazıyor?” Kâğıdı çıkarıp bana veren konuştu; “Üzgünüm Muhterem Bey. Bu sabah itibariyle, yani tam olarak (burada kolundaki saatine bakmak zorunda kaldı) üç saat öncesinde, altmış beş yaşında öldünüz.” Uzun suratlıydı. Bir evin kapısından başlayıp bahçesinden geçen ve sokağa varırken hafifçe kıvrılan taşlı bir yol gibiydi. “Öldüm mü?” Etrafıma bakındım. Kapının ahşaplığı, yerdeki parkeler, masanın üzerindeki vazoda, günlerce orada durmuş çiçeklerin solgun başları, masa örtüsündeki sigara külleri, radyo sehpasının üzerindeki devrilmiş çay fincanı, danteldeki çay lekesi, duvar saatinin tıkırtısı, lavabonun damlayan musluğu ve tezgâhtaki yıkanmamış bulaşıklar; ağır adımlarla içeriye yürüyüp gözümün gördüğü her şeye bakmaya çalıştım. Kulağımın duyduğu her sese dikkat kesilmek istedim. Bu boşlukta, bir parça dikkat dağınıklığına ihtiyacım olmalı. Fakat farkında olmadan, yavaşça pencere kenarındaki tekli koltuğuma yığılırken “..demek, öldüm ben” diye fısıldadığımı fark ettim. Demek ki ölüm böyle bir şey. Demek ki birisi kapınızı çalacak, kalkıp açacaksınız ve birden elinize ölüm kâğıdınızı tutuşturup okutacaklar. Ne öncesinde bir hazırlık, ne bir teselli. Apaçık yüzünüze vurulacak bütün bu kahrolası gerçek! Demek ki yirmi birinci yüzyılda ölmek böyle bir şey. Allah’ın belası bir yaşamı sonlandırmış olmamın hiçbir sevimli tarafı yok mu? Ufacık bir güzelliği olsun bulunmaz mı bu soğuk ve mide bulandırıcı gerçekliğin? “Muhterem Bey, sakin olun! Bunu soğukkanlı bir şekilde karşılayın lütfen” “Temennilerini ya da adı her ne boksa, kendine sakla! Bırak da şurada ölümü karşılamanın tuhaflığını yaşayayım”
Nedendir bilmem bir öfkeye kapılmıştım. Öldüğüme inanasım gelmediğinden midir ya da bunun bu şekilde oluşundan, hazırlıksız oluşundan, olup bitenlerin saçmalığından mıdır, öfkemin sebebini bilemedim. Fakat bir o kadar da kendime üzüldüğümü hissediyordum. Bu hissi çocukken de duyumsamıştım.
Atın yerdeki cansız bedeni külle kaplanmıştı. Sakallı adam ellerini paltosunun ceplerine geçirip ağlıyordu. Babam gözlerini ovuşturuyor, bir eliyle başımın üstünde bir ağırlık yaratıyordu. Sonunda kül yağmuru kesilip her şey olabildiğince gri renkte belirginleşince sundurmanın altından ihtiyatla çıkıp etrafa bakınmıştık. Kulak kabartıp o çığlık sesinin kesilip kesilmediğine bakmıştım. Ne bir çığlık, ne bir kıpırtı; ortada ses diye bir şey yoktu. Demek ki her yağmurun ardından ortalığa bir sessizlik çöker ve her şey bu durumun tadını çıkarmaya başlardı.
Nihayet eve doğru yürüyüp kapıya varınca içimde kocaman bir sevinç belirdi. Heyecanla kapıyı çalıp annemin kapıyı açmasını ve biran önce bu grilikten kurtulup eve girebilmeyi bekledim. Kül görmek ve küllenmek istemiyordum. Birkaç dakika beklememize rağmen kapıyı açan olmadı. Babamın küllenmiş gözlerine baktım. Kenarlarından birkaç damla kan sızıyordu. Gözlerine baktığımı hissetmiş olmalı; “Geçecek, geçecek. Hepsi düzelecek. Annene sakın gözlerimden bahsetme yeter. Çok üzülür yoksa. Hepimiz çok üzülürüz, anlıyor musun?” dedi. Daha yeni fark ettiğim bir durumdu bu. Babamın gözleri artık öncesi gibi göremiyordu. Benimle konuşurken kapıya ve duvara bakmasından anladım bunu. Bana bir kez daha kapıyı çalmamı söyledi. Söylediğini yaptım. Fakat ne kadar beklersek bekleyelim, kapıyı açan olmadı. “Herhalde bir yere gitmiştir” dedi babam. Yüzünde nedensiz bir panikleme vardı. Üzerindeki cepleri aranmaya başladı. “Şurada bir yerde anahtar olmalı” “Baba, annem bu saatte bir yere gitmez” dedim. Onu tanıyordum. Akşamüstü olmuşsa ve kül yağmışsa her tarafa, evde oturup beklemenin en iyisi olduğunu söylerdi hep. “Belki bir yere gitmesi gerekiyordu, öyle deme. Semiha! Semiha, biz geldik!”
Babamın yumruğunun kapıya hızla indiğini ve hırsla annemin adını bağırıp çağırmasını hatırlıyorum. Göz kenarından süzülen kandamlası yanaklarına dek inmişti artık. Benimse ne kül umurumdaydı, ne de başka bir şey. Babamın gözlerini bile görmezden gelebilirdim. Yeter ki annem kapıyı açsın ve yeni uyanmışçasına uykulu “duymadım sizi” diyebilsin istiyordum.
“Muhterem Bey! Yaşadığınız bir şok olmalı.” dedi birisi.
Kendime geldiğimde adamların ikisinin de odama girmiş olduğunu ve bana dikkatle baktıklarını fark ettim.
“Bu çok saçma bir şey” diyebildim. “Bir insan nasıl ölebilir?”
Kendi sorduğum soruya kendim de güldüm. Saçmaladığımın farkındaydım.
“Yani anlamadığım şeyler var”
“Herkesin anlamadığı şeyler vardır Muhterem Bey. Fazlasıyla haklı olduğunuz konular da var tabi. Fakat bu görev bize verildi. Size bunu tebliğ etmekle mükellefiz sadece. Fazlasına izin yok”
Dışarıya baktım. Kül yağıyordu. Acaba saçakların altına sığınmış çocuklar ve anne ne durumda? Doğrulup bakmak istedim ama yapamadım. Bir güç, ya da fazlasıyla güçsüzlük beni durdurup olduğum yere mahkûm etmişti.
“Yine başladı yağmaya” dedim. Gülümsediler.
“Bu sizsiniz” dedi birisi. Ötekisi pencereye yanaştı. Uzun suratlıydı bu, camın kenarında bir gölge gibi duruyordu.
“Şu an yanıyorsunuz Muhterem Bey. Farkında değil misiniz?”
Hayır değilim. Demek ki her yağmur birinin yanık kokusunu yayıyordu dünyaya. Demek ki bütün küller bir bedenin yanarak parçalanmasından başka bir şey değil; bir beyaz kâğıdın ufak parçalar halinde bir avuçtan boşalıp havada raks ederek yere düşmesi gibi.
“Nasıl oluyor da sizinle konuşurken yanıyorum şu an? Bana bunu açıklayabilir misiniz?” diyorum.
“Muhterem Bey, çok gereksiz sorular soruyorsunuz. Hâlbuki bu söylediklerinizin son cümleleriniz olduğunu varsayarsak, aslında daha dokunaklı ve kalıcı sözler sarf edebilirsiniz.”
Sürekli olarak gülümsemesi sinirlerimi bozuyor.
“Evet, haklısın. Aslında annen hakkında çok güzel dizeler dizebilirim mesela. Ama o kadar küstah bir gülümsemen var ki, buna bozulmazsın bile”
Ötekisi araya girdi hemen.
“Lütfen bayım”
“Evet, lütfen! Lütfen bırakın da güzel bir şekilde öleyim. Kapımı çalıp birden yüzüme karşı öldüğümü söylüyorsunuz ve şu an kendi evimin penceresinden kendi tekli koltuğumdan ve üstelik kendi gözlerimle küllerimin havaya saçılmasını izliyorum. O kadar tarifi imkansız bir duygu ki..”
