top of page

Aşk Treni

Güncelleme tarihi: 4 Oca 2022


Annemin sesi duyuldu. Misafir kapıda bekletilmez, lütfen içeri buyurun. Tanışma sohbet derken konu bana geldi. Annem gönülsüz ama çok uzaklardan gelmişler, rüzgarlardan bile uzak olur mu şans vermemek.

-Gelsin, görelim dedi.

Koca bir hayat evlilik iki kişinin gönül, yürek işi sevmek, sevilmek, vicdan, merhamet, saygı bunlar ayrılmaz bir bütün birbirimize emanet ediliyoruz.

Hayat trenine iki kişinin bindiğini sanıyorsun gerçek öyle değil.

Lisedeki öğretmenimin sözleri aklıma geliyor. “Aileler de evleniyor, seçimlerinizi yaparken önce aileyi tanıyın” demişti.

İki kişinin bindiği trenin zamanla vagonlarının birer birer dolduğunu görüyorsun. Önce aile bireyleri, yakın akrabalar, dostlar, arkadaşlar derken birde bakıyorsun Yaradan’ın ödülleri geliyor melekler gibi kanatlarını çırparak. Hoşluklar, mutlu anlar, sevgi yumağı oluyorsun. Bu yolculuk aileleri birbirine kaynaştırıyor, biz yapıyor. Gelenek ve görenekler farklı olsa da orta yol bulunuyor.


Tren marşandiz değil çünkü daha ağır yükler konmadı. Zamanla lokomotifleri oluşturarak hayat yolunda ilerleyecek ve vagonlar yavaş yavaş dolmaya, dolduğu gibi de boşalmaya başlayacak.

Sanma bindiğin kömürle çalışan kara tren değil günler hiçte yavaş geçmiyor hızlı trenle yolculuk ediyorsun sevdiklerin kompartımandan tek tek inmeye başlayınca hayatın gerçekleriyle yüzleşiyorsun.

Evlilik ben diye düşünmeyi bırakıp biz olarak hayata bakabilmektir. Eğer sürdüremiyorsan en önemli nedenlerden biri çiftlerin birbirinin özgürlüğünü engellenmesidir.

“İki kuşu birbirine bağlarsak dört kanadı olur ama uçamaz “ demiş MEVLANA

Nihayet bir sabah kapı çaldı, beklenen damat adayı geldi. Sabahçı kahvesinde beklemiş. Aşkımın canını sıkmışlar, onlar buranın saygın sevilen köklü ailesi, maddi olanakları da çok çok yüksek, yabancıya da kız vermez demişler.

Annem kapıyı açıyor, veeee....

Her annenin gönlünde bir damat profili vardır ya dudak bükmüş. O profile hiç uymamış ki arkamdan kuvvetli bir yumruk sırtıma indi.

-Bu çirkini nereden buldun, dedi.

-Yaaa, güzel demişim.

O, benim gönül gözümle gördüğüm iç güzelliğini sonradan gördü ve çok sevdi, şimdi sevmesin. Annem şakayı çok seven, dünya tatlısıydı. Şaka ama biraz da umut ediyor, vazgeçip gider diye şakanın dozunu artırıyor. Kahvaltı hazırlandı, aşkım kahvede söylenenlerden etkilenmiş ürkek, çekingen masanın en ucuna oturmuş, annemin eline fırsat geçiyor durur mu hiç?

-Misafirin akıllısı ortaya oturur dedi.

Ah canım hiç ses çıkarmadı. Kahvaltı sonrası kardeşim ona lavaboyu gösterdi, traş olmak istemiş. Annem ataklarda;

-Ne kadar uğraşırsan uğraş güzelleşemezsin demiş.

Annem umut eder, aşkım sabreder.

Eş seçerken güçlü olduğuna değil, sizin için ne kadar mücadele edeceğine bakmak lazım. Mücadele, sevgi olduğu sürece devam eder.

Akşam aile büyüklerimiz geldi, birbirlerini seviyorlar karar onların demişler. Demişler de annem evlenmeden aynı köye göndermem diye itiraz ediyor.

Orta yol bulunuyor, yüzükler takılıyor. Sabah erkenden dini nikahımız oluyor düğün ve nikah için gün alınıyor, zaman yok aile ve akrabalar gelemiyorlar.


Bir sorun var aşkım, babam pantolon giyinmeni istemiyor diyor. Yasaklar beni korkutuyor, hemen şimdi bu sorunu çözmeliyim. Sevda küçük kardeş, Kilis öğretmen okulunda okuyor. Ona pantolon giydiriyorum, kızına ses çıkarmıyorsa bana da çıkarmaz diyorum ve sonuç mükemmel. Ama aklımda deli sorular, aileden kimseyi tanımıyorum ve koca bir ömür geçireceğim, her şey çok hızlı gelişiyor. Cezamı ödül mü, daha tanışalı yirmi gün oldu. Evleniyorum, muhteşem bir düğün oldu. Okul arkadaşlarım, akrabalar, biz çok mutluyuz. Nikahımız salonda aynı anda kıyıldı ve yüzükler sağ parmaktan çıkartılıp sol elin yüzük parmağına takıldı, neden sol parmak? Parmaklar arasında sadece sol yüzük parmaktan çıkan bir damar direk kalbe ulaşırmış onun için.

Taktım ve tam kırk bir yıl oldu. Aşk, evliliğin şafağıdır. Ben seni, sen beni kucaklamaya ve bu sonbahar aşkı için kayıtsız bir sarhoşluğa, bir yürek olmaya hazırız.


Yaşlı çifte sorarlar:

-Tam 41 yıl…..Bunca sene, nasıl evli kaldınız?

Yaşlı çift cevap verir:

-Bizim doğduğumuz zamanlarda bir şey kırıldığında tamir edilirdi çöpe atılmazdı …..o yüzden!

Ailemin sürprizi yurt içinde balayı,

Evliliğin en önemli günleri “bal“ ve “ay“ kelimeleri ile evliliğin bal gibi tatlı geçen ilk ayı olarak aklımıza gelir.

Tarih de balayının evlilik sonrası ilk ayda yapılan tatil olarak bilinmesi de 18.yüzyılın sonlarıdır.

İlk balayı, Babilliler ve o zamanki Avrupa ülkelerinde geçiyor.

Evlilik merasimi öncesinde ve sonrasında otuz gün boyunca, içine bal karıştırılmış “bal likörü“ diye isimlendirilen şarap içme adeti varmış.

Hun İmparatoru Atilla’nın evlilik töreni sırasında içtiği de söylenir.

İskandinav kültüründe bambaşka bir versiyonu kullanılmakta. Kız kaçırma adetinden bahsedilir. Kaçırılan gelin, ailesi takibi bırakana ya da gelin, hamile kalana kadar “kaçma” ya da “saklanma” anlamında kullanılır.

Günümüzde “en tatlı anlar” dünyanın her yerinde bu duyguları uyandırıyor, keyifle hatırlanmalıdır. Anadolu’da meyve, kuru yemiş, tatlı tabakları, üzüm turşusu (şarap gibi), bal ve pekmez şerbeti bırakılır yeni evlenen çiftlerin odasına. Odaya girmeden önce damadın sol elinin parmakları bala batırılır, kapının üzerindeki duvara sürülür. Bir ömür evlilikleri bal tadında olsun diye. Ülkemizin tarihinde kaliteli bal şerbetleri saray ve zengin sofralarda yer almaktadır.


Yolculuk başladı, ilk durak Ankara. Evet, Atamı ziyaret. 29 Ekim Cumhuriyet bayramı ve Kurban bayramı birbirini takip ediyordu. Bundan yararlanarak balayı günlerimizin sonunda yeni ailemi tanımak istedim. Önce Zonguldak, büyük abla ziyaret edildi. İnanmadı evli olduğumuza, aynı odayı paylaşmamıza izin vermiyor. Acıtan sancıtan bakışlar altında evlenme cüzdanıyla sorun çözüldü.

Kurucaşile yolundayız, ilk gidiyorum. Önce Bartın’a uğradık, hayalini kurduğum tel kırma sanatının tarihi dokusunu vitrinlerde seyretmeye doyamadım.

Ve tekrar yola koyulduk, aman tanrım bu nasıl bir yol? Bir yanımız deniz, uçurum, diğer yanımız dağ, orman. Yol yol değil ki taş kaya. Karşıdan gelen araçlara yol vermezsen geçemezsin. O kadar dar ve tehlikeli, korku tüneline girmiş de çıkmak için can atıyorum sanki. Diğer yanım denizin oynak bir maviye bürünüşünün gizeminde, ormanın neşeli ve şamatalı sesi büyülüyor beni minibüste. Sevdiğimin beline sımsıkı sarılmış, rüya mı hayal mi? Zaman zaman göz kapaklarımı aralıyorum, doğa tutkunuyum. Öylesine alışmış ki benim dışımdaki yolcular, ben sarı sancılarda.


