Ölümsüz Aşk
- Şenol YAZICI
- 10 saat önce
- 3 dakikada okunur
ÖLÜMLÜ İNSAN
*

ŞENOL YAZICI
*
Aşk, insanlık tarihinin en eski ve en yeni konusu.
Mitlerden modern filmlere, halk hikâyelerinden tüketim toplumunun reklamlarına kadar her çağda yeniden tanımlanmış, yeniden paketlenmiş bir duygu. Literetür metinlerinde aşk, hem bireysel bir deneyim hem de toplumsal bir koşullandırma olarak görünür.
Bir yandan Kerem ile Aslı’nın, Leyla ile Mecnun’un aşkı vardır: ölümsüz, saf, insanı dönüştüren. Öte yandan sinema afişlerinde parlatılan, kırk yaşından sonra “emekliliğe ayrılan” tüketim toplumunun aşk modeli. Tasavvuf anlayışında ise ilahi bir biçim alır. Edebiyat bu ikilemi ironik bir dille açığa vurur. Daha doğrusu yeni bir kilit kurar: Aşkın yaşı var mıdır, aşk ölür mü?
Sermaye, aşkı hormonlara ve pazarlama stratejilerine indirgerken, edebiyat aşkı insanın en derin paydası olarak yeniden sunar.
Aşk, insanın en eski icadı. Belki de en basit içgüdüsünü en karmaşık ritüellere dönüştürme becerisinin adı. Bir bakış, bir dokunuş, bir hormon patlaması… Ama yetmez. İnsan, bu basit dürtüyü yasayla, törenle, yasakla süsleyerek aşkı yaratmış.
Ne garip: aşkı tanımlamak için binlerce yıl uğraştık, ama hâlâ emin değiliz. Kerem ile Aslı’nın aşkı mı gerçek, yoksa moda yıldızların afişlerde parlatılan bedenleri mi? Leyla ile Mecnun’un çölü mü, yoksa Sevgililer Günü’nde satılan kırmızı çamaşır mı?
Aşkın iki yüzü vardır: biri doğal hali içgüdü, çoğalma, biyoloji; öteki yanı ise bir kutsallığa ulaşır; etik, estetik, şiir.
İnsan, basit bir dürtüyü kutsallaştırarak aşkı yaratmıştır.
Bu yaratım, hem en büyük başarısı hem de en büyük trajedisidir. Çünkü aşk, bir yandan insanı özgürleştirir, bir yandan da toplumsal kurallara, ritüellere, yasaklara bağlar.
AŞK çoğu kez bir gençlik eylemi olarak tanımlanır. Hani AŞK ÖLÜMSÜZDÜ? Doğrudur, ne var ki İNSAN ÖLÜMLÜDÜR .
Aşkın yaşı var mı? Hayatın gerçeğinde bu doğanın eşsiz bağışı için iç kırıcı yargı bellidir; “kırktan sonra emeklilik” der. Oysa eşini yitirmiş yaşlı teyzelere “Ağzında dişin var mı?” sorma ödevi düne kadar Tanrı emri gibi duruyordu, yoksa mahalle efsanesi miydi? Aşk, gençliğin fırtınası kadar yaşlılığın bilgeliklerinde de vardır. Ama toplum, aşkı kendi çıkarına göre biçimlendirir. Bir gün kırk yaşında biter der, ertesi gün aşkı kırkbir yaşında yeniden başlatır.
İroni burada devreye girer: “Aşkın yaşı kırk mıdır?” diye sorarken aslında şunu hatırlatır: aşkın yaşı yoktur, ama toplumun yaşı vardır. Toplum, aşkı kendi çıkarına göre biçimlendirir. Oysa aşk, iki insanın gönülle paylaştığı bir an, bir hayat, bir sırdır. Bazen yirmilerde, bazen seksenlerde...
Gerçekten aşkın yaşı var mı?
Hayatın gerçeğinde bu doğanın eşsiz bağışı için iç kırıcı yargı bellidir; sağlığın yerindeyse sonsuza kadar... Bir nokta daha var ki önemli: Aşkın da aynı beklenti ve sağlıkta olmalı...
Aşk, tek başına yapılamaz; dostluk da, yol arkadaşlığı da... Hep ötekini ister. Bazen bir hayatı paylaşmak, bazen bir anı. Bazen yirmilerde, bazen seksenlerde... Türküsü türküne, adımı adımına, yolu yoluna uymalı...
Aslında olayın bilinip de görmezlikten gelinen bir yanı var. Hormonlar yaşla ilgilidir, doğru, ama aşkın doğasında olan yol arkadaşlığı, sevgili, dostluk, gençliğin fırtınası kadar yaşlılığın bilgeliklerinde, beklentilerinde de vardır.
Sonuçta aşk, insanın hem en basit hem de en karmaşık halidir. Basit çünkü içgüdüdür; karmaşık çünkü şiirleşmiştir. Metinler, bu ikiliği ironik bir berraklıkla gösterir: aşk, hem yeme içme gibi insanın vazgeçilmezi, hem de insanın en derin hüznünü ve en büyük coşkusunu taşıyan bir sır, bir şiirsel destandır.
Aşkın eskiden de alınan, satılan yanları, paraya dayalı hikayeleri hep vardı. Ne var ki günümüzde buna bir üçüncü boyut daha eklendi: AŞKI BİR METAYA ÇEVİREN AŞK ENDÜSTRİSİ.
Bu Bizi Aşkın Türlerine Taşır.
AŞKa bir kutsallık giydiren edebiyat ve ŞİİR başka şeyler anlatır.
Belki aklımızı da karıştıran bu:
Çağlar öncesinden dünyanın en güzel Türkçesiyle
"Bana seni gerek seni" diyen bir Anadolu ereni Yunus Emre'nin sözünü ettiği aşktır konumuz.
“Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi; Sevda ise, bütün gövdenle…” der Ataol Behramoğlu, belki aşkın en saf halini anlatır.
Aşk, insanın en eski icadı. Basit bir içgüdüyü en karmaşık ritüellere dönüştürme becerisinin adı. Ama yetmez. İnsan, bu basit dürtüyü şiirle, yasayla, törenle, yasakla süsleyerek aşkı yaratmış.
Ama o dürtü sadece bedensel bir aksiyon değil, başka yönleri de var.
Aşkın aldı benden beni,
Bana seni gerek seni.
Ben yanarım dünü günü,
Bana seni gerek, seni.
İLAHİ BİR AŞKI da anlatabilir Yunus Emre'deki gibi...
Nazım Hikmet,
“Sevdalınız komünisttir / yüreği işçi sınıfının yüreğiyle bir atar,”
derken aşkı yalnızca bireysel bir tutku değil, toplumsal bir dayanışma olarak da tanımlar. Çünkü aşk, yalnızca iki kişiyi değil, bütün bir dünyayı dönüştürme gücüne sahiptir.
Toplum, aşkı kendi çıkarına göre biçimlendirir. Bir gün kırk yaşında biter der, ertesi gün elli yaşında yeniden başlatır. Oysa aşk, ÖTEKİYLE, bazen bir hayatı paylaşmaktır, bazen bir anı ölümsüz kılmak.
“Hasretinden prangalar eskittim.” diyen Ahmet Arif, aşkın doğasının bir başka yanına işaret eder. Aşk, bekleyiştir, sabırdır, zamanın zincirlerini aşma çabasıdır ve ironinin en güzel yanı şudur: Aşkı tanımlamaya çalıştıkça elimizden kayar.
Belki de aşk, tanımlanamaz olduğu için aşktır.



















































Yorumlar