Unutulmuş Bir Yıl Dönümü Hikayesi

-Bu dünyaya bir kere daha gelsem yine ölmeyi denerdim. Belki de bu yüzden kaç kere gelip gittiğimi sayamadım. Yüzyılların ötesinde her geliş gidişlerde bir acıyı kavradım ve sonuna kadar yaşadım içimde.-





Deniz, her dalgada hüzün bırakıyor sahile. Köpükler kumsalı yalarken içimde tarifi imkânsız bir acı, yosunların kokusuyla gelip oturuyor yanıma. Hüznüm kahvenin telveleriyle dibe çökerken çığlıklar içinde batışını görüyorum eski bir geminin…

Oturduğum yerden denizin ötesinde bir şeyler arar gibiyim. Yanıma yaklaşan kadını son anda fark ediyorum.

-Falına bakayım mı?

Masaya bakıyorum. Kahve fincanını bilinçsizce kapadığımı görüyorum.

-Hadi bak! Kadın, yanımdaki sandalyeye oturuyor.

-Çay içer misin?

-Hayır. Siz bana bir tost söyleyin, faldan para almam, diyor. Garsonu çağırıp onun için tost, kendim için bir çay istiyorum.

Kadın, masada duran kahve fincanını eline alıp bir takım anlamsız sözler söylüyor.

-Dilek tutmayacak mıyım?

-Dileğin var mı ki tutacaksın?

İçim allak bullak. Dileğim, gelecek hakkında hiçbir beklentim yok mu? Susuyorum. Uzun bir sessizlik oluyor, kadın fincana bakıyor. Aniden gırtlaktan gelen bir sesle;

-Su… diyor.

-Bir şey mi oldu? Soruma cevap vermeden devam ediyor.

-Su… Çok çok su. Her yanın sularla kaplı.

Biliyor mu? Yok, hayır, bilemez. Bilmesine imkân yok.

Garson, çay ve tostu getiriyor. Kadın, tostun yarısını kabaca ısırıp yemeye başlıyor. Kibar konuşmasının tersine lokmaları çiğnerken kendinden geçiyor.

-Sen suda mı yaşıyorsun? diye soruyor. Hiç cevap vermeden çayımdan yudumluyorum. Beni bekliyor.

-Evet. Deniz benim her şeyim… diyorum ama gerisi gelmiyor. “Deniz benim her şeyim!” sözü garibime gidiyor.

-Kocan, çoluğun, çocuğun yok mu? Cevap vermeyeceğimi anlayınca bu sefer beklemiyor, fincana geri dönüyor,

-Uzak bir yerler var. Sanki Kaf Dağı’nın ardı. Gidemediğin, ulaşamadığın bir yer. Sen bahtsızsın. Bir bedende iki gibisin sen!

Bunu söylerken bana acıdığını hissediyorum. Açılmış bir yumak gibi kendi içimden dışıma yuvarlanırken, kadının beni çözmeye başlaması korkutuyor. Masadan kalkmak ve kaçmak istiyorum. Kadın durmadan bir şeyler söylüyor. Kelimelerin bazıları tanıdık ama çoğunu anlayamıyorum. Çok sonra cesaretimi toplayıp kelimelerinin arasına giriyorum;

-Başka ne görüyorsun?

-Yalnızlıktan başka bir şey görünmüyor falında.

-Başka söyleyeceğin yok mu? Bu kadar mı?

-Daha ne söyleyeceğim, hepsi bu işte! Ne var ki hayatında bundan başka?

-Yok mu? Aslında bu soruyu kendime sormuştum ama ağzımdan çıktı bir kere. Kadın üzerine alındı. Tostunun ikinci yarısını da ağzına atıp hemencecik yuttuktan sonra,

-Sen bir kayıp peşindesin ya da sen kaybolmuşsun, içindekini arıyorsun. Bırak bunları, hayatını yaşa…

Ne söyleyeceğimi dinlemeden, masadan kalkıyor,

-Fincan yalan söylemez, deyip arkasına bile bakmadan uzaklaşıp gidiyor.


