top of page
1/1076

Jack London



JACK LONDON

*

John Griffith London (John Griffith Chaney;[1] 12 Ocak 1876, San Francisco - 22 Kasım 1916, Kaliforniya)

Amerikalı gazeteci ve romanyazarı. Vahşetin Çağrısı, Martin Eden, Demir Ökçe, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu başta olmak üzere elliden fazla kitabın yazarı olan Jack London, yazarlıktan yüksek gelir elde edebilen Amerikalıların ilklerindendir. ( Kaynak: VİKİPEDİ )



İLK SAVAŞ, İLK ZAFER

*



“On altıncı yüzyılda doğardın,” diye sözünü kestim gülerek, “Drake olurdu, Hawkins ve Raleigh olurdu, geri kalan bütün deniz canavarları hayatta olurdu.”

“Doğrusun!” diye onayladı Paul. Küçük kıç güvertesinde sırtüstü döndü, hoşnutsuzluğunu dile getiren uzun bir iç çekiş duyuldu.


Vakit gece yarısını geçmişti. Rüzgâr neredeyse arkadan estiğinden Aşağı San Francisco Körfezi’nden Körfez Çiftlik Adası’na doğru sürükleniyorduk. Paul Fairfax’la ikimiz aynı okula gittik, bitişik evlerde oturduk ve içtiğimiz su ayrı gitmedi. Para biriktirdik, ufak işlerden para kazandık, ikimiz de doğum günlerimizde alınacak bisikletleri feda ettik ve yan yelkeni olan, üst yelkeniyle salma omurgası bulunan yirmi sekiz ayaklık Mist adlı geniş bir yelkenli tekne için gerekli parayı bir araya getirdik. Paul’un babası yat kaptanıydı zaten, Mist’i bulma ve inceleme işini o yüklendi. Tekneyi buldu, kontrolleri yaptı, cep çakısını tahtalarına sokup çıkardı ve kalasları büyük bir dikkatle inceledi. Aslına bakarsanız Paul ile ikimiz yelken açma konusunda ne öğrendikse onun iki direklisi Whim’de öğrendik, şimdi Mist bizim olunca, bilgimizi artırmak için canla başla çalışmaya koyulduk.


Mist, geniş kirişli bir tekne olduğundan rahattı, her şeye yer vardı. Bir adam kabinde dimdik durabilirdi; ocak, tencere, tava ve ranzalara gelince bir hafta boyunca karaya çıkmadan denizde kalabilirdik. Böyle seferlerden birine başlamak üzereydik, ilk kez gece sefere çıkıyorduk. Akşamüzeri Oakland’dan hareket ettik, şimdi Alameda Deresi’nin ağzına varmıştık; San Leandro Körfezi’ni dolduran ve boşaltan büyük bir tuzlu su haliciydi bu.

Ben düşüncelere dalmış öyle dururken Paul ansızın, “O günlerde de insanlar varmış,” diye söze başlayarak beni şaşırttı. “Deniz canavarlarının yaşadığı dönemde demek istiyorum,” diye açıkladı sonra.

“Haaa!” dedim ben sevecen bir tavırla ve “Captain Kidd” ezgisini ıslıkla çalmaya başladım.

“Benim bu konulardaki fikrim ne, biliyor musun?” diye devam etti Paul. “Romanstan, serüvenden falan söz ediyorlar ama ben romansın da serüvenin de ölü olduğunu söylüyorum. Bunları yaşayamayacak kadar uygarlaştık. Yirminci yüzyılda serüven falan yok. Sirklere gidiyoruz...”

“Ama,” diye sözünü kesmeye kalktım ancak o buna izin vermedi.

“Buraya bak Bob,” dedi. “Birlikte takıldığımız bütün zaman içinde serüven mi yaşadık? Tamam, bir keresinde dağlara çıktık ve gecenin yarısına dek dönmedik, aç susuz kaldık ama kaybolmadık bile. Her an nerede olduğumuzu biliyorduk. Sadece bir yürüyüştü o. Yani şunu demek istiyorum, hayatımızı kurtarmak için savaşmak zorunda kalmadık hiç. Anladın mı? Üzerimize tüfekle ateş edilmedi, top atılmadı, kafamızın üzerinde kılıç sallanmadı, ya da... ya da işte...”

Sonra, nasılsa pek fark etmezmiş gibi, “O uskuta halatından üç-dört ayak beri çekilsen iyi olur,” dedi umutsuz bir havayla. “Rüzgâr dönmüş değil henüz.”

“Eskiden deniz sürekli ünlü serüvenlerle dolu bir yerdi,” diye sürdürdü konuşmasını. “Bir çocuk okulu bırakıp gemide çalışmaya başlar, birkaç hafta içinde kalyonlarda ya da bir Fransız korsan gemisinde seren cundasında... ya da daha pek çok işte çalışabilirdi.”

“Ama bugün de serüvenler yaşanıyor,” diye karşı çıktım ona.


Ama Paul ben ağzımı açmamışım gibi sürdürdü konuşmasını. “Bugün n’oluyor, ilkokuldan sonra ortaokul, lise, sonra üniversite, sonra ya memur oluyoruz ya doktor moktor, bildiğimiz serüvenleri de sadece kitaplardan öğreniyoruz.

Burada Mist şalupasının arkasında oturduğumdan ne kadar eminsem, gerçek bir serüvenle karşılaştığımızda ne yapacağımızı bilmeyeceğimizden de o kadar eminim. Yanlış mıyım?”

“Valla bilmiyorum,” dedim öylesine.

“Tamam da korkaklık edecek değilsin, değil mi?” diye sordu.

Etmeyecektim ve öyle söyledim.

“Ama aklının başından gitmesi için korkak olmana lüzum yok, değil mi?”

Yürekli birinin de heyecanlanabileceği konusunda katıldım ona. Sesinde hafif bir üzgünlük tonu sezilen Paul, “Eh, öyleyse,” diye özetledi durumu, “olsa olsa serüveni berbat ederiz. Yani yazık olur. Bunu bilir bunu söylerim.”

“Serüven falan yok ortada henüz,” diye yanıtladım onu. Bir hiç uğruna üzülmesini istemiyordum. Paul bazı konularda garip biriydi, onu iyi tanıyordum. Çok okurdu, düş gücü zengindi, arada bir bu türden ruh hallerine girerdi. Dedim ki, “Serüven henüz başlamadı, yani berbat edileceğine üzülmenin bir yararı yok. Hem, neden harika bir serüven olmasın ki?”

Paul bir süre suskun kaldı, havasında değil diye düşündüm, derken ansızın konuşmaya başladı:

“Bak, düşün Bob Kellogg, şimdi böyle gidiyoruz ya, şu andaki durumda, hangi nedenle olduğunu da boşver, bir teknenin, içindeki silahlı adamlarla bize saldırdığını düşün, onları püskürtmek için ne yaparsın? Püskürtmeye kalkar mısın bir kere, onu söyle.”

“Sen ne yaparsın peki?” diye sordum ben. “Unutma ki teknede tek bir silahımız bile yok.”

“Bu durumda teslim mi olacaksın yani?” diye atıldı öfkeyle. “Tut ki seni öldürecekler?”

“Ne yapacağımı söylemiyorum,” diye yanıtladım onu hemen, biraz kızmaya başlamıştım. “Hiçbir silah olmadan sen ne yaparsın diye soruyorum.”

“Bir şey bulurdum,” diye yanıtladı beni – kestirip atma çabasıyla.

Kıkır kıkır gülmeye başladım. “Bu durumda serüven berbat edilmiş olmaz, değil mi? Sen de burada boşuna saçmalamış olursun.”

Paul bir kibrit çaktı, kol saatine baktı ve saatin bire geldiğini söyledi – tartışma onun aleyhine geliştiğinde böyle yapardı. Ayrıca, dostluğumuzun başlarında hırgür etmişliğimiz olsa da, ilk defa kavga etmeye bu kadar yaklaşıyorduk. Tam ileride beyaz bir ışık görmüştüm ki, Paul yeniden konuşmaya başladı.


“Çapa ışığı,” dedi. “Oraya da çapa atılmaz ki. Küçük kıçlı bir mavna olabilir, biraz açığından git bari.”

Mist’i birkaç derece gevşettim, rüzgâr iyi estiğinden hayli güzel bir hızla ine kalka ilerledik, ışığın o kadar uzağından geçtik ki, ne türden bir tekne olduğunu bile çıkaramadık. Ansızın Mist yumuşak çamurda ilerliyormuş gibi yavaşladı. İkimiz de şaşırdık. Rüzgâr eskisinden daha sert esmeye başlamıştı, gene de neredeyse çakılıp kalmıştık.

“Burada da bataklık olur mu? Hiç böyle bir şey duymadım!”

Paul duruma inanmamış gibi homurdanarak böyle bağırdı ve küreği kaptı, tekneyi yan yatırdı. Su elini ıslatıncaya dek dümdüz ilerledi. Dip diye bir şey yoktu. İyice afallamıştık. Rüzgâr hızla esiyor, Mist gene de kaplumbağa gibi ilerliyordu. Teknemizde bir terslik vardı, dümen yekesinde yapabileceğim tek şey, rüzgâra kapılmasını önlemeye çalışmaktı.

Elimi Paul’un koluna koydum, “Dinle!” dedim. Iskarmozların sesi duyuluyor, küçük beyaz ışık arada bir, çok yakınımızda görünüp kayboluyordu. “İşte senin silahlı tekne,” diye fısıldadım, biraz da dalga geçerek. “Tayfaları döverek dörder parçaya ayır ve saldırganları püskürt!”

Gülmeye başladık, karanlıktan vahşi bir öfke çığlığı ve yaklaşmakta olan tekneden arka tarafın altına bir kurşun geldiğinde hâlâ gülmekteydik. Teknedeki fenerin ışığı sayesinde teknede duran iki adamı açıkça seçebiliyorduk.


Yüzleri güneş yanığı, yabancı görünüşlü adamlardı; geniş ve püsküllü birer İskoç beresi kafalarına, denizci usulü konmuştu. Bellerinde parlak renkli yün kuşaklar vardı, uzun deniz botları bacaklarını örtmüştü. Gene de birinin kulaklarındaki minik altın küpeleri gördüğümde omurgamdan soğuk bir rüzgârın indiğini hissettiğimi hatırlıyorum. Her halleriyle bir romanın sayfalarından çıkıvermiş korsanlara benziyorlardı. Resmi tamamlamak gerekirse, suratları öfkeyle yamuk yumuk olmuştu ve ikisinin de ellerinde uzun birer bıçak parlıyordu. İkisi de yüksek sesle, anlamadığımız yabancı bir jargonu konuşuyorlardı.

Biri, daha ufak tefek –ve diyelim daha korkunç– görünümlü olanı, ellerini Mist’in küpeştesine koydu ve teknemize gelmeye davrandı. Paul birden atıldı, küreğinin ucunu adamın göğsüne dayadı ve onu kendi teknesine itti. Çuval gibi yığıldı adam ama zar zor ayağa kalktı, bıçağını sallayarak bağırmaya başladı:

“Ağımı yırtarsın ha! Ağımı yırtarsın ha!”

Gene aynı jargonla konuştu, bu kez yanındakiyle birlikte öne atılarak Mist’e çıkmak için ikinci bir hamle yapmaya davrandı.

“Bunlar İtalyan balıkçılar,” diye haykırdım ben. Durumu kavramıştım. “Onların tel kepçelerinin üzerinden geçmiştik, omurganın yanına sürtünerek bizim dümeni tıkamışlardı. Böylece ağa takılmış olduk.”

“Doğrusun, ayrıca cinayet işleyecek tipler,” dedi

Paul. Bir yandan da onları uzaklaştırmak için küreğiyle vurmaya çalışıyordu.

“Hey, bakın ahbaplar!” diye seslendim onlara. “Fırsat verirseniz sizden kopacağız! Ağınızın burada olduğunu bilmiyorduk. Bilerek yapmış değiliz, tamam mı? Kaybınız olmaz!” diye ekledim. “Zararınızı öderiz!”


Ama söylediklerimizi anlayamıyorlardı ya da anlamak istemiyorlardı.

Benim ağımı yırtarsın ha! Benim ağımı yırtarsın ha!” diye bağırdı küpeli ufak tefek adam. Bu arada öfkeli el kol hareketleri yapıyordu. “Göstereceğim size! Görürsünüz, göstereceğim!”

Bu kez, Paul onu gerisingeri ittiğinde, küreği yakaladı ve bu arada arkadaşı bizim tekneye atladı. Sırtımı dümen yekesine dayadım, adam ayağını bizim tekneye atar atmaz, daha dengesini bulamadan başka bir kürekle karşıladım onu, lök diye sırtüstü tekneye yığıldı. Durum ciddileşiyordu, ayağa kalkıp da benim küreği yakaladığında ne kadar güçlü olduğunu anladım, itiraf ediyorum, ufacık da olsa, azıcık da olsa korktum. Ama benden güçlü olmasına karşın, küreği yakaladığında beni denize atmaya çalışacak yerde kendi teknesini biraz daha yakınlaştırmakla yetindi; sonra, kürekle itmemle tekne uzaklaştı.Bıçak hâlâ sağ elindeydi, bu onu garip bir duruma düşürüyordu, biraz da güçlülüğünün avantajını azaltıyor gibiydi. Paul ile düşmanı aynı durumdaydı, birkaç saniye süren ama sonra hemen biten bir duraksama oldu. Ağların zararını karşılayacağımı, parasını ödeyeceğimi birkaç kez haykırdım ama sözcüklerimin hiçbir etkisi olmadı.

Derken benim uğraştığım adam küreği kolunun altına sıkıştırdı, yavaş yavaş, küreğe tutuna tutuna ilerledi. Paul’ün uğraştığı küçük adam da aynı şeyi yaptı. Her an biraz daha yaklaşıyorlardı, sonun er geç geleceğini biliyorduk.

“Dayan Bob!” dedi Paul alçak sesle.

Çabucak ona baktım ve bir an için yüzünün bembeyaz olduğunu ve dişlerini sıktığını gördüm.

“Ah, Bob,” diye yakardı adeta, “dümeni sıkı tut! Sıkı tut Bob!”

Ne demek istediği ansızın kafama dank etti. Küreğin bendeki ucunu bırakmadan sırtımla dümen yekesine abandım, hatta iyice eğildim. O anda Mist, rüzgâr karşısında ölü gibi duruyordu, bu manevra ana yelkenini bir yandan öbür yana eğecekti kuşkusuz. Rüzgâr yelkenden fırlayıp havalandığında bunu hissedebiliyordum. Paul’ün uğraştığı adam şimdi küçük güvertede ayakta duruyordu, benimkiyse toparlanmaya çalışıyordu.

“Dikkat et!” diye haykırdım Paul’e. “Geliyor!”


İkimiz de kürekleri bıraktık ve alçak güverteye indik. Bir an sonra büyük dalga geldi, ağır makaralar güverteyi yaladı, uskuta halatı kıvrılmış dev bir yılan gibi başımızın üzerinden geçti, Mist şiddetli bir hareketle yan yattı. İki adam da tekneyi yakalamak için zıpladı ama nasıl olduysa kısa boylu olanı bıçağını doğru dürüst tutamadı ya da bıçağın üzerine düştü; çünkü baktık, kendi teknesinde ayakta duruyor, kanayan parmaklarını dizlerinin arasına sıkıştırmış acı içinde kıvranıyor, çaresiz bir öfkeyle yüzünü şekilden şekle sokuyor.

“Şimdi sıra bizde!” diye fısıldadı Paul. “Sizin işiniz bitti!”

Teknenin bir yanından ben, diğer yanından Paul, tutunarak suya daldık, dev ağı ayaklarımızla ittik, bir sallantıyla kurtulana kadar asıldık. Bunun üzerine tekne inip kalkmaya başladı, Paul uskuta halatında, bense dümen yekesindeydim; Mist özgür hareketlerle ileri atıldı ve küçük beyaz ışık giderek küçüldü.

Giysilerimizi değiştirip alt güvertede rahat rahat otururken, “İşte, maceranı yaşadın, şimdi oldu mu, kendini daha iyi hissediyor musun?” diye sorduğumu anımsıyorum.

“Eh, önümüzdeki bir hafta karabasan görmezsem,” dedi Paul ve durakladı, karar verme çabasındaymış gibi kaşlarını çekmeye başladı, “bunun tek nedeni uyuyamamış olmamdır, bunu bilesin!” diye bağladı sözünü.



İçimdekileri nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Bazen öyle geliyor ki adeta bütün dünya, bütün yaşam, her şey içime dolmuş, benden konuşmamı istiyor. Nasıl desem; büyük şeyler hissediyorum, ama iş konuşmaya geldiğinde küçük bir çocuk gibi dilim dolanıyor.”

(Jack London’un Martin Eden romanından)

ÖZGÜN BİR BAŞARI HİKAYESİ

*

Dünyanın tanıdığı sıfırdan başlayıp doruğa uzanan bir başarı ve doğal olarak da bir söylentiler, rivayetler hikayesidir Jack London. Öyle ki kendi ölümünün de önceden yazdığı bir senaryonun, Martin Eden adlı romanın gereği olduğu iddia edilir. Başarının doruğunda, 40 yaşında, sporun her türlüsünü yapan, kovayla içkiyi tolere edecek bir sağlıkta ama aniden ölen efsaneler spekülatörü yazar için söylenenlerin içinde doğruya en yakın tek iddiadır denilse yeri. O da, bir tek yaş isabetiyle sağlanan bir doğrudur.


*

Dünyanın yeni dünya düzeni Sosyalizme hazırlandığı ve çok umut bağladığı bir döneme denk gelmişti. Devrim kapıdaydı, Sosyalizm, Amerika ya da Avrupa'nın sanayileşmiş, proleter işçi sınıflarını üretmiş ülkelerinde, hemen yarın başlayacak diye umuluyordu.


Çarlık Rusya'sında köylü ve işsizlerin oluşturduğu kitlelerin, Lenin önderliğindeki kalkışmanın 1917'de sosyalizme döndüğünü, ne var ki diğer kıtalara sıçramadan kaldığını görmeden ölmüştü zaten. Ne var ki 1905 Bolşevik devriminden başlayarak son ana değin umudunu hiç yitirmedi.


Ölümünden sonra dünya edebiyatının tek proletarya yazarı olarak tanımlandı. Hemen hemen çağdaşı Traven'i ve ötekileri düşününce bu sav çok da tutarlı gözükmese de reklamın gücünü bilince alanın en ünlülerinden biridir demek mümkün.


Şenol YAZICI

*



JACK LONDON


YAŞAMI


Jack London, 12 Ocak 1876’da San Francisco’da dünyaya geldi. Annesi Flora Wellman isimli bir müzik öğretmeni olan Jack’in babası ise William Chaney isimli bir astrologdu. Bu baba sonradan JACK LONDON'a yazacağı bir mektupta iktidarsız olduğu için babası olmasının olanaksız olduğunu belirtecektir. Doğumundan kısa bir süre önce babası annesini terk etti. Genç anne başarısız bir işadamı olan John London'la evlenince Jack onun soyadını alacaktı.


Yoksul ve eğitimsiz olarak hayata atıldı. Belki bu, geliştirdiği okuma yazma isteğinin alanında başarılı olma hırsının, kimsede görülmeyen azmin açıklaması olabilir.

Çıraklık, gazetecilik, pansiyonculuk, demiryolu işçiliği, altın arayıcılığı, istiridye kaçakçılığı, serserilik... dahil yapmadığı iş kalmadı. Kıta Amerika’yı yürüyerek dolaştı. Serserilikten Kanada’da 30 gün tutuklu kaldı. Çıkınca 19 yaşında liseye başladı ve süresinden erken bitirdi. Üniversiteye başladıysa bile bitiremedi. Savaş muhabirliği yaptı, gazeteci olarak ödül aldı. Yazdıklarının büyük bölümü kendi yaşam deneylerinden kaynaklandı. Vahşi doğa mekanı, emeğinden başka kaybedecek hiçbir şeysi olmayan işçiler kahramanıydı. Bir köpeğin ya da kurdun başından geçenleri (Vahşete Çağrı, Beyaz Diş...) 100 yıldır bütün dünyanın, küçük büyük herkesin okuduğu muhteşem yapıtlara çevirdi. Savunduğu sosyalizmi ve işçi sınıfını kahramanlaştırdı. İdeolojisini destekler, oligarşiyi öngören distopyalar (Demir Ökçe...) üretti.


Kişisel kütüphanesi, okumaya duyduğu açlıkla bütün zamanların örnek yazarıydı. Marks’ı, Darwin’i, Spencer’i, Nietzsche’yi okudu ve onların eserlerinden hareketle kendi düşüncesini belirlemeye çalıştı. Alman filozofu, Friedrich Nietzsche’nin “üstün-insan” düşüncesi, yazarın ilgiyle benimsediği bir idealdir. Nietzsche felsefesini basitleştirerek kullanan Jack London (1876-1916) özellikle başlangıç romanlarında üstün adamların bireysel kuvvetlerine güvenerek giriştiği heyecanlı serüvenleri anlattı. Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş... romanlarının kahramanları olan köpekler de bu insan modelinin yansımalarıdır. Sonraki romanlarında bu üstün insan miti, güç ve yeteneğini sermayeye kiralayan ve değişen dünyada iktidardan pay almak için mücadele eden işçi sınıfının organize olmuş bir toplumsal hareketi olarak tarzını sürdürdü.


Vahşi Batı ve kovboylar döneminin Amerika'sının geçiş sürecinin son efsanelerinin yanında moderniteyi yaratacak itici güç sanayinin ve giderek örgütlü bir sınıfa dönüşen, yakın gözüken devrimin öncüleri saydığı proletaryanın anlatıcısıydı. Ünü arttıkça hakkında olumlu olumsuz çok şey söylendi. Bazı kitaplarının kimi bölümlerinin başka kitaplardan çalıntı olduğu bile iddia edildi.

Genç yaşında ölümü günümüzde bile gizemini koruyan bir öykü olarak kaldı.


Martin Eden yaşamına benzerlikleriyle dünyaca bilinen yapıtı oldu. Tıpkı o kitabın kahramanı gibi 40 yaşında başarının doruğundayken intihar ettiği bir söylentiyse de, döneminin en bilinen, en çok satan yazarı olması ve sağlıklı görünürken kırk yaşında ardında bir çok soru işareti bırakarak 1916'da ölmesi ise bir gerçek...

Bir rivayete göre, altın arayıcılığı yaptığı sırada yakalandığı iskorbüt hastalığı nedeniyle yaşama veda ettiği söylense de pek çok eski kaynakta intihar ettiği anlatılır. Son döneminde çok acı çektiği ve morfin aldığı bilinen Jack London’un kazayla ya da kasıtlı olarak aşırı doz morfin alıp öldüğü de söylentiler arasındadır.

Büyük olasılıkla ölüm nedeni, aşırı alkol tüketimi sonucu iflas eden organları olsa da günümüz teknolojisiyle bunu doğrulama şansı yok, çünkü cesedi vasiyeti üzerine yakıldı.


YAPITLARINDA insanın doğayla, egemen sınıflarla kavgasını romantik bir bakışla anlatır. Kapitalizme yönelik eleştirilerde sertleşir. 1907'de yazdığı, ama 1914 -1918 arası bir dünyayı anlatan DEMİR ÖKÇE'de bu sertlik kapitalizme oligarşiyi de ekleyerek en son noktaya varır. Önceki yapıtlarında doğaya karşı insanın gücünü, alt etme ve hayatta kalabilme mücadelesini ele alan Jack London, Demir Ökçe'de sınıf mücadelesini konu alır. Bir romantik aşk öyküsünde; sosyalist bir liderle evlenen bir burjuva kızının gözünden Amerikan işçi sınıfının ve oligarşinin etkileyici bir resmini çizer. Çarpıcı imgeleri, belli başlı diyalogları ile oldukça sert bir üslupla yazılmış bir DİSTOPYA olan DEMİR ÖKÇE, güncelliğini ve önemini günümüzde de koruyor.


Kitapları yabancı dillere en çok çevrilmiş ABD'li yazarlardandır. Türkçe'ye çevrilmesi elli yıl sonralara denk gelse de ülkemizde de büyük ilgi görmüştür.


Jack London, azmettiğini yaptı. Anatol Frans'ın dediği gibi ilk kitabının basıldığı 1900'den -1916'ya değin 17 yıllık bir döneme "kıpır kıpır hayat ve düşünce kaynayan" 50 ciltlik dev bir eser sığdırır.

/

22.11.2022




37 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
1/2