top of page
1/1094

Devrim Şarkıları


On beş, on altı arkadaş, her gece çıkar, sokaklarda özgürlük şarkıları söylerdik. Bu sayı hiçbir zaman yirmi olmazdı: On beş, on altı…

On altı, on yedi, on sekiz … yaşlarında gençler, elleri, ellerinde; şarkıları dillerinde. Gönüllerinde memleket sevdaları vardı. Bir güzele sevdalanmak, abayı yakmak kendiliğinden yasaktı. Hiç kimse bir Allah’ın kulu, bir şey söylememişken…

Edebiyat Öğretmenim Cemil, en politize olan öğretmenimdi, en küçük fırsatı değerlendirir; ezmeye çalışırdı. Yerli yersiz soruları ile de bunaltmaya çalışırdı. Tarih Öğretmenim Ali Bey, daha bir başkaydı: Hem uyanık, hem de... Tanışmadığı, bir kez bile yüzünü görmediği babamı çok iyi tanıdığını söylerdi. Kimi kimsem yok ya, kanıvereceğim ona. Benim yolum yol değilmiş, öyle derdi…

Uzakta, şehrin sokak lambaları karanlığı delip geçiyor. On beş, on altı arkadaş okuduğumuz kitaplar üzerine konuşuyoruz:


“Fakir’in Amerikan Sargısı okunmalı!”

“Ya Onuncu Köy, mutlak okunmalı!”

“Evet, evet bence de kesin okunmalı, hem de hiç vakit kaybetmeden!”

“Onuncu Köy, tam bir Türkiye gerçeği, insanın yüreğini yakan!”

“Sadece yüreğini mi yakan, aynı zamanda insanı insanlığından utandıran!”

“Oradan oraya sürülen bir cumhuriyet öğretmeninin yaşam serüvenini anlatır bu kitap!

“Düşünüyorum, düşündüğüm için insanın doğasına aykırı gelen tekmil uygulamaların karşısındayım, diyen bir öğretmen! Olur mu? Vay sen misin böyle düşünen, böyle söyleyen! Al sana sürgün, al sana zulüm!”


“Düşünüyorum, öyle ise sürün! Sürsünler bakalım bu bezirgân saltanatı ne zamana kadar sürecek? Zulmün iktidarı baki olsaydı, Neron’un iktidarı yıkılır mıydı, zulüm baki olsaydı, Hitler, Musolini, Franko, Salazar iktidarları yıkılır mıydı?”

“Bir köy düşünün, kiminin bir, kiminin iki gözü birden kör! Yalnız, imamın gözleri sağlam, onda bir şey yok. Yılın belli bir gününde köyün insanları bir meydanda toplanır. Gökten alıcı kuşların gelmesini bekler. Alıcı kuşlar insanların orasını, burasını gagalar; gözlerini çıkarır. Çünkü imam öyle istemektedir. Ona da şeyh baba öyle demiştir. Hiçbir kimse, aklı başında olan bir Allah’ın kulu bu kepazeliğe dur demez; alıcı kuşlara bir şey yapmaz, tepki göstermez...”

“Yazıklar olsun!”

“…”

“Ben Fakir’in son kitabı Köygöçüren’i aldım; okuyunca sana veririm Kerem!”

Kerem, konuşmalardan kopmuş, kendi kendine şarkı söylemekte:


“Düştüm mahpus damlarına

Öğüt veren bol olur.

Toplasan bu öğütleri buradan köye yol olur…”


“Hep birlikte söyleyelim arkadaşlar, hep birlikte söyleyelim!”

Hep birlikte söylemeye başladık.


“Özgürlük ve barış,

Tüm insanların, özlemi olacak yarınlarda!”


Her gece işte böyle şarkılar söylerdik. Şarkılarımız, sevda içindi, türkülerimiz aydınlık yarınların özlemiydi. Gece bekçisi bizimle uğraşmazdı. Sadece biraz daha sessiz olmamızı tembihleyip giderdi. Adam bizimle neye uğraşsın. On beş, on altı deli, hiç uğraşılır mı?

Sınavlar için ayrı bir çalışma yapmazdım. Derste öğrendiğimle yetinirdim. Zaten kılavuzluk edecek kimse yoktu. ‘Çalış oğlum Kerem, bak çalışırsan doktor olursun, çalışırsan hâkim olursun,’ diyecek biri yoktu. Zaten olsa pek bir şey değişmezdi. O yaz olmasa bile, gelecek yaz devrim olacaktı. Çalışmaya ne hacet?

Oysa benim gibi düşünenlere babamın çok veciz sözleri vardı:

“Devireyim derken, devrilip gideceksiniz!”

“…”

“Göreceksiniz, bacaklarınız havaya gelecek!”

“…”

O yaşta bulunan birinin babasından öğrenecek şeyi olur mu? Bu yaşların delikanlıları her şeyi bilir; ana baba hiçbir şey bilmez!

“Bak baba göreceksin biz seneye devrimi yapacağız! İşçiler, köylüler haklarını alacak!”

“Rüya görüyorsunuz, rüya!”

“Ne rüyası baba, sen anlamazsın! Su işleyenin, toprak kullananın olacak! Bütün işçiler fabrikalara sahip olacak. Topraksız köylü kalmayacak!”

“Hadi lan, sen ne dediğinin farkında mısın? O kadar kolay mı, üç beş baldırı çıplağa mı kaldı memleketi yönetmek?”

“Görürsün baba! Bu yaz olmazsa, seneye kesin devrim olacak”

“Seneye devrim olacakmış! Kargalar güler buna kargalar!”

“Ne yani, yalan mı söylüyorum ben!”

“Yalan söylüyorsun, hem de kuyruklu!”

“Bak baba devrimciler kesinlikle yalan söylemez!”

“Sen devrimci misin?”

“Evet!”

“Sen devrimciysen benim eşek de devrimci!”

“…”

Yalnız benim mi, bütün arkadaşlarımın ana babaları ile konuşmaları bu minval üstüneydi Kendimize ait her şeyi ertelerdik. Gönlümüzden geçen ne varsa bastırırdık. Uzaktan uzağa Mürüvvet’e karşı bir ilgim vardı. Ancak ne var ki, bir kere bile “seni seviyorum,” diyememiştim. O da beni sevse, bir kerecik aşkla baksa…dünyalar benim olurdu. Kim bilir belki o da beni seviyordur…bilinmez ki… kimse de bilemez k!. Hem devrimciler asıl işini gücünü bırakacak, aşkı kendine iş edinecek…dünyada böyle bir şey olmaz…


Yatağa yatar yatmaz ona dair hayaller kurardım: Eli, elimde, gözü gözümde… Uzun boyu, uzun siyah saçları beni en çok yakan tarafıydı. Boyu benden uzundu. Mavi ile yeşil arası gözlerine bakamazdım bile. Derler ya hani: ”İnsan kıymayı baka!”Yürüdükçe göğüslerini döven iki çift beleğinin yerinde … olsun diye iç geçirirdim. Hayalimin sonuna geldiğimde kendimden utanır, yüzüm kızarırdı. Hemen yorganı tepemden çeker, utancımla baş başa kalırdım. Çünkü devrimciler âşık olamaz, böyle şeyler düşünemezdi bile!


Mustafa Yılmaz:

“Yarın gelirken yanınızda bir zincir, bir muşta bulundurun,”

Bizim şarkıların öfkeye getirdiği öteki gençler de bizim gibi toplanmaya başlamışlardı. Artık, gecelerin huzuru kaçmıştı, geceler tekin değildi. Şarkı ve türkü savaşları giderek, fiziki bir savaşa doğru gidiyordu. Biz on beş, on altı kişi; onlar kırk elli kişi. Sinirler de günden güne geriliyordu.

Ertesi gün Mustafa Yılmaz'ın isteğine uyarak, nalbura gittim. Bir metre zincir alacaktım. Nalbur, sinemanın alt katındaydı.

“Bana zincir verin!”

“Ne yapacaksın zinciri?”

“Belime bağlayıp öyle dolaşacağım!”

“Beline bağlayıp da ne yapacaksın?”

“Hiç, kendimi koruyacağım!”

“Zincirle mi kendini korur insan?”

“Osman Efendi bu çocuğu tut, ben polisi arayayım! Demek kendini koruyacaksın, köpekler gibi dalaşacaksınız, kendini koruyacakmış, senin yaşın kaç, sen kaç kuruşluk adamsın da beni kandırmaya çalışıyorsun?”


Elim ayağım titremeye başladı. Adamdan zincir istemiştim ve ne yapacaksın diye sorduğunda da ‘kendimi koruyacağım,’ demiştim. Salaklığın bu kadarı da fazla değil mi? Bir de benden devrimci olacakmış! Küçücük beynimle bir de babamı beğenmezdim. Öteki arkadaşlarım gibi. “Babaların kafası çalışmaz,” derdim. Oysa ben bir metrelik zinciri bile almasını becerememiştim. Babam ne de güzel ifade etmişti: “Sen devrimciysen benim eşek de devrimci!”

Polis, karakol, cop mop, hâkim makim! Başımdan aşağı kaynar sular döküldü sanki...

“Osman Amca, öyle değil! Ben ölçü için belime doladım!”

“Peki, kendini korumak neyin nesi?”

“Doğruyu söyleyeceğim. Yeminle yalansız anlatacağım! Okulda dediler, delikanlı adam zinciri beline dolayıp öyle dolaşmalı. Böyle olmayana delikanlı denmezmiş! Okulda herkesin belinde zinciri var! Onlarda olunca bende de olsun istedim.”

“Aferin, işte böyle doğruyu söyle! Söyle bakalım sen nerelisin?”

“Ben mi, ben … yim!”

“Peki, sen Muharrem’i tanır mısın?”

“Tanımam mı, amcamın oğlu olur!”

“Bak, o çok iyi bir insan, çok dürüst bir esnaf! Bana erkek sözü verirsen seni polise vermem!”

“Söz, Osman Amca, vallahi billahi söz, bir daha ortalıkta görünmeyeceğim! Söz, dersimden başka şeylerle ilgilenmeyeceğim!”

“Çabuk toz ol buradan, bir daha gözüme görüneyim deme! Seni bir daha görürsem elimle gider polise teslim ederim. Sonra da eşek sudan gelinceye kadar da dövdürürüm, haberin olsun!”


Bir hafta verdiğim söze sadık kaldım. Evden, okula; okuldan eve gittim geldim. Arkadaşlarımdan birini gördüm mü, ya yolumu değiştirdim, ya da görmezden geldim. O nedenle o hafta olan sınavlarım da çok iyi gitmişti.

Yazık ki, bir hafta anca dayanabildim. Ev okul, başka hiçbir şey yoktu hayatımda: Ders çalışmak, ders çalışmak… Sıkıntı verici bir şey! Radyo yok, müzik yok! Yok, yok, yok! Annem yok, babam yok! Yol gösterecek kimse yok! Yemek yok, yakacak yok, cepte para, o hiç yok! Taze, fırından yeni çıkmış bir ekmeği insan arzular mı? Annemin köyden on beş günde bir gönderdiği ekmek, tarhana ve bulgurla karnımızı doyururduk!


Bu şehir beni yok edecek, bu şehirde yolumu aydınlatacak bir ışık yok! Şehirli çocuklar, annelerinin sıcak yemekleriyle karınlarını doyururlardı. Yatak çarşafları, tertemiz, sakız gibi yıkanırdı. Ya bizimkiler, onları kim yıkayacak? Mürüvvet’in de annesi yanında, onun da yemeği yapılır, bulaşığı yıkanırdı!

Ben sokakta, Mustafa Yılmaz sokakta. Kemal, Mehmet, Yüksel, Mahir, İbrahim… hepimiz sokaktayız. Şarkılar, türküler gırla:


“Özgürlük ve barış,

Tüm insanların,

Özlemi olacak yarınlarda.

Yarınlarda, yarınlarda seni sevmek var!

Yarınlar bizim, yarınlar bizim!”


65 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

KAR