top of page

MEMUR


Evini sırtında taşıyan kaplumbağa gibidir memur. Tüm eşyaları, gittiği yeni yere uyum sağlayana kadar hoşnutsuzluğunu belli eder. Her şeyi ses çıkarır ve homurdanır durur. Sonun da bulunduğu yeni ortama uyum sağladığı zaman durulur. Çiçekleri yaprak çıkarır, kuşu tüy değiştirir.

Ve her yeni yer ve yeni evde güneş bir başka doğar. Suyun tadı bir başkadır ve havası bir başka kokar. Bunların hepsi memurla birlikte yeni bir yaşama başlama ve tutunma uğraşıdır.


Ve memur çocuğu olmak demek, alınacak her şey için maaş gününün beklenmesini bir kenara bırakırsak, ilkokulu bile aynı yerde başlayıp aynı yerde bitirememenizdir. Yeni mahalle, yeni okul, yeni öğretmenler ve yeni arkadaşlar.


İlkokul ikiden üçe geçtiğim sene sınıfımı, öğretmenimi ve arkadaşlarımı çok sevmiştim. ‘Kaç yıldır buradayız. Ben arkadaşlarıma, arkadaşlarım da bana alıştı,’ düşüncesi ile okuldan eve geldiğim an annemin yüzünden anlamıştım; tayinimizin çıktığını…

Haritalara bakarsınız. Gideceğiniz yeni yer hakkında yazılar okursunuz. Ama hiçbir kitap oradaki çocukların nasıl olduklarını, hangi oyunları oynadıklarını ve yeni okulunuzdaki öğretmeninizin nasıl biri olacağını yazmaz, yazamaz! Okulunuzdan, öğretmeninizden ve arkadaşlarınızdan nasıl ayrılacağınızı, yüreğinizin tüm bunlara nasıl dayanacağını anlatmaz, anlatamaz o kitaplar. Hiçbir kitap yeni bir yeri, yeni bir başlangıcı ve bu başlangıcın nasıl olduğunu yazmaz…Nereden gelmiş olursanız olun, çevreniz sizden farklı olmamanızı hemen her şeye uyum sağlamanızı, onlar gibi davranmanızı ve onlardan biri olmanızı beklerler.


Bilip tanımadığınız bir sabaha günaydın deyip, bir duvar üstünde oturup; ürkek, çekimser ve korkarak çevrenize bakınmadıysanız eğer anlattıklarımı anlamanız, çektiklerimi bilmeniz zor, gerçekten çok zor. Yeni arkadaşlıklara, eskisinin yüreğinizde duran sıcaklığı ile yelken açmanız, hele ki bu yelkeni çocuk yüreği ile açmanız hiç kolay değildir. Bu yeni yerin bazen dili farklıdır, bazen dini, bazen de kendisi farklıdır. Ve bu yeni yerde yaşayanların kendilerine has bir dünyaları ile körebe oyunlarında ebeleri, mahalle takımlarında golcüleri ve kalecileri vardır. Bir memur çocuğu olarak bu oyunlarda yer bulmak hele ki kendini bu oyunlarda kabul ettirmek zor, gerçekten çok zordur.


Elinizden tutan müdür sizi bir sınıfa getirir. Adınızı ve neden buraya geldiğiniz söyler. Ardından öğretmen, “Hadi, bir yere otur bakalım!” der. Olmaz! Kafanıza göre bir yere oturamazsınız! Ya sınıfın sevmediği, dışladığı, artık o sınıftan bile sayılmayan birinin yanına ya da en arkada yalnız başına durmakta olan bir sıraya oturmak zorundasınızdır. Beğendiğiniz, istediğiniz değil, arta kalan bir sıranın en kıyısına! Bir sıraya dilediğiniz gibi, istediğiniz gibi oturmanız için o sırayı hak ettiğinizi sınıftakilere ve öğretmeninize göstermeniz gerekir.


Sınıfa girdiğiniz de öğretmeniniz yeni gelen bu farklı sesin bir an önce sınıfın havasına uymasını ister. Beklenen sürede onlardan biri olma şansınızı kaçırmanız halinde ise; hep bir yabancı olacak kalacaksınız demektir. Ta ki yeni bir yere gidene kadar! Yani, memur çocuğu her konuda uyumlu olmak zorundadır.

Babanızın tayinin çıkması demek, en az bir ay boyunca evim dediğiniz yerde kutularla, üst üste yığılmış eşyalarla birlikte yaşamaktır. Aynı kıyafetle yemek, içmek, uyumaktır. Ve gidilen yerde günlerce yerleşmeyi ve normal bir yaşama dönmeyi beklemektir.


Bugün bir memur olarak her tayinimde marketten her boy ve ebatta karton kutular alıp, her kutuya da içinde neler olduğunu yazarak toplanıyorum. Kutular açıldığında eşyalarımda kırılma da olmuyor. Hem bu kutular kışın ısınmada da kullanılıyor. Ancak eskiden böyle miydi? Babamın marangoza yaptırdığı büyük tahta kutuları vardı. Bu kutulara odun talaşları, bu talaşların arasına da kırılacak eşyalar yerleştirilirdi. Yatak, yorgan, kılık kıyafet gibi eşyalarımız için de büyük hurçlarımız vardı. Bugünlerde üç beş yorgan koyulan küçük kibar hurçlardan değil, iki üç hamalın zorlukla taşıdığı kocaman hurçlardan. Onca dikkate, onca özene rağmen bu sandıklardan bu hurçlardan kırılarak çıkan ve her taşınmada biraz daha dayanıksız hale gelen eşyalara isyan eden bir ev kadını, yenisini alamadığı için bunalan bir memur…Ve bu kargaşada en son akla gelen de çocuklar. Öyle ya: “Karnı tok, sırtı pek, çıksın dışarı oynasın. Başka ne derdi var ki!” Büyüklerin dertleri o kadar çok ki…


Tüm bunların en acı, en kötü yanı ise yalnızlıktır. Gideceğiniz duyulunca, kalanlar da "nasılsa gidecek, bari diğer arkadaşlarıma daha bir sıkı sarılayım" duygusu oluşur ve artık yalnızsınızdır. Gidilen yere de uyum sağlayıp arkadaş edinene kadar gene yalnızsınızdır. Toplanmış eşyalar ve kutularla birlikte yaşanılabilir. Bir kaptan yemek yenilebilir. Aynı kıyafetlerin yıkanıp yeniden giyilmesi de kabul edilebilir. Ve tüm bunlara bir şekilde alışılabilir de yalnızlığın alışılası bir yanı yoktur. Yalnızlığa alışmak diye bir şey yoktur çünkü. Yalnızlık, başlı başına bir yalnızlıktır.


Böyle bir yaşama dışarıdan bakan, ister çocuk ister büyük olsun, herkese her zaman cazip gelmiştir. Her yeri gezip görmek! Yeni insanlar, yeni okul, yeni çevre ve yeni hayat… Ama bilmezler ki yeni başlayan bir hayata uyum sağlamak hele ki bu hayata çocuk yüreği ile tutunmak zordur.


Böyle gezmenin iyi tarafları da mutlaka oluyor. Ülkenin dört bir yanında hâlâ siz olarak varsınız, demektir. Mesela gittiğiniz her yerde bir arkadaşınızın, bir dostunuzun, sizi seven veya sizin sevdiğiniz birilerinin olması… Ayrıldığınız yerde sizi seven de sevmeyen de, koruyan da ezmek isteyen de bulunur. Sevenle sevmeyeni ayırt etmek zamanla edinilen bir tecrübedir ve bu bisiklete binmek gibidir. Asla unutulmaz! Yıllar yıllar sonra üniversite okumak için hiç bilmediğim büyük bir şehre gittiğim zaman arkadaşlarımın yaşadığı birçok sıkıntıyı ne yaşadım ne de onların düştüğü durumlara düştüm. Ortama ayak uydurmak, üç kuruş ile geçinmek, farklı kültürden gelen insanlarla dostluk kurmak ve dostu düşmandan, iyiyi kötüden ayırt etmek benim için olağan şeylerdendi.


Bunca gezip yer görmenin sonucunda damak zevkiniz de çok gelişmiştir. Belli bir yaşa gelen birçok insanın görmediği, tatmadığı, bilmediği tatları siz biliyorsunuzdur. Bir lokantada, bir markette satılmakta olan bir yörenin ya da bir dost meclisinde ikram edilen bir tadın gerçekte olması gereken tat olmadığını gayet iyi bilmektesinizdir, susmanız gerekse bile! Çocuk yaşta orada yaşamış bile olsanız; yaşam şeklini ve insanların düşüncelerini gayet iyi bilmektesinizdir; bugün televizyonlarda anlatılanlara rağmen! Bir yer ile ilgili olarak duyduğunuz bir haberde, bir olayda taraflı davranıldığını, bir kasıt olduğunu belki de bilerek saptırıldığını en iyi siz anlayabilirsiniz.


Her memur böyle mi? Elbette ki değil. Ancak babanızın kendine göre doğruları varsa ve bu doğruları uğruna hiç ödün vermeden, nokta kadar menfaat için virgül kadar eğilmeyen bir baba ise… İşte o zaman yaklaşık iki yılda bir Türkiye haritasını açıp gidilecek yeni ilçenin yerini, nasıl gidileceğini, orada yaşamınızın nasıl olacağını ve ne kadar süre orada kalacağınızı merek ederek uyursunuz, ta ki bir sabah o yerde uyanana kadar...


Bunca taşınma ve yaşanılanlar sonucu bir gün de aile büyüklerinin yaşadığı, doğduğunuz yere, baba yurduna döndüğünüz zaman inanın ki gittiğiniz o yerlerde yaşadıklarınızın çok daha kolay olduğunu hemen anlarsınız.

Şimdi siz buraya ait değilsiniz ki…


Oysa burası sizin! Şimdi yabancılar yerli olduğunuz için sizi kendilerinden saymazlar. Yerli insanlar dışarıdan geldiğiniz için sizi kendilerinden saymazlar.

Peki, siz: “Hangi arkadaşınız ile okul anılarınızı paylaşacaksınız? Çocukluk arkadaşlarınız neredeler? İlk aşkınız kimledir ve heyecanla ilk aşkınızı anlattığınız arkadaşınız şimdi nerededir? Bu yaşta siz geçmişinizi kiminle ve nasıl…”


Etiketler:

16 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

AMİN MAALOUF

PAYLAŞIM