Birden, hiç sırası değilken babamın cenazesindeki o kül yağmurunun altında şemsiyesini üzerime tutan Hasan amcayı hatırladım. Babam için ağlıyorken kulağıma eğilip eskiden insanların bu şekilde ölmediğini söylemişti. “Bir zamanlar bir insanın canını ancak ve ancak bu işle vazifelendirilmiş bir melek alabilirdi evlat ve insan bunun ne zaman, nerede olacağını asla bilemezdi. Akabindeyse, tabi anlatılanlara göre, kabre konulduktan sonra başını kaldırmak ister, o tahta parçasına alnı değdi mi öldüğünü anlardı. Hatta bu süre içinde her şeyi izlediği söylenir. Cenazesine kimler geldi, kimler daha çok ağladı. En önemlisi de kendi ölü bedenini uzun uzun seyreder ve kendisini adeta tanıyamazmış. Oysa şimdi bütün her şey değişti.” Cenaze için temsili olarak getirilen babamın pantolonu ve gömleğini sanki yere sırt üstü uzanmış da yatıyormuş gibi toprağın üzerine serip üstüne de toprak atmışlardı. Sonra başına küçük bir tahta parçası yerleştirip üzerine de adını soyadını yazmışlardı. İşte hepsi bu kadar. Artık aramızdan ayrılmıştı. Belki de nasıl geçmişte göğe yükselip izliyorsa her şeyi, şimdi de parçalar halinde gökten düşüp görüyordu. Bense gözlerimden yaşlar saçarak ağlamakla yetiniyordum. Hiç sırası değilken Hasan amcanın bu gereksiz muhabbetini duymak istemiyor, ölümü düşünmek için henüz erken olduğunu düşünüyordum.
Oysa bu koltukta öylece oturuyorum ve hiçbir şeyi de gördüğüm yok. Yoksa henüz gömülmedim mi?
“Keşke kendimi görebilsem” dedim. “Acaba bir tarafım eksiliyor mu şu an?”
“Bunu söyleyemeyiz. Hem bunu öğrenmenin sizin için bir faydası olmayacak” dedi birisi.
“Hayır, olacak. Belki de şu an sonsuz bir yokluğa kavuşuyorum. Bütün o inançların hepsi boşa gidecek ve hiç var olmamış gibi hissedeceğim kendimi. Belki böyle bir şey var ve hep saklandı bizden.”
“İnançsız biri misiniz?”
“Bilmiyorum. Bunu düşünmedim hiç. Sadece… galiba boğazım yanıyor.”
Boğazımda şiddetli bir ağrı başladı. Öyle ki konuşamayacaktım artık. Adamlara yardım isteyen bakışlarımla bakıyordum. Hiç oralı değillerdi. Bir tanesi yine çantasından bir kâğıt çıkarıp kalemiyle bir şeyler karalamaya başladı. Artık olup biteni kısık gözle buğulu görüyordum. Kulaklarımda şiddetli bir çınlama sesi duymaya başladım. Neredeyse nefes alamayacak gibiydim. Yutkunmak, boğazımdaki acıyı hafifletmek istiyordum. Ama imkânsızdı. Her şey imkânsızdı. Parmağımı kıpırdatmak, gözlerimi kapatıp açmak, dilimi dişimin ucuna değdirmek; imkânsızdı bunlar. Eksiliyordum herhalde. Yavaşça hafiflediğimi hissediyordum. Dışarıya baktım: o gri bulutların altında şehir dümdüz, üzeri gittikçe küllenen bir atın bedenini giyinmiş, yerde kımıltısız yatıyordu. Derin bir uykuya hazırlanıyor gibiydi. Derin…
Adam kâğıda bir şeyler karaladıktan sonra çakmağıyla kâğıdın ucunu ateşledi. Bunu buğulu bir camın ardından izliyordum sanki. Ve gözlerimin kapandığını hissediyordum yavaşça. Artık kendi irademin dışındaydı her şey. Sanki şimdi ölüyormuşum gibiydi. Oysa çoktan ölmüşüm ve bunu yeni hissediyordum. Felaket bir yorgunluğa kapılmıştım. Halsizlik içimi doldurmuştu. Bir kum torbası gibiydim sanki. Ağzımdaysa kekremsi bir tatsızlık vardı.
Sonunda gözlerim kapanıyor. İşte, buraya kadar demek ki.
“Vay be! Ölüyorum ha?”
Engin Sevinç
12 Haziran 2017 / Alanya


















































Yorumlar