top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4775 sonuç bulundu

  • Charlotte Brontë

    Charlotte Brontë (21 Nisan 1816 – 31 Mart 1855) İngiliz yazar ve şair. Charlotte Brontë, İngiliz Edebiyatı'nın klasikleri arasına yerleşmiş eserleriyle tanınan 3 kardeşin (Charlotte Brontë, Emily Brontë, Anne Brontë) en büyüğüdür. En ünlü eseri Jane Eyre, bir buçuk asırdan fazla geçmişiyle halen büyük ilgi görmektedir. Ayrıca ailenin kısa ve acıklı hayat hikâyesi de birçok esere konu olmuştur. Yaşamı Charlotte Brontë, 21 Nisan 1816'da Yorkshire, İngiltere'de doğdu. Annesi Maria Branwell idi. Babası Partick Brontë, İrlandalı bir rahipti. Charlotte Brontë, çiftin 6 çocuğundan üçüncüsüydü. Nisan 1820'de aile Haworth'a taşındı. Anneleri Maria, 15 Eylül 1821'de kanserden ölünce, 5 kız ve bir erkek çocuğuna bakma görevi teyzeleri Elizabeth Branwell'e düştü. 1824 yılında 3 kız kardeşiyle birlikte Clergy Daughters adlı okula başlayan Brontë, buradaki sağlıksız koşullar dolayısıyla okuldan hiç hoşlanmadı. Yazarın sağlığı bozuldu, hatta kardeşleri 1814 doğumlu Maria ve 1815 doğumlu Elizabeth de okuldaki koşullar yüzünden 1825'te tüberküloz sebebiyle öldü. Brontë, bir yıl sonra okuldan ayrıldı. Gençlik yıllarında, sağ kalan 4 kardeş; Charlotte, Branwell, Emily ve Anne, babalarının kütüphanesinde bolca vakit geçirmeye başladılar. Kurgusal krallıklar kuruyorlar ve bu krallıklarla ilgili hikâyeler ve şiirler yazıyorlardı. Edebiyata karşı ilgileri de bu yıllarda başlamış, hayal güçleri kardeşlerin tümüne ileride geliştirecekleri araçlar sunmuştu. Brontë, eğitimine Mirfield'daki Roe Head adlı okulda devam etti. 1831 ve 1832 yıllarında burada okudu ve bu okul, en iyi arkadaşları Ellen Nussey ve Mary Taylor ile tanıştığı yer oldu. Eğitimini tamamladıktan sonra bu okula öğretmen olarak döndü ve 1835-1838 yılları arasında burada öğretmenlik yaptı. 1839'da Yorkshire'daki birçok ailenin evinde mürebbiyeliğe başladı ve 1841'e kadar bu işle uğraştı. 1842'de kardeşi Emily'yle Brüksel'e, Constantin Heger ve karısı tarafından işletilen okulda Almanca ve işletme dersleri almaya ve çalışmaya gitti. Önceleri öğrenci olarak katıldıkları okulda daha sonra bir miktar para ve kalacak yer karşılığında Brontë İngilizce, Emily de müzik öğretmenliği yapmaya başladı. Ancak Brüksel'de yeni kurdukları bu hayat, teyzelerinin ölümüyle yarıda kesildi. 1842'de bu yüzden İngiltere'ye döndüler ancak Brontë, 1843'te tekrar Brüksel'e gitmeye karar verdi. Brüksel'deki serüveninin ikinci yarısı yazar için pek de iyi geçmedi. Yalnız kalmıştı, evine ve kardeşlerine karşı büyük bir özlem duyuyordu ve okulun sahibi Constantin Heger'e âşık olmuştu. Burada geçirdiği günleri, kitapları The Professor ve Villette'ye ilham kaynağı oldu. Yazar, Ocak 1844'te İngiltere'ye geri döndü. 1846'da 3 kız kardeş Charlotte, Emily ve Anne, “Currer Bell”, “Elise Bell” ve “Acton Bell” isimlerini kullanarak ortaklaşa Poems by Currer, Elise and Acton Bell isimli bir şiir kitabı çıkarttı. Kitap sadece iki adet satarak büyük bir hayal kırıklığı yaratsa da kardeşler yılmadı ve ilk romanlarını yazmak için çalışmalara başladılar. Charlotte Brontë, ilk iki romanında “Currer Bell” ismini kullanmaya devam etti. Ailenin tek oğlu olan Branwell, 1848'de bronşit yüzünden öldü. Aynı yıl Emily Brontë ve 1849'da Anne Brontë tüberkülozdan öldü. Charlotte Brontë, babasıyla kalmıştı. Jane Eyre'in gördüğü büyük ilgi üzerine bir yayıncı, yazarı sık sık Londra'ya davet ediyordu. Bu ziyaretler sırasında Brontë geniş bir sosyal çevre edinmiş, Harriet Martineau, Elizabeth Gaskell gibi isimlerle tanışmıştı. Ancak sürekli olarak yaşlı babasının yanında olmak istediğinden Londra seyahatlerini birkaç haftadan daha uzun tutmadı. Haziran 1854'te Charlotte Brontë, babasının yardımcısı Arthur Bell Nicholls'la evlendi. Hamileliğinin dokuzuncu ayında, 31 Mart 1855'te öldü. Ölüm nedeni tam olarak bilinmese de tüberküloz, tifüs ya da hamileliğin ilk safhalarındaki bir rahatsızlıktan dolayı öldüğü sanılıyor. Brontë'nin eserleri halen büyük ilgi görüyor ve İngiliz Edebiyatı'nın klasikleri arasında sayılıyor. Aynı zamanda On the Death of Anne ve Brontë isimli iki şiir kitabı bulunmaktadır. Eserleri Jane Eyre (1847) Shirley (1849) Villette (1853) ve The Professor (1857) (Bu kitap Jane Eyre'den daha önce yazılmış ancak hiçbir yayınevi tarafından basılmak istenmemişti. Ancak Brontë'nin ölümünden sonra, 1857'de basıldı.)

  • Gözümüzün Önünde Göz Göre Göre

    FUAT ÖZGEN * Uçaklar, tanklar, bombalar, füzeler... Yakılıp yıkılan yapılar, doğa Silahları üretenler, satanlar, kullananlar mutlu Gözümüzün önünde göz göre göre Bu çağda, çağdaş ülkeler Takım tutar gibi. Evsiz, kimsiz, kimsesiz kalanlar Gözlerde donuklaşan korkular, acılar Acısını anlatacak gücü kalmayanlar Doğmadan ölenler, çocuklar Analar, nineler, dedeler Gözümüzün önünde göz göre göre Film izler gibi. Yerinden, yurdundan, geçmişinden kopartılanlar Gelecekten umutsuzlar Sudan çıkmış balık gibi “Bugün sana, yarın bana”yı düşünmeyen Kılını kıpırdatmayanlar, göz yumanlar Umudu, geleceği, güveni yok edenler Bugünün güçlüsüyken yarının suçlusu olacaklar Tarihten ders almayanlar Son pişmanlık fayda etmez Fuat ÖZGEN

  • Paskalya Bayramı ve Tarihçesi

    Nurten B. AKSOY * Dünya üzerindeki bütün Hıristiyanlar için en önemli günlerden biri olan Paskalya bayramı, pek çok dini bağrında yaşatan ülkemizde de çeşitli etkinliklerle kutlanmakta. Biz de kısaca hem bu bayramı anlatalım hem de sevgiye, dostluğa, barışa en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde Hıristiyan dostlarımızın da bayramlarını kutlayalım. Paskalya; Hıristiyanlıkta İsa’nın çarmıha gerildikten sonraki üçüncü günde yeniden dirilişinin kutlandığı en eski ve en önemli bayramdır. Doğu ve Batı kiliseleri arasında farklılıklar olmakla beraber, Paskalya dönemi yaklaşık olarak Mart ayının sonundan Nisan ayının sonuna kadar olan dönemdir. Her sene sabit bir tarihte gerçekleşmeyen ve dünya kiliselerinin çoğunda Pazar günü kutlanan Paskalya Günü; Kıyam Yortusu, Diriliş Pazarı ya da Diriliş Günü olarak da adlandırılır. Türkçeye Rumca Pashalia sözcüğünden türeyerek giren Paskalya sözcüğünün kökeni İbranice Pesah kelimesine dayanır. Latince ve Yunancaya da İbraniceden geçen bu kelime “Dokunmadan geçmek” anlamına gelir ve İsrailoğulları'nın Mısır’daki esaretten kaçışına veya İsrailoğulları’nın ilk doğan çocuğunun canının bağışlanmasına gönderme yapar. Bazı Batılı dillerde Paskalya yerine kullanılan Easter, Ostern vb. sözcüklerin kökeni Cermen Takvimi’ndeki Eostur (Nisan) ayıdır. Bu ay, adını Anglosakson Pagan tanrıçası Eastre’den alır. Hz. İsa MS 29–33 yılları arasında çarmıha gerilir. Paskalya bayramına dair en eski kayıtlar ise 2. Yüzyıla aittir, bununla birlikte İsa’nın dirilişinin anılması muhtemelen daha da eski tarihlere dayanır. Paskalya tüm Hıristiyanlar tarafından kutlanır. Yaygın olarak kiliselerde düzenlenen ayinlerin dışında, kutlandığı ülkeye göre değişik gelenekleri vardır. Bunlar arasında en yaygını şahısların birbirine genellikle çikolatadan yapılan Paskalya tavşanı ve Paskalya yumurtası hediye etmesidir. Paskalya, perhizle geçen beş haftalık (Büyük Perhiz) bir hazırlık dönemi ile son haftayı (Kutsal Hafta) kapsar. Paskalya Günü’nde (Diriliş Günü) sona erer. Paskalya Günü için evlerde özel çörekler yapılır, haşlanmış yumurtalar boyanır; mumlar yakılır; dualar okunur. Komşulara paskalya çöreği ve boyanmış yumurta ve tavşan şeklinde şekerlemeler hediye edilir. Rum ve Rus Ortodoks Kiliselerinde gece ayinlerinden önce kilise dışında bir ayin alayı düzenlenir. Alay kiliseden çıkarken hiç ışık yakılmaz; dönüşte ise, İsa’nın dirilişini simgelemek için yüzlerce mum yakılır. Osmanlı döneminde ve Cumhuriyetin azınlık toplumlarının sayısının daha büyük olduğu dönemlerinde özellikle İstanbul’da Hıristiyan ailelerin, paskalya ve diğer yortularda Müslüman komşularına paskalya yumurtası ve çöreği getirmeleri adettendi. Paskalya çöreği, özellikle paskalya yortusu gibi Hıristiyan dini bayramlarında Osmanlı-Türk mutfağında yaygın olarak yapılan bir çörek türüdür. Yağ, süt, yumurta, un, maya ve şeker karışımından yapılan paskalya çöreğine, insanı çeken o muhteşem kokusunu verense mahlep ve sakızdır. Asırlardır bu bereketli toprakların renkleri olan, acıyı ve tatlıyı paylaştığımız, dostluk ve kardeşlik duygularıyla bir arada yaşadığımız tüm Hıristiyan dostlarımızın Paskalya bayramları kutlu olsun. * Yazının ilk yayınlanma tarihi: Nisan 2020

  • Ülkü Tamer Anısına

    Nurten B. AKSOY * 1 Nisan 2018 tarihinde aramızdan ayrılan, İkinci Yeni şiirinin önde gelen temsilcilerinden Ülkü Tamer, şiir ve öykü yazarlığının yanı sıra sinema ve tiyatroya da tutkundu. Aynı zamanda gazetecilik yapmış, yetmişin üstünde kitap çevirmiş, şiir antolojileri hazırlamıştı. Kendisini ölüm yıldönümünde derlediğimiz şiirleriyle bir kez daha saygıyla anıyoruz. ÜŞÜR ÖLÜM BİLE Bir ormanda tutup onu Bağladılar ağaca Yumdu sanki uyur gibi Gözlerini usulca     Bir soğuk yel eser     Üşür ölüm bile     Anlatır akan kanı     Beyaz sesiyle Diz çöktüler karşısında Sonra ateş ettiler Parçalanan yüreğine Yuva kurdu mermiler     Bir soğuk yel eser     Üşür ölüm bile     Anlatır akan kanı     Beyaz sesiyle Gelip kondu bir güvercin Ellerine o gece Kırmızı bir çelenk oldu Bileğinde kelepçe     Bir soğuk yel eser     Üşür ölüm bile     Anlatır akan kanı     Beyaz sesiyle AĞIT Bu toprakta kalır adın Tohumların arasında Yeşilinde tarlaların Başakların sarısında Yıllar geçse de aradan Kopar gelir ırmaklardan Işır yine kurşunlanan Dostlarının yarasında Günü gelir dağa çıkar Yıldızlardan şiir çeker Kanımızı siler yıkar Suların en durusunda Bir annedir bir kardeştir Ovalarda bir ateştir Sırasında hayat verir Ölüm saçar sırasında Bayrak olur bize yarın Rüzgarıyla ilkbaharın Dalgalanır genç kızların Gözlerinin karasında BEN SANA TEŞEKKÜR EDERİM Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün, Ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün; Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim; Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata, Ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta. Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da. NEFES Dağın uykusuna, kuşun gözüne, Sabahın sesine, taşıdım seni. Kerem’in yaralı, ince dizine, Irmağın yasına taşıdım seni. Canın içinden, canımı duyan, Canımın içine taşıdım seni. Elma kabuğunda, nar tanesinde, Gizlenen mermere taşıdım seni. Gecenin ördüğü, gün kafesinde, Dolaşan kedere taşıdım seni. Canın içinden, canımı duyan, Canımın içine taşıdım seni. Arının yazına, kışın otuna, Yaprağın güzüne taşıdım seni. Yürekten yüreğe mekik dokuyan, Sevginin göçüne taşıdım seni. Canın içinden, canımı duyan, Canımın içine taşıdım seni. GECEDE Kararmaya durdu mu ortalıklar Büyük mor bir ışık yalın kat yüreğinde Oysa birçokları yalnız gecede Yaşar en ışıksız yerini bölünerek Unuttuğu bir şey vardır başkalarının Oysa bir yerlerde hepsini duyar Üşür gecelerden bir ince yürek Ama dağ başında bir yalnız diken Ama tepelerde iri bir rüzgar Yaşamazlar birçokları gecede Karanlık gölgeler düşer yollara Sonra geçip bütün korkulardan, karanlıklardan Yiğitçe karşı koyar da bir ince yürek Yansıyan duru ışıklar gibi iyimserliği Geçer uzak güneşlerden, sulardan. KIŞTAN ÜŞÜYEN VİRGÜL Defterin bir çok sayfasını koparmışlar, Örtünemez artık virgül bazı sayfalarla, Kış gelir, virgül üşür, Kış insanı üşütür, Üşenen hayvanlar da Girip toprağın altına Uyurlar, Toprağın sayfalarını koparmamışlar, Çocukların sayfaları her kış koparılır. Kar toplarıyla voleybol oynayan Ağaçlarla, Her çocuğun defterinde Bir çok sayfası olmayan Bir çok güzel virgül vardır, Virgül kıştan üşür, Çünkü kış gelince koparılır Artık kalmayan öğrenciliğin, Artık kalmayan tembelliğin sayfaları. UTANÇ Soğuk bir tül örtüyorlar yüzümüze, Sanki ölmek için beyaz bir uykusuzluk; Belki utanmasak bizi bırakacaklar, Terliyoruz, tırnaklarımdan damlıyor kan Onun üstüne, Soğuk bir tül örtüyorlar üstümüze. Hangi odaya saklansak şimdi onlar, Hangi sokaklara çıksak ölüm; Girildikçe biten sevişmemiz onlar yüzünden, Ne zaman boynuna uzansam ölüm kokuyor Yalnızlıktan, o yalnızlık, Kelimesi artık şiirde unutulan. ÜLKÜ TAMER (20 Şubat 1937, Gaziantep - 1 Nisan 2018, Bodrum, Muğla ) Türk şair, gazeteci, oyuncu ve çevirmen. 1950'li yıllarda ortaya çıkan İkinci Yeni şiir akımının önde gelen temsilcilerinden biridir. Yetmişin üstünde kitap çevirmiş, şiir antolojileri hazırlamıştır. 1937'de Gaziantep'te dünyaya gelen Ülkü Tamer'in çocukluğu ve ilköğrenim yılları bu kentte geçer. Ortaöğrenimine İstanbul'da devam eder ve Robert Kolej 'den 1958 yılında mezun olur. Lise yıllarında şiirleri edebiyat dergilerinde yayımlanmaya başlar. İlk şiiri olan " Dünyanın Bir Köşesinden Lucia " 1954 yılında Kaynak dergisinde yayımlanır. Öğrenimine bir süre Gazetecilik Enstitüsünde devam eden sanatçı 1964-1968 yıllarında oyunculuk da yapar. İlk şiir kitabı Soğuk Otların Altında 1959 'da çıkar. Ülkü Tamer Tomris Uyar'la kolejden mezun olduklarında evlenirler. ancak birbirini çok iyi tamamlayamayan Ülkü Tamer ve Tomris Uyar’ın evliliği trajik bir şekilde sonlanır. Çiftin Ekin adında bir bebekleri dünyaya gelir fakat henüz birkaç haftalıkken bebek sütten boğularak hayatını kaybeder. Büyük sarsıntı yaşan Ülkü Tamer – Tomris Uyar çifti, kısa bir süre içinde boşanırlar.  1950'li yıllarda ortaya çıkan İkinci Yeni şiir akımının önde gelen temsilcilerinden biri olan Ülkü Tamer, İkinci Yeni'ye bu akımın ana karakteristikleri oluştuktan sonra dâhil olduğu hâlde, kendine özgü imge dünyası ve süssüz, sade söyleyişiyle dikkati çeker. Çoğunlukla keskin bir ironiyle örülmüş derin acıların ve beşerî trajedilerin dile geldiği şiirlerinde 1970'lerden sonra toplumsal duyarlılıklar da öne çıkar. Yayımladığı yedi şiir kitabını 1986'da " Yanardağın Üstündeki Kuş " (1986) adlı kitapta bir araya getirir. 1991 yılında dört öyküsünü içeren " Alleben Öyküleri " adlı öykü kitabını, 1997'de ise " Alleben Anıları " adlı öykü kitabını yayımlar. Bunu, 1998'de yayımlanan " Yaşamak Hatırlamaktır " adlı anı kitabı izler. Oyunculuk dönemi anılarını içeren " Bir Gün Ben Tiyatrodayken " 2003'te yayımlanır. Yaşamı boyunca Euripides , William Shakespeare , Anton Çehov , Bertolt Brecht , Arthur Miller , Eugene lonesco , John Steinbeck , T. S. Eliot , Henrik Ibsen gibi yazarlardan otuzun üzerinde oyun çevirir. Bu oyunlarının pek çoğu özel tiyatrolarca sahnelenir. Birçok da şiir antolojisi hazırlar. Edith Hamilton 'dan Mitologya çevirisiyle TDK 1965 Çeviri Ödülü'nü, " İçime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür " (1966) adlı kitabıyla 1967 Yeditepe Şiir Ödülü'n ü kazanır 1979'da çevirileri nedeniyle Macaristan Halk Cumhuriyeti'nce verilen Endre Ady Ödülü'ne, " Alleben Öyküleri " adlı öykü kitabıyla 1991 Yunus Nadi Ödülü 'ne, 2014 yılında " Bir Adın Yolculuktu " adlı kitabı ile Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü 'ne değer bulunur. Ülkü Tamer akciğer kanseri tedavisine devam etmekteyken 1 Nisan 2018 tarihinde Bodrum, Muğla 'daki evinde rahatsızlanarak yaşamını yitirdi. Kendisini saygıyla anıyoruz. https://www.adadergi.com/post/anilariyla-ulku-tamer ÜLKÜ TAMER ANILAR Ülkü Tamer'in anılarını okumak isterseniz RESME tıklayınız.

  • Milan Kundera

    Milan Kundera (1 Nisan 1929 - 11 Temmuz 2023) Milan Kundera (1 Nisan 1929 - 11 Temmuz 2023), Çek asıllı Fransız romancı, yazar. 1969 tarihli Gülünesi Aşklar başlıklı düzyazı çalışmasıyla meşhur oldu. Ticarî olarak en başarılı eseri ise 1984 tarihli Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği başlıklı romanı oldu. Eserlerini 1993 yılından beri Fransızca olarak kaleme almış ve hayatını Paris'te sürdürmüş olan Kundera, ölümünden önce yaşayan son varoluşçu olarak nitelendirilirmiştir. Tüm akademik hayatını, Paris'in seçkin üniversitesi École des hautes études en sciences sociales'de geçirmiştir. Hayatı Milan Kundera, 1929 yılında genç Çekoslovakya'nın Moravya bölgesinde yer alan Brno şehrinde doğdu. Orta sınıf bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Ludvík Kundera (1891-1971), 1948-1961 yılları arasında Brno Müzik Akademisi müdürlüğü yapmış olan, ünlü müzikolojist ve piyanist Leoš Janáček'in öğrencisiydi. Bir şâir olan Ludvik Kundera, Milan Kundera'nın kuzeniydi. Küçük yaşta piyano çalmayı öğrendi. Tüm eserlerinde müziği belirleyici bir unsur olarak kullanır. 1945 yılında henüz bir lise öğrencisiyken, Rus şair Vladimir Mayakovski'nin bir şiirini tercüme etti. Muhtemelen kuzeninin etkisiyle ilk lirik şiirlerini de bu dönemde kaleme aldı. Bunlardan biri 1946'da Mladé Archy başlıklı dergide yayımlandı. Lise eğitimini 1948 yılında Brünn'de bitirdikten sonra, Charles Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde, edebiyat ve estetik üzerine eğitim gördü. İki dönem sonra film akademisine geçti ve yönetmenlik konusunda ilk makalelerini yazdı fakat daha sonra çalışmalarını politik baskı yüzünden durdurmak zorunda kaldı. II. Dünya Savaşı'nın sonunda Komünist Parti'ye üye oldu. Ancak 1948'in şubat ayında partiden çıkarıldı. 1950 yılında da bir diğer Çek yazar Jan Trefulka Komünist Parti'ye karşı faaliyetlerde bulunmaktan, partiden uzaklaştırıldı. Trefulka o günlerde gerçekleşen olayları 1962 yılında yazdığı Pršelo jim štěstí (Onlardan Yükselen Mutluluk) romanında anlattı. Kundera'ysa o günlerde başına gelenleri bir şaka olarak görmüş olacak ki, partiden çıkarılma sürecinde başına gelenleri anlattığı kitabının ismini Žert (Şaka) koydu. 1956 yılında Komünist Parti'ye tekrar giren Kundera, 1976 yılında Václav Havel gibi ünlü yazarlar ve sanatçılarla birlikte ikinci kez partiden ihraç edildi. 1967 yılında Çek besteci Pavel Haas'ın kızı olan şarkıcı Olga Haasová-Smrčková ile evlendi. 1968'deki Rus istilası'ndan sonra Prag Müzik ve Sanatlar Akademisi'ndeki görevinden uzaklaştırılan Kundera, politik baskılara dayanamayarak Fransa'ya göç etti ve 1981 yılında Fransa vatandaşı oldu. 1979 yılında yazdığı Gülüşün ve Unutuşun Kitabı'nın yayınlanmasının ardından Çekoslovak hükûmeti Kundera'yı vatandaşlıktan çıkardı. 1980 yılında Gabriel Garcia Marquez'in aldığı Commonwealth Ödülü'nü, 1981 yılında Tennessee Williams'la paylaştı. En bilinen romanı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, 1988 yılında Philip Kaufman tarafından sinemaya uyarlandı. 1983 yılında Michigan Üniversitesi tarafından fahrî doktora unvanı verilen Kundera 1985 yılında da Kudüs Ödülü'ne layık görüldü. 2008 yılında bir Çek gazetesi Kunderanın 1950'li yıllarında devlet tarafından komünist partisinin içine yerleştirilen bir muhbirci olduğunu iddia etti ve gizli bir rapor paylaştı.[3] Bu iddia üzerine Kundera bunun bir itibar suikasti olduğunu söyleyerek gazeteye dava açtı. Dava duruşmasında Orhan Pamuk, Gabriel García Márquez, Carlos Fuentes, J. M. Coetzee, Nadine Gordimer, Selman Rüşdi, Philip Roth, Juan Goytisolo ve Jorge Semprún gibi edebiyatçılar Kundera'ya desteklerini açıkladılar. Çağımızın en başarılı düşünsel roman yazarı ve varoluşçuların sonuncusu olarak nitelendirilen Kundera'nın son kitabı Bir Buluşma 2009 yılında yayınlandı ve 2010 yılında Türkçeye tercüme edildi. 2019'da Çek vatandaşlığını geri aldı. Kundera, kendini artık bir Fransız yazar olarak gördüğünü ve eserlerinin Fransız edebiyatı olarak incelenmesini, sınıflandırılmasını istedi. Uzun süren rahatsızlığının ardından, 11 Temmuz 2023'te, Paris'teki evinde öldüğü, memleketi Brno'daki Milan Kundera Kütüphanesi sözcüsü tarafından basınla paylaşıldı. Kundera'nın Biz de En Bilinen Eseri Eserleri Roman Şaka (Žert), 1967 (Çev. Semih Özay, E Yayınları, 1969) Yaşam Başka Yerde (Život je jinde), 1969 (Çev. Levent Kayaalp, İletişim Yayınları, 1987) Ayrılık Valsi (Valčík na rozloučenou), 1972 (Çev. Aydın Emeç, Hürriyet Yayınları, 1978 / Can Yayınları, 1988) Gülüşün ve Unutuşun Kitabı (Kniha smíchu a zapomnění), 1979 (Çev. Halim İnal, Hür Yayın, 1981) Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği (Nesnesitelná lehkost bytí), 1984 (Çev. Fatih Özgüven, İletişim Yayınları, 1986) Ölümsüzlük (Nesmrtelnost), 1988 (Çev. İsmail Yerguz, AFA Yayınları, 1990) Yavaşlık (La Lenteur), 1995 (Çev. Özdemir İnce, Can Yayınları, 1995) Kimlik (L'Identité), 1998 (Çev. Aykut Derman, Can Yayınları, 1998) Bilmemek (L'Ignorance), 2000 (Çev. Aysel Bora, Can Yayınları, 2001) Kayıtsızlık Şenliği (La fête de l'insignifiance), 2014 (Çev. Ayça Sezen, Can Yayınları, 2015) Hikâye Gülünesi Aşklar (Směšné lásky), 1969 (Çev. Serdar Rifat Kırkoğlu, Ayrıntı Yayınları, 1988) The Apologizer, 2015 Şiir Člověk zahrada širá (Man: A Wide Garden), 1953 Poslední máj (The Last May), 1955 Monology (Monologues), 1957 Deneme Český úděl (The Czech Deal) in Listy, 1968 Radikalizmus a expozice (Radicalism and Exhibitionism), 1969 Roman Sanatı (L'art du Roman), 1986 (Çev. İsmail Yerguz, AFA Yayınları, 1989) Saptırılmış Vasiyetler (Les testaments trahis: essai), 1993 (Çev. Özdemir İnce, Can Yayınları, 1994) D'en bas tu humeras les roses, 1993 Perde: Yedi Bölümlük Bir Deneme (Le Rideau), 2005 (Çev. Aysel Bora, Can Yayınları, 2006) Bir Buluşma (Une rencontre), 2009 (Çev. Roza Hakmen, Can Yayınları, 2010) Oyun Anahtar Sahipleri Majitelé klíčů), 1962 (Çev. Rekim Teksoy, Remzi Kitabevi, 1990) Ptákovina (The Blunder), 1969 Jacques ile Efendisi (Jakub a jeho pán: Pocta Denisu Diderotovi), 1981 (Çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 1992) Makale What is a novelist, The New Yorker, 9 Ekim 2006 Die Weltliteratur, The New Yorker, 8 Ocak 2007 Kurgudışı A Kidnapped West: The Tragedy of Central Europe, 2023 Ödülleri Medicis Ödülü (Yaşam Başka Yerde) Mondello Ödülü (Jacques İle Efendisi) Commonwealth Ödülü Europa Literatura Ödülü Kudüs Ödülü

  • Türkiye’nin DÜZENİ

    Devletin Has Evladı ve Kurbanlık Adayı * Mehmet Şamilof * Aynı hücreden bölündük. Aynı rahme düştük, aynı sütü emdik. Hayata eşit başladık. Ama Türkiye denilen o devasa terazinin iki kefesine oturduğumuzda, birimiz göğe yükseldi, birimiz evrak klasörlerinin arasında gömüldü. Biz ikizdik. Ben ve Salih. Aynı okullarda okuduk, aynı müfredatla yoğrulduk, aynı sıralarda dirsek çürüttük. Aynı formülleri ezberledik, aynı sınavlara girdik. Fakat devlet denilen mekanizma, bizi bağrına aldığında birimizi “öz evlat”, diğerimizi “üvey evlat” ilan etti. Bu yazı, aynı eğitimden çıkıp iki ayrı Türkiye gerçeğine savrulan bir hayatın anatomisidir. İki Yol, İki Sözlük Salih, “Devlet kapısı garantidir” dedi. Kravatını düzeltti, Ankara’nın gri ama güvenli koridorlarına girdi. Ben ise “kendi işimin efendisi olacağım, istihdam yaratacağım, bu memlekete değer katacağım” diyerek özel sektörün dalgalı denizine açıldım. Hayat bizi iki farklı sözlüğe mahkûm etti. Salih’in sözlüğünde şunlar yazıyordu: Makam aracı. Şoför. Lojman. Hafta sonu tatili. Brüt maaş üzerinden tam yatan sigorta. Devlet onun hayatını daha ilk günden sigortaladı. Otuz yıl kira nedir bilmedi; lojmanda yaşadı. Fatura, bakım, tamirat derdi olmadı; devlet karşıladı. Trafikte terlemedi; şoförlü araç tahsis edildi. Bayramları huzurluydu, hafta sonları dokunulmazdı. Salih bu hayatta yalnızca yaşadı. Geri kalan her şeyi onun adına devlet düşündü, devlet ödedi. Vergilerle Yazılmış Bir Hayat Benim sözlüğüm ise bambaşkaydı. Sayfalarında sadece rakamlar vardı: Kurumlar Vergisi. KDV. Geçici Vergi. SGK. Muhtasar. Damga Vergisi. Stopaj. MTV. Kar Dağıtım Stopajı… Devletin iş veremediği insana iş verdim. İstihdam yarattım. Risk aldım. Ama devlet bana teşekkür etmek yerine, her ay kapıma dayanıp yeni bir vergi makbuzu uzattı. Ben, Salih’in şoförlü aracının yakıtını ödeyen mükelleftim. Ben, oturduğu lojmanın boyasını, içtiği suyun vergisini yatırandım. Salih akşam evinde çocuklarıyla yemek yerken, ben banka dekontlarıyla, vergi dairesi tebligatları arasında yaşlandım. Ne bir yuva kurabildim, Ne çocuklarımın büyüdüğünü izleyebildim. Benim çocuklarım, ay sonunda ödenmesi gereken borçlardı. Lüks Salonlar, Ucuz Hayatlar Sayın yönetenler; Biz bu ülkenin esnafı, küçük işletmecisi, müteşebbisi… Devlete yük olmadık. Devletin yükünü aldık. Ama siz, asgari ücreti ve emekliye reva gördüğünüz komik zamları konuşmak için lüks salonlarda toplandınız. Binlerce canlı çiçekle süslenmiş masalarda, dev LED ekranların önünde kararlar aldınız. O masalarda yediğiniz pastaların, O salonların, O çiçeklerin parasının kimin cebinden çıktığını biliyor musunuz? Benim. Benim ömrümü tüketerek ödediğim vergilerle o pastaları yediniz. Benim uykusuz gecelerimle o çiçekleri kokladınız. Bu hikâye yalnızca benim değil. Kepengini hüzünle indiren bakkalın, Borç sarmalında boğulan atölye sahibinin, Vergi dairesinden gelen tebligatla uykusu kaçan binlerce esnafın çığlığıdır. Ve borçlarını ödeyemediği için hayata veda edenlerin vebali, o salonların yaldızlı tavanlarındadır. Emeklilik: Bir Kadeh Şarap, Bir Battaniye Ve takvimler emekliliği gösterdiğinde, kader son yumruğunu vurdu. İkizim Salih, Ege’de denize nazır müstakil evinde, kış bahçesinde kırmızı şarabını yudumluyor. Hayatı, devlet garantörlüğünde yaşamanın huzuruyla dinliyor. Onun adına mutluyum. Refahı daim olsun. Ben ise İstanbul’un soğuk bir çatı katında, rutubetli duvarların arasında, eski bir battaniyeye sarılıp titriyorum. Şirketi tasfiye ederken işçimin tazminatını ödedim. Devletin vergisini eksiksiz verdim. Evimi sattım. Arabamı sattım. Gençliğimi sattım. Bugün borcum yok. Ama yarınım da yok. Devletin bana layık gördüğü 20 bin liralık emeklilik, bir maaş değil; bir mesajdır: “Sen ürettin, sen riske girdin, sen bize baktın. Şimdi kenara çekil.” Son Söz Yerine İkimiz de bu vatanın evladıydık. Salih devleti tüketti, devlet ona baktı. Ben devleti besledim, devlet beni tüketti. Salih’in kadehindeki şarapta, benim ödenmiş vergilerimin, uykusuz gecelerimin ve hiç kurulamamış hayallerimin tortusu var. Çok yaşa ikizim Salih… Devlet seni yaşattı, beni imha etti. Adaletiniz budur. Eserinizle gurur duyun. Mehmet Şamilof 11 Ocak 2026

