top of page

Decameron'un Aşk Hikayeleri-II

Güncelleme tarihi: 6 Ara 2020


Pazar Öyküleri

İKİNCİ GÜN II. HİKAYE

/

"Öpülmüş dudak, mutluluğu kaçırmaz. Onun kaderi her zaman yeniden doğan aya benzer."


Uzun zaman önce Babil’de Belmenedap adında, çoğu zaman şansı yaver giden bir hükümdar vardı. Çocuklarından biri olan, güzeller güzeli kızı Alatiyer’i, Arap ordusuna karşı kendisine yardım etmiş olan Algerya kralına vermek üzere söz vermişti. Hükümdar, kızını kalabalık bir yardımcı gurubu ve zengin çeyizle bir gemiye bindirerek, iyi silahlanmış muhafızlar eşliğinde krala gönderir. Gemi, güzel bir havada İskenderiye'ye ulaşır. Yolcular oradan yola devam ederek Sicilya'yı geçer, tam hedeflerine varacakları sırada şiddetli bir fırtınaya yakalanırlar.


Prenses ve yanındakiler ölüm tehlikesi geçirirler. Usta kaptanlar bütün yeteneklerini kullanarak iki gün fırtınaya dayanırlar. Fakat üçüncü gün sabah fırtına yatışacağı yerde büsbütün şiddetlenir ve gemi Mallorka Adası civarında su almaya başlar. Herkes kendi başının çaresini aramaya koyulur. Gemideki misafirler denize indirilen bir sandala bindirilir. Fakat onların ardından silahlı muhafızların karşı koymasına rağmen bütün gemi halkı sandala doluşunca sandal bu kadar ağırlığı taşıyamadığından batar, içindekilerin hepsi ölür.


Prenses ve nedimeleri su almakta olan gemide kalmışlardır. Yarı yarıya su alan gemi rüzgârın etkisiyle Mallorka kıyılarında bir kayaya çarpar. Sabahleyin hava biraz yatışınca ölümle burun buruna gelen prenses başını kaldırarak yanındakilere seslenmeye başlar. Fakat kimse cevap vermeyince telaşa düşer, baktığında yardımcı kadınların çoğunun korkudan öldüğünü görür. Sağ kalanları uyandırmaya çalışır, hep beraber ağlaşmaya başlarlar.


Aradan dokuz saat geçtiği halde kendilerine yardım edecek kimse görünmez. Sonunda kıyıda uşaklarıyla çiftliğinden dönmekte olan Perikan görünür. Bu adam gemiyi görünce tehlikeyi anlar ve adamlarından birini durumu görmek üzere gemiye yollar. Adam bin bir zorlukla gemiye çıkınca prenses ve yanındaki kadınları korku içinde birbirlerine sarılmış bulur. Kadınlar adamın dilini anlamadıklarından el-kol işaretiyle yardım isterler. Uşak karaya çıkarak gördüklerini Perikan'a anlatır. Perikan derhal kadınları değerli eşyalarıyla gemiden çıkararak şatolarından birine götürtür. Yardımcı kadınların gösterdikleri saygıya bakarak güzel kızın asil bir kişi olduğunu anlar. Prenses yorgun ve bitkin olmasına rağmen güzelliği Perikan'ın gözünden kaçmaz ve şayet bekarsa onunla evlenmeye, bu mümkün olmazsa dost olmaya karar verir.


Aradan birkaç gün geçince iyi bir bakımla prenses sağlık ve güzelliğine kavuşur, fakat Perikan onunla konuşamamaktan üzüntülüdür. Sevimli ve zarif işaretlerle kadına arzularını anlatmaya çalışır. Fakat boşuna, prenses onu anlamak istemez. Perikan'ın ihtirası ise o oranda artar. Prenses etrafındakilerin hallerine bakarak onların Hristiyan olduğunu ve kendi hüviyeti ortaya çıkarsa iyi bir şey olmayacağını ve zamanla Perikan'ın ısrarlarına karşı koyamayacağını anlayarak kötü kaderiyle savaşmaya karar verir. Yanında kalmış olan üç kadına hüviyetini kimseye söylememelerini ve namuslu kalmalarını emreder. Kendisi de kocasından başka kimseye hoşgörülü olmayacağını söyler. Kadınlar bu emri onaylarlar ve ona uyacaklarını bildirirler.


Bu arada Perikan'ın ihtirası reddedildiği ölçüde artar. Tatlı sözlerinin etkisiz kaldığını görünce hilelere baş vurur. Bu da olmazsa zor kullanmaya karar verir. Prenses kendi dinince içmesi haram olduğu halde, şarabı sevmektedir. Perikan, Venüs'ün bu içkisini kullanmaya karar verir. Bir müddet prensesin sevimsizliğine aldırış etmez görünür ve bir ziyafet bahanesiyle kadını şahane bir yemeğe davet eder. Eğlenceler sırasında uşaklarından birisine çeşitli şaraplardan bir kokteyl hazırlatır. Prenses bu şaraptan öyle hoşlanır ki, kendisini tutamaz ve çok fazla içer. Geçirdiği kazayı unutarak İskenderiye tarzında dans etmeye kalkar. Perikan bu durumu görünce emeline yaklaştığını anlar, sofraya daha başka yemekler ve içkiler getirtir. Yemek gece yarısına kadar devam eder. Sofra dağılınca, prensese yatak odasına kadar eşlik eder.


Prenses, Perikan'ın yanında sanki bir kadının yanındaymış gibi soyunur ve yatağa girer. Perikan hemen ışıkları söndürerek kadının yanına yatar, onu kollarına alır ve en ufak bir karşı koyma görmeksizin aşkın hazlarını tadar. Bu akşamdan sonra, prenses şimdiye kadar erkeklerin silahlarından habersiz, Perikan'ın tatlı sözlerine karşı koyamadığına üzülür. Artık davet beklemeksizin el-kol işaretleriyle böyle tatlı geceleri kendisi istemeye başlar.


Fakat ikisinin bu neşeli günlerini kıskanan ve prensesin bir kral karısı yerine bir şövalye metresi olmasına razı olmayan kader, kadına daha zalim maceralar hazırlar. Perikan'ın yirmi beş yaşında Marata adında, gül tenli, güzel bir kardeşi vardır. Bu delikanlı prensesi ilk görüşte sevmiştir. Ve onun işaretlerine bakarak kendisinden hoşlandığına inanır, öyle ki emellerine kavuşmak için devamlı olarak kızı ve ağabeyini gözetler. Sounda kararını hileyle uygulamaya koyulur.


Şehrin limanında iki Cenevizliye ait ve Romanya’ya gitmek üzere uygun havayı bekleyen bir gemi vardır. Marata, prensesle beraber ertesi gece bu gemiye girmeyi kararlaştırırlar. Marata, gece en yakın iki adamıyla Perikan'ın evine girerek orada saklanır ve gece yarısı odasına girerek ağabeyini uykudayken öldürür. Uyanıp ağlamaya başlayan prensesi silahla korkutarak Perikan'ın hazinesiyle birlikte gemiye getirir.


Uygun havayı bulan gemiciler hemen demir almaya başlarlar. Prenses bu olaya çok üzülse de Marata onu doğanın erkeklere verdiği özelliklerle teselli eder, öyle ki kadın kısa zamanda Perikan'ı unutur ve Marata'ya alışır. Fakat bu memnuniyet uzun sürmez. Çünkü kader ona yeni bir felaket daha hazırlamıştır. Prensesin güzelliği ve davranışları, iki genç gemi sahibini öyle büyüler ki bu adamlar Marata'dan gizli olarak ona yaklaşmaya çalışırlar.


İki gemi sahibi aralarında kıskançlığı kaldırmak için kadının aşkını paylaşmayı kararlaştırırlar. Fakat Marata'nın uyanıklığı, kadın hakkındaki her kötü niyeti engellediğinden, bir sabah Marata'yı geminin ön kısmından denize atarlar. Prenses, Marata'nun ölümünü duyunca ağlamaya başlasa da iki aşık gemici birçok vaadlerle, el-kol işaretleri ile onu teselli ederler.


Kadın, biraz sakinleşince gemi sahipleri, kimin ilk defa kadınla yatacağını tartışmaya başlarlar. Fakat hiçbiri ilk geceden ödün vermeyi istemediğinden şiddetli bir kavgaya tutuşurlar. Kimse onları ayıramaz. Nihayet birisi ölü, öteki ağır yaralı olarak kavga sona erer. Prenses kendisini yalnız ve terk edilmiş hissedince çok üzülür. Fakat yaralı gemicinin tatlı sözleri ve Şazera'ya yaklaşılmış olması onu teselli eder. Şehre çıktıklarında yaralı gemiciyle beraber bir otele inerler.


Prensesin eşsiz güzelliğinin ünü her tarafa yayılır ve bu sırada orada bulunan Mara Prensinin de kulağına gider. Prens, ilk görüşmede kadına öyle aşık olur ki, başka bir şey düşünemez. Onu elde etmek için her çareye başvurmaya başlar. Prens, kadında güzellikten başka kibar davranışlar da gördüğünden, onun, asil bir kadın olduğunu anlar ve ona bir metres gibi değil, bir eş muamelesi yapmaya başlar. Prenses, başından geçenleri düşündükçe şimdiki halinden mutluluk duyar.


Bu mutluluk prensesin güzelliğini öyle arttırır ki, bütün Romanya'nın tek konuşma konusu olur. Bu durum prensin dost ve akrabası olan genç ve güzel Atina kontunda onu görme isteği uyandırır. Yanına kalabalık bir yardımcı gurubu alarak Jiyarınza’ya gelen kont, orada büyük törenle karşılanır. Aradan birkaç gün geçmiştir ki prensesin güzelliğinden söz açılır. Kont onun söylendiği kadar güzel olup olmadığını sorar. Prens, söylendiğinden fazla, ama bunu sana benim sözlerim değil kendi gözlerin anlatmalı, der. Kontun ricası üzerine prens onu prensese götürür. Prenses kontu neşe ve zarafet içinde kabul eder, onunla konuşamasa da kont hayranlıkla prensesi seyreder ve adeta onu ölümlü bir insandan farklı bir şey olarak görür.


Kont, prensesin gözlerinden aşkın şarabını içmiş ve onu görmekle yetinmeyerek iyiden iyiye aşık olmuştur. Oradan ayrılıp yalnız kalınca, böyle bir kadına sahip olan prensi dünyanın en mutlu adamı görür ve neye mal olursa olsun, bu mutluluğu onun elinden almaya karar verir. Emellerine çabuk kavuşmak için aklı ve mantığı bırakarak kendisini aşkın büyüsüne kaptırarak bir plan yapar: Prensesin uşaklarından Gungani'nin yardımı ile bir akşam prensin yatak odasına sokulur. Hava sıcak olduğundan prens çırılçıplaktır, prenses ise yatakta uyuyordur. Kont yavaşça pencereye yaklaşarak, birdenbire prensin karnına hançerini kabzasına kadar soktuktan sonra ıssız denize ve kayalara bakan pencereden aşağıya onu atar.


Bu sırada Kontun yardımcılarından birisi nöbetçinin boynuna bir ip geçirerek boğar ve onu da kontun yardımıyla pencereden aşağıya atarlar. Kendilerini kimsenin görmediğinden emin olan kont, kadının yatağına yaklaşarak onu itina ile soyar ve hayranlıkla seyretmeye dalar. Kont şiddetli arzular içinde ve az önce yaptığı cinayeti unutmuş olarak kanlı elleri ile kadının yanına yatar. Kadın, yanına gelen kontu uyku sersemi prens sanmıştır. Kont aşkın ifade edilmez hazlarını tattıktan sonra kalkar ve prensesi adamlarının yardımı ile bir ata bindirerek Atina yolunu tutarlar. Kont, evli olduğu için kederli kadını doğru Atina'ya değil, o civardaki çiftliklerden birisine götürür.


Ertesi sabah yardımcıları saat 9'a kadar prensin uyanmasını beklerler, fakat bir ses çıkmayınca kapıyı kırarak içeri girdiklerinde içerde kimseyi bulamayınca onun güzel prensesle gizlice bir geziye çıktığını sanırlar. Delinin biri ertesi gün prensin ve nöbetçisinin cesetlerinin bulunduğu yere gider Nöbetçinin boynundaki ipi çıkararak onu sürükleyip şehre getirir. Halk, ölüyü derhal tanır, bunun üzerine delinin rehberliği ile aynı yere gidenler, prensin de cesedini bulurlar ve büyük bir saygıyla onu gömerler.


Kontu arayıp da bulamayınca onun prensesi kaçırmış olmasından şüphelenenler prensin kardeşini tahta çıkararak onun, ölen kardeşinin öcünü almasını isterler. Yeni kral asker toplayarak Atina Kontuna karşı sefere çıkar. Kont bunu duyunca asker toplar. Bunların yanında Bizans kralının oğlu da bulunmaktadır. Savaş hazırlıkları kızışınca kontes Kostantin’i yanına çağırtarak gözyaşları içinde olanı biteni anlatır ve özellikle kontun gizlice getirdiği kadından sızlanır ve çare bulmalarını ister.


Kostantin ve yeğeni Emanuel, prensesin saklı olduğu yeri öğrendikten sonra, kontese veda ederler, prensesin güzelliği onların da ilgisini çekmiştir. Onun için konttan onu kendilerine göstermesini rica ederler. Kont, prensesi daha ilk görüşte kendisinin başına gelenleri unutmuş gibi ertesi gün Kostantin'i ve Emanuel'i prensesin yanına götürür. Kostantin prensese hayranlıkla bakar, onu bütün kadınlardan güzel bulur. Bu kadın yüzünden kontun yaptığı ihanetlere de şaşırmaz. Kostantin, prensese iyice aşık olmuştur.


Şimdi onu kontun elinden nasıl alacağını düşünür. Prensin ordusu da bu sırada Atina üstüne yürümektedir. Kont ve Kostantin de düşmana karşı bir orduyla hareket etmişlerdir. Kostantin'in tek düşündüğü şey prensesi elde etmek olduğundan kontun yokluğu buna elverişli olacaktır. Onun için hastalık bahane ederek kumandayı Emanuel'e bırakır ve Atina'ya döner. İşte şimdi prensese sahip olmanın zamanı gelmiştir. Kostantin, gizlice süratli bir gemi hazırlatıp onu prensin oturduğu yerin yakınlarına yollar, kendisi de maiyeti ile birlikte prensesi ziyarete gider. Prenses bu ziyaretten memnun olur ve hepsini bahçede bir gezintiye davet eder. Kostantin gizli bir şey söyleyecekmiş gibi Prensesi sahile indirir. Orada beklemekte olan bir adamının yardımı ile kadını yakalatır, gemiye taşıtır ve gemi derhal hareket eder. Geceyi gemide beraber geçirdikten sonra ertesi sabah Kiyos'a varırlar. Babasının öfkesinden ve elindeki avı kaybetmekten korkan Kostantin, Kiyos'u en emin bir yer sayar. Prenses, Kostantin'in aşkı ve tesellisiyle ağlamaktan vazgeçer.


Bu sırada Bizanslılarla harp halinde olan Türk padişahı İzmir'de bulunmaktadır. Kostantin'in kaçırılmış bir kadınla Kiyos'ta safa sürdüğünü haber alan Türk padişahı, bir akşam ansızın, adaya baskın verir ve şaşkına dönen prensesi ve adamlarını yakalatarak İzmir'e getirtir. Türk padişahı derhal prensesi zevceliğe alır ve onunla İzmir'de bir kaç ay sakin bir hayat geçirir.


Bizans kralı, bu arada Kapadokya kralı Bassana ile görüşür ve Türklere saldırmak üzere anlaşmaya varırlar. Bunu haber alan Türk hükümdarı prensesi adamlarından birisine emanet ederek ordusu ile Kapadokya kralının üzerine yürür. Türk padişahı savaşta ölür, ordusu dağılır. Bassano bu zafer ile İzmir'e girer. Prensesin emanet edildiği Antiyogu, sadakat borcunu unutarak kadına aşık olumuştur. Prensesin de dilinden anladığı için kadınla iyice anlaşır ve tatlı bir aşk hayatı yaşamaya başlarlar.


Antiyogus, Türk padişahının öldüğü haberini duyunca padişahın hazinelerini alarak Rodos'a kaçar, orada hastalanır, ölümünün yaklaştığını hissedince servetini ve taptığı güzel kadını Kıbrıslı bir tüccar dostuna vasiyet eder. Bir gün, o tüccar ve prensesi çağırtarak:

-Ölümümün yaklaştığını hissediyorum, asıl şimdi hayatımın zevkini sürecektim, fakat sakin ölüyorum, çünkü bir tarafımda en aziz dostum, bir tarafımda da en çok sevdiğim kadın bulunmakta. Dostum sana rica ederim, servetime ve sevgilime sahip ol, der.


İkisi göz yaşları içinde bu vasiyeti dinlerler. Az sonra Antiyogus ölür ve törenle gömülür. Birkaç gün sonra Kıbrıslı tüccar kendisine miras kalan malların hepsini satar ve prensese bir Katagonya gemisi ile beraberce Kıbrıs'a dönmeyi teklif eder. Prenses onun Antiyagos'un dostu olarak kendisine bir kız kardeş gibi davranacağını umduğunu söyler. Tüccar bunu memnuniyetle kabul edeceğini, yalnız yolculuğu rahat geçirebilmeleri için kendisini eşi olarak tanıtacağını söyler. Geminin ön tarafında kendilerine bir kamara ayrılır. Fakat yatağa yattıkları zaman gecenin ve yatak sıcaklığının etkisiyle Antiyagus'a verdikleri söze rağmen kendilerini aşkın zevklerine bırakırlar. Böylece tüccarın memleketi olan Bafo’ya çıkarak orada bir müddet kalırlar. Bu sırada Bafo'ya Antigona isimli aklı çok, parası az, yaşlı bir şövalye gelir ve Kıbrıs kralının güvenini kazanır.


Bir gün, Kıbrıslı tüccar, Ermenistan'a mal götürmek üzere yola çıkar. Antigona, Prensesin evinin önünden geçerken tesadüfen pencerede olan prensesi görür ve onun güzelliğine hayran olur. Onu daha önce bir yerlerde görmüş olduğunu düşünür.


Prenses bunca felaket geçirdikten sonra artık acılarının sona ereceğini ummaktadır. Antigona'yı görünce, onu İskenderiye'de babasının yanında gördüğünü hatırlar ve birdenbire onun tavsiyesiyle eski şerefini bulabileceği umuduna kapılır. Bunun için adamı içeri çağırır.


-Siz Antigona değil misiniz?


Adam; “Evet,ben de sizi tanıyor gibiyim. Sizi hatırlamama yardım edin."


Onun Antigona olduğunu anlayan Prenses, onun boynuna sarılarak, İskenderiye'de beni gördünüz mü, der. Antigona kadının sultan kızı Alatiyer olduğunu anlayınca saygılı bir tavır takınsa da prenses buna izin vermez.


Antigona; "Bütün Mısır sizi denizde boğulmuş biliyor, buralara nasıl geldiniz?" der


"Keşke bu rezil hayatı süreceğime denizde boğulsaydım. Babam da maceramı duyunca aynı şeyi isterdi herhalde." der prenses.

Bunun üzerine yaşlı adam;

"Vakitsiz üzülmeyin, başınızdan geçenleri bana anlatın, belki de mutlu bir dönüşün çaresini buluruz."

"Sizi görünce babamı görmüş gibi oluyorum. Sizi görmek bana büyük bir sevinç verdi. Onun için acı kaderimi babama anlatır gibi size anlatacağım. Eğer beni eski durumuma getirme çaresini bulursanız, bunu yapmanızı rica ederim; fakat çare yoksa beni gördüğünüzü ve benden işittiklerinizi kimseye söylemeyin." diyen prenses, ağlaya ağlaya bütün başından geçenleri bir bir anlatır. Antigona bile gözyaşlarını tutamaz.


Yaşlı adam biraz düşündükten sonra şöyle der: "Geçirdiğiniz kazalarda kimse gerçek hüviyetinizi anlayamadığı için sizi babanıza kavuşturmakla yetinmeyeceğim. Algerya kralına da eş olarak verebileceğimizi umarım."


Prensesin ricası üzerine Antigona planını anlatır. Ve yeni bir olaya sebebiyet vermemek için Kıbrıs Kralına gider: "Hükümdarım, sizin elinizde bir imkan var ki kendinize büyük şeref getirir ve beni de fakirlikten kurtarır. Denizde boğulduğu sanılan sultanın güzel kızı Bafo'ya gelmiş bulunuyor. Şerefini muhafaza ederek karşı koyduğu talihsizliklerden sonra fakirleşmiş, şimdi babasına dönmek istiyor. Onu benim gözetimimde babasına yollarsanız, bu sizin için de faydalı olacak ve sultan bunu unutmayacaktır." der.


Kral anlayış göstererek, prensesi büyük bir törenle sarayına getirtir. Ve birkaç gün sonra yanında Antigona olduğu halde kadın ve erkek yardımcılarıyla prenses yola çıkarılır. Sultan bu gelenleri sevinçle karşılar. Prenses birkaç gün dinlendikten sonra, babası onun başından geçenleri dinlemek ister. Antigona'nın tavsiyelerini benimsemiş olan prenses:


"Babacığım, buradan hareketimizden 20 gün sonra gemimiz su almaya başladı ve kuma oturdu. Ertesi sabah, civardaki köylüler gemiyi yağma etmeye geldiler. Ben kendimi yanımdaki iki kişiyle sahilde buldum. Diğerlerine ne olduğunu bilmiyorum, ben ağlayıp dururken iki haydut saçlarımdan tutarak beni bir ormana sürükledi. Fakat orada dört atlı görünce beni bırakıp kaçtılar. Asil görünen bu adamlar benimle konuşmak istediler, fakat dillerini bilmiyordum. Aralarında konuştuktan sonra beni bir ata bindirdiler ve kendi dinlerince yapılmış bir manastıra götürdüler. Bu manastırda dillerini biraz öğrendikten sonra kendimi bir Kıbrıslı şövalyenin kızı olarak tanıttım. Doğruyu söyleseydim, onların dinlerinden olmadığım için düşmanlıklarını çekecektim. Başrahibe, ara sıra Kıbrıs'a, dönmeyi isteyip istemediğimi sorardı. Ben de bunu çok istediğimi söylerdim. Ama kadın namusumu korumak için beni kimseye emanet edemiyordu.


Nihayet iki ay önce Fransa'dan karılı kocalı bir kafile geldi, içlerinden birisi baş rahibenin akrabası idi. Onların Kudüs'e İsa'nın mezarını ziyarete gideceklerini anlayan baş rahibe beni Kıbrıs'a babamın yanına götürmelerini rica etti. Hareketimizden birkaç gün sonra Bafo'ya çıktık ve mutlu bir tesadüf beni emanet ettikleri adamın bir dostu olan Antigona'ya rastladık. Ben onu görünce, kendi dilimde, beni kızı olarak kabul etmesini rica ettim. O beni anladı ve beni Kıbrıs Kralına götürdü ki onun iyiliklerini hiçbir zaman unutamam. Anlattıklarımda bir noksan kaldıysa onu da bu hikayeyi kendisine sık sık anlattığım Antigona tamamlasın." diye anlatır.


Antigona; "Sultanım, benim burada ilave edecek bir şeyim yok. Şüphesiz manastırda geçirdiği temiz hayatı, rahibelerin iyi davranışlarını, veda ederken ağlayışlarını anlatmaya kalkarsak, günlerce sürer. Yalnız şunu söylemek isterim, bütün hükümdar kızları içinde en güzeli, en faziletlisi ve en namuslusu sizin kızınızdır."


Padişah, anlatılamaz bir sevinç içinde Allaha şükrederek, kızına iyi davranmış olan Kıbrıs kralına münasip hediyeler yollar. Antigona'yı ise bol bol mükafatlandırır. Artık onun tek arzusu kızını Algerya kralı ile evlendirmektir. Krala haber yollar, kızını aldırabileceğini bildirir. Kral, büyük törenle kızı yanına getirtir. Prensesin sekiz erkekle yatmış kalkmış olmasına rağmen onun bakire olduğuna inanır ve onunla yıllarca mutlu bir hayat sürer...


Onun için atasözüdür: Öpülmüş dudak, saadetin kaçmasına sebep olmaz. Onun kaderi her zaman yeniden doğan aya benzer.


56 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör