top of page
1/2

SULTAN SEMAHI


A… İline bağlı A… Kasabasında herkes gündelik işlerindeydi. Kasabaya İncir mevsimi geldi mi, şenlikler düzenlenir, türküler söylenir; oyunlar, taklitler yapılır… Kızlı erkekli meydanda toplanan halk, şenliği bayrama çevirir; yediden yetmişe herkes coşkuyu doruklarda yaşardı…

İşte o gün, A…’lılar kendinden geçmiş, coşkunun zirvesindeydi…

Sonra birden nereden geldiği belli olmayan silah sesleri kasabayı savaş alanına çevirdi. Bir müfreze eşkıya önüne çıkan, kız erkek, genç yaşlı demeden kıydı. Emirlerin Hüseyin, buğday ambarına saklandı. Emirlerin Hüseyin’le birlikte, kızı Sultan, oğulları İsmet, Medet, Kamber de ambara saklandı. Fadime Teyze ise, ahırda hayvanları ile uğraştığı için, olan bitenden haberi olmadı.

O günden sonra A… Kasabası halkının ağzının tadı kaçtı. Artık, kimse ağız dolusu gülmedi. Sadece insanlar değil; doğa da küstü, neşesini kaybetti. Bire elli, bire yüz veren topraklar kısırlaştı. Irmakların önce yatakları değişti, sonra da yavaş yavaş kurudu. Kasabayı müfreze bastığı günden beri her evin damına baykuşlar konmaya başladı.

Artık geceler ağu, kör kurşun; geceler zindandı…

A… Kasabasının başı dumanlı, hep kapkara dumanlıydı. Durmak, yaşamak ölümden beterdi. Ölüm kurtuluştur A… Kasabası halkına. Üstüne üstlük kasabayı işgal eden karasinekler gündüzleri çekilmez yapmıştı. Her yer kara sinek, oğul vermiş arı gibi sürüyle dolaşıyorlardı. Neyin üstüne konsalar orayı kapkara karartıyorlardı. Evin kapısını açtıkları billâh bir sürü sinek içeri dalıyordu…

Emirlerin Hüseyin’in gözüne uyku girmez olmuştu. Yatakta döner döner, olmadı kalkıp saatlerce dolaşırdı her gece. Böyle böyle kaç geçti bilinmez. Bir gece artık bu kasabadan gitme vaktinin geldiğinin kararını vermiştir. Sabah uyanınca ev halkını toplayıp aldığı kararı açıkladı.

Fadime Teyze bir şey söyleyecek oldu, Hüseyin’in yüzüne bakınca vazgeçti. Medet, Kamber, İsmet bir şey diyecek oldu, babaları ile göz göze gelince onlar da vazgeçti. Sultan hiçbir şey demeden gidip babasına sarıldı…

Göç hazırlıkları başlar, eşyalar derlenir toparlanır, yola çıkmaya hazır hale getirilir. Gözler buğulu, ağlamaklıdır, kimsenin ağzını bıçak açmaz, kimse tek kelime konuşmaz, her şey tamamlanır, Fadime Teyze son kontrolü yapıp Hüseyin'e bakıp göz ucuyla “tamam” işaretini verir.

Mandalina memleketi, A… Kasabasına benzemese bile mor dağları, şırıl şırıl akan dereleri ile huzur vermekteydi adama. Hele göğü bıçak gibi kesen tepeleri haşmetlidir. Burası dünyanın en güzel mandalinalarının yetiştiği yerdir.

****

Emirlerin Hüseyin, Fuat Bey’in yüzlerce dönüm arazisinden yüz dönümünü aldı. Büyük kısmına mandalina, tarlanın kıyısına kocaman bir ev yaptı. Birkaç dönümüne sebze dikti İhtiyaçlarını karşılayacak kadar da buğday ekti. Emirlerin Hüseyin, oğulları Kamber, İsmet, Medet öyle bir çalıştı, öyle bir çalıştılar ki, kısa zamanda ağaçlar mandalinaya durdu. Toprak Emirlere yardımcı oluyordu. Çektikleri sıkıntıyı, yaşadıkları acıyı unutturmaya çalışıyordu adeta.

Emirlerin Hüseyin’in ailesinin yüzü az da olsun gülmeye başlamıştı. Ancak Fadime Teyze, A… Kasabasını unutamamıştı daha. Sultan’ın dünyası, başka, bambaşkaydı. Bir mutlu, bir melankolik…Medet, Kamber, İsmet, ağaçları bir çocuğu sever gibi seviyorlardı.

Bir Türkmen Şeyhinin torunuydu Emirlerin Hüseyin. Kökeni, Orta Asya’dan Hoca Ahmet Yesevi’ye dayanıyordu. Hüseyin’in bir şeyh torunu olması sebebiyle evi boş kalmazdı. Gelenlerin hepsinin hatırını hoş etmeye çalışırdı o da. Aşka geldiği günlerde meydan sazını alıp çalmaya koyuldu mu, herkes, tekmil börtü böcek onu dinlerdi. O gün yine evinin bahçesinde çalıp söylemeye başladı. O çaldıkça aşka geldi, aşka geldikçe daha bir coşku ile çaldı. Davudi sesini turnalardan almıştı sanki. Dinleyenlerin içini açıyor, sarıyordu adeta. Sevdaya, umuda, aşka, yaşamaya dair söylediği deyişler, Pir Sultan’dandı, Hatayı’dandı, Bektaş Veli’dendi, Kul Himmet’tendi…

“Ey erenler, akıl fikir eyleyin,

Dağlara duman ne güzel uymuş,

Yaradan aşkına şükür eyleyin,

Bülbüle de iman ne güzel uymuş!” ( ** )

Emirlerin Hüseyin kendinden geçmiş, kırklar dergâhına yola gidiyordu.

“Himmet âşık!”

“Himmet erenler!”

Sultan, Medet, İsmet, Hasan, Mehmet… Semaha durmuşlardı. O gün Hüseyin’in evi kalabalıktı. Çevre köylerin hak erenleri de konuktu.

“Evvel erkân ile

Evvel yol ile dost,

Gelsin hizmet ehli,

Hizmet eylesin dost!

Yaradan yardım etsin kuluna,

Gelsin hizmet ehli,

Hizmet eylesin dost!” ( *** )

Sultan, semah meydanında bir kuğu, bir ay parçasıydı. Onu gören tutuluyordu. Her daim bakımlı saçları, düzgün fiziği, gülen yüzüyle bir masal perisini andırıyordu. Döndükçe hızlanan figürleri ile diplomalı balerinlere taş çıkartıyordu. Beline bağladığı yeşil kemerbent, saçlarını örten mavi eşarpla izleyenlere doyumsuz bir seyir zevki veriyordu.

Emirlerin Hüseyin çok semah tutan görmüş, Sultan kızı gibi semah tutan görmemişti. Bu semah, bundan sonra “Sultan semahı” olarak anılacak, "sultan semahı" olarak semah tutulacak!

Mandalina memleketi, bugüne kadar böyle bir güzelliğe şahit olmamıştı. Emirlerin Hüseyin’in deyişleri, Sultan’ın semahı güzelliklerin şahıydı. Kerem, Sultan’ın mandalina ağacının siperinden hiçbir hareketini kaçırmadan büyük bir dikkatle izliyordu. Onun Sultan’a ilgisini mandalina memleketinde bilmeyen yoktu. Bu ilgi karşılıksız değildi. Onun da Kerem’e ilgisi vardı. Lakin bu aşkın meyve vermesi sırat köprüsünden geçmekten daha müşküldü. Emirlerin Hüseyin, kızının mutluluğu için her olmaza kafa tutar, olur ederdi; ancak Hacı Fuat’ın tamam demesi dünyada mümkün değildi. Oğlunun bir Türkmen şeyhinin torunu ile evlenmesi… Katiyen olmazdı, bunun imkânsızlığı, güneşin batıdan doğması gibi bir şeydi. Hacı Fuat, he dese bile, cami cemaati ne derdi, akrabaları ne derdi? O kutsal topraklara yüz vurmuş, Kâbe i Şerif tavaf etmişti… Olur mu, dünyada olmaz, gizli açık arkasından, neler diyorlardı, neler:

“Hacı Fuat, sen buna nasıl müsaade edersin?”

“Hacı Hacı, sen ki kutsal topraklara yüz vurmuşsun!”

“Hacı Hacı, sen Resullah Efendimizin buyruklarına göre yaşamını idame ettirirsin, öyle değil mi?”

“Hacı Hacı, Hacı Fuat, sen buna he dersen… Hacı Fuat, şunu iyi bil ki aramızda bundan böyle sözün olmaz, yerin olmaz; hiçbirimiz yüzüne bakmayız!”

“…”

Hacı Fuat söylenenlerin hepsini duydu, duymasına da o hiçbir şey demedi; sadece dinledi.

Emirlerin Hüseyin çocukları için Fizan’a bile gider; onlar için her bir şeye katlanırdı. Ya Sultan’ı? Sarı Sultan’ı, dünya bir tarafa o bir tarafa. Gece yastığa başını koydu mu hep onu düşünürdü:

“İnşallah, Allah bahtını açık eder, karşısına hayırlı insan evlatları çıkarır,” diye dualar ederdi.

Sultan, babasının deyişleri ile bir kuğu gibi süzülüyordu. Onunla birlikte semah tutan Medet, Hasan, Kamber de bir kıyıcığa çekilmiş, onu izliyorlardı. Sultan, önce yavaştan süzülüyor, sonra sazın ritmi ile gittikçe hızlanıyordu. Sultan, Âşık babanın önüne gelince, gururla selamlıyor. Onun da:

“Güzel, güzel, çok güzel devam,” der gibi başını öne doğru eğişi ile daha bir coşuyordu...

Emirlerin Hüseyin ritmi hızlandırdı, Semahın yeldirme bölümünde Sultan’ın elleri bir yukarıda, bir aşağıda, bir yanda uçuyordu. Ayakları yalındı. O, artık Sultan değildi. O, yeldi, fırtınaydı, Sultan âşktı, Sultan, ışıktı, o, bir ehli beyt ışığıydı. O, şimdi kanatlanmış arşa çıkmış, gerçek varlığa ulaşmıştı adeta. O şimdi bir hakikat çiçeğiydi...

Kerem, mandalinanın arkasından bu âşk dansının her bir hareketini gözünü kırpmadan izliyordu.

“Tom, tom…”

Önce derin bir sessizlik oldu. Kimse bulunduğu yerden kımıldamadı... İki el silah sesi Sultan semahına son verdiği gibi, izleyenlerin gönüllerinde yaktığı yaşama umudunu da bitirdi. İçi, içine sığmayan İsmet’in, Medet'in, Kamber’in biricik kardeşleri iki tom sesi ile “yandım anam” diyemeden oracığa yığılıverdi…


Kerem’in Sultan’ı sevmekten vazgeçme imkanı yoktu. Ne yapıp edecekler bir araya geleceklerdi. Delicesine aşıktı Kerem. Ne demişti cami cemaati:

“Bundan sonra aramızda yerin olacak mı Hacı Fuat?, Sen kutsal topraklara yüz vurdun…”

Çaresizliği, korkusu içinde iyice büyüyen Hacı Fuat...

Kimi kaçıştı, kimi, var gücüyle bağırdı, kimi ağladı, sızladı; kimi de ağız dolusu küfür etti. Herkesten önce Emirlerin Hüseyin kendine geldi.

“Yavrum, evladım, kim kıydı sana? Neden, neden, bizim kimseye bir zararımız yok ki? Neden, neden güzel Allah’ım, biz kimseye bir şey demeyiz, kimsenin hakkını yemeyiz? Kimseye kıymayız, karıncayı incittiğimiz görülmemiştir! Neden güzel Allah’ım neden?”

Fadime Teyze’nin ağıdı yeri göğü inletiyordu... A… Kasabasının yaraları kabuk bağlamadan, yeni bir acı ile yıkılıyordu Emirlerin Hüseyin’in ailesi. Kardeşi Zehra’ya eşkıyalar karnındaki çocuğu ile kıymışlar, sonra da Ermeni ustalara özene, bezene yaptırdıkları evlerini de ateşe vermişlerdi.

Sultan’ın siyah bluzu al kanlara belendi. Ağlama sesleri, ağıtlar yeri göğü inletti.

“Sultan’ım, can kuzum sana kimler kıydı?”

“Sana vuran el onmasın!”

“Seni vuran gülmesin!”

“Seni vuran iki dünyada da gün güneş görmesin!”

“Seni vuranın iki gözü kör olsun da oturacık kalsın!”

“Seni vuranın tez zamanda elini yüzünü eli kabaklılar yusun!”

“…”

Emirlerin Hüseyin, yerde cansız yatan Sultan’ı öptü kokladı, kucağına aldı, sımsıkı sarıldı. Sonra birden boşaldı. Hüngür hüngür ağladı. Bugüne kadar kimse onun ağladığına tanık olmamıştı.

Bir zaman öyle geçti. Sonra Sultan’ı özenle bakıp büyüttüğü mandalina ağacının dibine yatırdı ve:

“Gömdüm oğul, seni toprağa gömdüm!

Kanlı gözyaşım pınara döndü.

Tabutun üstünde dirildim öldüm.

Seni vuran eller kırılsın oğul! ( ** )

Sultan’ı mandalina ağacın dibine gömdüler. Emirlerin Hüseyin, belli günler hariç bahçede bir daha saz çalmadı. Kamber, Medet, İsmet de bir daha semah tutmadılar.

Jandarma herkesi sorguya çekti. Cinayetin sırrı çözülüyordu ki, komutanın tayini bir başka yere çıktı…

**Anonim deyiş

*** Pir Sultan Abdal

79 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör