top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4495 sonuç bulundu

  • UNUTULAN İKİ AT

    içim kıyılıyor senin için böğrümde uyuyor, altın başlı bir hançer alıcı kuşlar tünüyor başucuma değmiyor gözlerin gözlerime / neden? eski ay karnı burnunda geziyor koyu lacivert bir utkuyla rüştünü suya vuruyor, tozlaşan kavak ağacı çoktan çıktı acının rayihası beni gark eden kemâlinden bulsun soğuk düşüyor vitrinlere yüzüm beni doğuran kadının ömrü kelebek... gelincikler dökülüyor saçlarımdan gözlerin gözlerime değince boşluk / neden? bin fersah uzak bakışların dil unuttu, seni çağıran türküleri kim ne söylesin, ahvalıma kınsız ayrılık daha bi' keskin kırık sensizliği yudumlayan hayat öpmediğim dudak, tutmadığım el beni çağırıyor gidilesi bir yol hüzün fena çöktü, göğsüm uğultulu içimdeki ateş, hep ertesi... gidişinden avuçlarıma kalan karanlık bir fısıltı kurduğum her pusu, avuntu yoruldu koşaduran rahvan at göğümde ziynet gibi parlıyor gazap unutulan iki at "sarkis'in çayırı'nda" karanlığı çiviliyor nalbant herhangi bir gecede soyun, düşüme gir rengârenk boyalar içinde, açık seçik boğazımda düğümlenen hıçkırık çözülsün iki at başı... Arsen Everekliyan

  • Kırık Düşler Geçidi

    Acınası merhametlere bürünüyor zaman kollarında hüzzam bir bestenin Ve ruh bedende yoğrulmakta ölümün garipliğinde anılar bir nedende doğrulmakta Tut ki duyulur bu alacada sesi ve ruhlar sürüklenir karanlık dehlizlerde Sefilliğin kırıntılarında aramak benliğini Yitik bir kayboluşun izinde çürük renklere gebe zaman. Foto: Nurten Bengi Aksoy

  • BURUK

    Baharın neşesi yok, Rüzgar ayazlarda, İçim dışım buruk, Yürek sancılarda. Sabahlar kapkara, Yüzümde ağır bir hüzün, Mevsimim kış, Bedenim üşüyor. Ağaçlar, Yapraklar Haydi sarın Beni. 3.3.2020 ekleyen: moris karmona

  • Masal

    Masal bu ya… İçimdeki çocukla bugün, tüm kötülükleri kenara itip, dünyayı bırakıp büyüklere. Çocukların ve çocuk yüreklilerin gülmesi için anlattık bu masalı size: Var mısınız dinlemeye? Biraz uzun gibi ama sıkılmazsanız haydi gelin dinleyin sizde. Kaf dağının ardından başladı yolculuk. Hayal bu ya… Yorulmuştum Bir dalga boyuna atladım Balıklar güldü halime Bu nasıl yüzmek diye Güldüm ben de Dedim ki, karada yüzüyorum ne zamandır Hadi tutun elimden uçurun maviliklere Güneş, ışıkları ile güldü Kar beyazısın bu ne böyle Eğdim başımı, özledim seni diye Yanaklarım kızardı o dakika Al al oldu yanaklarım Boynuma yayıldı kızıllığı Güneş kahkaha ile güldü halime Yakamozlar baktılar Heyyyy sen neredesin dediler Sensiz olur mu bu mavilikler? Rüzgar esti, kıskandı “Hey ne oluyor burada” diye Üşüttü içimi Tamam tamam dedim Seviyorum seni de. Ay ve yıldızlar Hoş geldin demek için Yağmur olup yağdılar yeryüzüne Açtım avuçlarımı Topladım ceplerime Sonra da okşadım onları Sevgiyle Bir merdiven bulup Dayandım Ay Dede’nin kapısına Ben geldim, küçük kayıp yıldızın Hani haşarı koşan samanyolunda Hatırladın mı dedim. Şöyle bir baktı gözlükleri üzerinden Hoh hoh hoh diye güldü Gel buraya yaramaz Özledim seni dedi Sardı, sarmaladı sevgiyle Bir çocuk izliyordu bizi Hüzünlü gözleri ağlamaklı, bulutlu Hey çocuk ne duruyorsun dedim Merdivene tırman gel Bak masal da var, hayal de Hem hüzünlü gözlerine kıyamam Bulutlardan pamuk helva yapıp Vereceğim eline Tutup elimden Tırmandı merdiveni Koşmaya başladık samanyolunda Gözleri şenlendi Yüreği güldü Masal bu ya Kaf dağının ardından Zümrüdü Anka kuşu Gelip aldı bizi Yavaşça indik yeryüzüne Gözlerimizi açtık ki Masalmış, hayalmiş Ay dede göz kırptı Sizi yaramazlar dedi Öptü saçlarımızdan, gözlerimizden sevgiyle Tuttum içimdeki çocuğun elini Yüreğimiz güldü Odamız da yıldızlar ve ay ışığı Pembe buluttan şeker Bozulmasın diye bu güzellikler Düşe daldık Kuş sesleri arasında Dünyayı kurtardık Sevgiyle Hadi kalın tebessümle /15.08.2018 / Datça / 21.13

  • Güneş Ülkesi

    Güneş Ülkesi'ni ve Tomasso Campanella'yi bir de Can Dündar'dan dinlemek istemez misiniz? Videoya TIKLAYIN

  • Sözcüğün Dilinden

    1. “gaz”, kapsüllere sıkıştırılan azraildir, ölümün dilinde “geleceği yok eden cin” demektir.. 2. “misket” Öleni cennete götüren oyuncak dünyadır, Oyun dilinde “Camdan melek” demektir. 3. “269” ebcedin yeni ölüm hesabıdır, şiddet dilinde “umudun yok edilmesi” demektir. 4. “çocuk” güvercin donundaki yavrudur, insanlık dilinde “yarına şavkıyan ışık” demektir.