Aralık 1941-Şubat 1942

-Emil Aurel, yaşım 28, mesleğim doktorluk.

-Parayı getirdiniz mi?

-Evet, ama ben şu kamaraların resmine tekrar bakabilir miyim?

-Bak! Adam elindeki broşürü kıza uzattı.

-Bütün odalar aynı mı?

-Evet. Hadi acele et, daha sırada bekleyenler var.

Emil, dizelle çalışan son sistem geminin mükemmel salonlarının ve lüks kamaralarının fotoğraflarına baktıkça heyecanı bir kat daha arttı. Cebinde altışar kişilik kamaraların fotoğrafları ve kurtuluş bileti, kalkış gününü beklemeye başladı.

Her gün, Yahudilerin, Avrupa’nın neresinde bulunurlarsa bulunsunlar, taciz edildiği, Alman ordularının baskısı ve istilası sonucu, binlerce Yahudi’nin, temerküz kamplarına, gaz odalarına gönderildiği haberleri geliyordu. Felaketler buraya da sıçramıştı. Alman istilası altına giren Romanya ve bu ülkedeki kukla Antonescu iktidarı, Yahudiler üzerindeki baskıları arttırınca, Emil’in kaçmaktan başka çaresi kalmamıştı. Gidilecek coğrafyayı ise tarih belirlemişti- Filistin.

Emil, anne, babası ve kardeşinin Almanya’daki evlerinden zorla çıkarıldığını, dükkânlarının yağmalandığını öğrenmişti. Yaşayıp yaşamadıklarını bile bilmiyordu. Romanya’da olması Emil’i korumuştu.

Bavulunu hazırlayıp limana vardığında, yolcuların huzursuzluğunu fark etti. Nedeni limanda duran; eski, küçük ve bakımsız gemiydi... Bir süre sonra, tüm itirazlarına rağmen, asıl geminin açıkta beklediği yalanına inanıp binmişlerdi. Açıkta olması gereken geminin orada olmadığını anlamaları çok zamanlarını almadı.

Emil, kamaraya dönüştürülmüş yük ambarlarını görünce yıkılmıştı. İstiflenmiş insanlarla, bir tuvaleti ve sadece dört lavabosu olan, bu küçük portakal sandığı gemiyle bu cehennemden nasıl kurtulacaklarını bilmiyordu artık.

Umuda yolculuk, umutsuzlukla başlamıştı…


Kadının şokunu üstümden atıp denizin ve rüzgârın kokusunu içime çektim. Kimsenin umursamadığı bakıp da görmediği, kokusunu sahil boyunca içine çektiği halde fark etmediği gemi bulunmuştu. Bir mabede duyulan saygıdan çok öte bir şeydi bu. Araştırmaların devam ettiği üç yıl boyunca, içimde bir kuşku, bir ezilmişlik, yokluktan varlığa çıkarken olası yaşanacakların huzursuzluğu vardı. Kavgalar, savaşlar, açlık, kıyım tüm olanlara ve geride kalanlara rağmen devam ediyordu.


Emil, tedirginliğini bir türlü atamıyordu. Hayal kırıklığının üstüne bir de açlık eklenmişti.

Emil, sıkıntılarını dağıtmak ve kötü şeyler düşünmemek için yanı başında dolaşan sevimli oğlanla ilgilenmeye başladı. Ona oyunlar, şarkılar öğretti. Annesi gözlerini bile kırpmadan onları seyrediyordu. Oğlanın yüzündeki en ufacık değişiklik kadının telaşlanmasına neden oluyor, aceleyle kalkıp oğlunun yanına geliyordu. Bir şey olmadığını anladığında yüzünde bir gevşeme, oturduğu yere geri dönüyordu. Emil, eline geçen birkaç lokmayı çocukla paylaştı. Annesi de hiçbir şey yemiyor oğlu için saklıyordu.

Günler geçtikçe şartlar zorlaştı. Dizanteri salgını başlamıştı. Emil, yolcular arasındaki birkaç doktorla bu kötü şartlarda yaşayan hasta yolculara yardımcı olmaya çalışıyordu. Havanın ayazı ve yiyecek sıkıntısı en çok çocukları etkiliyordu. En küçüğü bir yaşında olan onca çocuk çaresizlik içinde gözlerini kocaman açmış anne babalarının kolları arasında ısınmaya, süt tozundan yapılmış yarım bardak içecekleriyle karınlarını doyurmaya çalışıyordu.


Sonunda beklenen oldu… Gemi, motorlarının yetersizliği nedeniyle bir süre sonra durup rüzgârın sürüklediği yönde gitmeye başladığında, Emil telaşlanan insanları rahatlatmaya çalıştı ama o da korkuyordu. Etrafta acı kokusu kol geziyordu.

Karadeniz açıklarında bir şilep üç milyon ley karşılığında gemiyi tamir etmeyi kabul ettiğinde, sahip oldukları son eşyaları; alyansları, annelerinden yadigâr broşları, yüzükleri, babalarından kalan saatleri hayatlarının karşılığı olarak gemiyi tamir eden adamlara verdiler.

Kısa bir süre sonra, gemi deniz mayınlarını geçip boğaza girecekken motorları yeniden arızalandı. Bunun üzerine römorkla gemiyi Sarayburnu açıklarına çektiler. Yolcular, İstanbul’u karşılarında gördüklerinde tüm çektikleri sıkıntının bir anda biteceğini ümit ettiler. Korku yerini umuda bırakmıştı… Fakat hiçbir yolcuya karaya ayak basma veya karadaki herhangi biriyle haberleşme izni verilmedi. Gemiyi açığa demirleyip karantina altına aldılar. Yeni bir hayal kırıklığının boğduğu yolcular, Kızılay'ın gemiye iaşe temin etmesiyle bir az olsun gülümsemeye başladı. Emil, çocukları gözeterek yemeklerin dağıtılmasını sağladı.

Köstence limanından soğuk, karlı ve çetin bir kış günü yola çıktıklarından beri belki de ilk defa hepsinin içinde gerçek umut pırıltıları vardı. Parlak bir ışık İstanbul Sarayburnu açıklarından gemiyi aydınlatıyordu. Kıyıdakiler açığa demirlemiş geminin farkında bile değildi.


Geminin olduğu yere dalışlar; sınırlı görüş, yoğun yüzey ve dip akıntıları, sürekli kötü hava ve deniz koşulları yüzünden her seferinde engelleniyordu. İntikamların, çekişmelerin, gücün, hırsın egemen olduğu, imkânsızlıkların, çaresizliklerin insanı tükettiği, yıllarca süren, değişmeyen bir mücadelenin tarihi denizin derinliklerinde bulunmayı bekliyordu. Belki de bu yüzden, gemiye ulaşıldığında tarihin sayfaları aralanacak, yedi yüz altmış beş masum insanın hazin hikâyesi tüm çıplaklığıyla su üstüne çıkacaktı.


Gemi, kıyıdan gelecek haberi bekliyordu. Tüm kâğıtlar toplanmış polislere teslim edilmişti. Kişilerin adları, uyrukları, yaşları…

Bu bekleme kısa sürdü. Geminin karantinadan kurtulması için yakın bir yere götürüleceği haberi geldi; ama kaptan bunu reddetti. Bunun üzerine polisler, geminin çapasını kestiler ve zaten arızalı olan motor da tamir edilmek üzere sökülmüş olduğundan gemi tekrar römorkörle Karadeniz’e doğru çekildi.



Sonunda hava şartları düzelmiş, parça parça çekilen fotoğraflar birleştirilmiş, daha önce duymadığım bir sürü metotla geminin bütünü ortaya çıkmıştı.

Seksen metre aşağıya, dibe indiler. Geminin çevresinde uzayan yosunlar, oldukları yerde ağır ağır dans ediyordu. Gemi, tüm sorumluluk kendine aitmiş gibi boynunu bükmüş; çürümüşlüğüne, parçalanmışlığına rağmen, balıkların dostluğuna sığınmış, bu küçük yaratıkların çevresinde ve içinde dolaşmalarını izliyordu. Yeni misafirler gelince balıkların hepsi kenara çekilip bu demir yığınını dalgıçlarla yalnız bıraktılar.

“Yalnız değilsin artık!” dedim. “Geldiler işte! Buldular seni.”


Gemidekilerin hepsi dua ediyordu. Emil, yanından ayrılmayan oğlana sıkıca sarılıp onu ısıtmaya ve korumaya çalışıyordu. Oğlanın annesinin yüzü karanlıktı. Korkusunu gizlediğinden mi, bilinmez başı hep öndeydi. Oğluna dönüp;

-Solom, hadi gel yatalım, dedi.

Emil, elindeki bir parça ekmeği çocuğa uzattı. Çocuk annesiyle birlikte uzaklaşırken, arkalarından kısık bir sesle,

-Korkmayın, diyebildi.

Doğmakta olan güneş ışınlarının arasında, denizden kafasını uzatmış alışılmadık sivriliği, kimse görmemişti. Görmüş olsalar bile o kadar kısa bir andı ki, neler olduğunu anlayamazlardı. Kara kışın bağrında bu gemiye sıkışmış onca insan 73. gecelerini bitirmiş sabahı karşılıyorlardı. Aylardan karanlık, günlerden ölümdü - 23 Şubat 1942. Sovyet denizaltısının yüzeye uzayan periskopu, Struma’nın bordosuna kilitlendi…


Bu hikâyeyi bilen bir avuç insanla, geç kalınmış bir yıl dönümü için gezi teknesiyle boğaza açıldık. Struma’da ölenlerin torunlarıyla Karadeniz’e ulaştık. Tam da orası olduğunu benden başkası bilemezdi.


Korkunç bir patlama ve alevler yükseldi. Emil, her şeyin farkındaydı. Gemi sulara gömülürken haykırışların, iniltilerin ardı arkası kesilmiyordu. Bir süre sonra Struma, denizde ve beyinlerde kocaman siyah bir leke bırakarak sulara gömüldü. Tek bir kurtulan olmuştu; balıkçılar tarafından bulunan; David Stoliar…


Ağlamaya başlamıştım. Yanımdaki kadın mendilini uzattı. Teşekkür etmek için döndüğümde, sabah kahvede falıma bakan kadınla karşılaştım. O da ağlıyordu.

-Teşekkür ederim.

-Bir şey değil. Ben Silvian,

Elini uzattı. Ellerimiz garip bir sıcaklığın içinde kayboldu.

-Ben… Ben Emil… diyebildim.

Şimdi anlamaya başlamıştım. O da benim gibi bir bedende iki kişiydi.

Sarılıp öptüm.

-Oğlun? Oğlun, Solom nerede?

Yüzünde acı bir tebessüm.

-Struma’da, diye cevap verdi. İçim allak bullak olmuştu. Sıkıca elini tuttum, acısını paylaştım. Diğerleriyle birlikte denizi selamlayıp Silvian ve ben kendimiz ve Solom için dua ettik. Her şey bittikten sonra Silvian;

-Artık gidelim mi? dedi. Başımı usulca salladım.

Gözyaşları içinde elli sekiz yıl sonra anılan Struma yolcularının akrabalarıyla birlikte gezi teknesinde tek bir vücut olmuştuk. Yanımızda oturan yaşlı kadın; “ Hiçbir şey yaşamaktan daha değerli değildir. Struma yolcuları bunu sonuna kadar denedi...” dediğinde biz, gözyaşlarımızı çoktan Karadeniz’in soğuk sularına bırakmıştık.

Ankara, MART, 2007

15 görüntüleme

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA