top of page

0lgun Aşk Bir Direniştir.

Konuşacak bir şeyiniz ve paylaşacak birkaç anınız olması değerlidir.
Konuşacak bir şeyiniz ve paylaşacak birkaç anınız olması değerlidir.






ŞENOL YAZICI

*

Edebiyat, gençlik aşklarını anlatmaya bayılır: ilk bakış, ilk öpüşme, ilk ihanet. Oysa olgunluk aşkı, edebiyatın en az işlediği ama belki de en sahici alanıdır.

Edebi metinlerde bu eksiklik ironik bir biçimde görünür: Kırk yaşından sonra aşkın “emekliliğe ayrıldığı” söylenir, ama tam da o yaşlarda aşkın en derin biçimleri yaşanır.

AŞKın ilgi, dostluk, yoldaşlık duyguları geç dönemde ortaya çıkar, genç aşkın doğasına aykırı olsa da bir geçiş döneminin de ender işaretlerindendir.
AŞKın ilgi, dostluk, yoldaşlık duyguları geç dönemde ortaya çıkar, genç aşkın doğasına aykırı olsa da bir geçiş döneminin de ender işaretlerindendir.

Olgunluk aşkı, gençlikteki fırtınadan farklıdır. Artık hormonların değil, zamanın ağırlığı vardır. Artık coşku çağı bitmiş, hikmet çağı başlamıştır. Birlikte yaşanmış yılların, kayıpların, hüznün, yalnızlıkların içinden doğan bir sevgi. Sermaye, aşkı kırk yaşında emekli ederken, olgunluk aşkı, toplumsal klişelere meydan okur: “Aşk ölür mü?” sorusuna verilen en güçlü cevaptır.


Bu aşk, gösterişli değildir. Çoğu zaman balkonda içilen bir çay, birlikte dinlenen bir şarkı, bir bakışın içindeki bilgeliktir. ironiyle söyleyelim: aşk tek başına yapılamaz; ötekini ister. Olgunlukta bu öteki, artık bir beden değil, bir hayat arkadaşıdır. Birlikte yaşanmış zamanın yükü, aşkı daha kırılgan ama daha sahici kılar.


Edebiyat, gençlik aşkını dramatize ederken olgunluk aşkını çoğu kez görmezden gelir. Oysa olgunluk aşkı, insanın en büyük direnişidir: yaşlanmaya, kayıplara, yalnızlığa karşı bir direniş. Aşk basit bir içgüdüden doğar ama insan onu etik ve estetikle kutsallaştırır. Olgunlukta bu kutsallık daha da belirginleşir: aşk, artık sadece çoğalma değil, birlikte yaşlanma, birlikte direnme halidir.


Olgunluk aşkı aynı zamanda ironiktir. Gençlikteki gibi “sonsuz” değildir; zamanın sınırlılığını bilir. Ama tam da bu sınırlılık, ona derinlik kazandırır. Bir bakış, bir dokunuş, bir an, artık sonsuzluk kadar değerlidir. Yazıcı’nın “O da Hasretim Olsun”da anlattığı gençlik aşkı, bir düş kırıklığıyla biter; ama olgunluk aşkı, düş kırıklıklarını da içine alarak sürer.


Sonuçta olgunluk aşkı, edebiyatın en az işlediği ama en çok ihtiyaç duyduğu temadır. Çünkü aşkın en sahici hali, gençliğin fırtınasında değil, olgunluğun hüznünde ve bilgeliklerinde yaşanır.

İroniyle söyleyelim: aşkın yaşı yoktur, ama insanın yaşı vardır ve belki de aşk, en çok kırkından sonra başlar. En çok o yaştan sonra Cahit Sıtkı diyesi taşın sertliğini daha çok fark edersiniz.


*

Olgunlukta aşk, artık hormonların değil, zamanın ağırlığının ürünüdür. Bu da ona bir felsefik derinlik katar.


“En güzel deniz: henüz gidilmemiş olanıdır. En güzel çocuk: henüz büyümedi. En güzel günlerimiz: henüz yaşamadıklarımız…” - Nazım Hikmet

Olgunluk aşkı, işte tam da bu “henüz”ün bilincidir. Geçmişin yükünü taşırken geleceğin ihtimalini hâlâ içinde saklar. Gençlikte aşk “sonsuz” diye bağırır; olgunlukta aşk, zamanın sınırlılığını bilir. Ama tam da bu sınırlılık, ona derinlik kazandırır.


Ataol Behramoğlu’nun dizeleri olgunluk aşkının dersidir:

“Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi; Dostluksa, bütün yüreğinle…”

Olgunlukta aşk, artık bir gövde değil, bir yürek meselesidir. Birlikte yaşanmış zamanın yükü, aşkı daha kırılgan ama daha sahici kılar.


Ahmet Arif’in “Hasretinden prangalar eskittim” dizesi, olgunluk aşkının sabrını ve direncini anlatır. Çünkü olgunlukta aşk, bekleyiştir; ama aynı zamanda bekleyişin içindeki bilgeliktir.


Olgunluk aşkı aynı zamanda bir direniştir. Yaşlanmaya, yalnızlığa, kayıplara karşı bir direniş. Gençlikte aşk bir fırtına ise, olgunlukta aşk bir dağdır: sessiz, ağır, ama sarsılmaz.


Ve belki de aşk, en çok kırkından sonra başlar.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page