top of page

Yazar Olacak Çocuk

Güncelleme tarihi: 4 gün önce

Yazma Depresyonu

*

ŞENOL YAZICI

*

-Gücü sınırlı olan ama anlayan insanın düşünmesinin ve ortaya çıkan çaresizliğinin tanımı yoktur, O çıldırtan donmuşluğu anlatacak söz de...

İşte yazma sıkıntısı o zaman başlar.-


...


bilinen öyküdür,

adam olması beklenir öncelikle, çocuktan,

ben ve ötekiler

ne vali olabildi ne de adam...


Arka kapakta bu cümleler ve elimde sigara bir resmim vardı. O günlerde Ahmet Kabaklı dahil tüm büyük adamların ders kitaplarında bile tütün delisi, sigaralı resimleri yer alırdı ve sigaranın otuz yıldır süren terörden de, çevre kirliliğinden de, kimsesizlikten, işsizlikten ve açlıktan ve aşksızlıktan da kötü olduğunu henüz bir büyüğümüz ak’ledememişti.


Yirmi yaşında yazdığım ama ancak otuzlu yaşların sonunda yayınlatma cesaretini ve borç parasını bulduğum bugünse 4. baskısını yapan ilk kitabımın arka kapağında işte onlar vardı.


Ülkenin en iyi edebiyat fakültelerinden birini bitiren bir edebiyat öğretmeniydim, dünyayı okumuştum, sahip olmak için neyim varsa tükettiğim binlerce kitabım vardı... ve yine denemeyle sabitti ki dünyanın en güzel aşk mektuplarını yazıyordum, televizyon, radyo programları yapıyor, çalıştığım kentlerin il çapındaki etkinliklerinin kamberi olmayı gururla taşıyordum.


Ben yazmayacaktım da kim yazacaktı?

Yani... sanıyordum.


Yirmi yaşımda yazdığımı, on beş yıl sonra bulduğum borç parayla sıradan bir matbaada sanat ve edebiyat aşkını ağzından hiç düşürmeyen bir matbaacıya acısını hala hissettiğim fahiş bir fiyatla bastırdım...

Bastırmaz olaydım

Sonrası... Yanıtsız bir sessizlikti. O ağır sessizliği şimdi bile olanca netliğiyle anımsar ürperirim...


Neden sonra buz gibi sessizlik çözüldü.

Kimse kitabımdan övgüyle söz etmedi, umutla verdiğim birkaç kişinin de okuduğunu da sanmıyorum, kimse de bıraktığım kitapçıdan satın almadı. İyi ki de almamışlar, neden sonra satılanların parasını da kitapçılar ödemeyecekti zaten. Bir Yalova Kitabevi verdiklerimi satmasa bile parasını peşin ödedi...

Yine de bulunduğum küçük kentin kahramanı oldum, ama başka bir nedenle. Utanmadan sigaralı resmini kitabının arkasına koyan kötü örnek bir öğretmen olarak popülerliğime çok emek verdi en yakın arkadaşlarım ve elbet dönemin yerel siyaset dukaları ve uşakları...


Sigara yasakları o zaman olsaydı, yanmıştım. Sigara yüzünden yaşı büyütülerek asılan ilk kişi olacağımı düşünürüm hala.


Yıldım mı? Deli misiniz, yaptığından ders alacak aklım olsaydı zaten yazmazdım. Bir sonraki kitabıma mayolu resmimi koyacağıma yemin ediyordum. Altı ay sonra bir yayınevi ikinci baskısını önerdi kitabın,yaptırdım. Mayolu resmi mi soruyorsunuz, o kadarına cesaret edemedim, ama yine de yakındı arka kapaktaki resmim. Bu kez de resimden beni okuyan İzmir gibi bir yerde maço erkek sıfatını yakıştıracaktı, edebiyat öğretmeni bayan okurlarım. Onunla beraber yeni kitabımı da yazdım ve yayınlattım. O zamanlar böyle çok edebiyat dergisi yok, okurumla yüzleşmek, boyumun ölçüsünü almak için bana öneri getiren gazetelere yazmaya başladım...


O zaman kıyamet koptu.

Yazdığım gazetenin bana layık olmadığını, kendi gazetelerine yazmamın yazarlığıma ufuklar açacağını çabucak gören dönemin garip koalisyon iktidarının yerel uzantıları, milletvekili adayı da olan okul müdürüm kanalıyla ikna için her yolu denedi.


Yazarlık namusu diye bir şey vardı, hiç görmemiştim, görmedim de, ama Zola'dan biliyordum, vardı ve ben kalemimi kimsenin emrine vermeyecektim. Yanaşmadım.


Yaşadığımız deprem sonrasında herkes canıyla uğraşırken onlarsa affedemedikleri yazarlığımın şanlı direnişini bitirmek için olsa gerek benimle uğraşmayı sürdürdüler.

Bugün düşünüyorum da herhalde milletin bekaası için benimle uğraşıyorlardı.


Evim yıkılmış askerlerin verdiği bir çadırda  kalıyordum çoluk çocuk. Nasıl olduysa yıkılmış okulların zamanında açılmasına karar verildi. Edremit’ten gelen kurtarma birliğinin yüzbaşısı yeğenimdi.  Yalova lisesini stadın yan tarafında boş bir alana çadırlar kurup birlikte açtık. Doğal olarak öğretmenlerin bir kısmı sabahçı bir kısmı da öğlenci oluyordu. Beni ise haftanın yedi günü hem sabahçı hem öğlenci yapmıştı idare. Duyurduklarında öğretmenler kurulu toplantısındaydık.


Ben de sordum:

“Ben de ailesi olan bir depremzedeyim. Neden sadece ben?”

Beni onların gazetesine yazmam için zorlayan siyasete atılan önceki müdür kazanamamış ama zorunlu emekli olmuştu. Yerine vekalete gelen tanımadığım at  suratlı biri,  çoktandır hazırladığı yanıtı herkesin içinde önüme atarken keyifliydi:

“ Kitap yazmaya zaman buluyorsun…”

Vicdanı kiralık bu adamın bırak insanlığını, ezberi bile kötüydü. Okutmuşlardı ama o kadar…

Ne ilgisi var, bile diyemedim. Öyle üzülmüştüm. Siyasetin acımazlığının ve kininin bu denli keskin ve parlak bir yüzü olabileceğini de öğrenmiştim.


...ve yıkılan eviminin enkazına çadır açmış olan ben, bu kez başa çıkmaya çapımın yetmeyeceğini anlayıp gönüllü sürgüne gittim.


Zaman su gibi aktı. Yüzlerce yazı yazdım, onlarca etkinlik yaptım, bütün Tüyaplarda aşkla seferberdim, salt kendim değil, derginin yazarlarını da taşıdım. Çok ilk kez yazanı, kitaplı yazar oluncaya değin destekledim, omuz verdim, başarınca ilk bana elbette dergiye de omuz silktiğini de gördüm. Bir güvercin uçurmakla peygamber olunmaz deyip on kitap yazdım ve on yıldır da sorumlusu olduğum bir kültür sanat edebiyat dergisini yaşatmak için cenk ediyorum. Kimlerle mi? Sistemle, basın yasasıyla, deneyimli ama egosu deli, kendinden başka peygamber tanımayan yazarla, şairle, deneyimsiz, kırk yaşına kadar bir yerde yazısı bile yayınlanmamış, ama potansiyeli olduğuna çok inanan, ilk kitabı çıktığında Orhan Pamuk'un bir milyon ödüllü Nobelli hali olacağına çok emin yazma özentisi, ama bilinç ve nezaketinden yoksun arife dangalak böcekleriyle, gerçekten iyi niyetli, emeğe saygılı, ama rotasını çizemeyen, kendine hedefler koyamayan yeni yazanla, dergiye özveriyle destek veren, iyi de yazan ama işbirliği yapmayı birilerinin boyunduruğuna girmek olarak alan insan egosu, yazarlığından daha gelişkin arkadaşlarımla, ortada bir pasta varmış gibi ben yiyeceğim diyerek birbirini boğazlayan öteki imece dergilerle... Ellerimle armağan ettiğim kitabı bir salyangozmuş gibi küçümser bir edayla tutarak, yaşamında ilk okuduğu kitap benimki olduğu halde inanılmaz bilmiş, "sende mi yazdın, şu sayfada benden söz ediyorsun, kadına/erkeğe çevirmişsin beni ama kaçmaz, tanıdım..." diye edebi hikmetler yumurtlayan arkadaşlarımla hatta akrabalarımla ve elbet para, dağıtım, dizgi, baskı sorunuyla... yani gölgem dahil herkesle ve her şeyle... bir kendi adıma değil, kitabına emeğine sahip çıkmaya çalıştığım arkadaşlarım adına da...


Gülmeyin fare delikten geçemez ama kuyruğuna teneke bağlarmış, olsun kahramanlık ütopyamızdır.

Hala düşünürüm, bana onca sıkıntı, masraf ve emeğe malolan, hiçbir maddi geri dönüşünü göremediğim bir kitap ne kadar sihirli bir güçmüş ve ne kadar haset uyandırıyormuş. Çoğu yazan çizenin başına benzer şeylerin geldiğini, bazılarının ailelerinin bile bu beklenmedik piyangoya dayanamayıp dağıldıklarını duymak da beni teselli etmiyor.


Sürecin başlangıcını, onca yıldır verdiğim bu uzaktan anlaşılmaz, yanındaysa hiç katlanılmaz, körlemesine mücadeleyi bilen, sağ olsunlar aklıma güvenen, boşa kürek çekmeyeceğime de inanan dostlar, benim mutlaka bir zengin maden yakaladığıma ve bu nedenle inat ettiğime ve kesin büyük adam olduğuma emin soruyorlar. Başlangıçta yılmadan anlatıyordum. Çok söz ediyordum ama anlattıklarımda bilinen anlamda bir kazanım olmadığını görünce bana besledikleri güvenin sarsıldığını görüyor, ağlayasım geliyordu. Oysa bana kalsa ben istediğimi elde etmiş, çok şey kazanmış, ancak ülkenin çok küçük bir azınlığının ulaştığına ermeyi başarmıştım.


İlk kitabımda fal açmamıştım, ama doğru görüyormuşum. Deneylerden sabitti. Atatürk ve Ecevit gibi birkaç örneği saymazsak bu ülkede büyük adamlığın yolu emekten ve akıldan geçmiyorsa da, elbette akıllı çocukların büyük adam olması beklentisi doğaldı. Ne var ki ben ve bana benzeyenlerin sistemce onanmış ne vali ne de büyük adam olamayacağını yetmişli yıllar zaten kanıtlamıştı.


Herkes eksiğinin peşinde koşar.

Benim için yazmak, elbet öğrendiğim bir okul, kendimi geliştirdiğim bir arena, evrene bir müdahale, haksızlığa karşı bir savaşma biçimi, kavgayı asla kaybetmeyeceğim bir alana çekme yöntemiydi, doğru. Ama hepsinden doğrusu benim için yazmak, kimsenin giremeyeceği, şifrelerini çözemeyeceği kendi özelimi yaratmaktı.


Vali olmak değil...


Bana kalsa eşsiz bir saltanatım var ama...


Gene de onca yıldan sonra sormadan edemiyorum: Bunca sıkıntıya değer miydi?


Yazmak için bu denli mücadele verecek yerde kafayı çalıştırıp yat kat sahibi ya dilini uydurup iktidar partisinin bir kenarından tutunup çok şey olmak varken yazar olmak için bunca emeğe değer mi?

Bilmem ki?

Yazma depresyonuna girmeyen hiç bilmez. Geçenlerde "Bursa'nın Değerlileri" sergisinde Deli Ayten, Zeki Müren'den sonra seçilen birkaç kişiden biri olduğumu, sergi salonunda büyük boy resmimi sergilediklerini görünce duyduğum gururu söylesem, biliyorum ona da gülüp geçersiniz.


Yine de sormadan edemiyorum, hiç kimseden yardımsız, kendi emeğimizle yaptığımız ve salt bize özel, aklımızı ve yüreğimizi koyduğumuz, başarırsa insanlık durdukça bütün çağları aşabilecek başka neyimiz vardı?

Yorumlar


bottom of page