  • CEHALET

    "CEHALET “ İLE ” BİLGİ İSHALİ” ARASINDAKİ PARADOKSA ANALİTİK BAKIŞ Başlasam, başlasam nereden nasıl başlasam ? Buldum ! Önce kelimelerden başlayalım! TDK'yı açıp baktığımda ‘’CEHALET ‘’için: bilgisizlik, bilmemek yazıyor. ‘’DUDEN“i açıp CEHALETin için ALMANCASINA baktığımda „Unwissenheit“ ve „ Ignoranz „ kelimelerini bulabiliyorum karşılık olarak... Anlaşıldı, her iki dilde de -bilgisizlik - ana tema ve gramatiksel açıdan bazen isim, bazen de sıfat, yani bilgi var ama -siz eki ile olumsuzluk yapılmış, aynı şekersiz çay, sütsüz kahvedeki -siz, -süz ekleri gibi gibi ... Almancada ise durum birazcık daha farklı bana göre: Nedir o fark? Unwissenheit dediğimizde bilmemek, bilgisizlik olarak karşımıza çıkan CEHALET , Ignoranz olarak baktığımızda ise YOK SAYMA, ALDIRMAMA , GÖRMEZDEN GELME, GÖZ ARDI ETME olarak anlam kazanıyor! İşte, ben bunu sevdim: BİLGİ VAR AMA YOK SAYMA !!!! ya da BİLGİYİ YOK SAYMA, REDDETME DURUMU O zaman düz mantık şöyle der: Cehaletin iki sebebi var: Bilgisizlik Var olan bilgiyi kabul etmeme, görmezlikten gelme durumu İçinde bulunduğumuz yüzyılda tüm sözlükler, tüm kavramlar YENİDEN TANIMLANMAK ZORUNDA, istesek de istemesek de . Eskiden bilgi eksikliği , CEHALET gerçekten YOKLUKTAN kaynaklı idi. Okul yok, okumuş, üniversite mezunu insan yok, okul var, öğretmen yok, sonuçta YOK, YOK YOK. Günümüzde ise – genelde – okul var, üniversite mezunu var, öğretmen var, internet var, sonuçta VAR, VAR , VAR. Bu kadar VARLARA RAĞMEN ARTAN DA BİR CEHALET HATTA BAZI DURUMLARDA ‘’ZIR CEHALET“ VAR! 21.yüzyıl tipi cehaletin ana sebebi yukarıdaki ikinci madde!, inandığına yanlış olsa da sıkı sıkı bağlanıp kalma, yeni ve doğru bilgi akışını kabul etmeme ... ve bu madde birinci maddeden de daha tehlikeli. Diğer bir üçüncü bir madde ise : BİLGİ İSHALİ olma durumu. Artan teknolojik iletişim hızı aslında bir ölçüde bilginin kalitesinde ve güvenirliğinde ciddi güvensizlik yarattı. Eğer bu bilgileri süzecek kaliteli bir ‘’beyinsel filtre sisteminiz’’ yoksa sistematik olarak dünya “ Marketing“ sektörünün yarattığı ‘’ ALGI OPERASYONUN KURBANI „olursunuz. ÇÜNKÜ GÜNÜMÜZDE SATIN ALINAN PARAMIZ, ZAMANIMIZDAN ZİYADE ALGILARIMIZ! Seminerlerimde hep dile getiriyorum bu noktayı: FARE ÖRNEĞİMİ BURADA DA PAYLAŞMAK İSTERİM SİZLERLE Kadınların % 90 ı fareden korkar veya tiksinir, fare görseler o küçücük farecikten 10 metre uzağa fırlarlar. Ama Walt Disney’in Mickey Mouslu tişörtlerinin üzerindeki ‘’AYNI HAYVANA“ onlarca para verip, sokakta onu üzerinde taşırlar. Buradaki sorum şu: HANİ SEN FAREDEN KORKUYORDUN VE KAÇIYORDUN? NEDEN BU FARE RESİMLİ TİŞÖRTÜ GİYİYORSUN ? CEVAP: AMA O MİCKEY MOUSE!! HAYIR! Yaratılan algı pazarlamasının başarısı olarak sana satılan fareli tişörtü giyiyorsun ve o şirketin ücretsiz reklamını yapıyorsun! Çok ekstrem bir şekilde burada anlatmaya çalıştığım konu bu. Bilgi ishali olan bir insan gelen her türlüyü sorgulamadan alır, insan bilgiyi değil, bilgi insanı kullanır ve insana faydalı hiç bir bilgi emilmez, atılır veya birikir, insanda sadece “taşıyıcı bir sistem “ olur. Fark etmez taşımanın beyinde ya da sırtında olması, sonuçta HAMALSIN ! Sağlıkçılar bilir; bir maddenin vücuda girdikten sonra, vücuda faydalı olabilmesi için o maddenin vücut tarafından emilmesi yani absorbe edilmesi ve kana geçip, taşınması gerekir. Vücut için faydalı olmayan hatta toksik / zararlı olan maddeler emilmez, ya dışkı ile ya da kusarak vücuttan uzaklaştırılır veya çok az “ eser miktarda “bir kısmı emilir. Vücudun yaptığı bu KORUMA MEKANİZMASININ İNSAN BEYNİ İÇİN DE DEVREYE GİRMESİ ŞART! Aksi halde üniversite mezunu olmuş ama okuduğunu (öğrendiğini diyemeyeceğim ne yazık ki) kullanamayan, pratiğe uyarlamayan TEORİSYENLERLE yaşamak ve muhatap olmak zorunda kalıyoruz. Teşhisi koyduk, belli ve biliyoruz ÇÖZÜM NE PEKİ? ÇÖZÜM: Değişmek ZORUNDAYIZ! Bu değişimi başaramayanlar ve bu değişimi başarmak istemeyenler ve bu değişimi kabul etmeyenlerle yaşayanlar için yaşam aslında daha BOĞUCU maalesef. Yani yeniyi, değişimi, yeni bilgiyi red edenler: CEHALETLE YAŞAMAK ZORUNDA BIRAKILAN BEYİNLERİN DURUMU. Ne yazık ki CAHİL bunun farkında değil, kendini boğduğunu bilmediği gibi yanındaki komşusunu, çocuğunu, karısını özetle SEVDİKLERİNİ, GELECEĞİNİ YILLARCA BOĞUYOR kendi elleriyle ... Konu umutsuzlukla, depresyonla, günlük anlık metotlarla halledilmez. Gerekli neşter gerektiği yere atılmadan olmaz! En zor değişim beyindeki değişim, fakat başlamadan değişim başlamaz. İnsanlar genelde KENDİ YARATTIKLARI ALIŞKANLIKLARININ MORFİNMANLARIDIR. Bunun çeşitli içsel, şartsal, çevresel, ailesel, genetik, eğitimsel bir sürü sebebi olabilir. Hatta bir kaç sebep bir arada bulunur genelde. Sebep veya sebepler ne olursa olsun İLK BASAMAK: bahaneleri bırakın! Elalem ne der ? Elalem yok, o elalem sizin kafanızda yarattığınız öcü! Hayatınızı daima tek başınıza kalarak yaşayacakmış gibi dizayn ederken, bunu sonsuz egonuz için değil, ayakta kalma mücadelesinin acı gerçeği olarak görün ve kabul edin ama velakin ikinci bir insan ile çarpışan yollarınız olursa da bölüşün ve paylaşın , bunu yaparken fareli tişört gibi hemen alıp giymeyin , bir sorgulayın. Zaten beyinsel filtreniz tıkalı değilse, zaman içinde tablo netleşecektir. Kafanızda, tamam mı, yoksa devam mı diye kararınızı verirsiniz sonrasında. Bütün insanlar kötü değil, kötü insanlar var! Bütün insanlar iyi değil, iyi insanlar var ! Ben harika değilim, fakat kendimi optime edebilirim! Eğer her şey bir defada temizlenip, mis gibi günahsız olsaydı o zaman insanların ömürlerinde sadece bir kez abdest alıp, bir kez ibadet etmeleri gerekirdi. Allah bile yarattığı kullarının unutmayı tercih edeceğini bildiği için duaları 3 defa tekrar ettiriyor, namaza çağırıyor, kandilleri hayatımıza sokuyor da , yarattığı kulları nasıl olup bu kadar mesajı doğru okuyamıyor, inanın ben hayretler içindeyim. DÜŞÜNMEYE ZAMAN AYIRIN, O ZAMAN İNANIN TÜM BU NOKTALARI KENDİNİZ KEŞFETMEYE BAŞLAYACAKSINIZ! YOL ÇOK UZUN, YÜRÜMEKLE BİTMEYECEK AMA YOLA ÇIKMAZSANIZ HİÇBİR ŞEY OLMAYACAK. ZATEN "HİÇ BİR ŞEYLERİN " VERDİĞİ RAHATSIZLIKTAN RAHATSIZ DEĞİL Mİ BU DÜNYA ? AYRICA BU DÜNYAYI BU HALE GETİREN BİZİZ! NASIL PİSLETTİYSEK TEMİZLEMEK DE BİZE DÜŞER. HAFTADA BİR KEZ TEMİZLİKÇİ KADIN GETİRMEKLE EV TEMİZLENMEZ!

  • ANAYIM

    Doğa toprağa, Toprak tohuma analık yapar, Ben Atalık tohum; Ben anayım. Yağmurum, karım, güneşim, Bir aydınlık görmesin Nasıl göverir Başak başak umutlarım Ben türküyüm, hüzünlü Buğdayım yeşeren Taş değirmenim, bir oynak ciganım Ellerde bereket gönüllerde çiçeğim. Ben Kybeleyim dokuz memeli, Süt kokarım, uyku kokarım. Buram buram yağmur Kadınım Her kadının eli, her erkeğin kalbiyim Gözlerinde ışık dudağında ses benim. Çocukların sevinci Yarınların bereketiyim. Unutulmazım çıkar gelirim, Naftalin kokulu sandıklarınızdan Aş yanına eş olurum, iş olurum Yarınlar eker, gelecek biçerim. Ben anayım 18-11-2020

  • Ay Bu Aydı

    maviADA ANILAR / Uzun zamandır görüşememiştik. Depremden sonra bir kitap fuarındaki imza gününde bir araya gelebilmiştik ancak. Sonra, yaşam işte... Bir dergi çıkarmaktan söz etmişti aradığında. İyi yazdığını bilsem de dergicilik başka, zor işti; ekip işiydi, para işiydi. Çok para. Holdinglerin ele geçirdiği bir alanda?... Hiç biri yoktu. Ama yapacaktı, kararlıydı. Sesi yılar önceki gibi devlere ve masallara tüm yüreğiyle inanan çocuk sesiydi. O AYdaki gibi. "Kimlerlesin?" "KimseSiz... Gelirsen, birisi olacak", diyordu. İyi de... Hepimiz kendi kafeslerimizi üretmiş, çoktan teslim olmuştuk. Biz uzun çayırlarda koştuğunu sanan soylu atlardık güya, ama gözündeki bağı çıkarmaya yürek yettiremeyen dolap beygirleri olmuştuk da, farkında değildik. İlahi! Öldürüleceği dağ başları arayan dal gibi çocuklar mıydık artık ? Tanıdığımda dal gibi bir çocuktu. Ankara'nın kurutmaya yemin ettiği bir dal... Ağladı ağlayacak çocuk yüzü bir anda değişir, fırtınalara girer çıkar, ardından yağmur sonrası açan gökyüzü gibi berrak ve iyi su verilmiş bir bıçak ucu gibi gibi bakan gözleriyle sarı gül olurdu. Zaman zemheriydi.. Biz acımasız kışların çocuklarıydık. Hiç bitmeyen, taşların bile bahar diye delirdiği kışların... Şimdi düşünüyorum: Gerçekte kış bizdik. Kim vurulmuştu, kaçıncı vurgundu, kimbilir? Yeşil parkalara sarılı, tam yıkanmamış cenazeleri yüreğimizden kaldırdığımız günlerdi... ve artık hüzün olmazsa delirirdik, hiç de doğal değildik. Arkadaşlarını uğurlamış, polisten payına düşen dayağını yemiş, cüzdanını, eşyalarını kimbilir nerede yitirmiş, yürekleri korkudan deli, ama devlerle savaşmış, ama sağ kalmış küçük kahramanlar, bizler, soluklanma arası vermiştik. Üç kişiydik. Onun başında kanayan, derin bir yara vardı. Kurtuluş parkı, bir gidecek yeri olmayan sevgililere, bir de Nazım'dan şiirler okuyan korkutmayan ayyaşlara kalmıştı. Küçük havuzun küflenmiş yeşil ötesi suyunda yüzmeye çırpınan tek ayaklı ördek, zaten oralıydı. Caddelerin belleği yoktu. Çok sonraları ülkenin belleğinin zayıflığına bile şaşırmayacaktık. Biraz önce bir büyük ordunun, tam donanımlı polislerce tuzla buz edildiği cadde, her şeyi unutmuş, imrenilecek bir erinçle geceye hazırlanıyordu. Ne kadar oturmuştuk...Yenildik, ama teslim olmadık, söylemlerimiz cop darbeleriyle sızlayan bedenlerimizce yadsınır olduğunda kalkmıştık. İncesu'nun ardında, gecekondu yüklü tepelerde inanılmaz bir ay, lacivert gökyüzünde büyüyordu. Ne de olmazsa bir bahar kadar gençtik. Her bir şeyi unutur, dolunay izlerdik. O zamandı. Anımsar mısın Şenol Yazıcı, mavi çamların arasından geçen yolda dikilmiştik? Kanayan başını, kaybolan cüzdanımı, yarın gidecek cenazelerimizi; yani ölüm ve hayata dair tüm bildiğimizi unutmuştuk. Bir çocuk masumuyeti ve inanmasıyla: "Bu AYda ölmek isterdim", demiştin. Ay bu Aydı; yani Kasım. Yani dolunay. Haklısın; As'lolan Yaşamaktır. Unuttun mu sen yazmıştın? Ölmek için ayda yanan dağ başları aramakta yokum bak. Ama tırmanacak düz duvarlara , ama arkadaş ıslıklarına... içimdeki o çocuk, dayanamıyor!... Düşünüyorum. Varım. Ama bil, ama duvar da bilsin; kimse dal değil artık; dal gibi kim kaldı ki ? Bir ölenler... Tırmanamazsam bağışlayın. Kabul! Duvar da kabul ederse, kabul; AY, BU AYDIR.. Yani Kasım. * KimseSİZ Dergisi, 1 sayı, 1 Kasım 2002 kimseSİZ Dergisi, 1 sayı, 1 Kasım 2002 Derginin tamamını görmek,okumak isterseniz tıklayın...

  • Azerilerle Türkler

    TEK MİLLET MİDİR? Son zamanlarda Azerilerle Türklerin aynı millet olduğu yolundaki söylemler yaygınlaştı. “İki devlet, bir millet” diyorlar. Bu anlayış daha çok Türkçüler ve milliyetçiler arasında revaç buluyor. Türkçülük, eskiden beri zaten böyle düşünürdü. Türkiye ile birlikte bütün Orta Asya coğrafyasını “Turan” diye bir kavramda toplar, burada yaşayan toplulukların tek bir devlet çatısı altında toplanmasını hayal ederdi. Bunlar İkinci Meşrutiyet döneminde imparatorluktan Hıristiyan milletlerin ayrılması hızlanınca aynı büyüklükteki bir Türk İmparatorluğu hayali avuntusuyla oyalanırdı. TÜRKLERİN KULAKLARINA ALMANLAR FISILDAMIŞLARDI “Turancılık” denen bu ideolojiye Alman emperyalistlerinin katkısı büyüktür. En büyük rakiplerinden biri olan Çarlığın yıkılması, Almanları büyük hayaliydi. Kafkaslardan başlayarak Çin sınırına kadar “Enverland” dedikleri Türkiye’nin eline geçmesi, Almanların işine gelirdi. Savaşın Almanların yenilgisiyle sonuçlanması bu hayalleri yıktı. Türk milliyetçiliği, ufuklarını Misakı Millî ile sınırladı. Türk milliyetçiliğinin edebiyattaki sözcüsü Ziya Gökalp de Türkiye milliyetçisi oldu. Bir Turan imparatorluğu kurulsaydı, bunun yöneticileri belli ki Azeriler, Türkmenler, Özbekler veya Kazaklar olacak değildi. Bunun egemenleri Türkiye’yi yönetenler olacaktı. Bu bakımdan Turancılık, bir kısım Türkler için yeni egemenlik alanları aramaktan başka bir şey değildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında gene Almanların projelerine uyarak Turancı düşüncelerin Türkiye’de güçlenmesi, onun dış etkilerle oluştuğunu açıkça gösterir. Almanlar gene bozguna uğradılar. Yeni bir dünya kuruldu. Herkes yerli yerinde kaldı. AMERİKAN PLANIYDI Son zamanlarda Azerbaycan ve Türkiye için kullanılan “İki devlet, tek millet” söylemi Azerbaycan politikacıları tarafından da kullanılıyor. Onlar için bu Ermenistan ve Rusya’ya karşı sırtını Türkiye’ye dayama isteğinden ve ihtiyacından kaynaklanıyor. Son Azerbaycan-Ermenistan savaşında Türkiye’nin Azerilere desteği de bunun kanıtı. Türk yöneticileri için ise Azerbaycan üzerinden, Türkiye ile Azerbaycan arasında açılan yeni karayolunun da verdiği imkânlarla Orta Asya’ya daha kolay mal ve ideoloji ihracından başka bir şey değildir? Bunun arkasında ise geçmişte Sovyetler Birliği, şimdiki Rusya ile rekabet eden ABD’nin Türkiye üzerinden bu ülkelere nüfuz etme politikası vardı. ABD himayesindeki Fetullahçı okulların bütün Orta Asya ülkelerini örümcek ağı gibi sarması ve bunun Türkiye üzerinden yapılması da bunun kanıtı idi. Yeni Amerikan politikalarının nasıl şekilleneceği ise Türkiye ile ilişkileri çerçevesinde biçimlenecek gibi görünüyor. NİÇİN AYNI MİLLET DEĞİLİZ? Başlıktaki sorunun yanıtına dönelim: “Orta Asya Türk Cumhuriyetleri”nde yaşayanlar ile Türkiye Türklerinin tarihteki kökenleri aynı olmakla birlikte bunlar aynı millet değildir. Sosyologlar tarafından “millet”in tanımı bir hayli öncelerden yapılmış bulunuyor. Milleti yapan unsurlar: 1. Dil birliği 2. Tarih birliği 3. Toprak birliği 4. Ekonomik yaşantı birliği 5. Kültür birliği 6. Tarihten gelen ruhi şekillenme olarak tanımlanmıştır. Bunlara din birliğini ekleyenler varsa da onu kültür birliği içinde değerlendirmek daha doğrudur. Gene bazılarının milleti oluşturan ögelerden saydıkları ülkü birliği tarihten gelen ruhi şekillenme içinde ele alınabilir. Bir toplumu millet yapan bu ögelerden Azerilerle Türkler arasında yalnız oldukça değişime uğramış olmakla birlikte yalnızca dil birliğinden söz edilebilir. Ortak tarih çok gerilerde kalmıştır ve iki milletin tarihteki yolları bin yıl önce ayrılmıştır. Bazı kültür öğelerinin yakınlığından da söz edilebilir. Fakat iki millet, aynı sınırlar içinde yaşamıyor. Bu nedenle toprak birliği yoktur. Ekonomik yaşantı birliği de yoktur. İki ülkenin tabi olduğu pazarlar ve paraları farklıdır. Sonuç olarak bir Türk’ün ruhi şekillenmesiyle bir Azeri’nin ruhunun şekillenmesi tarihsel nedenlerle farklıdır. GENİŞLEME POLİTİKASINA DİKKAT! Bütün ülkelerin birbiriyle eşit ilişkiler kurması, milletlerin birbirlerinin varlığına saygı duyması, barış içinde birlikte yaşaması ve birinin yaşadığı felakete diğerlerinin yardıma koşması gerekir. Azerbaycan ve öteki Orta Asya Türk soylu milletlerle ilişkileri bu bağlamda ele almak gerekir. Yoksa bu topluluklar aynı milletin mensubu değillerdir. Onları aynı milletin parçaları saymak Türkiye yöneticilerin yaptığı genişleme ve nüfuz politikasından başka bir şey değildir. (3 Ocak 2021) zekisarihan.com

  • Masal Metinlerine Göre Devler

    ANATOMİK YAPILARI, YAŞAMA BİÇİMLERİ ve MASALLARDAKİ İŞLEVLERİ GİRİŞ Dev sözcüğü Farsça "div"den dilimize geçmiştir. Korkunç iri ve olağanüstü bir yaratık olarak masallarımızın önemli kahramanlarından biridir (*) devler, masal metinlerine göre iri yapılarıyla insanlara benzerler. Kimi masallarda ya da çeşitli varyantlarında aynı fonksiyonu gördükleri halde farklı kişiliğe sahip özel tipler de "dev" kavramının nitelikleriyle karşımıza çıkarlar (**) Devlerin kafaları, gözleri, burunları, ağızları, kulakları, kol ve bacakları... kısaca tüm vücut yapıları ve toplumsal yaşayışları ile insanları andırırlar. Dünyanın tüm kültürlerinde "dev" kavramı vardır. Masalların dışında efsanelerde, destanlarda da işlenmişlerdir. I- DEVLERDE YAŞAMA BİÇİMLERİ Devler insanlar gibi yaşarlar. Ana, baba ve kardeşler bir arada, bir evde bulunurlar. Köyleri, komşuları, komşulukları, dostları ve dostlukları vardır. Birbirini ziyarete giderler. İşlerini paylaşarak yapar, karşılıklı yardımlaşırlar. Büyüklerini dinlerler. Yöneticileri (Padişahları, kralları...) vardır. Kendi aralarında kötülük yapan devler olursa cezalandırırlar. Kimi masallarda devler yalnız başlarınadır. Sarayları ya da yedi odalı, kırk odalı evleri vardır. Kendi yiyeceklerini ya da bazı ihtiyaçlarını yapması için padişahın kızlarını veya güzel bir kızı kaçırıp evine, sarayına kapatırlar. Yalnız başına yaşayan devler günlük işlerine giderlerken değişir, başka bir kılığa girerler. * Kaynakça O Türkçe Sözlük, TDK, Ankara, 197, Cilt I, s.295. (**) Umay Güney, "Türk Masallarında Geleneksel ve Efsanevi Yaratıklar", s.21-46. Devamını Okumak İçin TIKLAYIN

  • İthaf

    Küçüğüm, sen şimdi on sekizindesin Güzelliğin gün günden dillere destan Hatıramda her biri seninle canlanan İzmir'in günlerinde gecelerindesin Sönmüş yanardağlar, kaleler eteğinde Yüzyıllardır uyuyan şu bizim İzmir O âşık kadınları, levent erkekleri nerde? Sahiden yaşayıp göçtüler mi kim bilir? Balkonlara, yalılara dalar düşünürüm O günler uzaklaşan yelkenlerin peşi sıra Akan bulutlar gibi geçmiş: ne iz, ne hâtıra! Sır şimdi bunca güzel hayat, güzel ölüm! Sır şimdi gözyaşları, saadet dilekleri Bize gelen yüzyılların hikâyesi sır Eski İzmir diye ne varsa şunun bunun bildiği Yaşlıların kırık dökük anlattığıdır Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır Ben gönlümce yaşadım, gönlümce sevdim Bilirim saadetim, yalnızlığım bundandır Seni bulduğum, kaybettiğim günden bilirim. Aşklarının tarihi bir şehrin tarihidir diyorum Gün gelir aşklarıyla anılır şehirler anılırsa Niyetim sevdalı sözler etmek de olmasa İzmir için ne yazarsam sana adıyorum! Necati Cumalı

  • ÇOK DİLLİ TOPLUMLARDA

    Üç mevsimi Türkçenin az duyulup yazıldığı diller mozaiğinde yaşarsanız 26 Eylül Dil Bayramı-Dil Devrimi daha da önem kazanır Türkçe tutkunu gönüllerde. Yetmiş bir dilin oluşturduğu donuk mozaikte görülen ana yapıştırıcı- çatı dil İngilizce- Fransızca – Felemenkçe olunca öteki diller donmuş, ölmüş mü oluyor? Konuşanları, yazıp okuyanları yok olmadıkça dillerin yok olmayacağına ama giderek sönüp ölü diller gömütüne gideceğini düşünüyorum. Konuşanları yok olsa da yazılanlar kaldıkça kalıcıdır. Sorunun temelinde konuşulan dilin okunup yazılabilmesi, abecesinin olması, yazaçlarının (imce) saptanıp kalıcılaşmasına dayanıyor. Yeryüzünde konuşulan dillerden IBIHÇA son konuşanı da ölünce ölü diller gömütüne gitti diyemiyoruz. Yirmi beş yıllık bir emek sonunda Fransız dil bilimci abecesini ve sözlüğünü yazılı dile kazandırdı ama okuyup yazanı kalmadı. Belki bir gün bilseyeni çıkar da okur sözlüğü. Dilin konuşanının olması, yazılıp okunması, dilde yayın yapılması önemli bir etmen olmaktadır. Ün, im, söz, arasındaki bağlantı yaşamsal dil kaynağı olmaktadır. Önce söz vardı ama söz olarak uçar gider, hangi süremde ünümüzü elimizle taşa, kayaya, beze, kâğıda kazırsak ; gören de yazıdan ünü çıkarırsa dil ölümsüzleşir. Yoksa Hun, Göktürk, Uygur, Soğdca, Türkçesinin izini nasıl sürerdik? İnsanların ünü ime çevirdiği anda dil/ uygarlık başladı demektir. Dil üst akıllarca armağan edilmez, insanın usunu ve el becerilerini kullanabildiğince yarattığı uygarlık ışığı olarak belirginleşti. Dilin yaratılmasında yaşanan topluluk denli ana-baba, yakınlarımızın özgün emeği unutulmamalıdır. İnsanlığın sözlü anlatımı sürem içinde ağır değişir. Yazılı anlatımda imler, dil bilim, söz dizimi toplumun istemleri doğrultusunda daha kolay değişimlere uğrar. Burada etkin olan toplumu yönetenlerin akçalı çıkarlar, egemenlik sağlamada dinler denli dilleri de silah olarak kullanmasıdır. Çağımızın anamalcı toplumları insanları dillerinden tutsaklaştırarak tek dil/ resmi dil/ çatı dil özeğinde para-din ereğinde mozaikleştirme çabasındadır. Buradan varacağımız sonuç dilin sınıfsallaştırılmasıdır. Çok dillilik, mozaikleştirme durumunda az konuşulup yazılan dilin özellikleri-özgünlükleri yitiyor mu? Dillendirilenleri yaşadıkça hayır. Çok dilli toplumlarda kamusal alan/resmi dil, değişik topluluklarca değişik ağızlarda, aksanlarda konuşuluyor. Çinli yurttaşın konuştuğu İngilizceyi / Fransızcayı Filipinli, Pakistanlı anlamakta ve konuşmakta zorlanmasa kısa bir süre sonra anadiline dönme zorunluluğunu duyumsamazdı sanırım. Çatı dilin- Resmi dilin devlet kuran dil olması ön koşul olarak benimseniyor. Doğrudur. Türkçe olmasa Türk devletleri günümüze değin yaşamayacaktı. Devleti kuran ulusun/ulusların kuruluş aşamasındaki çabaları, çevresindeki öteki topluluklarla anlaşabilmesi için savaşa bile tutuşulmuş, güç günler yaşanmış, bir birlik sağlanmıştır. Birliği sağlayıp devlet örgütlenmesini sağlayan sınıfın dili ile yapılan anlaşmalarla varlık bulmuştur. En doğal hak da kurucu ulusun dili olacaktır. Uzun yıllar İngiliz- Fransız- Avrupa sömürgesi olarak yaşayan Kuzey Amerika topluluğu 1867’de Kanada devletini kurarken çatı dili olarak İngilizce- Fransızca üzerinde anlaşmış kamusal alanı da bu dillere göre örgütlemiştir. Devletin resmi dili Vikingce, unuitçe olacak değildi her halde ! Kanada devleti ülkede konuşulan dillere yasaklama getirmemiş, okunup yazılması, kullananlarca öğrenilmesine ket vurmamıştır. Çin, Japon, Kore, Urduca, Arapça, Türkçe olarak işyeri askılıklarının varlığı, yayın yapması bunun kanıtıdır. 1842-1852 yılları arasında 110 bin Çinli Kanada’ya getirilir. İşgücü gereksinimi olan çiftliklere dağıtılırlar. İşgücünden yararlanılırken iletişim kurabilmek için Çinli göçmenlere İngilizce /Fransızca öğretecek kursların, okulların açılması da unutulmaz. 1867’de Kanada devleti kurulurken vardılar ama devlet kurucu değillerdi. Günümüzdeki Çinliler o yıllarda gelenlerin torunlarıdır. Çince askılık, kitap, gazete görürsünüz her alanda, iş yerleri açılmıştır. Çok konuşulan üçüncü dil konumunda ama resmi din olamamıştır. “Çince eğitim hakkı isteriiiiz! “diyen de yok. Ulus devlet olamamış, devlet kuramamış toplumlarda çatı dil ile yaşamını sürdürmesi aşağılanacak bir durum değildir. Çatı diller öteki dillerin de yaşamasına, öğrenilip, yazılmasına olanak sağlamalıdır. İnsancıl ve demokratik devletin olmazsa olmazıdır bu kural. İkinci konumdaki dillere yaşama hakkı tanınmaması demokratik toplumlara değil dikta toplumlarına özgüdür. Diktatörler ve dikta düzenler, kitleleri dil ve din ayrıcalığında düşmanlaştırarak çatıştırdıkça kendi erkini sağlamlaştırır. Özünde erkini sağlama almayı amaçlayan, akçalı toplum düzeninde kolayca büyüyüp dünya egemeni olma savında olan devletlerin ereği; etkisi altına almayı amaçladığı devletlerin Ulus devlet yapılarını yıkarak kolay sömürülür duruma getirmektir. İşin ilginç yönü kendi ülkelerinde de giderek ulus devlet olma çabasındadır. Her yerde ve alanda Kanada bayrağının göz önünde olmasını çok düşündüm. Hiçbir dile ve ulusa iyelenip sokaklarda “gösteri yapan… Anadilde eğitim… Özgürlük… barış… özgür ülke… İsteyenini” görmedim. Gösteri yapsa da ilgilenen bile olmuyor. Demokrasi, Anaysa, yasalar her dile ve etnisiteye eşit uygulanıyor. 961 yılından bu yana hiçbir Avrupa ülkesi Türk göçmen çocuklarına Türkçe eğitim veren okullar açmadı. Açtığını savlayanların açtıkları kurs, okul ve yüksekokulların da hangi dinsel toplulukların gelecek amaçlarına yönelik olduğunun gerçeğini gördük ve görmeyi de sürdürüyoruz. Ağızlara sürülen bir parmak bal yandaş yaratma kaygısındandır düşüncesindeyim. Son yıllarda ulus devletlerin yok edilmesi çabalarında, halkın dillerinden tutsak edilerek dönüştürülmesine, değiştirilip sürüleştirilmesine çabalanıyor. Devletlerin toplumsal düzenlemelerinde Anadilde eğitim-öğretim hakkı kolay kolay verilmiyor. Devletlerin varlık sorununda sakınca yaratacağı kırmızı çizgisnde duruluyor. Bu durumda, Ana dilin görevi ne olmalıdır? Ana dil üzerine düşen görevini sağlıklı ve tam olarak yerine getirmelidir. Çatı / Devlet kural dil olarak varlığını sürdüren TÜRKÇE’nin yaşaması yaşamsal zorunluluktur. 26 Eylül 1932 tarihinde Türk Dil Kurumu’nun kurulması, Dil Devrimi bir baskı ve sindirme girişimi değildir. Ülkede konuşulan dillerin gelişip yayılmasına kaynaklık eder. “ …Türkçe bilgiyi ulusa yayarak feodal derebeylik düzenin gücünü yitirmesini sağlamış, halkı görece özgürleştirmiştir. Dil devriminin başat sonucu sınıfsaldır. Her budunsal dil başat insan hakkıdır, saygındır, korunmalıdır. Koruma; yazmak, halkı özgürleştirmek, ürem ve bilişim koşullarına ulaştırmakla olur. Çatı dil (ortak dil) bütün ulusları kapsamalıdır.*…” (Günay Güner. Devlet Kurucu Dil. Türk Dili Dergisi- 253-259) Türkiye Cumhuriyeti’ne, Kurucumuz Mustafa Kemal Atatürk’e, Devrimlerine ucuz saldırılar yoğunlaştıkça Cumhuriyet Devrimlerini daha derinlerden okuyup inceleme ve savunabilmek için tek yolumuz dil ve bilimle donanmaktır. Dil ve bilimle donanmamızı sağlayan Türk Dil Devrimini gönül borcumla kutlarım. 05 Eylül 2017 Tmolos Edebiyat Dergisi. S:66. S,13

  • Başparmak

    İnsanın en asil uzvu hangisidir? diye sorsalar hepimizin vereceği cevap budur: Dimağ! Halbuki dimağdan daha yüksek ve hatta, insanı diğer yaratıklardan ayıran ve onu bütün hayvanlara nazaran üstün bir mevkiye çıkaran dimağ değil, sadece elinin başparmağı imiş. Başparmağın diğer parmaklarla birleşip iş görebilecek bir vaziyette olmasıdır ki in­sana unsurlar üzerinde üstünlük imkanını veriyor. Bunu söyleyen tabiat tarihi ilmidir. Gerçekten birçok hayvanın parmakları yoktur, parmakları teşek­kül etmiş olanlarda ise başparmak, insanda olduğu gibi elin diğer par­maklarıyla uyuşamadığından faydalı bir iş görecek vaziyette değildir. İlk insan, zekâsıyla değil, sırf elinin biçimi sayesinde taştan bir balta yapmaya muvaffak olarak ağaç dallarını kesmiş ve mağara dışın­da, güneş ve gökyüzü altında, ilk mimarî eseri yaratabilmiştir. İnsan me­deniyetine başlayan, çekici ve testereyi tutan ilk eldir. Dağda, çölde ve or­manda hayvan olarak kalan yaratıkların hepsi başparmaklarını kullanamadıkları için şehirler kuramamış, evler inşa edememiş ve netice­de bir medeniyet kurmaya muvaffak olamamıştır. Başparmak, insan medeniyetinin yarısını vücuda getirdikten son­radır ki, dimağ, kemik mahfazasında tabiî uykusundan silkinerek konuş­maya başlamış ve belki insan işlerine karışması faydadan ziyade zarar vermiştir. Aklın başparmağa nazaran esaret veya galibiyetine göre medeni­yet ilerlemiş veya gerilemiştir. Bütün taş ve demir sanayii başparmağın, felsefe ve edebiyat gibi boş hünerler de zekânın eseridir. Ortaçağı akıl, bugünkü Amerika'yı ise başparmak yapmıştır. Bizde de başparmağın akla ve ukalalığa üstün gelmesini temenni etmek hepimizin kutsi bir vazifesi olmalı. Ahmet HAŞİM: Sembolizmin öncülerinden Türk şairi. Doğum tarihi: 1884, Bağdat, Irak Ölüm tarihi ve yeri: 4 Haziran 1933, Kadıköy, İstanbul

  • Canım Kitap

    Nedir insanların kitaplara olan bu düşkünlüğü? Kitaplar, hele romanlar ve şiir kitapları, neden insanların hayatında bu kadar büyük bir yer alıyor? Bence, bunu cevaplandırmak için, “İnsan niçin okur?” sorusunu ilkin cevaplandırmak gerekir, insanlar toplu olarak yaşadıkları halde, gene de yaratıkların en yalnızdırlar. Dıştan birbirlerine yakındırlar, ama içten aralarında ne uzaklıklar vardır! Acısını duyuracak kimse bulamayınca, atının boynuna sarılarak içini boşaltan, Çehov‘un arabacısını düşünüyorum. Okuması olsaydı, böyle yapayalnız kalır mıydı? Dünyada hiçbir dost, insana kitaptan daha yakın değildir. Sıkıntımızı unutmak, donuk hayatımıza biraz renk katmak, biraz ışık vermek, daracık dünyamızda bulamadığımız şeyleri yaşamak için, tek çaremiz kitaplara sarılmaktır. Bırakınız ıssız bir adaya gitmeyi, herhangi bir yolculuğa çıkarken bile hangi okur yazar, yanına bir-iki roman, bir-iki şiir kitabı almayı düşünmez? Yolculukta, çoğu zaman olduğu gibi çevremize bakıp dalmaktan, yanımıza aldığımız kitapları okuyamayacağımızı bilsek bile, onları gene de el altında bulundurmak isteriz. Çünkü onların can yoldaşı olduğunu biliriz. Düşünüyorum da, şu dünyadan kitap yok oluverse yaşamak ne kadar güçleşir, çekilmez bir ağırlık olurdu! Romancı veya şair için yazmak nasıl dayanılmaz bir ihtiyaçsa, okur için de yazılanları okumak, öyledir. En kötümser zamanlarımızda yardıma koşan onlardır. Ataç, ölüm yatağında, kendini görmeye gelen Sebahattin Teoman’a, “Hastalıkta ağrıları dindirici en iyi ilaç şiirmiş. Boyuna şiir okuyorum.” dememiş miydi? Kitap, bizi avuttuğu gibi, yükseltir de. Kısa hayatında insanın edindiği deneyler ne kadar azdır. Oysa ki, şiirler ve romanlar, yaratıcılarının türlü iç deneyleriyle kaynaşırlar. Onlarla zenginleşir, onlarla eksikliklerimizi gideririz. Bir şeyler öğrenmek için roman ya da şiir okunduğunu sanmıyorum. Sanatçı bir şeyler öğretmek, bazı doğruları göstermek amacıyla yazmamıştır ki, okur da öğrenmek için okusun. Düşünce eseri ile sanat eserinin ayrıldığı nokta işte burada! Kitapların eskilerini de yenilerini de severim, çünkü onlar yalnız düşüncelerimizi, duygularımızı etkilemekle kalmaz, duygularımızı da uyarırlar. Charles Baudelaire’in: ”Çocuk tenleri gibi taze kokular vardır” dizesini anımsayınız! Gerçekten hiçbir koku, bu hayat başlangıcının kokusundan daha cana yakın değildir. Ama bunun ardından hangi koku gelir dersiniz, baskıdan yeni çıkmış kitapların kokusu derim. Bu koku hangi yazarın içine bir bahar havası gibi dolmamış, hangi okurun hayaline yeni ufuklar açmamıştı? Ama yalnız koku mu? Ya sayfaları açarken parmakların kağıda dokunmaktan duyduğu o sabırsızlıkla karışık haz? Sözün kısası kitabı her yönüyle severim. Anlatılana dalıp gitmekten, yapraklara dokunmaktan, taze mürekkebin kokusunu duymaktan, çevrilen yaprakların çıkardığı hışırtıdan hoşlanırım. Odamdan dışarıya çıktığım zamanlar, yanıma küçük boyda bir kitap almayı hiç unutmam. Ne olacağı bilinmez ki! Bakarsınız, kalabalık içinde insana ansızın yalnızlık çökebilir. Ya bir soruşturmacı, bu alışkanlığımı öğrenir de, ıssız adaya götüreceğim on kitabı gelip benden sorarsa ne cevap veririm? On kitap! Bunları seçmek dile kolay. Geri kalanlar ne olacak? Doğrusu adaya madaya gitmek niyetinde değilim. Hem böyle bir soruşturmacı gelirse, şunu diyeceğim ona: “Ne diye bu on kitabı kendin seçip, o adaya gitmiyorsun?” Ben odacığımda yeni eski tüm kitaplarım arasında böyle daha iyiyim. Suut Kemal Yetkin, Günlerin Götürdüğü CANIM KİTAP – Suut Kemal Yetkin “Issız bir adada yapayalnız yaşamak zorunda kalsanız hangi romanları yanınıza alıp götürürsünüz?” sorusu, bir zamanlar Fransa’da, anketçilerin pek hoşlandığı bir konuydu. Bu romanlar, soruşturmacılara göre, ya Fransız, ya da dünya edebiyatından alınırdı. Sorularını edebiyatın başka türlerine genişletenler de vardı. Andre Gide‘in böyle bir ankete verdiği cevap hatırlardadır. Yazar, bu cevabı, On Fransız Romanı başlığı altında Incidences adındaki kitabında, bazı yazılarıyla birlikte sonradan yayımlamıştır. Bugün bile, böyle bir sorunun çekiciliğini kaybetmiş olduğunu sanmıyorum. Böylece, hem kimi yazarların beğenileri belirmiş, hem de unutulmaya yüz tutmuş bazı sağlam eserler yeniden değerlendirilmiş oluyordu. Ama bu sorunun ortaya koyduğu asıl gerçek, edebiyatın insan hayatındaki vazgeçilmez varlığıdır. Bana öyle geliyor ki, ıssız bir adada yaşamak zorunda kalan bir insana, “Yanınıza neler alıp götürürsünüz?” deseler, o insan erkekse, başta tıraş makinesi olmak üzere gece giyeceklerini, kadınsa, dudak boyası ile tuvaletlerini almayı herhalde düşünmez. Yaşamak için gerekli bir-iki şeyden sonra, gerisini gene kitaplara ayırırdı.

  • Kıskançlık

    “ Bir yenilgi olarak tasvir edilen duygu”. Konfüçyus Sözlüğümüz, kıskançlık kelimesini şöyle açıklamıştır :“Bir kimse bir üstünlük gösterdiğinde veya sevilen birisinin, başkası ile ilgilendiği kanısına varıldığında takınılan olumsuz tutum” Kıskançlığı doğuştan değil, sonradan öğrenilen ve birçok insanı etkileyen, rahatsız eden bir duygu olarak tanımlamıştır. Kıskançlık sadece eylemde değildir. Konuşmalarda da hissedilen, farkına varılabilen bir duygudur. Ses tonuna, beden diline da yansıyan bir etkin haldir. İnsanı mantığın dışına çıkartan takıntılı bir ruh haline sokabilecek güçte bir duygudur. Bu bağlamda zarar verir, hem taşıyana, hem yöneltildiği kişiye. Acı çektiren duygulardan bir tanesidir. Karşısındakine eziyet etmeyi de getirmektedir. Bir ilişkinin bitmesine bile neden olabilir. Sahiplenme duygusunu da yansıtmaktadır. Sevilene, karşı cinse yöneltildiğinde tamamen sahiplenme ve aidiyet duygusunun hayata geçmiş halidir. Kaybetme korkusunu ön plana çıkarmaktadır. Kıskançlık, öfke, değersizlik, çaresizlik, yetersizlik, yalnızlık gibi duyguları da yanyana getirmektedir. Bu duygulara değersizlik ve özgüvensizlik ile ilgili düşünceler de eşlik etmektedir. Komplike bir duygular bütünü olduğundan insanı kompleks sahibi yapar kıskançlık. Aynı hat üstünde, aynı gemide olduklarınla yarışma hastalığını da ortaya çıkaran yine kıskançlık duygusudur. "Sende var, bende niye yok?" olarak düşünen zihniyeti de taşımaktadır. Böylece, kopya yaşamları da ortaya çıkarmaktadır. Kendine yabancılaşmayı getirerek, yorar, bezdirir , hareketleri kısıtlamayı getirir. Yaşamı iki taraf için de zindana çevirmeyi getirebilmektedir. Rekabetin olduğu yerde varolmaktadır. Sevgilinin karanlığa açılan yanıdır. Paylaşamamayı getirmektedir. Bu bağlamda, cinsel mülkiyetçiliğin diğer ismidir. Bazı durumlarda olanı elde edememekten de kaynaklanmaktadır. Kendini değersiz bulmayı ve kendini sevmemeyi getirmektedir.Geri kalma hazmedememe de yer almaktadır. Birisinin üstün durumda görünmesini kabul etmemeyi getirir. Elbette bunun en büyük nedeni kişisel ya da toplumsal kıyas ölçütü ve yersiz-gereksiz-haksız karşılaştırılmanın varolmasıdır, ki çok yanlıştır. Yeni bir kardeşin aileye gelmesiyle büyük kardeşin ebeveynlerinden aldığı ilgi ve yakınlığın azalması ya da romantik ilişkideki özel konumun bir başkasına kaptırılma ihtimali ilişkideki ödüllerin kaybedilmesi anlamına geldiği için kıskançlığı getirebilmektedir. Kıskançlık duygusu; kıskananı da kıskanılanı da huzursuz eder. Can yakar. Sevginin de en gözde tuzağı durumundadır.Kıskançlık sonucu yapılan hareketler de; takip etme, baskı altında tutma, öfke, şüphecilik gibi şeyler olup, karşı tarafı daha da uzaklaştırmaktadır. Yorucu ve yıpratıcıdır. “Kıskanma” kelime anlamı didiklenir ise, kısmak, bir şeyin gücünü ve miktarını azaltmak, eksiltmek, hatta kapatmayı da getirmektedir. Hoşnut eksikliğini ve tatminsizliği getirmektedir. Çevresinde gördüğü iyi olanları takdir etmek yerine , açığını bulmaya çalışıp, kötülemek peşinde olmadır. İlişkilerde zayıf kalmayı getirmektedir. Kıskançlığın yenilmesi gereklidir. Herkesi sevmekten geçebilir bunun bir yolu. Hobilerinize odaklanmak. Yaşamdan keyif almaya bakmak.. nedensiz sevgi...ya da hepsi birden... Kıskanmayı kontrol eden insanlar kendilerini gerçekleştirmiş, komplekslerinden arınan, kendine güvenen kişilerdir.İmalı sözlerle, küskünlüklerle onların işi olmaz. Karşılıklı konuşma , insanları beklentisiz, karşılıksız sevebilmek pek çok sorunu yok edebildiği gibi bunun da ilacıdır. Onlarla gönül bağı kurabilmek çok iyi bir yoldur. Sahip olduğunuz olumlu özellikleri kendinize hatırlatarak... Herkesin güçlü ve zayıf yönleri olduğunu bilerek, kendinizdeki olumlu yönlere odaklanarak... Kurduğunuz iletişimi öfke, kinaye, suçlamalar üzerine değil gerçekten hislerinizi en doğru şekilde ifade edecek şekilde gerçekleştirmeye çalışarak huzurlu ve kıskançlıktan uzak bir yaşam mümkündür... Kendi iç güzelliğimizi ve gerçek değerimizi görelim. Kendimizi geliştirmeye, güzelleştirmeye çalışalım. Dünyanın buna ihtiyacı var. Güzele özenelim, imren duygusu olsun yaşadığımız, daha güzelini yapmaya isteğimiz olsun. Yaşamda kötü duyguları beslersek kötü iyi duyguları beslersek iyi bir sonuç elde ederiz. Kötü malzeme ile iyi bir yemek yapmak mümkün değildir, kötü duygularla da iyi bir yaşam sürmek aynı şekilde, mümkün değildir. Mutfaktaki malzemeyi zenginleştirerek yaşam yemeğini hem kendimiz hem de konuklarımız için güzel kılalım.

  • USUL ACI’yı Okurken

    / Usul acı, NAZIM MUTLU, yeni umut yayınları, Eylül 2012 Ankara * Adı tescilli şair bile olsa, edebi bir cümleyle kendini özetlemekten aciz çok kişinin, ancak akademik kariyer yapanın belki anlayacağı, terminolojik edebiyat kitaplarından aşırma sözcüklerle eski doktor reçetelerine benzer şiir değerlendirmelerine ne zaman denk gelsem, imreniyorum, gülmezsem eğer. Şiir o, şairlik ve marifet buymuş gibi… Belki de doğrudur bu izlek. Şiir anlatılamayandır, karmaşık, derin ve korkunç… Gezegenleri birbirine çarpıştıran, güneşi durduran, devrimlere kanat olan, aşkın yakan sihrini bir altın damlaya yoğunlaştırıp sunan… Ve şair, Roma’nın yedinci lejyonunu bekleyen Spartaküs’tür, İtalya Birliğini kuracak Garibaldi’dir, Rodrigo’yu son dileğine yerleştiren Deniz Gezmiş midir? Hadi canım! O kadar büyük ideallere disipline edilmiş bir ruh, şair ruhu olabilir mi? Ülkemizin toz duman bir arenada pıtrak gibi açan podyumdaki şov ruhu yazmaktan daha gelişkin şairleri, ustasından çırağına bir geleneğe ait olmayı reddeden, her gün kabuk ve ruh değiştiren anarşist renkleri, arayışları, elbet çeşitliliğiyle ve her biri ayrı kavim dergileriyle doludizgin akan bir ırmak gibi… Ya evreni yaratacak ya dünyayı yutacak… Böylesi bir süreçte “zarımı geleceğin şairine atıyorum,” demek, herhalde gaip bilicilikten öte bir iş. Ustaları bile suskun bekledikten sonra… Gerek de var mı? Attila İlhan’ı hiç şiirinin ruhunu açıklarken gördük mü? ŞİİR, yaşamı damıtan imbikten ruhunuza isabet eden damla, bir aroma değil miydi? Ve ŞAİR, her şeyden önce en büyük olanın; insan ruhunun ve yaşamın ince mühendisiydi elbette. “Güz çürüğü Şarabın kızıl akışında Hüzzam kadehi dolar Eski bahçelerin viran güzelliği…” Okurken anımsıyorum, o anlamadığım ama imrendiğim şiir açıklamalarını. Olsaydı o dilim, neler yazardım USUL ACI’ya dair, kim bilir. Oysa ben anlatmak değil, gözlerimi kapatıp, ruhuma yayılan o tadın ömrünü uzatmak istiyorum sadece. Nazım Mutlu’nun ŞİİRİ O, hayata dair. As’lolan hayatsa seveceksiniz. mart 2013 maviADA 2013 BAHAR SAYISI

  • YAZMA SEVDASI

    Bir günde dört mevsim yaşar gibi duyguları değişir mi insanın? Gülerken ağlama krizine girenin, ağlarken yüzünde güller açar mı? Ne yani insanın makbulü aklı kadar duygularının hükmünde olan değil midir?.. Yaşadığı ortamı gözlemleyen, her ayrıntıyı zihnine kayıt eden, yeri geldikçe öğrendiği bilgiyi kullanabilen insanlardan biriyim ben de. Duygusal oluşumun farkına ilkokul çağlarımda varmıştım aslında. Öğretmenimin müzik dersinde ‘’annem adlı şarkıyı’’ söylerken usulca ağlayan tek öğrencisiydim. Arkadaşlarımın fıkralarına kahkaha ile gülerken gözyaşlarını silen gene bendim. Okumayı çabuk öğrenmiştim de yazı yazmayı bir türlü beceremiyordum. Kalem tutmamdaki bozukluk, kalemi bastırmayışım, iki çizgi arasına sığdırmam gereken harfler nasıl zor geliyordu küçük yaşımda. Öğretmenimin ellerime cetvelle vuruşu yazımı düzeltmem için olsa bile canımın yanması dışında boşuna bir çabaydı. Yazmak benim zihnimdeydi, kalemimin ucunda değildi. Kitap okumanın, yazmaya giden yolda ilk adım olduğunu anlayınca okul sonrası zamanlarımı mahalle kütüphanesinde geçirmeye başladım. Hızlı okumak hızlı konuşmama sebep olunca müsamere seçimlerine az daha alınmayacaktım. Provalarda içimden ’’yavaşla‘’ diye uyarıyordum kendimi. Her boş zamanımda şiir yazıyordum. Duygularımı ifade eden cümleleri devrik cümlelerle yazınca bana şiir yazmışım gibi geliyordu. İlk güncemi ilkokulda aldım. Başıma gelen ilginç olayları resim kabiliyetim olmamasına rağmen karikatürleştirerek yazıma ekliyordum. İlkokul bitiminde sunucunun şiir okuma görevlerini içeren metni yazarak ilk yazma çabalarımın karşılığını alkışlarla aldım. Ortaöğretim yıllarımda edebiyat kulübünün aranan öğrencisiydim. Yarışmada şiirim birinci olunca, yazma isteğim çoğalmış, güncelerime yazdıkça yazılarım arkadaşım gibi olmuşlardı. Yazdıklarımı tekrar tekrar okurken yüzüme oturmuş gülümsemeyi karşıdan izliyor gibiydim. Yazma sevdamın ilk tohumlarını atan, beni takdir ederek, başaracağıma inanan, sevgisini hissettiren öğretmenlerim olmuştur. Lise hayatım boyunca kendimi görünmez gibi hissediyor, yaşanan her olayı not alıyordum. Yıllar sonra arkadaşlarımla paylaştığım yazılarımda duygusal anlar yaşamamız, onların bu olayların farkına varmamış olmalarıydı. Gençliğimizin en güzel günlerini kayıt altına almıştım. Üniversite sınavına hazırlanırken geçen zorlu süreçte, sonucun olumlu gelmesine kadar yazdığım yazılarda, umudun yanında tükenmişlik de vardı. Güncemin son sayfasında amacıma ulaşmış olmanın haklı gururunu yazarak, defterimin kapağını kapatmıştım. O yıllarda matematik öğretmenimin kitap çıkaracağıma beni inandırması uzak bir hayal gibi gözükse de içimi ısıtan bir umuttu. Üniversitede okumak, sayılarla boğuşmak, çok istediğim öğretmenlik mesleğine kavuşmak, kendini bulmak kolay değildi. Yazmaya daha fazla zaman ayırdım. Taraftarı olduğum takımın galibiyetinin sevincinden, yemekhanede çıkan tavuğun uçan martılar olduğu esprisine kadar her şeyi yazdım. Okurken kahkaha atıp, bazen hüzünlendiğim anlar olsa da iyi ki yazmışım diyorum. Aynı anda öğretmenliğim ve evliliğimin başladığı ilk yıl acılı arabesk tadında film yazıyormuşum gibi geldiyse de hayatın tam olarak gerçekleriydi. Öğrencilerimle yaşadığım her gün birbirinden renkliydi. Uzun yolculuklar sırasında zihnimde uçuşan kelimeleri kaçıracağım korkusuyla -yazım ilkokulda yazdıklarımdan bile daha kötüydü, çok hızlı yazıyordum. Beş yıl arayla doğan kızlarım için tuttuğum günlükleri on sekiz yaşına girdikleri zaman onlara hediye ettim. Şimdi yaşamlarını kayıt altına alırken yazma sevdasının genetik oluşuna seviniyorum. Elliye, emekliliğime birkaç yılım kalmışken, doğum günümde değerli arkadaşımın hediyesi olan kara kaplı deftere beyaz kalemle mutlu anlarımı yazıyorum. Olur da unutursam, fısıldayacak kimsem olmazsa yanımda açıp okuyacağım defterimi. Mutlu anlarımın tadına tekrar ulaşmak için yavaş yavaş ama yüksek sesle okuyacağım kelimelerimi. Gün gelir yazdıklarımı bir kitaba dönüştürürsem benden hatıra kalsın sevdiklerime diye; hayaller kurmaya bile başladım. ’’Hayaller gerçekleşsin diye kurulur’’ demişti bir büyüğüm. Ülkemizde okuma oranının gittikçe azaldığını düşünerek karamsarlığa düşmeden yazmaya devam etmek gerekir. Teknolojinin hızına yetişmek ne mümkün desek de Yazma Sevda’mızı durduracak bir alet henüz icat edilmedi bilesiniz. Elbette farkındaydım. Yazar denilen ideal ancak kabul gören, başkalarınca da onaylanan yazılarıyla tescil ediliyordu. Hep özlemimdi. Bilinen bir dergide adıyla sanıyla yazar olmuş insanların yanında yazmak , daha geniş kitlelere ulaşmak istiyordum, istiyordum da...Nerde? Kim benim acemi yazılarıma tahamül eder, okur, değerlendirir, yol gösterirdi. Yani umutsuz vaka... Kalbinizi temiz tutun, Mucizeler hep olur. Benim mucizem maviADA'yla tanışmak oldu. Yeri gelmişken tanışmama aracılık eden Yusuf Aksoy'a, benim heyecan ve coşkuma, acemi yazılarıma katlanarak yol gösteren dergi yöneticileri başta Şenol Yazıcı olmak üzere Nurten Bengi Aksoy'a ve elbette beğenileriyle teşvik eden, eleştirileriyle yol gösteren okurlarıma teşekkür ederim. Sanırım yerimi buldum. Sanırım sizler de gün geçtikçe yazılarımın görücüye çıkacak hale geldiğini görüyor, daha çok beğeniyorsunuz. Beni teşvik etmek için artık boşa övmeyin. Yapıcı eleştirilerinizi de alayım... "İnsanın başkalarına söyledikleri, kendi duymak istedikleridir. Yazdıkları ise okumak istedikleri. Sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir" demiş Tezer ÖZLÜ. Ben de tüm kalbimle ona katılıyorum. Hayatta hiçbir şeyi ertelemeyin dediklerinde yaşananları yazmak hatta aşk ile yazmak gerekli diye düşünüyorum. ‘’Ben yazamam’’ dediğinizi duyar gibiyim. Denize girmeden nasıl ki yüzmeyi öğrenemezseniz, kalemi elimize almadan düşüncelerinizi kağıda yazmadan bunu bilemezsiniz. Heykeltıraş yaptığı heykele şekil verirken hayalini görsel hale getiriyorsa, yazıyla oluşturacağınız eserin güzelliğine siz bile inanamayacaksınız. Cümlelerimin devrik, el yazımın hala bozuk oluşu, noktalama işaretlerinden çok duygularımı doğru anlatmayı önemseyişim yazmama engel olamadı. Ben yazmaya dört elle sarılırken okumaktan ve yazmaktan keyif alan tüm dostlarımla aynı yolda yürür gibi hissediyorum. İyilikle güzellikle bezenmiş bu yolda yazan herkese kolaylıklar diliyorum. Hadi siz de yaşamınızı zenginleştirecek yazmak gibi, çizmek gibi, fotoğrafçılık gibi bir soylu uğraş bulun, yolumuz keşişsin... Sevgiyle, muhabbetle kalınız.

  • Vedat Günyol Deneme Ödülü Sahiplerini Buldu

    2004 yılında hayatını kaybeden çevirmen, eleştirmen, öğretmen, yayıncı ve yazar Vedat Günyol'u gelecek kuşaklara tanıtmak ve deneme alanındaki çalışmaları desteklemek amacıyla 15 Temmuz 2016 tarihinde duyurusu yapılan ve Kartal Belediyesince düzenlenen "Vedat Günyol Deneme Ödülü " yarışmasının sonuçları açıklandı. Seçici kurulda Celal Ülgen, Haluk Hepkon, Hüseyin Özbek, Av. Hüsnü Yeşilyurt, Rengin Cemiloğlu, Tahir Şilkan ve Uğur Kökden'in yer aldığı yarışmaya Kartal Belediyesinin yanı sıra İstanbul Barosu, Türkiye Yazarlar Sendikası, Kırmızı Kedi Yayınevi ve İstanbul Atatürk Lisesi Mezunları Vakfı da destek verdi. Seçici kurul tarafından yapılan değerlendirme sonucunda, farklı alan ve konularda, deneme tarzında yazılmış, yayımlanmış veya yayımlanmamış 74 eser içinden "Anadolu’nun Umudu Aydınlık" isimli yayınlanmamış eseriyle Öner Yağcı, Vedat Günyol Deneme Ödülünün sahibi olurken, "Kirpinin Dansı" eseriyle Hamdi Topçu, "Aklımın Söz Kanatları" eseriyle de Ayşe Yamaç seçici kurul özel ödülüne layık görüldü. Vedat Günyol Deneme Ödüllerinin sonuçlarını açıklamak amacıyla Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi’nde bir araya gelen yarışma seçici kurulu, yapılan değerlendirmelerin ardından yarışmada dereceye girenlerin isimlerini açıklarken, dereceye girenlerin ödüllerinin de 5 Mart 2017 Pazar günü saat 14.00’de Kartal Belediyesi Hasan Ali Yücel Kültür Merkezinde düzenlenecek törenle verileceğini duyurdu.. VEDAT GÜNYOL KİMDİR? Çıkardığı Yeni Ufuklar dergisiyle Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat ve Halikarnas Balıkçısı ile birlikte Türk hümanizminin kurucularından olan Vedat Günyol, 16 Mart 1911'de İstanbul'da doğdu. Orta öğrenimini 1934'te St. Benoit Lisesi'nde tamamladıktan sonra 1938 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. İlk çevirilerini üniversite yıllarında yaptı. Bir yandan çeşitli okullarda Fransızca öğretmenliği yaparken bir yandan da Yücel Dergisine Fransız romanlarını özetler halinde tanıtan yazılar ve kitap eleştirileri yazdı. Daha sonra sürekli olarak Yeni Ufuklar dergisinde olmak üzere pek çok dergide yazıları yayınlandı. Günyol, deneme, eleştiri, çeviri sorunlarını inceleyen yazılarıyla ve Cemal Süreya'nın verdiği "Edebiyatımızın Cumhurbaşkanı" unvanıyla da tanındı. Gençlere yayım açısından olanaklar sağlayarak kendilerini geliştirme yolunu açtı. 1999’da 60. sanat yılını bir törenle kutlayan yazarımız 9 Temmuz 2004’te İstanbul’da hayata veda etti.

  • Her Şey Mevsiminde

    Her şey mevsiminde gerek; iyi şeyle ve onlarla beraber her şey. Benim artık dua kitabıyla işim kalmadı. Quintius Flaminiun’un, ordusunun başında savaşa hazırlanırken bir kenara çekilip Allah’a dua ettiğini görmüşler; savaşı kazandığı halde, yine de ayıplamamışlar bu davranışını. Bilge, iyi şeylerde bile bir ölçü gözetir. Juvenalis Eudemonidas, Xenokrates’in pek ihtiyar halinde, okula derse koştuğunu görmüş de: “Bu adam hâlâ öğreniyor, ne zaman bilecek?” demiş. Philopoimenes de, Kral Ptolemaios’u, her gün silah kullanıp vücudunu işletiyor diye övenlere demiş ki: “Bu yaşta, kralın silah talimleri yapması övülecek bir şey değil; onun yapacağı iş artık silahları kullanmaktır.” Bilgeler der ki, genç hazırlanmalı, ihtiyar yaşamalı. İnsan tabiatında bilgelerin gördükleri en büyük kusur da arzularımızın durmadan yenilenmesidir. Her gün hayata yeniden başlıyoruz. Öğrenmek ve arzu etmek iyi ama, ihtiyarladığımızı da unutmamak gerek. Bir ayağımız çukurdadır, hâlâ içimizde yeni istekler, dilekler doğar. Ölüm karşına gelmiş, Sen mezarını düşünecek yerde Mermer yontturup evler yaptırmaktasın. Horatius Benim en uzun vadeli niyetlerim nihayet bir seneliktir; artık göçmeye hazırlanıyorum. Yeni umutlara düşmekten, yeni işlere girişmekten kaçınıyorum; bıraktığım her yeri son defa selamlıyorum; benim olan her şeyden her gün biraz daha elimi çekiyorum. Bir hayli zamandır artık ne bir şey kaybediyor Ne de bir şey kazanıyorum; Kendisinden çok Görmüyor muyuz Seneca Yaşadım, talihin bana yürüttüğü yol bitti. Vergilius İhtiyarlığımın bana verdiği bütün ferahlık, hayatı bulandıran arzu ve endişelerden birçoğunu söndürmüş olmasıdır: Dünyanın gidişine, servete, büyüklüğe, bilime, sağlığa, kendime ait tasam kalmadı. İnsan da var ki, ebedî olarak susmayı öğreneceği bir zamanda konuşmayı öğrenmeye kalkar. İnsan her zaman öğrenmeye devam edebilir; ama öğrenciliğe değil: Alfabe okuyan bir ihtiyarın hali gülünçtür. Zevkler insandan insana değişir, Her şey her yaşa uygun düşmez. Gallus Öğrenmek gerekirse, durumumuza uygun bir şey öğrenelim; ihtiyarlıkta öğrenim ne işe yarar diye sordukları zaman biz de, “Hayattan daha iyi, daha rahat ayrılmaya” diye cevap verebilelim. Genç Kato ölümünü yakın hissettiği bir sırada, eline geçen bir Platon diyaloğunu, ruhun ölmezliği üstüne olan diyaloğu, bu maksatla okuyordu. Sanılmasın ki Kato çok daha evvelden kendini ölüme hazırlamamıştı; hayır, ondaki kadar metinlik, kendinden eminlik ve olgunluk Platon’un yazılarında yoktur; bu bakımdan onun bilgisi ve yürekliliği felsefenin üstünde idi. Bu diyaloğu okumakla ölüme hazırlanmıyordu; ölüm düşüncesiyle uykusuna bile aralık vermeyen bir insan gibi, hiç istifini bozmadan her gün yaptığı işlerden biri olan okumasına rastgele bir kitapla devam ediyordu. Pretörlükten düştüğü geceyi oyunla geçirmişti; öleceği geceyi de okumakla geçirdi: Hayatını kaybetmek onun için mevkiini kaybetmekten farklı bir şey değildi. (Montaigne, “Denemeler”)

bottom of page