Yeniden Çizilen Güzellik Algısı
- esraodman
- 1 gün önce
- 3 dakikada okunur

ESRA ODMAN İYİER
*
Bir zamanlar güzellik, zamanın bıraktığı izlerle birlikte düşünülürdü. Bir çift nasırlı el çalışkanlığı, alnın ortasındaki çizgiler yaşanmışlığı, beyazlayan saçlar bilgeliği anlatırdı. İnsan bedeni, hayatın yazdığı bir metindi. Bugün ise beden, sürekli düzeltilmesi gereken bir taslak gibi görülüyor.
Hiçbir çağ, insan bedenine bugünkü kadar müdahale etmedi. Estetik cerrahiden dolguya, botokstan dijital filtrelere kadar uzanan geniş bir güzelleştirme endüstrisi, yalnızca görünüşü değil, insanın kendisini algılama biçimini de dönüştürdü. Güzelleşmek isteyen bedenler birbirine benzedikçe, bireyselliklerini kaybetmeye başladı. Stereotip bedenler ortaya çıktı.
Sadece; burun, göğüs, bacak, kalça estetiği değil, kulak yapısıyla, çene yapısıyla hatta ağız yapısıyla oynanmış dünya dışı varlıklara benzeyen, garip bedenler ve yüzler yaratılmaya başlandı. Bunlar kişilerin istekleri doğrultusunda, daha güzel olmak adına yapılan ama birçok insanın güzellik algısına uymayan operasyonlardı.
Tüm bunlar bizi; Dünya nereye gidiyor? Bedenler ne hale geliyor? Güzellik ne demek? Sorularıyla karşı karşıya bıraktı.

Modern toplumda güzellik artık doğal bir özellik değil; tüketilen, satın alınan ve sürekli güncellenmesi gereken bir proje haline geldi.
Fransız düşünür Jean Baudrillard'ın sözünü ettiği tüketim toplumunda beden, insanın evi olmaktan çıkıp; sergilenen, tüketilen ve tüketildikçe yeniden üzerinde çalışılan, yenilenen bir vitrine dönüştü. İnsan artık bedenini yönetemez hale geldi. Sadece görsel anlamda onu taşımanın ağırlığıyla majör bir depresyon içinde buldu kendini. İnsanlar değiştikçe daha fazla değişime ihtiyaç duymaya başladı.
Kalori hesaplar, yaşını gizler, kırışıklıklarını siler, göbeğini küçültür, memelerini büyütür, kalçasını dikleştirir, bacaklarını inceltir, fotoğraflarını düzeltir, mimikleriyle oynar… Böylece beden, yaşayan bir organizmadan çok, üzerinde çalışılan bitmeyen bir tasarıma dönüşür.
Özellikle kadın bedeni, tarih boyunca farklı dönemlerde farklı anlamlar yüklenmiş bir temsil alanı olmuştur. Rönesans tablolarındaki dolgun bedenler doğurganlığın ve bereketin simgesiyken, Viktorya döneminde ince bel ahlakın göstergesi sayılmıştır. Bugün ise algoritmaların belirlediği estetik ölçüler egemen görünmektedir. Güzellik artık ressamların ya da şairlerin değil; estetik uzmanlarının, sosyal medya uygulamalarının ve yapay zekâ filtrelerinin ürettiği bir dile dönüşmektedir.
Ne var ki bu değişim yalnızca kadınları etkilemiyor. Erkek bedeni de kaslı, genç, dinamik ve kusursuz görünme baskısıyla karşı karşıya. Yaş almak neredeyse bir başarısızlık gibi sunuluyor. Oysa insan bedeninin en temel özelliği; değişmek, yaşlanmak ve dönüşmektir. Modern kültür ise bedenden bu doğallığı söküp almaya çalışıyor.
İlginç olan, estetik müdahalelerin artmasıyla birlikte güzellik anlayışının çeşitlenmemesi; aksine daralmasıdır. Dünyanın farklı coğrafyalarında milyonlarca insan aynı burun modelini, aynı dudak formunu, aynı elmacık kemiğini istemektedir. Sonunda ortaya çıkan şey daha güzel insanlar değil, birbirine benzeyen yüzler, bedenlerdir. Anlamı olmayan, yapay, güzel olduğu bile şüpheli , birbirinin aynı insanlar. Günümüzün uzaylıları gibi…
Edebiyat ise bu tek tipleşmeye uzun zamandır itiraz ediyor. Victor Hugo'nun Quasimodo'su bize çirkin bir bedenin içinde büyük bir ruh taşıyabileceğini gösterirken, Oscar Wilde'ın Dorian Gray'i kusursuz yüzün ardında çürüyen vicdanı anlatır. Franz Kafka'nın Gregor Samsa'sı ise bedenin yabancılaşmasının en sarsıcı imgelerinden biridir. Bu eserlerde çirkinlik yalnızca fiziksel değildir; ahlaki, toplumsal ve varoluşsal bir sorgulamaya dönüşür. Aynı zamanda da güzel anlayışını bazen yeren, bazen de onu yücelten metinlerle farklılıklara dikkat çeker. Edebiyat bu değil midir? Zıtlıkların; empatinin, sempatinin, iyinin, kötünün, güzelin, çirkinin görünürlüğünü arttırıp arasındaki farkları çözmemize yardımcı olan bir enstrüman değil midir? Şimdi ise bu tek düze bedenlerin arasında kime ve neye itiraz edeceğini şaşırmış bir toplumun paradoksu içinde yaşayan insanı anlatmaya çalışmakla olduğumuz yerde sayıyoruz sanki. Çünkü ruhun nereye gittiğinden çok bedenin nereye gittiğini merak eden bir toplumsal hafızaya sahip olduk.
Bugünün kültürü ise tam tersine, ruh yerine yüzü onarmaya çalışıyor. Kaygılarımızı terapi yerine filtrelerle, yaş alma korkumuzu kabullenmek yerine enjeksiyonlarla çözmeye yöneliyoruz. Böylece beden gençleşirken, ruhlar yorgunlaşıyor.
Belki de asıl soru şudur: Gerçekten güzelleşiyor muyuz, yoksa yalnızca birbirimize mi benziyoruz?
Çünkü güzellik, kusurların tamamen silinmesi değildir. Bazen bir yara izi, bazen gülmekten oluşmuş göz kenarı çizgileri, bazen yılların bıraktığı küçük izler bir insanı benzersiz kılar. Kusursuzluk ise çoğu zaman hatırlanmaz; fakat karakter taşıyan yüzler hafızada kalır.
Güzellik algısı değişmeye devam edecek. Teknoloji yeni bedenler, yeni yüzler ve yeni estetik standartlar üretmeyi sürdürecek. Ancak insanın en eski sorusu değişmeyecek: Aynaya baktığımızda gerçekten kendimizi mi görüyoruz, yoksa başkalarının görmek istediği kişiyi mi?
Belki de geleceğin en büyük estetik devrimi, daha genç görünmek değil; yaşını, bedenini ve hikâyesini saklamadan yaşayabilme cesareti olacaktır. Çünkü insanı güzel yapan yalnızca yüzü değildir; taşıdığı hayatın izleridir.


















































Yorumlar