Kaptan’ın sesiyle kendime geldim. Mola zamanıymış. Pınarbaşı, billur gibi dağdan gelen suyun rengi, tadı doyumsuz bir aşk gibi, yudum yudum ferahlatıyor içini. Yanında hışımla inen bir maviliğin sesi ruhları okşuyor, saatlerce altında gözleri kapalı durasın geliyor. Bedenindeki heyecanın yangınını söndürmek için en ideal yer diye deli düşüncelere kapılıyorum. Çayımı yudumlarken kaptanın sesiyle kendime geliyorum yola devam ama ben daha çiçek toplayacaktım, şakacı sonbahar çiçeklerinden taç örecektim sevdalı başıma.


Daha korkunç bir hal ala ala yola koyulduk. Beklentim var, daha güzel bir yerde mola için hayaller kurmaya başladı bile deli divane gönlüm. Güneşin parlak ışıkları mavilikle dans ediyor. Bir oyuncak gemi yapıp şiir dolu sayfalardan alıp onu ufukta kaybolasım var. Yelkovan akrep öpüştüğü yerde dursun, korku aşka yenilsin. Kışa hazırlanan hazan yapraklarının biraz bronz, biraz alev kırmızısı, düşmüşken yeşilliklerin arasına, işte sonbahar işte sevda işte biraz korku mavi ıslaklığın uçurumunda. Rüyayla gerçeğin arasında hep aşkın tarafında, çok sevmek, yormadan sevmek, sebepsizce sevmek bir kelebek kanadından hafif, örümcek ağından zarif, soğan zarından şeffaf yüreğim aşk için çarparken, ılık nemli bir buğu yüzümü yalıyor. Yeni ailem beni nasıl karşılayacak, içimin gülen yüzü ellerimden tutuyor, gözlerinin derinliğinde tüm kaygılarım bir güvercin güzelliğinde, uçsuz bucaksız maviliklerde yol alıyor.


Gülüşüyle güneşi yakanım, feda ediyorum yüreğimi, yüreğine emanet ediyorum. İçimdeki çocuk çılgınlıklar peşinde, dallardan sarkan sarmaşıklar ağaçların gövdelerini öyle bir sarmış ki, aşkın mührünü vururcasına sonbahar yaprakları halay çekiyor, kıpır kıpır kelebekler bir günlük ömrüne inat sevdasının peşinde koşuyor, karınca börtü böcek doğaya toprağa sarılmış. Toprak güneşle cilveleşirken, rüzgarın saydam kanatlarına biniyor. Dağların zirvesindeki bulutlar gibi bir orman, bir deniz, taşlı topraklı yollarda zamana gidiyorum. Yorulmak yok. Yüreğim koş sporcu gibi, güneşi, yıldızları, mavilikleri, umutları, aşkı, sevdayı önüne kat ve koş. Kimi göz ucuyla sever, kimi ben gibi yüreği ile. Hayatı yaşamayı, kendimi ve gözleri gülen adamı sevdiğim gibi. Avcumun içine zamanı koyuyorum, sıkıca hapsediyorum. Anı anda yaşamak istiyorum. Derken Kurucaşile’ye geldik, muhteşem bir karşılama, ailemin ışığı beni bu yolda doğru adım attığıma inandırdı, şiir gibi bir aile.


AŞK EN ÇOK BANA YAKIŞTI

Bir denizin yakınında yürümek gibidir,

Tuzuna değil sadece, mavisine giriyorum denizin.

Aşk en çok bana yakıştı.

Aşkın yanında tarifsiz sevda sarhoş

Aşk en çok bana, sevdaysa ona yakıştı.


Küçük kum saati, tanelerini hapsetmişse bir bölümüne, demir alma zamanı gelmiştir artık bu limandan. Ay, yıldız ziyan olmuş, genzimizde göl gözyaşları. Göğsümün sol yarısıyla, yaşayacağımız güzel günlerimizin hayalini kurarak köyümüzün yolundayız.

Köyün girişinde okul, köy tepeye kurulmuş. Ulaşmak için hayli tırmanmak lazım. O yörede öğretmen olmak çok zor ve riskli. Halkın uyanmasını istemeyen guruplar okul duvarlarına yazılar yazıyor, gece baskınları, yol kesmeler, tehditler ve eğitim şehitlerimiz. Seksenli yılların başları acılara, zulümlere gebe. Işıklarda uyusunlar, yıldızlar yoldaşları olsun.


29 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

AMİN MAALOUF