top of page

AŞKIN DİYALEKTİĞİ





ŞENOL YAZICI

*

ÖLÜMSÜZ AŞK, ÖLÜMLÜ İNSAN

*

Aşk, iki kişiliktir. Oyunculardan biriyseniz hiç bıktırmayan, bir yanıyla en eski, ama onu yaşayan her insan için  en yeni konusudur.


Mitlerden modern filmlere, halk hikâyelerinden tüketim toplumunun reklamlarına kadar her çağda yeniden tanımlanmış, yeniden paketlenmiş bir duygu, daha ötesi karışık bir hormon patlamasıdır aşk. Edebi metinlerde hem bireysel bir deneyim hem de toplumsal bir koşullandırma olarak görünür.


Bir yandan Kerem ile Aslı’nın, Leyla ile Mecnun’un aşkı vardır: Ölümsüz, saf, insanı dönüştüren aşka örnek. Öte yandan sinema afişlerinde parlatılan, kırk yaşından sonra “emekliliğe ayrılan” tüketim toplumunun aşk modeli. Tasavvuf anlayışında ise aşk ilahi bir biçim alır. Edebiyat bu çoklu teoremi ironik bir dille işler, bazen öyle bazen böyle. Her seferinde de aşkı insanın en derin paydası olarak yeniden sunar. Daha doğrusu yeni bir gizem için ortam hazırlar.

O gizem de aşkın yaşı var mıdır, aşk ölür mü üzerinden açılır?


Sermayeyse, her zamanki alışkanlığını yineler: Aşkı bir metaya çevirir, hormonlara ve pazarlama stratejilerine indirger.


Siyasi iktidarsa, bazen bir sivri aklın ürünü, bazense halkının nabzını tutarak insanın bu önüne geçilemez evresine yeni kurallar, yeni kanunlar koyarak oyuna bir yerinden katılmaya çalışır. Romalı askerleri gizlice evlendirip sevgililer gününü efsaneleştiren, bugün bile anılan Valentine'i öldürebilir. Ortaçağın bekaret kemerleri de bu bakışın bir özetidir. Günümüzde de aklın çağlarla pek evrilmediğinin örneği olarak kırmızı çamaşır satışını yasaklamaya çalışan siyasi anlayışı da eksik bırakmamalı...


Aşk, insanın en eski icadı. Belki de en basit içgüdüsünü en karmaşık ritüellere dönüştürme becerisinin adı. Bir bakış, bir dokunuş, bir hormon patlaması… Ama yetmez. İnsan, bu basit dürtüyü yasayla, törenle, yasakla süsleyerek aşkı yaratmış.


Ne garip: aşkı tanımlamak için binlerce yıl uğraştık, ama hâlâ emin değiliz. Kerem ile Aslı’nın aşkı mı gerçek, yoksa moda yıldızların  afişlerde parlatılan bedenleri mi? Leyla ile Mecnun’un çölü mü, yoksa Sevgililer Günü’nde satılan kırmızı çamaşır mı?


Aşkın iki yüzü vardır: biri doğal hali içgüdü, çoğalma, biyoloji; öteki yanı ise bir kutsallığa ulaşır; etik, estetik, şiir.


Oysa siz onu 10 yaşındaki bir çocukta isteseniz de yaratamazsınız, sadece zorlarsınız. Yeme içme gibi sıradan, ama harekete geçmek için ergenleşmeyi bekleyen temel güdüdür aşk. İnsan, ömrün bir zamanını bekleyen bir dürtüyü kutsallaştırmış aşkı yaratmıştır.


Bu yaratım insanın, hem en büyük başarısı hem de en büyük trajedisidir. Çünkü aşk, bir yandan bireyi özgürleştirir, bir yandan da toplumsal kurallara, ritüellere, yasaklara bağlar.


AŞK yine doğası gereği çoğu kez bir gençlik eylemi olarak tanımlanır. Belki ömür boyu esintisi ve ilhamı üzerinizde olsa da her yönüyle en görkemli halini o zaman yaşar demek daha doğru olabilir.

Aşk bir ömür sürer safsatası ıse önce sağlığınızla, sonra da bakışınızla ilgili olabilir.

Nasrettin Hocanın doğuran kazan fıkrasını anımsayın. Nasıl ki doğdunuz, bedenizimizin tamamlanması ergenliği beklerse sizin yaşlandıkça kimi eksiklerin oluşması kaçınılmazdır.

Üç aşağı beş yukarı herkesin kaçınılmaz biçimde bunu yaşayacağını düşünürsek mucizelere çok inanmamak gerekli.


Varsa bir mucize alkışlayın, ama üzülün de; Çünkü karınca ölmeye yakın kanatlanırmış.



Hani aşk ölümsüzdü?

Doğrudur, ne var ki insan ölümlüdür.


Aşkın yaşı var mı? Hayatın gerçeğinde bu doğanın eşsiz bağışı, Montaigne'nin deyişiyle, ilahi bir ironiyle Tanrı'nın aynı yere koyduğu güzelliklerimiz çirkinliklerimizi için o malum yargı doğal gibi durur; “kırktan sonra emeklilik” denir. Oysa eşini yitirmiş seksenlik teyzelere bile “Ağzında dişin var mı?” sorma ödevi düne kadar Tanrı emri gibi duruyordu, yoksa mahalle efsanesi miydi?  Aşk, gençliğin fırtınası kadar yaşlılığın bilgeliklerinde de vardır. Ama toplum, aşkı kendi çıkarına göre biçimlendirir. Bir gün kırk yaşında biter der, ertesi gün aşkı kırkbir yaşında yeniden başlatır.

İnsanın ortalama ömrünün kırk, olduğu günlerde ortaya atılmış bu anonim söz, kişiye göreliği ve çağı pek hesaba katmıyor.


Belki bunda da kişiye görelik öncelik taşımalı.


Yine de ironi burada devreye girer: Aşkın yaşı yoktur, ama insanın yaşı vardır. Toplum da aşkı kendi çıkarına, anlayışına göre biçimlendirir. Oysa aşk, iki insanın gönülle paylaştığı bir an, bir hayat, bir sırdır.


Bazen yirmilerde, bazen seksenlerde...


Gerçekten aşkın yaşı var mı?

Yaşamın gerçeğinde yanıt çok basittir; sağlığın yerindeyse sonsuza kadar...

Bir nokta daha var ki önemli: Aşkın da aynı beklenti ve sağlıkta olmalı...


Aşk, tek başına yapılamaz; dostluk da, yol arkadaşlığı da... Hep ötekini ister. Bazen bir hayatı paylaşmak, bazen bir anı. Bazen yirmilerde, bazen seksenlerde... Türküsü türküne, adımı adımına, yolu yoluna uymalı...


Aslında olayın bilinip de görmezlikten gelinen bir yanı var. Hormonlar yaşla ilgilidir, doğru, ama aşkın doğasında olan yol arkadaşlığı, sevgili, dostluk, gençliğin fırtınası kadar yaşlılığın bilgeliklerinde, beklentilerinde de vardır.


Aşkın bulaşmadığı bir alan, insan üretimi olup da girmediği bir köşe bucak yok denilebilir.

Dahası önce aileyi, toplulukları, ulusları olduran aitlik denen duygunun yaratılmasında da aşkın önemli bir element olduğunu söylersek çok da yanlış olmayacaktır.


AŞKın eskiden de alınan, satılan yanları, paraya dayalı ya da "herkese benzemeyen " hikayeleri hep vardı. Kimilerinin bataklık dediği bu alandan, SAPPHO gibi çıkıp da adını literatüre yazdırmayı başaranları ayrıca anmak gerek.


Ne var ki günümüzde buna bir üçüncü boyut daha eklendi: Aşkı bir metaya çeviren aşk endüstrisi.

...ve her yılbaşı öncesi arşa çıkardıkları kırmızı iç çamaşırlarını yasaklayıp gündemi oralara çeken ülkeleri ve siyasileri de unutmayalım, o da aşkın konusu.


Sonuçta aşk, insanın hem en basit hem de en karmaşık halidir. Basit çünkü içgüdüdür; karmaşık çünkü şiirleşmiştir. Metinler, bu ikiliği ironik bir berraklıkla gösterir: aşk, hem yeme içme gibi insanın vazgeçilmezi, hem de insanın en derin hüznünü ve en büyük coşkusunu taşıyan bir sır, bir şiirsel destandır.


Bu Bizi Aşkın Türlerine Taşır.

Antik Helen'in güzel kadın şairi şairi SAPHO, sıcak coğrafyanın ya da antik dönemin futursuzluğuyla aşkta erkekten beklentisini rahat açıklar.


"Söyleyemiyorum istediğimi

utancım önlüyor beni"


Sonradan aşka bir kutsallık ve elbette mahremiyet de giydiren edebiyat ve ŞİİR başka şeyler anlatmaya başlayacaktır.


Belki aklımızı da karıştıran bu:

Çağlar öncesinden dünyanın en güzel Türkçesiyle

"Bana seni gerek seni" diyen bir Anadolu ereni Yunus Emre'nin sözünü ettiği aşktır konumuz.


“Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi; Sevda ise, bütün gövdenle…” der Ataol Behramoğlu, belki aşkın en saf halini anlatır.

Aşk, insanın en eski icadı. Basit bir içgüdüyü en karmaşık ritüellere dönüştürme becerisinin adı. Ama yetmez. İnsan, bu basit dürtüyü şiirle, yasayla, törenle, yasakla süsleyerek aşkı yaratmış.

Ama o dürtü sadece bedensel bir aksiyon değil, başka yönleri de var.

 

Aşkın aldı benden beni,

Bana seni gerek seni.

Ben yanarım dünü günü,

Bana seni gerek, seni.

İLAHİ BİR AŞKI da anlatabilir Yunus Emre'deki gibi...


Nazım Hikmet,

“Sevdalınız komünisttir / yüreği işçi sınıfının yüreğiyle bir atar,”

derken aşkı yalnızca bireysel bir tutku değil, toplumsal bir dayanışma olarak da tanımlar.

Çünkü aşk, yalnızca iki kişiyi değil, bütün bir dünyayı dönüştürme gücüne sahiptir.


Toplum, aşkı kendi çıkarına göre biçimlendirir. Bir gün kırk yaşında biter der, ertesi gün elli yaşında yeniden başlatır. Oysa aşk, ötekiyle bazen bir hayatı paylaşmaktır, bazen bir anı ölümsüz kılmak.


“Hasretinden prangalar eskittim.” diyen Ahmet Arif, aşkın doğasının bir başka yanına işaret eder. Aşk, bekleyiştir, sabırdır, zamanın zincirlerini aşma çabasıdır ve ironinin en güzel yanı şudur: İnsanoğlunun bir çok kutsalı gibi aşk da tanımlamaya çalıştıkça anlamsızlaşır.


En güzelinden aşkı yaşarken bir süre sonra tek ya da iki yanlı isteksizliğe dönen, birbirinin yaşamını cehenneme çeviren aşıklara ne diyeceksiniz? Ya her şey yolunda gözükürken tek çiçekle bahar gelmez diyerek üçüncü kişilere dükkan senin diyerek kapıları açan kişiler de insan sonuçta.


Ya çok sevdiği dişisini bir nedenle azat edip aşkından feragat eden bazı erkeklerin, ayrıldıktan yıllar sonra bile ortaya çıkabilen, ya benimsin ya toprağın diyen anlayışa ne dersiniz?


Yine de acısıyla tatlısıyla hayat denen bu gailenin en tatlı yemişi olan aşktan tatmak istemeyen var mıdır acep?


Belki de aşk, tanımlanamaz olduğu için aşktır.


*

11.05.2026

 


 

 

Yorumlar


bottom of page