  • 31 Mart Vakası

    Hareket Ordusu İstanbul'a Girişini gösteren bir posta kartı 31 Mart Vakası (Kalkışması, İsyanı, Darbesi, Ayaklanması, Olayı yahut Hadisesi), II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanma ve darbe teşebbüsüdür. Rumi takvime göre 31 Mart 1325'te (13 Nisan 1909) başladığı için bu adla anılmıştır. On üç gün süren ayaklanma, II. Meşrutiyet döneminin en önemli olaylarından biri olarak kabul edilir. İSYAN Askerî bir isyan olarak ortaya çıkmasına rağmen isyana dâhil olan softaların propagandaları sonucu sonradan dinî bir hâl almıştır. Sebepleri tam olarak belirlenemeyen bu olayın planlı ve bilinçli bir hareket olup olmadığı kesinlik kazanmamıştır. İsyanın ilk günü hükûmet istifa etmiş, isyancı askerler yedi gün süre ile İstanbul'a hâkim olmuştur. Bir milletvekili, bir nazır ve tespit edilemeyen sayıda asker ve sivilin hayatını kaybettiği isyan giderek büyüdü. Selânik'te bulunan Üçüncü ve Edirne'de bulunan İkinci Ordulara mensup askerlerin oluşturdukları, Rumeli halkının gönüllü katıldığı “Hareket Ordusu”nun İstanbul'a gelmesi ile bastırıldı. Üç gün süren çarpışmaların ardından sıkıyönetim ilan edildi. Yıldız sarayı Hareket Ordusu tarafından yağmalandı. Padişahın kişisel eşyaları, giysiler, atlar, tarihi yönden de çok değerli olan mücevherler çalındı. Padişah II. Abdülhamit tahttan indirilip yerine V. Mehmed Reşad tahta çıktı. İsyana katılanlar ve destekleyenler yargılanarak 70 kişi idam edildi, 420 kişi ise çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. Olay kimi arşiv belgelerinde “hareket-i irtica”, “hadise-i irtica”, kimi belgelerde de “hadise-i ihtilaliye”, “hareket-i ihtilaliye”, “harekât-ı iğtişaşiye” ve “vakıa-i ihtilaliye” tabirleri ile ifade edilmektedir. Türk siyasi tarihine irtica kavramının, bu olay ile birlikte girdiği kabul edilir. Ancak kimi araştırmacılar olayı bir irtica ayaklanmasından ziyade amacına ulaşamayan bir askerî darbe girişimi olarak değerlendirir. 31 Mart Vakası'nda ölenlerin anısına İstanbul'da Abide-i Hürriyet adıyla bir ulusal anıt inşa edilmiştir. Arka plan 1908 yılında II. Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte Osmanlı Devleti'nde yeni bir siyasal yapılanma ve yeni bir zihniyet yapısının yanı sıra, bu yeni zihniyetten rahatsızlık duyan bir kesim ortaya çıkmış, gerek sivil toplumda gerekse ordu içinde artan kutuplaşma ve gerginlikler isyan ortamı doğurmuştur. Meşrutiyeti ilan etmiş olmasına rağmen iktidarı tam olarak ele geçirememiş olan ve hükûmet üzerinde dolaylı bir denetim kuran İttihat ve Terakki Cemiyetinin devlet kademelerinde kadrolaşması politik istikrarsızlığa yol açmıştı. Cemiyet ile ters düşen memurların görevlerinden uzaklaştırılmaları, cemiyete girdiğini ispat için yemin etmeyenlerin tutuklanması, farklı siyasi oluşumlara hayat tanınmaması huzursuzluk nedeniydi. İttihat Terakki ve hükûmeti eleştiren gazetelere hatta bu gazeteleri satan bayilere baskı uygulanması isyan ortamını doğuran uygulamalardandı. Bu ortamda Meşrutiyetin İlanı'ndan birkaç ay sonra İstanbul'da irtica yanlısı bir takım küçük ayaklanmalar meydana geldi, ancak kısa sürede bastırıldı. 7 Ekim 1908'de Fatih Camisi'nde Kör Ali ve İsmail Hakkı adlarında iki hocanın arkasına takılan halkın Yıldız Sarayı'na kadar gidip Meşrutiyet aleyhine gösteri yapmaları bu isyanlardandır. Henüz tam egemen olamadıkları Kâmil Paşa kabinesine karşı ellerini güçlendirmek isteyen İttihatçıların eylül ayı sonlarında Selânik'te 3. Ordu'dan getirilip Taşkışla'ya yerleştirdikleri üç Avcı Taburu, bir gerginlik konusu idi. Bu taburlara o günlerde cemiyetin destekçisi olarak bakılıyordu. Cemiyet, Bulgar tehdidini öne sürerek İstanbul'daki Avcı Taburlarının sayısını arttırmak isterken Kâmil Paşa hükûmeti kendisine karşı bir ihtilalde kullanılacakları endişesi ile taburların bir an önce gitmesini istiyordu. Ekim 1908'de ordu içinde “alaylı” ve “mektepli” subaylar meselesinden doğan hoşnutsuzluklar arttı. Eski sisteme göre yetişmiş alaylı subayların kısa süre içinde ordudan tasfiye edileceği söylentileri, alaylı subayların mekteplilerle ilişkilerini her geçen gün biraz daha bozdu. Ordudaki disiplinsizliğin en önemli sebebini ibadet bahanesiyle talimden kaçmak olarak gören Cemiyetin ibadete karşı politikaları ise askeri, din propagandasına açık hâle getirdi. Bu dönemde Volkan ve Mizan gibi gazetelerin yayınlarında kullandıkları kışkırtıcı üslup, İttihat ve Terakki'nin uygulamalarından zarar görenler üzerinde etkili oldu. Özellikle Derviş Vahdeti'nin çıkardığı Volkan gazetesi 31 Mart Olayı'nda önemli rol üstlendi. İngilizler tarafından finanse ve himaye edilen ve yer yer Prens Sabahattin'in ademimerkeziyetçi görüşlerine de yer veren Volkan gazetesi, alaylı subaylar ve asker kesimi arasında taraftar kazanmış İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin yayın organı hâline gelmişti. 31 Mart Vakasında Ölenlerin anısına İstanbul'da dikilen ABİDE-İ HÜRRİYET anıtı Askerlerin hoşnutsuzlukları ordu içinde çeşitli isyan hareketlerine yol açtı. 31 Mart öncesindeki en önemli askeri isyan, Taşkışla Olayı idi. Askerlik sürelerini doldurarak terhis olmayı bekleyen 87 eratın, askerlik sürelerinin tekrar uzatılması üzerine Ekim 1908'de Taşkışla'da ayaklanması, kanlı bir şekilde bastırıldı. Aralık 1908'de bir tiyatro oyununda oyunun erlere yasak edilmesi ikinci bir ayaklanmaya sebep oldu. Erlerin " bize yasaksa subaylara da yasak olmalıdır" diyerek tiyatroyu basması sonucu şiddetli çarpışmalar gerçekleşti. Askeri kesimdeki ayaklanmalar, 23 Ocak 1909'da Harp Okulu öğrencilerinin ayaklanması ile devam etti. Öğrenciler, Okul Nizamnamesi'nin aşırı sertliği ve yabancı dil öğrenmekte güçlük çekmekten şikayetçi idi; olay, 60 öğrencinin okuldan kovulması ile sonuçlandı. Mart 1909'da ise Abdülhamit'in özel muhafız alayının bir bölümünü oluşturan Arnavut ve Arap asıllılardan oluşan Zuhaf Alayı'na, geleneklere aykırı şekilde, Türk askerlerinin katılmak istenmesi sırasında olaylar yaşandı. Bütün bu olaylarda hep Selânik'ten getirilmiş olan avcı taburlarının ayaklanan birliklere karşı kullanılmış olması Birinci Ordu içerisinde avcı taburlarına karşı genel bir düşmanlık duygusunun doğmasına yol açtı. *Toplumdaki bir başka çatışma konusu, “asker-medreseliler” çatışması idi. Medreselilerin askerlik hizmetinden muaf tutulmasını haksızlık olarak değerlendiren Harbiyeliler, muaflığın devamı için medrese mensuplarının hiç olmazsa basit bir okuma yazma sınavına tabi tutulmalarını istiyordu. Şeyhülislamlık ile Harbiye Nezareti arasındaki pazarlık sonucu medreselilerin birkaç satır yazı yazmalarını, birkaç basit cümle okumalarını, namaz ve oruç bahislerinden soru n lar içeren bir sınava tabi tutulmaları kabul edildi. Bu karar, medreselilerde Harbiye Nazırı'na karşı büyük öfke doğurdu. İttihat ve Terakki ile çatışan Kâmil Paşa Hükûmetinin 4 Şubat 1909'da Meclis'in vermiş olduğu “âdem-i itimad” oyları ile düşürülmesinden sonra sadarete Hüseyin Hilmi Paşa'nın getirilmesi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti, hükûmeti resmen ele geçirmiş oldu. Toplumda artan kutuplaşmalar ve tahammülsüzlüklerin sonucu olarak çeşitli siyasi cinayetler işlendi. 7 Nisan 1908 Çarşamba günü Serbesti gazetesi başmuharriri Hasan Fehmi'nin bir köprü üzerinde arkadaşı Ertuğrul Şakir'le yürürken öldürülmesi bu cinayetlerdendi. Hasan Fehmi'nin öldürülmesinde İttihat ve Terakki'nin parmağının olduğu iddia edilmiş, bu cinayetten sonra Cemiyete karşı oluşan olumsuz hava, kimi İttihatçıların partiden istifasına yol açmıştır. Oldukça hareketli fikir ve eylem ortamı Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi'nin öldürülmesi ile şiddete dönüştü. İsyanın ortaya çıkışı Rumeli'den İstanbul'a getirilip Taşkışla'ya yerleştirilmiş olan 4. Avcı Taburu, 12-13 Nisan 1909 gece yarısı (Rumi takvimle 30 Mart'ı 31 Mart'a bağlayan gece) başlarında çavuşları olmak üzere ayaklanmış ve kışladaki komutayı ellerine geçirerek bazı subayları hapsetmiştir. Sabaha doğru askerle kışladan çıkıp Ayasofya Meydanı'na ilerlerken isyan diğer kışlalara da yayıldı. Sayıları 5-6 bini bulan askerler, "Şeriat isteriz! Padişahım, çok yaşa!" sözleriyle meydanda toplandılar. Onlara katılan yüzlerce hoca ve medrese öğrencisi de gelerek mektepli subayların orduyu Frenkleştirmeye çalıştıkları, bütün bunların İttihat ve Terakki Cemiyetinin başı altından çıktığı, din hükümlerinin ayaklar altına alındığını ifade eden konuşmalar yaptılar. Ayaklanmacılar, kalabalığın artmasından sonra meydana yakın bir mesafedeki Meclis binasını kuşattılar. Hükûmetten Harbiye Nazırının ve Mahmut Muhtar Paşa'nın görevlerinden alınmasını, eski Harbiye Nazırı Nâzım Paşa'nın yeniden göreve getirilmesini istediler. Şeyhülislam Ziyaettin Efendi'yi aracı kıldılar. Kısa bir süre içinde İstanbul'un tüm semtleri isyancı erler tarafından kontrol altına alındı. İsyancıların isteklerinin kabul edildiği kararını alan Osmanlı kabinesi bunu isyancılara ulaştırmaya çalışırken isyancılar kuşattıkları Meclis binasını işgal ettiler. Adliye Nazırı Nâzım Paşa, Ahmed Rıza Bey'e; Lâzkiye Milletvekili Emir Arslan Bey de Hüseyin Cahit Bey'e benzediği için öldürülürken Bahriye Nazırı Rıza Paşa ağır yaralandı. Milletvekillerinin öldürülmesi, Şura-yı Ümmet ve Tanin basımevlerinin yağma edilmesi üzerine Padişah'ın isteği ile kabine istifa etti. İsyancıların görüşleri doğrultusunda 14 Nisan 1909'da Tevfik Paşa Kabinesi kuruldu ve göreve başladı. İsyancılar tarafından “Aff-ı Şahâne" adı verilen genel af ilan edildi ancak umulduğu gibi isyancıların zorbalığı sona ermedi. Aralarında Şerif Sadık Paşa ve Katibi Esat Bey, Süvari Teğmeni Selâhattin Mümtaz ve Üsteğmen Yusuf Nurettin'in bulunduğu bazı subaylar öldürüldü. İsyancıların İstanbul içerisinde küçük gruplar hâlinde dolaşarak silah atmaya, Türk kadınlarının Beyoğlu'na çıkmasına engel olmaya, Frenk gömleği giyen kimseleri tartaklamaya başladıkları görüldü. Asâr-ı Tevfik Zırhlısı Kaptanı Deniz Binbaşılarından Ali Kabuli Bey'in, kendi gemisinin erleri tarafından sokaklarda sürüklenip Yıldız Sarayı'na kadar götürülerek Abdülhamit'in gözleri önünde öldürülmesi, isyancıların en vahşi eylemlerindendi. Yıldız Yağması 31 Mart İsyanı sırasında Selânik'ten gelen Hareket Ordusu'nun (Selânik Ordusu) Yıldız Sarayı'nı yağmalamasına Yıldız Yağması denmiştir. Meşhur 31 Mart ayaklanmasını bastırmak üzere İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'ndaki askerler Yıldız Sarayı'nı basıp padişahın kişisel eşyalarını, atlarını, kuşlarını, giyecek, yiyecek, para ve mücevherleri çalmışlar, sarayda tahribata yol açmışlardır. Yıldız Sarayı'nı da yağmalayan Hareket Ordusu askerleri arasında Selanik yöresinden halktan toplanan eşkıyalar, çeteler de vardır. Tahsin Demiray "Yıldız yağması" başlıklı yazısında şu bilgiyi vermektedir: "İttihatçılar, Abdülhamit'i Yıldız'dan hemen uzaklaştırmazlar. Sarayın mücevher, zümrüt, yakut altın, inci vesaire kıymetli her nesi varsa oradan aldırırlar. Değeri milyonlar tutan ve aynı zamanda tarihî hazine teşkil eden küçük parça eşya büyük sandıklara doldurulup hemen Harbiye Nezaretine getirilip orada büyük dış kapının yanlarındaki -bugün biri rektörlük, diğeri Türkiyat Enstitüsü olan- binaların alt katlarına yerleştirilmişlerdir." Bu nakil işine nezaret eden Şehremini Ebubekir H. N. Tepeyran hatıralarında: Bizzat mühürlediğim kapılar sonradan açılmıştır." diyor ve talanı anlatıyor. Memduh Paşa da:. " ... Yıldız Sarayı'nda hizmetle mevki tutmuş olanlar, halden bir gün evvel kuvve-i müsellaha (Silahlı güç, Ş.A) ile çıkarılıp hırpalanmış ve tevkif hücrelerine sokulmuşlardır. Kadınefendiler, şehzadelerle sultanlar ve cariyeler ayrıca çıkarıldıklarından sarayın hazinesinde mevcut cevahir ve nukut (Nakit paralar, Ş.A) memurini askeriye vasıtası ile ahz ve nakledilmiştir. " demektedir. İsyanın bastırılması Hareket Ordusu askerleri İstanbul'da... Selânik, İstanbul'daki isyandan Jandarma Yüzbaşısı İsmail Canbulat Bey'in ilettiği “Meşrutiyet mahvoldu.” ibareli telgrafıyla haberdar oldu. Selânik'te isyana karşı büyük bir miting tertip edildi. Serez'de ve diğer Makedonya şehirlerinde de isyana büyük tepki doğdu. Padişah, Sadaret ve Meclis-i Mebusan'a protesto telgrafları çekildi. Selânik'teki İttihatçılar arasında İstanbul üzerine bir kuvvet yollamak konusunda bir fikir birliği meydana gelmişti. 14 Nisan günü Selânik'te genel seferberlik ilan edilerek Selânik Redif Tümeni'nin bütün taburları silahaltına alındı. Bu birliklere Edirne'de bulunan İkinci Ordu Birlikleri ve Selânik çevresinde sivil gönüllüler de katıldı. "Özgürlük kahramanı" olarak tanınan Resneli Niyazi Bey de Resne'de bir araya getirdiği gönüllülerle birlikte bu hareketin içinde yer aldı. Toplanan bütün kuvvetlerin başına Selânik IX. Redif Fırkası (tümeni) Kumandanı Hüsnü Paşa getirildi, Kurmay Başkanlığına da Kolağası Mustafa Kemal Bey atandı. Mustafa Kemal Bey, Selânik'ten İstanbul'a hareket eden orduya “Hareket Ordusu” adını verdi . Hareket Ordusu, 14 Nisan akşamı trenle İstanbul'a hareket etti. İstanbul önlerine geldikten sonra 19 Nisan'da İstanbul halkına ordunun amacını açıklayan bir beyanname yayımladı. Hüseyin Hüsnü Paşa'nın imzasıyla yayımlanan beyannameyi Mustafa Kemal kaleme almıştı. Beyanname, telgrafla Erkân-ı Harbiye-yi Umumîye'ye iletildi ve sokaklarda halka dağıtıldı. Hareket Ordusu, İstanbul'a girme hazırlığında iken komuta değişikliği yapıldı; ordunun komutanlığına Mahmut Şevket Paşa atandı. Hareket Ordusu Kurmay Başkanlığı Binbaşı Enver'e verildi. Mahmut Şevket Paşa 23 Nisan'ı 24 Nisan'a bağlayan gece orduya İstanbul içlerine ilerleme emri verdi. İsyancıların en yoğun direnme noktaları Taşkışla, Davutpaşa ve Taksim Kışlaları'nda olmuş ve kanlı çarpışmalar gün boyu sürmüştü. Hareket Ordusu İstanbul'daki isyanı bastırdıktan sonra birliklerini Yıldız Sarayı'na yönlendirdi. İki günlük kuşatmadan sonra 27 Nisan'da Hareket Ordusu saraya girerek denetimi ele geçirdi. İsyanın bastırılmasından sonraki gelişmeler Hareket Ordusu'nun İstanbul'da duruma tamamen hâkim olmasıyla birlikte Padişah II. Abdülhamit'in tahttan indirilmesi konusu gündeme gelmiştir. Ayaklanmanın tamamen bastırılmasıyla kendisini güvende hisseden Meclis-i Mebûsan, 25 Nisan'da Yeşilköy'den Ayasofya yakınındaki kendi binasına geri döndü ve 27 Nisan 1909'da bu konuyu görüşmek üzere toplandı. Sultan Abdülhamit'in hilafet ve tahttan indirilmesi oy birliği ile kabul edildi. Abdülhamit'in yerine kardeşi Veliaht Mehmet Reşat Efendi'yi getiren Meclis, bu kararı Abdülhamit'e bildirmek üzere dört kişilik bir kurul oluşturdu. Abdülhamit, Selânik'te sürgüne gönderildi. Osmanlıların birlikteliklerinin devam etmekte olduğunu göstermek maksadıyla dört kişilik kurulda Ermeni ve Yahudi milletvekillerine yer verilmişti ancak bu ileride İttihatçıların şiddetle eleştirilmelerine, siyonistlikle suçlanmalarına sebep olmuştur. Abdülhamit'in taht indirmeye memur kurulda Osmanlının birlik ve beraberliğini gösteren Yahudi ve Ermeni milletvekilleri de vardı Olayların sona ermesiyle İstanbul'da sıkıyönetim ilan edilmiş, isyana karışanların tespiti yapılmış ve geniş çapta tutuklamalar başlamıştır. Suçluların yargılanarak cezalandırılması amacıyla üç Divan-ı Harp; tutuklananların ilk sorgulamalarını yapmak üzere Tahkik Heyetleri, halkın bu olaylara karışan kimseler hakkında bildiklerini haber verebilmesi için Tedkikât Heyetleri oluşturuldu. Yargılamalar sonunda 70 kişi idama, 420 kişi 6 aydan müebbete kadar artan cezalara, yüzlerce kişi de süresiz sürgün cezalarına çarptırıldı. İdama mahkûm olanların cezaları Beyazıt ve Ayasofya meydanlarında, Köprübaşı'nda, Kasımpaşa'da darağaçları kurularak infaz edildi. Ege'den yabancı bir ülkeye kaçmak için trenle İzmir'e gitmeye çalışırken yakalanan Derviş Vahdeti'nin yargılanması bir aydan fazla sürdü. Akıl sağlığının bozuk olduğu yönündeki savunmasına itibar edilmedi, 19 Temmuz 1909'da Ayasofya Meydanı'nda asılarak idam edildi. 31 Mart'ta ölenler için yaptırılan ve açılışı 23 Mayıs 1911 tarihinde gerçekleşen Abide-i Hürriyet'e 2 subay ve 42 askerin cenazesi yerleştirildi.

  • Volkan Konak

    Volkan Konak (1 Şubat 1967, Maçka , Trabzon - 31 Mart 2025, Gazimağusa ), Türk halk müziği sanatçısıdır. 2006 yılında çıkardığı albümü, MÜ-YAP tarafından altın plak ile ödüllendirilmiştir. İlk yılları Volkan Konak, 1 Şubat 1967 tarihinde Trabzon 'un Maçka ilçesinin Yeşilyurt köyünde doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Maçka'da tamamladıktan sonra öğretmeninin teşvikiyle 1983 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı'na girdi. 1988 yılında konservatuvarı bitirip aynı yıl İstanbul Teknik Üniversitesinde Halk Müziği üzerine Sosyal Bilimler yüksek lisans eğitimine başladı. 1991 yılında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Müzik kariyeri Sanat ve müzik hayatına 1989 yılında Maçka yöresinde yaptığı derleme çalışmalarını topladığı Suların Horon Yeri adlı müzik albümüyle başladı. Daha sonraları beste çalışmalarına başladı. Nâzım Hikmet , Yaşar Miraç , Ömer Kayaoğlu , Sunay Akın , Sabahattin Ali gibi şairlerin eserlerini besteleyerek müziğini, tarzını belirlemiş oldu. Beste müziğinin içerisine etnik motifleri katarak örneği olmayan kendine özgü bir tarz yaratmış oldu. Karadeniz müziğini evrensel müzik formlarıyla buluşturarak özgün bir yapıda yeniden şekillendiren Konak, Efulim 'i 1993 yılında yaptı. Daha sonra 1994 yılının Ekim ayında Gelir misin Benimle adlı albümünü hazırladı. Askerlik görevi nedeniyle bir süre çalışmalarına ara verdi. Askerlik görevini tamamladıktan sonra hemen üçüncü albümü Volkanik Parçalar 'ın çalışmasına başladı. Üç aylık çalışmadan sonra da bu albüm müzikseverlerin beğenisine sunuldu. Volkan Konak, 1998 yılının Nisan ayında kendisi tarafından kurduğu Kuzey Müzik Prodüksiyon isimli firmasından Pedaliza isimli albümünü müzikseverlerin beğenisine sundu. 1993 yılından bu yana albüm çalışmalarında yaklaşık elli adet bestesini sergilemiş ve bu çalışmalar sonunda Gazeteciler Cemiyeti, çeşitli vakıf ve dernekler tarafından yılın sanatçısı seçildi. 1997 yılında Politika dergisi tarafından "Yılın En İyi Müzik Sanatçısı" seçildi. Volkan Konak'ın 1993 yılında ürettiği bir bestesinin tüm dünya hakları "Kuzey Müzik Prodüksiyon" ile Fransız prodüktör "Alain Finet" arasında yapılan sözleşme sonucunda Alain Finet tarafından satın alındı. 1998'den itibaren albümlerinde Karadeniz dışında İç Anadolu, Doğu Anadolu, Ege, Akdeniz, Rumeli ve Kıbrıs yörelerinden de türküler seslendirdi. 2000 yılında Şimal Rüzgarı adlı albümünü DMC'den çıkararak dinleyicilerine ulaştırdı. 2003 yılı Aralık ayında 3,5 yıl aradan sonra yine DMC etiketiyle yayımlanan Maranda isimli albümü çıktı. 2006 yılında ise Mora isimli albümüyle müzikseverlerle buluştu. Mora albümünde olan ve ablası Nuran Bahçekapılı'nın sözlerini yazdığı "Gardaş" adlı eseri Kâzım Koyuncu anısına bestelemiştir. Besteci ve söz yazarı kimliğinin yanı sıra şiirsel yönü de olan Volkan Konak'ın birçok şiiri mevcuttur. Konserlerinde şarkılarının yanı sıra birçok şairden şiirler de okuyan Volkan Konak, anlattığı esprili hikâyeleriyle izleyenlerinin ilgisini çekerdi. İki yıl süren Çernobil araştırmasıyla bu facianın Türkiye ve de özellikle Karadeniz Bölgesi üzerindeki etkilerini derleyip belgelendirmiştir. Kanserden babası dâhil birçok yakınını kaybeden ve bunun acısını devamlı içinde duyan Volkan Konak, sözlerini ablası Nuran Bahçekapılı'nın yazdığı "Cerrahpaşa" adlı eserini babası için bestelemiştir. Yıllardır Karadeniz Bölgesi'ndeki kanser vakalarının artışına dikkat çekmek için uğraşan Volkan Konak, bölgeye Kanser Araştırma Hastanesi kurulması için mücadele etmekteydi. 2009 yılında Mimoza adını verdiği yeni albümüyle sevenleriyle tekrar buluşan Volkan Konak, Mimoza albümünün ilk klibini "Göklerde Kartal Gibiydim" adlı eserine, ikinci klibini ise "Mimoza Çiçeği" adlı eserine çekmiştir. Albümünün üçüncü klip çalışmasını ise "Yarim Yarim" adlı eserine çekmiştir. Aynı yıl röportaj yapmış, Rum veya Laz olmadığını açıklamıştır. 2012 yılında ise Lifor isimli albümünü çıkararak sevenleriyle tekrar bir araya gelmiştir. Lifor albümünün ilk klibi, "Nerdesin (Karagözlüm)" adlı esere çekilmiştir. Albümün ikinci klip çalışması ise albümü dinleyen ve seven kişilerce yapılan istek üzerine "Ayletme Beni" adlı Rumeli yöresine ait türkü olmuştur. Bu albümünde ayrıca Neşet Ertaş 'ın "Aşkın Beni Deleyledi" adlı eserini seslendirmiştir. Ölümü 30 Mart 2025 tarihinde KKTC 'de konser verdiği esnada kalp krizi geçirdi. Daha sonra çağrılan ambulans ile Gazimağusa Devlet Hastanesine kaldırılan 58 yaşındaki sanatçı hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen 31 Mart 2025 tarihi saat 00.42'de öldü. 1 Nisan 2025 tarihinde Barbaros Hayrettin Paşa Camii 'nde cenaze namazı kılındı. Cenazesi ise 2 Nisan 2025 tarihinde, memleketi Trabzon 'un Maçka ilçesinin Güney Mahallesi 'nde defnedildi. Diskografi Volkan Konak diskografisi Stüdyo Albümleri 1989: Suların Horon Yeri 1993: Efulim 1994: Gelir misin Benimle 1996: Volkanik Parçalar 1998: Pedaliza 2000: Şimal Rüzgarı 2003: Maranda 2006: Mora 2009: Mimoza 2012: Lifor 2015: Manolya 2017: Klasikler 1 2019: Dalya DERLEME KAYNAK: VİKİPEDİ

  • İnsanın Çiçek Açma İsteği

    Zeki BAŞTÜRK * Yaşam, çoğu kez bize sormadan karar verir. Nerede doğacağımızı, hangi koşullarda büyüyeceğimizi, hangi rüzgârlara maruz kalacağımızı biz seçmeyiz. Kimi zaman verimli bir toprağa düşeriz, kimi zaman kuraklığın ortasına… Ama insanın asıl öyküsü, düştüğü yerden çok, orada neye dönüştüğüyle ilgilidir. “Yaşam seni nereye ekerse eksin, sen yine de çiçek açmayı sürdür.” Bu söz, bir dilekten öte, bir duruşu anlatır. Çünkü çiçek açmak; sadece güzelleşmek değil, varlığını kabul ettirmek, direnmek ve yeniden doğmaktır. En sert kışların ardından bile toprağın bağrından yükselen o ilk filiz gibi, insan da en zor koşullarda bile içindeki yaşam gücünü anımsayabilir. Kimi insanlar, yaşamın sertliğini bir mazeret olarak görür. İçine kapandıkça solar, umutsuzlukla köklerini kurutur. Oysa kimileri vardır; taşın çatlağında bile yeşermeyi bilir. Çünkü bilirler ki, çiçek açmak dış koşullardan çok, içsel bir karardır. Umudu seçmek, yeniden başlamak, düşse de kalkmak… Bunlar, insanın kendi toprağını dönüştürme gücüdür. Çiçek açmak aynı zamanda başkalarına da dokunmaktır. Bir gül sadece kendisi için kokmaz; bir papatya sadece kendine bakmaz. İnsan da kendi iyiliğini çoğalttıkça, etrafına ışık olur. Zor zamanlarda bile gülümseyebilen bir yüz, karanlıkta yakılan bir mum gibidir. Küçük görünür ama bulunduğu yeri değiştirir. Yaşam, bazen bizi hiç istemediğimiz yerlere savurur. Belki bir yitik, belki bir düş kırıklığı, belki de derin bir yalnızlık… Ama tam da o anlarda, insanın içinde saklı olan o direnç tohumu kendini anımsatır. Çünkü çiçek açmak, her şey yolundayken değil; her şey zorundayken anlam kazanır. Sonunda sorun, nereye ekildiğimiz değil; orada nasıl kök saldığımızdır. Kendi içimize ne kadar su verdiğimiz, ne kadar ışık taşıdığımızdır. Yaşamın sertliğine, zorluklarına, güç koşullarına karşın güzelliği seçmek, kırılganlığa karşın güçlü kalmak ve her şeye karşın yeniden açmak… İşte insanın en gerçek utkusu budur: Nereye düşerse düşsün, yine de çiçek açabilmek. Çiçekler gibi renkli ve güzel geçsin yaşamınız. Zeki BAŞTÜRK

  • ÇOCUKLAR

    Maksim GORKİ * ÖYKÜ Bu küçük hikayeyi anlatmak çok güç. O, o kadar basit ki. Gençliğimde pazar günleri ''yazın ve baharda'' mahallemizin çocuklarını toplar, sabahtan onları kırlara, ormana götürürdüm. Kuşlar kadar neşeli bu küçük adamlarla dostluk yapmak hoşuma gidiyordu. Çocuklar, şehrin tozlu ve loş sokaklarından kurtulmağa can atarlardı. Anneleri onlara birer parça ekmek verir, ben de hoşlarına gidecek yiyecekler satın alırdım. Sonra büyücek bir şişeyi şıra ile doldurur ve baharın süsleri içinde harikulade güzel, harikulade nazlı ormana kadar ''şehirde ve kırlarda'' bu kaygısız kuzuların peşinden bir çoban gibi giderdim. Biz, hemen hemen daima sabahleyin, sabah duası zamanında şehirden çıkardık. Bizi çan sesleri ve çocuk sürüsünün acele yürüyüşüyle havaya kalkan toz bulutları uğurlardı. Oynamaktan yorulan arkadaşlarım, öğle sıcağında ormanın kenarında toplanır, karınlarını doyurur, biraz daha küçük olanları ceviz ve aksöğüt ağaçları altında, taze otların üzerinde uyurlardı. On yaşındaki kabadayılar ise, etrafımda sımsıkı bir halka oluşturarak; kendilerine bir şeyler anlatmamı rica ederlerdi. Ben de nasıl onlar benimle seve seve gevezelik ediyorlarsa, aynı şekilde onlarla gevezelik ederek, onlara bir şeyler anlatırdım. Ve ekseriya gençlik nefis itimadına, ufak bir hayat bilgisinden doğma, gençliğe has o gülünç gurura rağmen, kendimi yaşlı başlı insanlar arasında yirmi yaşında bir çocuk hissederdim. Üzerimizde ''Bahar semasının mavi örtüsü; önümüzde'' filozofça bir sessizlik içinde çeşitli ağaçlar var. Rüzgar eser, hafif bir hışırtı duyulur, ağaçların kokulu gölgeleri kımıldar ve yeniden tatlı bir sessizlik, bir anne okşayışıyla ruhu okşar. Beyaz bulutlar ağır ağır göklerin mavilikleri içinde yüzüyor; güneşten ısınmış topraklardan bakınca gökyüzü soğukmuş hissini veriyor. Bulutların gökyüzünde eridiğini seyretmek çok tuhaf oluyor. Etrafımda ise hayatın bütün sevinçlerini, bütün kederlerini görmeğe davetli küçücük adamlar, iyi adamlar var. Bunlar benim iyi günlerimdi. Hakiki bayramlarımdı. Hayatın kötü taraflarını öğrenmekle kafi derecede kararan ruhum, çocuk duygu ve düşüncesinin bu parlak zekasıyla yıkanıyor ve ferahlıyordu. Bir defasında bu çocuk sürüsüyle şehirden kırlara giderken, birdenbire karşıdan hiçbirimizin tanımadığı, kıvırcık saçlı, kara kaşlı, yırtık gömlekli, yalınayak bir Yahudi çocuğu çıkıverdi. Çocuk herhangi bir sebepten ötürü heyecanlıydı; az önce ağlamışa benziyordu. Mor denecek kadar sararmış aç yüzünde rahatlıkla ayırt edilen simsiyah gözlerinin kapakları şişmiş ve kızarmıştı. Yahudi çocuğu çocuk sürüsüyle karşılaşınca, sabahın ayazıyla serinlemiş tozların içine ayaklarıyla sımsıkı direnerek, yolun ortasında mıhlanıp kaldı. Güzel ağzının esmer dudakları korkuda yarı açılıverdi. Bir saniye sonra da çevik bir sıçrayışla kendini yaya kaldırımında buldu. Çocuklar neşe içinde ve hep bir ağızdan bağrıştılar; -Şunu yakalayın! Çifut yavrusu...Tutun şu Çifutu! Ben onun kaçmasını bekliyordum. Zayıf, koca kafalı, yüzü korku ifade ediyor, dudakları titriyordu. Çocuk alaycı gürültüler arasında ellerini arkasına saklamış ve sırtını duvara dayamış bir halde duruyor, garip bir şekilde uzuyor, adeta büyüyordu. Yahudi çocuğu, birdenbire gayet sakin, gayet açık ve yanlışsız bir ifade ile: -İsterseniz size bir kaç numara göstereyim? Dedi. Ben bu öneriyi bir tür kendini savunma aracı olarak algıladım. Çocuklar ise hemen bu öneriyi hemen kabul edip Yahudi çocuğundan uzaklaştılar. Yalnız çocukların daha büyücek ve kaba olanları, küçük Yahudi'ye inanmaz ve şüphe dolu gözlerle bakıyorlardı: Bizim mahallenin çocukları diğer mahallenin çocuklarıyla kavgalıydılar. Bizim mahallenin çocukları, diğer mahallenin çocuklarına bakarak kendilerinde bir üstünlük görüyor, diğer çocukların üstün taraflarını görmesini sevmiyor ve bilmiyorlardı. Küçükler bu teklifi daha basit bir şekilde kabul ettiler: -Göster! Diye haykırdılar... Zayıf, ince Yahudi çocuğu, sırtını dayadığı duvardan ayrıldı. Zayıf vücudunu geriye atarak ellerini toprağa dokundurdu. Sonra birdenbire ayaklarını fırlatarak ve: -Hop! Diye haykırarak ellerinin üzerinde havaya kalktı. çevik ve kolay hareketlerle vücudunu kıvırarak, adeta yanmış gibi dönmeğe başladı. Gömleğinin ve pantolonunun yırtıklarından zayıf vücudunun emer derisi görünüyor, kürek kemikleri, diz kapakları, dirsekleri keskin köşeler halinde göze çarpıyordu. Köprücük kemikleri ise hayvanların ağızlarına vurulan gemleri andırıyordu. İnsana öyle geliyordu ki, çocuk bir kez daha kıvrıldı mı bu incecik kemikler, çatlayarak kırılacaktır. Yahudi çocuğu terleyinceye kadar didindi. Sırtındaki gömlek ıslandı. Herhangi bir idman hareketi yaptıktan sonra, ölü ve zoraki bir gülümseme ile çocukların yüzüne bakıyordu. Onun, adeta ızdıraptan büyümüş hissini veren mat gözlerine bakmak insanı huzursuz ediyordu. Bu gözler tuhaf bir şekilde ürpertiyordu. Bakışlarında çocukça olmayan kuvvetli bir zorlama, bir gayret vardı. Çocuklar, gürültülü haykırışlarıyla onu cesaretlendiriyorlardı. Birçokları tozların içinde yuvarlanırken başarılı olmamış bir hareketin verdiği acıdan, başarısızlıktan, kıskançlıktan, başarmaktan haykırarak onu taklit ediyorlardı. Fakat çocuk, çevikçe idmanlarını bırakıp da tecrübeli bir artistin bahşiş isteyen gülümsemesiyle çocuklara bakarak ve incecik elini uzatarak: -Şimdi bana bir şeyler verin bakalım! Dediği zaman, bu şen dakikalar derhal sönüverdi. Herkes sustu. Çocuklardan biri: -Yani para mı? Diye sordu. Yahudi çocuğu: -Evet, dedi. -Hele şuna bak! -Para ile olduktan sonra biz kendimiz de yapardık... Yahudi çocuğunun bu ricası küçükler arasında, artiste düşmanca ve onu hiçe sayan bir hareket doğurdu. Çocuklar, alay ederek, küfürler savurarak, kıra doğru yollarına devam ettiler. Tabii çocukların hiçbirinde para yoktu. Benimse yalnız yedi kapiğim vardı. Çocuğun tozlu avucuna iki kapik koydum. Küçük artist, bunları parmağı ile oynattı ve dostça gülümseyerek: -Teşekkür ederim, dedi. Ve uzaklaştı. Gömleğinin arka tarafının baştanbaşa siyah lekeler içinde olduğunu ve kürek kemiklerine yapıştığını fark ettim: -Dur bakayım, dedim. Bunlar ne? Çocuk durdu. Yüz geri döndü. Dikkatle yüzüme baktı. Aynı dostça bakış ve gülümsemeyle: -Bu sırtımdakiler mi? Dedi. Paskalyada, sirkte trapezden düşmüştük. Babam hala yatıyor. Ben iyileştim. Çocuğun gömleğini kaldırdım. Sırtının derisinde, sol küreğinin altında, boş böğründe geniş, siyah bir sıyrık vardı. Bu sıyrık kalın bir kabuk halinde kurumuştu. Fakat bu kabuk, idman hareketleri esnasında birkaç yerinden patlamış ve kıpkızıl bir kan sızıyordu. Çocuk gülümseyerek: -Şimdi artık ağrımıyor. Ağrımıyor ama kaşınıyor. Çocuk, kahramanlara yaraşır bir cesaretle gözlerimin içine bakarak, büyük bir adam ciddiyetiyle sözlerine devam etti: -Bu hareketleri kendim için mi yaptığımı zannediyorsunuz? Sizi namusumla temin ederim ki hayır! Babam...Bir lokma ekmeğimiz yok. Babam öyle bir hurdahaş oldu ki. Malum işte, çalışmak lazım. Sonra, üstelik biz Yahudi'yiz de...Herkes bizimle alay ediyor. Allahaısmarladık. Çocuk gülümseyerek, neşe ve cesaretle konuşuyordu. Kıvırcık başıyla beni selamlayarak, süratli adımlarla evlerin boyunca yürüdü. Bu evler ona camdan gözleriyle, alakasızca ve ölü bir bakışla bakıyordu. Bu, basit ve önemsiz bir hikaye...Öyle değil mi? Fakat hayatımda, hayatımın ızdıraplı günlerinde, çocuğun bu cesaretini birçok defalar hatırladım. Şimdi de dinler yaratmış, eski bir milletin kırlaşmış başına düşen bu ızdıraplı ve kanlı günlerin kederi içinde bu çocuğu hatırladım. Çünkü bu çocuk benim gözümde, özellikle bir insanın cesaretini, belirsiz ümitlerle yaşayan bir esirin yumuşak tahammülünü değil, fakat galebeye inanmış kudretli bir insanın cesaretini gözler önüne seriyordu. 1915 Maksim GORKİ Unutulmuş Hikayeler Aleksey Maksimoviç Peşkov , en çok bilinen adı ile Maksim Gorki, (28 Mart 1868 - 18 Haziran 1936), Sovyet Rus yazar, sosyalist gerçekçi yazımın öncüsü politik eylemci. devamı...

  • Abdullah Ziya Kozanoğlu

    Abdullah Ziya Kozanoğlu (16 Ocak 1905, İstanbul - 29 Mart 1966, İstanbul), Türk mimar, müteahhit, romancı, çizgi-roman yazarı, Spor yöneticisi ve Beşiktaş Jimnastik Kulübünün 10. başkanıdır. Manken ve oyuncu Yasemin Kozanoğlu’nun dedesidir. Yaşamı 16 Ocak 1905’da İstanbul’un Beşiktaş semtinde dünyaya geldi. Babası Abdullah Osman Bey, annesi Seyyide Hanım’dır. İlk öğrenimini Nişantaşı İttihat ve Terakki Mektebi’nde gördü. Ortaöğrenimine Gaziosmanpaşa Mektebi’nde başladı; 1922’de Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun oldu. Yükseköğrenimine İstanbul Teknik Üniversitesi Yüksek Mühendislik Bölümü’nde başladıktan sonra beşinci sınıfta iken 600 kişilik bir öğrenci grubu ile birlikte Büyükada'ya gitmek üzere bir vapuru işgal etmesi üzerine olaydan sorumlu kabul edilip okuldan ayrılmak zorunda kaldı ve Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’ne girdi; 1929’da Akademiden mezun oldu. 1929’da Adana Belediye Fen İşleri müdürü olarak atanan Kozanoğlu, 1932’de Millî Eğitim Bakanlığı’nda mimar olarak görevlendirildi. Adana'da mimar olarak görev yaptığı sırada çalışmaları arasında Atatürk Parkı'ndaki Gazi Anıtı yer alır. O yıl memuriyetten ayrılarak İstanbul’a döndü ve meslek yaşamına serbest mimarlık, müteahhitlik yaparak devam etti. İnşaat işlerini üstlendiği yapılar arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fen Fakültesi, İstanbul Operası birinci kısım inşaatı, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Etibank, Tayyare Fabrikası, Ankara yeraltı suları, Malatya Tütün Fabrikası, Sağmalcılar Cezaevi bulunur. Öğrencilik yıllarında gazetelerde çizerlik yapan ve roman tefrika etmeye başlayan Kozanoğlu’nun 1925 yılında Resimli Mecmua’da tefrika edilen “Kızıl Tuğ” adlı romanı, 1927’de kitap olarak yayımlandı. Türk edebiyatının ilk tarihsel serüven romanı kabul edilen bu eserin devamı 1959’da çizgi roman olarak Suat Yalaz’ın çizimleri ile yayımlanmıştır. Yazı yaşamına tarihi serüven romanları ile devam etti. Romanlarında Abdulllah yerine “Aptullah" ismini kullandı. Eserlerinin çizgi romana ve sinemaya uyarlanması için uygun altyapıyı hazırlamakla uğraştı. Pek çok uyarlamayı kendisi yaptı; bu yüzden Türkiye'deki ilk ciddi çizgi roman yazarlarından birisi kabul edilir Tarihi serüven romanı ve piyes türündeki popüler eserleri ile tanınmış milliyetçi bir yazardır. Romandan sonra çizgi roman ve sinema kahramanı olarak ilgi gören Malkoçoğlu, Gültekin, Seyit Ali Reis kurgu-karakterlerin yaratıcısıdır. 1942-1950 arasında Beşiktaş Jimnastik Kulübü başkanlığını yapmış bir spor adamıdır. İstanbul Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi ve Ankara Hukuk Fakültesi gibi yapıların inşaatını üstlenmiş bir mimar ve müteahhittir. 1942-1950 yılları arasında Beşiktaş Jimnastik Kulübü başkanlığında bulundu. Tiyatroya her zaman ilgi duyan yazar; İstanbul Taksim'de bir apartmanın üst katını tiyatro salonuna dönüştürerek Arena Tiyatrosu'nun kurulmasını sağladı. Mutia Hanım ile evliliğinden Ahmet, Seyhan ve Ceyhan isminde 3 çocuk sahibi olan Kozanoğlu, 29 Mart 1966'da İstanbul'da öldü. Cenazesi, Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedilmiştir. Başlıca Romanları Kızıltuğ (1927) Seyyid Battal (1929) Boğaç Han (Tahsin Demiray ile birlikte, 1929) Kaniıoğlu Kanturalı (1929) Boz Aygırlı (1929) Kara Çoban (1929) Küçük Korsan (1930) Kurtlar (1935) Küçük Kahraman (1935) Gültekin, Orhun Barkı Kahra¬manı (1936) Küçük Uçman (T. Demiray iie birlikte 1936) Kuduzlar Kraliçesi (T. Demiray ile birlikte, 1938) Kuş Adamın Maceraları (T. Demiray ile birlikte, 1938) Atlı Han (1942) Kozanoğlu (1943) Lâle Devrinde Patronalılar Saltanatı (1943) Malkoçoğlu (1943) Savcı Bey (1944) Kolsuz Kahraman (1945) Battal Gazi (1946) Türk Korsanları (1948) Şeydi Ali Reis (1951) Dağlar Delisi (1952) Fâtih Feneri (1952) Sencivanoğlu (1957) Hilâl ve Salip (1961) Algaya'nm Ölümü (1962) Altın Saçlı Kız (1962) Cengiz Han'ın Hazineleri (1962) Hülâgû'nun Gözdesi (1962) Kız Kulesi Kahra¬manı (1962) Tibet Canavarı (1962) Ağahan'm Yüzüğü (1963) Altın Hançer (1963) Boz kurt'un İntikamı (1963) Kızıl Kadırga (1963 Arena Kraliçesi (1964) Sarı Benizli Adam (1964) Kubilay Han'ın Gelini (1965)

  • Halid Ziya Uşaklıil

    Halid Ziya Uşaklıgil (1866, İstanbul - 27 Mart 1945, İstanbul), Servet-i Fünûn ve cumhuriyet dönemi Türk romancı ve yazar. Bazı edebî yazılarını Hazine-i Evrak dergisinde Mehmet Halid Ziyaeddin adıyla yayımlamıştır. Servet-i Fünûn edebiyatının en büyük nesir ustası kabul edilir. İlk büyük Türk romanı olarak kabul görmüş Aşk-ı Memnû’nun yazarıdır. Türk romanının gerçek anlamda batılı bir kimlik kazanmasında önemli katkısı olmuş bir yazardır. Osmanlı İmparatorluğu’nda Sultan Mehmed Reşad döneminde baş mâbeyinci (1909-1912) ve Meclis-î Âyan üyesi olarak görev yaptı. 59.Türkiye Hükûmeti zamanında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan MEB 100 Türk edebiyatçısı listesinde yer almaktadır. Hayatı İstanbul’un Eyüpsultan semtinde doğdu. Uşşâkizâdeler diye anılan ve bir kolu İzmir’e yerleşerek halı ticaretiyle uğraşan Uşaklı Helvacızâdeler ailesine mensuptur. Babası halı tüccarı Halil Efendi, Uşak’tan İzmir’e göçmüş varlıklı bir ailedendi. Halid Ziya, o sırada İstanbul’a yerleşmiş olan Halil Efendi ile Behiye Hanım’ın üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Mahalle mektebindeki ilk eğitiminin ardından Fatih Askeri Rüştiyesi’ne devam etti. 93 Harbi’nin başlaması ile Halil Efendi’nin işleri bozulunca aile, İzmir’e yerleşti ve Halid Ziya öğrenimini İzmir Rüştiyesi’nde sürdürdü. Ardından İzmir’de Ermeni Katolik rahiplerinin çocukları için kurulmuş yatılı bir okula devam ederek Fransızcasını geliştirdi; Fransız edebiyatını yakından tanıdı. Fransızca çeviri denemeleri yaptıktan sonra henüz öğrenci iken ilk yazılarını yayımlamaya başladı. Önce İzmir çevresinde kendini tanıttı. Bâzı edebî yazılarını İstanbul’da Hazine-i Evrak adlı önemli bir dergide Mehmet Halid müstear adıyla yayımladı. İlk yazısı Hazîne-i Evrak’ta çıkan Deniz Danası başlıklı yazısıdır. İlk edebî yazısı (mensur şiir) “Aşkımın Mezarı” ise Tercüman-ı Hakikat’te yayımlandı (23 Nisan 1883). 1884’te Envâr-ı Zekâ’ya tercümeler yaptı. Tevfik Nevzat ve Bıçakçızâde Hakkı’yla birlikte “Nevruz” dergisini çıkarmaya başladı (13 Mart - 27 Ağustos 1884 arasında on sayı). Burada Alfred de Musset, Victor Hugo gibi Fransız romantiklerinden nesir halinde şiir tercümeleri, Louis Figuier’den popüler fenle ilgili yazılar ve derginin ilavesi olarak George Ohnet’nin “Demirhane Müdürü” adlı romanını yayımladı. İstanbul’a giderek hariciyeci olmak için başvurdu; başvurusu kabul edilmeyince İzmir’e döndü. İstanbul’da bulunduğu süre içinde Fransız edebiyat tarihi ile ilgili olarak uzun süredir yazmak istediği kitabı yazdı. Garbdan Şarka Seyyale-i Edebiye: Fransa Edebiyatının Numune ve Tarihi adlı kitabı 1885’te 84 sayfa olarak basıldı. Bu eser, onun basılan ilk kitabıdır ve Türkçede basılmış ilk Fransız edebiyatı tarihi olma özelliği taşır. İzmir’e döndükten sonra İzmir Rüştiyesi’nde Fransızca öğretmenliği yaptı, öğretmenliğe devam ederken Osmanlı Bankası’nda çalışmaya başladı. İzmir İdadisi’nin açılmasından sonra öğretmenliğe bu okulda devam etti; Fransızcanın yanı sıra Türk Edebiyatı dersleri verdi. Hizmet Gazetesi 1886’da idadide birlikte çalıştığı arkadaşı Tevfik Nevzat ile birlikte “Hizmet” adlı bir gazete çıkararak yapıtlarını burada yayımladı. Hizmet, vali Halil Rıfat Paşa[2] ve hukuk dairesi reisi himayesinde yayımlanmış ve şehrin kültür sanat hayatına canlılık getirmiş, Halit Ziya’ya ise geniş bir yazı alanı açmıştı. İlk eserlerinden “Nemide” (1889), “Bir Ölünün Defteri” (1889), “Ferdi ve Şürekâsı” (1894) Hizmet’te tefrika edilmiş duygusal, kısa romanlardır. 1885’te dizi olarak yayımlamaya başladığı “Sefile” adlı ilk romanı ise ahlaka aykırı olduğu gerekçesi ile yasaklandığı için yarım kaldı ve kitap haline gelmedi. Bu romanda masum bir genç kızın aldatılışını ve çektiği acıları anlatmaktaydı. Halit Ziya’nın romanları kadar mensur şiirleri de ilgi uyandırmış ve moda olmuştu. Mensur şiirler, Muallim Naci gibi divan şiiri taraftarlarından olumsuz eleştiriler alsa da, Recaizade Mahmut Ekrem, Hizmet’e gönderdiği tebrik yazısı ile yetenekli bulduğu Halit Ziya’ya destek vermişti. Yazar, dünya edebiyatı hakkında, tiyatro tarihi hakkında yazı dizileri hazırlamış; romantizmin temsilcisi Ahmet Mithat Efendi’yi eleştirdiği ve realizmi savunduğu bir eleştiri dizisi yayımlamıştır. Halit Ziya, 1888’de annesi Bediye Hanım’ı kaybetti. 1889’da amcası ile iki aylık seyahate çıkarak Uluslararası Paris Sergisi’ni gördü. Gezi izlenimlerini Hizmet ve Tarîk’e gönderdiği mektuplarda anlattı.[3] Aynı yılın sonunda Meclis-i Ayan Reisi Emin Ali Efendi’nin kızı Fatma Memnune Hanım’la evlendi. Halit Ziya’nın bu evlilikten 6 çocuğu dünyaya gelmiştir: Vedide, Bihin, Sadun, Güzin, Vedad ve Bülend. İlk çocuğu Vedide’yi geçirdiği bir hastalık sonucu kaybetti. Aynı şekilde Sadun ve Güzin’i de küçük yaşta kaybedecek, oğlu Vedat ise 33 yaşında trajik bir intiharla hayatına son verecektir. Halit Ziya, Sadun için Kırık Oyuncak, Güzin için Kırık Hayatlar ve Vedad için "Bir Acı Hikâye” adlı kitapları yazmıştır. Servet-i Fünûn Bankadaki işinden ayrılıp İzmir’de vali kâtipliğine başlayan Halid Ziya, bu görevde uzun süre kalmadı. 1893’te, İstanbul’da Reji Genel Müdürlüğü’nden gelen başkâtiplik teklifi üzerine İstanbul’a gitti. Bu görevi on altı yıl sürdürdü. Bu işinde, vaktinin çoğunu okuma ve yazmaya ayırma fırsatı buldu. Reji’deki çalışma günlerinde Recaizade Mahmud Ekrem aracılığıyla Edebiyat-ı Cedide adlı edebiyat topluluğuna katıldı. Bu topluluğun en önemli isimlerinden birisi oldu. 1901’de kapatılıncaya kadar topluluğun çıkardığı Servet-i Fünûn dergisinde yazılar, hikâyeler, romanlar yayımladı. Kendisini Türk edebiyat tarihine mal eden büyük romanlarını bu topluluk içinde verdi. Servet-i Fünûn'da 1897’de tefrika ettiği Mai ve Siyah onu Edebiyât-ı Cedîde’nin tartışmasız en önemli romancı ve hikâyecisi yaptı[3] Romanda acıklı aşk serüveni konusunu geri plana alıp dönemin basın dünyasını, Edebiyat-ı Cedide kuşağının bu dünyaya bakış açısını yansıttı. Bu roman, topluluğun beyannamesi vazifesini gördü. İlk büyük Türk romanı kabul edilen Aşk-ı Memnû’yu 1898-1900 yılları arasında Servet-i Fünûn'da tefrika etti. Bu eserde zengin bir adamın genç ve güzel karısının yasak bir aşka sürüklenişini gerçekçi bir biçimde, olayın psikolojik nedenleri üzerinde durarak anlattı. Dönemin İstanbul alt kültürleriyle son derece içli dışlı olması, yazarın bu eserini yazmak amacıyla gerekli malzemeyi toplamak için gösterdiği çabanın ürünüdür. Özellikle de o dönem Boğaziçi’nde yalı sakini aileler arasındaki esrar kullanma geleneği, yazarın ciddi psikolojik açılımlar yaşamasına sebep olarak eserin gelişimine ciddi etki etmiştir. Yazar, Mai ve Siyah’ ın gördüğü rağbet üzerine başka dergi ve gazete sahiplerinin kendisinden yazı istemesi üzerine tiraji yüksek İkdam ve Sabah gazetelerinde de yazılar yayımlamıştır. Ancak Servet-i Fünûn'da yazan İsmail Safa’nın sürgüne gönderilmesi üzerine roman tefrika etmek dışında hiç yazı yayımlamadı. Halid Ziya, 1901’de Kırık Hayatlar adlı romanı tefrika edilmekte iken Hüseyin Cahid’in Edebiyat ve Hukuk başlıklı yazısı üzerine Servet-i Fünûn kapatıldı ve topluluk dağıldı. Ayastefanos’a yerleşme Halid Ziya, Servet-i Fünûn kapatılıp topluluk dağılınca edebiyat hayatından uzun süre uzak kaldı. Rumların ve Ermenilerin yaşadığı bir balıkçı köyü olan Ayastefanos (bugünkü Yeşilköy semti)’a bir köşk yaptırdı ve Tevfik Fikret’in Aşiyan’a yerleştiği 1905 yılında Halid Ziya da kendi köşküne yerleşti. Bâzı eserlerinin kitap halinde yayımını gerçekleştirdi. Rejideki işleri dışında vaktini dostlarıyla sohbet ve okumayla geçirdi. II. Meşrutiyet Halid Ziya, Meşrutiyetin ilanı ile fikir ve sanat hayatının canlanması üzerine yeniden yazmaya başladı. Birçok gazete ve dergiye yazılar gönderdi. Sultan Abdülhamid döneminin istibdad yılları olarak anılan son yıllarını ve yurdu değiştirmek isteyenlerin mücadelesini konu alan “Nesl-i Ahir” adlı romanı kaleme aldı. Sabah gazetesinde tefrika edildikten sonra eseri kitaplaştırmadı. Bu arada Darülfünun’da Batı edebiyatı tarihi ve estetik dersleri verdi. Sultan Reşat’ın Osmanlı tahtına çıkmasından sonra İttihat ve Terakki hükümeti tarafından mabeyn başkatibi olarak sarayda görevlendirildi. Saraydaki görevi sırasında yazmayı uygun görmediği için yazılarına ara verdi. Görevi gereği padişahla gezilere çıktı. 1911’de Âyân Meclisi üyesi oldu. 1912’de saraydaki görevi sona erdi. Darülfünun’da ders vermeye geri döndü. 1914’te tedavi amaçlı bir Avrupa seyahatine çıktı. Saray ve Ötesi (1940-1942) ile Bir Acı Hikâye adlı hâtıratında Almanya ile ilgili geniş bilgi verdi; seyahat notlarını “Almanya Mektupları” başlıkları altında Tanin gazetesinde yayımladı. Sait Halim Paşa’nın Almanya’ya inceleme gezisine gönderdiği şair ve yazarlar arasında Almanya’ya gitti, çeşitli kültürel faaliyetlere katıldı. Darülbedayi’de edebî kurul üyeliğinde bulundu. İttihat ve Terakki’nin iktidardan düşmesinden sonra Reji idaresinde yönetim kurulu başkanı oldu. 1918’de oğlu Halil Vedat ve yeğenleriyle çıktığı Avrupa gezisinden 14 ay sonra döndü. Cumhuriyet dönemi Milli mücadele döneminde genellikle Ahmet Cevdet’in İkdam Gazetesi’ne yazılar gönderdi. Çoğunlukla dil ve edebiyatla ilgili yazılar yazdı. Cumhuriyet döneminde kendisini tamamen edebiyata verdi. Cumhuriyetin ilk yıllarında devletin şekillenmesini uzaktan izledi ve fazla eser vermedi. 1930’larda yazı hayatına büyük bir canlılıkla döndü. Cumhuriyet ve Son Posta gazetelerinde yazıları yayımlandı. Özellikle hatıra tarzında yazılarıyla edebiyat dünyasında aktüel bir isim haline geldi. Dil devrimi’ne gönülden inanan yazarın I. Türk Dili Kurultayı’nda (26 Eylül 1932) sunduğu, Türkçenin geçirdiği evreleri ve dil sevgisini sanatkârane bir üslûpla dile getiren bildiri çok ses getirdi. Bazı eserlerini sadeleştirdi ve Latin harfleriyle yeniden yayımladı. 1937’de Tiran elçiliğinde görevli oğlu Halil Vedat’ın 33 yaşında intihar etmesi üzerine büyük bir yasa girdi. Acısını, yazmakla hafifletmeyi seçti. Her türlü tedaviyi reddettiği uzun bir hastalığın ardından 27 Mart 1945’te öldü. Bakırköy mezarlığında oğlu Halil Vedat’ın yanına gömüldü. Halid Ziya Uşaklıgil (1866, İstanbul - 27 Mart 1945, İstanbul), (1866, İstanbul - 27 Mart 1945, İstanbul), Edebî kişiliği Altmış yıllık yazı hayatında şiir dışında pek çok eser kaleme alan Halid Ziya modern Türk edebiyatına romanları ve hikâyeleriyle damgasını vurmuş bir yazardır. Türk romanının büyük ustası olarak kabul edilir. Edebiyata Fransızcadan ve İngilizceden bazı küçük hikâyeler çevirmekle girmişti. Çeşitli konularda yazı ve makalelerin ardından nesir niteliğinde şiirler yazmış, bu ürünlerine “mensur şiirler” adını vermişti. Bu hazırlıklardan sonra ilk roman denemelerini yaptı. 1886-1908 yılları arasında sekiz roman kaleme alan yazar, bu türdeki ilk eserlerini Fransız realistleri ve natüralistlerinden etkilenerek yazdı. Acemilik dönemi ürünü olan ilk romanlarından sonra Ferdi ve Şürekâsı ile olgunluk dönemine girdi ve ardından Servet-i Fünûn'un edebî beyannâmesi olan Mâi ve Siyah'ı kaleme aldı.[3] Romanlarında olaya dayanan anlatım yerine kahramanların iç dünyasını sanatkârane üslûpla tahlile dayanan yeni bir anlayış benimsenmiştir.[3] Eserlerinde toplumsal mesaj verme endişesi taşımaz. Romanı, insanın iç dünyasına ait bir tür olarak görmüştür. Hikâye türünün de Türk edebiyatındaki ilk gerçek temsilcisi olarak kabul edilir.[5] Hikâyeleri, romanlarına oranla daha doğal ve yerlidir. Roman ve hikâyeleri dışındaki en önemli eserleri anılarıdır. Türk edebiyatında anı türünde en çok eser vermiş yazarlardandır Eserleri Romanları: Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Sefile, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar, Nesl -i Ahir, Kezban-ı Kopya Hikâyeleri: Bir İzdivacın Tarih-i Muaşakası, Bir Muhtıranın Son Yaprakları, Nakıl, Bu Muydu, Heyhat, Küçük Fıkralar, Bir Yazın Tarihi, Solgun Demet, Bir Şi'r-i Hayal, Sepette Bulunmuş, Bir Hikâye-i Sevda, Hepsinden Acı, Onu Beklerken, Aşka Dairdi, İhtiyar Dost, Kadın Pençesi, İzmir Hikâyesi, Kar Yağarken Büyük hikâyeler: Heyhat; Bu muydu? Oyunları: Firuzan, Kâbus, Fare Hatıraları: Kırk Yıl, Bir Acı Hikâye, Saray ve Ötesi Gezi Yazıları: Almanya Mektupları, Alman Hayatı Denemesi: Sanata Dair Mensur Şiir: Mezardan Sesler, Mensur Şiirler Ansiklopedik kitapçıklar: Hamil, Va'z-ı Hamil; Mebhas-ül Kıhf; İlm-i Simya; Bukalemun-ı Kimya. Sohbetler, makaleler: Kenarda Kalmış; Sanata Dair.

  • Aşkın Yasaklı Tarihi

    PAZAR OKUMALARI* Şenol YAZICI * "Edebiyat bazen meçhul bir adrese gönderilen bir betik, bazen bir S.O.S yazan bir aşk mektubu, bazen yıldızlara atılan bir kementtir," diyor Cemil Meriç, Attila İlhan'a yazdığı bir mektubunda. “Fakat daima çoğalmak, bir yalnızlıktan kurtulma arzusu… ” Yani aşk... Yasaklı yanı da ondan, engel aşkın doğasında zaten var. Yazının olmadığı devirde de kuşkusuz sözlü olarak etkili ve güzel söz söyleme sanatı olan edebiyat vardı. Ama sanki yazı ona sınıf, ülke, ilgilisine de rütbe kazandırdı, adını da o koydu. Olasılıkla, insanın gözünün hiç doymadığı mal varlıklarının muhasebe kayıtlarını tutmak için keşfedilen simgeler yazıya dönüşünce insanlığın bir baş belası ortaya çıkacaktı, kimsenin haberi yok. Hele bir alfabe bulunsun… Zaten aşkın prangalı hale gelmesi de ondan sonradır. Sözün yazıya, yazının düz anlatıdan öte, katmanlı anlamlar yüklendiği döneme geçmesinden sonra… O nedenle nitelikli olunca asla hedefini şaşırmayan bir betik olan yazı vazgeçilmezidir edebiyatın. Ötekilerse, aşkın sözde kural koyucusu yazar, ulaşılmaya çalışılan sevgili rolüne zorla oturtulmuş; kimi tek bir insan, kimi bir ülke, kimi dünya olabilen kökten naz sevgili olur, sayılabilir en başta. Bu gizemi kolayca anlaşılmayan, garip, ama ciddi bir güçtür. Edebiyatın yasaklarını başlatan, egemen güçleri erinçsiz eden de bu olsa gerek. O yüzden sancılı toplumlarda edebiyatçının başına düşer ilk yıldırımlar. Bu yazarlık zor iş,  der Çetin Altan, A. İlhan’a yazdığı mektubunda. “Herkesin ısınmasını hoşlanmasını istediğin bir ateşte yanan odun gibisin.” Yazar ve okur, altı bin yıl önceki ilk papirüs ve parşömenlere yazılan çivi yazısı örneklerinden bugüne uzanan yolda, sürekli bir kavuşma uğraşındadır. Yazılanların bazısı, çağları aşarak bu onura erse de çoğu zamanın içinde erir, yok olur. Arada bir de o kavuşma ertelenebilir. Bu, türlü nedenlerden olabileceği gibi bazen toplum düzeni, bazen genel ahlak, bazen de siyasi erk ya da egemen güç yazılanı sevmez, yasaklar. Ne var ki, bazen yasak sevdayı kışkırtır, çoğaltır, engellere karşın başarır kimi, binlerce yıl Homeros gibi, Montaigne gibi, Pir Sultan gibi sonsuz genç yaşar. Oysa her şey ne kadar basit gözüküyor. Birilerinin yazara garezi olduğunu düşünüyorsunuz. Birkaç öznel satır, dünyanın ocağına nasıl incir diker ki? GULİVER’İN CÜCELERİ Guliver’in Gezileri komik bir macera romanı değil midir, ilk bakışta? Sosyolojik açıdan baksanız 18. yüzyılının İngiltere’sinin alaycı bir dille incelemesi, çocuk edebiyatı bakımından devler cüceler, konuşan atlarla işlenen bir fabl, gezi örneği olarak düşünürsek düşsel bir geziyi anlatan ilk örneklerden, klasikler yönünden batı edebiyatının değerlerinden biridir. Yazarı Jonathan Swift'in yazarken öngöremediği türlü adlandırmaları ve yakıştırmaları üstlenerek çıkan kitap, yaşadığı dönem İngiltere’sinin yazarları ve bilim adamları dahil, her unsuruna saldırmakla suçlanıp bir süre sansüre uğrasa da sonraki zamanlarda yeni tanımlamalarla güçlenip sosyal hicvin başyapıtı olacaktır. BÜLBÜLÜN ÇİLESİ DİLİ BELASI Birisi evinde oturup düşlerini, fantezilerini yazıya geçirmişse başkasına ne? Nesimi, Hallacı Mansur, Nazım Hikmet kendi pencerelerinden Tanrı’yı, insanı, Anadolu’yu ve emekçiyi öyle görüyorsa kime ne? Ama birileri tarihin her çağında derin ilgi duyar yazarın düşündüğüne, yazdığına. Nazım Hikmet ve daha çok yazar yazdığı yazılar nedeniyle hapis yattı İlgiyle de kalmaz, dediğinden dolayı kiminin diri diri yüzer derisini, kimini dara çeker, kimini de mapus damlarında çürütür, yetmez doğduğu topraklarda ölme hakkını alır elinden. Neden sonra da itibarını iade eder. Hemingway, Jack Landon gibileri saymazsak, fiziksel güç olarak ürkütücü bir örnek olmayan yazarın, toplu tüfekli, egemen iktidarı nasıl dehşete düşürdüğü anlaşılması zor ve geniş bir konudur. YAZAR NE YAZAR, OKUR NE ANLAR Yazarın kitabını yazarken bunları, egemen güçleri ve o belirsiz sevgiliyi, yani okurunu düşündüğü de bir sanrı olmalı. Yaratıcı güç, çoğu kez başladıktan sonra kendi yatağını oluşturup akan söz dinlemez bir nehirdir. Okunmak beklentisi kitap bittikten sonra ortaya çıkacaktır. Bazen yazar hiç istemese de okur, bir nedenle kitapla karşılaşacak, yazarın hiç düşünmediği bir biçimde okuyup yorumlayacaktır, büyük olasılıkla. Bu farklı yorumlama kitabın niteliği artıkça çoğalacak gizemli bir durumdur. Ne düşünülerek yazarsanız yazın, her okur sizi başka okuyacak, ona yeni bir başlık bulacak, içini dolduracak, kat kat anlamlar yükleyecek ya da eksiltecektir. Sizin yazdığınız eline geçtiğinde o, onu kendi bilgisiyle, özlem ve umutlarıyla, inanç ve kurnazlıkla, yani insan olarak neyse donanımı onunla, benzetmeler ve ilişkiler kurarak metnin sözcük ve dilini kullanıp yeniden yazacaktır. İyi yazabilmek iyi düşünmekle mümkündür demiş Pascal. Ama iyi okur olmak için konulmuş bir kural yok. Okur, aşkın bildiğini okuyan, özgür yanıdır. Ona bir şey dayatılması olanaksız, işine geldiğince metni okuyacak, yazarın kimliğini ve yazılanı da dilediğince tanımlayacaktır. ÜTOPİK AŞK ÜLKESİ Böyle olmasaydı, Robinson Cruseou, ıssız adada bir başına ve çaresiz kaldığında İncil’de kendine ait umut ve direnç aşılayan bölümü nasıl bulurdu ya da antik devrin şairi Vergilus’un dizeleri nasıl yüzyıllarca kâhinlik, bilicilik olarak alınırdı? Günümüzün akıl ve bilimi önceleyen ciddi gazeteleri Nostradamus’un 16.yüzyılda yazdıklarından, yüzyılımızın geleceğini okumaya nasıl çalışırdı? Bunda yazarın ya da okurun bir düzenbazlığını aramak gerekmiyor aslında. Bu iyi yazanın tek bir dize ile farklı zamanlara, değişik durum ve insanlara yanıt verebilme yeteneğiyle ilgili bir sonuçtur. Aslında edebiyatın gizemli gücü de aşkı da yasağı da buradan beslenir. Eğretilemeyle, ad aktarmasıyla çok katmanlı bir anlam üreten yazar, amaçladığı ülkesine, yani çoklu aşkına doğru sonsuz bir yolculuğa çıkar. Bu yolun uzunluğu, ulaşma yetkinlikleriyle bağlantılı kısalabilirken, yazarın katmanlı anlam üretmesiyle de çok ilişkilidir. Çoklu katmanlar farklı insanların hislerini yansıtırken kendi yayılımını yapıp ütopik aşk ülkesinin sınırlarını durmadan genişletmeye çalışır. Yukarıda sözünü ettiğimiz yazarların ve kitapların, Tolstoy’un, Hemingway’ın ya da Zola’nın zaman geçtikçe eskimek ve azalmak yerine, yenilenmeleri ve artan okurları, büyüyen ülkeleri gibi… KİTAP DÜŞMANI MUKTEDİRLER İşte bu an kırılma anıdır. Çoğu kez kitaptan hoşlanır gibi duran, kimi ona destek de olan iktidar, kitap, okurunu sınırları çizili düşünceden öteye taşımaya başladığı anda hoşnutsuzluğunu belli eder. Okurla yazar arasındaki derin aşkı budamaya, engellemeye, yönlendirmeye, denetim altına almaya çalışır. Bir kez o yazıyı, düzeninin düşmanı olarak algılamasın, yok etmeye artık kararlıdır. Kendini tehlikede görürse, yazara orantısız güçlerle saldırır. Çelişkilerle dolu bir süreç başlar. Öfkesi geçtikten sonra da oturup o şiiri kendisi övebilir, dilinden düşürmeyebilir, şairini büyük diye ilan edebilir. Aslında anlamla giydirilmiş doğru söze karşı baskı ya da atom bombasıyla hiçbir şey yapılamadığı deneylerle bilinse de, bunu hiç bir öfkeli egemen anımsamaz. Bu aşkı yasaklayanlar tümden haksız mıdırlar? Yukarıda sözünü ettiğimiz masum çocuk kitabı Guliver’in Gezileri’nin yazarı, kitap boyunca dönemin İngiltere’sini, yönetimini, aydınını, insanını, yani elle tutulur nesi varsa onu hicveder. Onun gözünde insanlık kara bir tablodur. O zamanlar İngiltere'de kraliyeti eleştirmek yasak olduğu için Swift bu masal ülkelerini tasarlamıştır. Bu ülkelerde yaşananlar İngiltere'de olanları sembolize ederken, kişiler de isim verilmese de zamanında yaşamış kişileri vurgulamaktadır. Cüceler, devler, havada uçan bir toprak parçasında yaşayan yönetici kısmının yerde yaşayan halka olan uzaklığı, salatalıktan güneş enerjisi elde etmeye çalışan bilim adamları, evleri, çatıdan başlayıp yapmak isteyen mimarlar, yumurtanın büyük kısmından mı, yoksa küçük kısmından mı kırılması konusunda savaşan halklar, hepsi o zamanlarda yaşanan olaylara göndermelerdir. Birçok insan bu romanı çocuk masalı olarak görse de ilgisi yoktur. Yazar, döneminde devlet işlerini, insanları, sosyal yaşamı, bilim adamlarının saçmalıklarını, kitaplarında anlaşılmaz bir dil kullanan yazarları, kısacası birçok şeyi alaya alıp anlatmıştır. Yazarın tepkisinin dışavurumudur bu. Böylesine saldırıya uğrayan İngiltere yönetimini tümden haksız bulmak biraz zor, değil mi? YAZARIN SİLAHI KALEM Yazarın derdinin ne olduğunu anlamak zor gözükse de doğasını anlarsanız her şey basitleşecektir. Yazar, düzene kökten muhaliftir. Bir yönüyle ilahi kusurcu denilebilir ona. Yaşadığı evreni kirletip yaşanmaz kılan, çocuklarının geleceğini yok eden, iki ekmeğim fazla olsun diyerek milyonların açlığına göz yuman, insan öldürmenin sanatını ve ticaretini yapan, kendi doğrusundan başka hiçbir düşüncenin yaşamasına izin vermeyen, ancak arada bir, rastlantısal güzel şeyler üreten… Bu katı dünyaya başkaldırmaktadır yazdığıyla. Nasıl ki çaresiz kalan insan dişiyle tırnağıyla savaşır, o da sözüyle, diliyle, yaratıcı gücüyle daha iyi bir dünya için bu can çekişen rezilliğin tam kalbine ve aklına saldırır. Herkes üç kuruşunu saklamak için bankalar, kasalar icat ederken, o bilgi ve becerisini tüm insanlıkla paylaşmak için yollara sergi açar sanki. Yazarın olmaz olmazıdır; has yazarın gözünde insan değerlidir. Her insan, hak etmese de gerçeği görme hak ve yeteneğine sahiptir. Şimdi yaygın medya olanakları var , ama çağlar boyunca sıradan insanı görür, bilir yapan da kitaptır. Dağ başındaki çobanla kentli burjuvayı eşit yaptığı gibi… Belki aşkı yaratan da budur; yasaklara neden olan da kitabın içerdiği, okuyan herkesin elde edebileceği bilgi… Bilgi en büyük güçtür. “TANRI’NIN ADIYLA OKU…” Güzel örnekler de bulmak mümkün zamanın tozlu raflarında. Okumayı, bilgiyi, kitabı yükselten, yazma cesaretimizi artıran örnekler… Bir kutsal kitap; Kuran, “Oku” diye başlamaz mı? “Tanrının adıyla oku.” Söylenceyi bilirsiniz, Efsane Harun Reşit’in oğlu halife Mümin gece düşünde Aristo’yu görür. Kendisininkine denk bir tahtta oturan filozof, ona tüm Yunan düşünürlerinin kitaplarını Arapçaya çevirtmesini söyleyecektir. Bağdat Akademisi uzun yıllar çalışıp Aristo ve diğer düşünürlerin kitaplarını Arapçaya çevirir. İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt gibi büyük İslam düşünürlerine bunun katkısı olduğu doğru, ama daha önemlisi, sonradan antik Yunan’ı yeniden keşfe kalkan Batı, Helenceyi bilmeyince kolaya kaçacak, bu İslam çevirilerini kaynak yaparak tanıyacaktır o devrin filozoflarını. Bir yandan Aristo’yu öğrenirken bir yandan Arap-İslam felsefesiyle de tanışacaktır. İSKENDER NİYE BÜYÜK İskenderiye Kitaplığını gören olmasa da duymayan mı var? Otuzlu yaşların başındaki Büyük İskender; Aristo’yu çok iyi bilen, Homeros’u elinden hiç düşürmeyen bu ilk çağ hükümdarı, fethettiği Mısır’da kurduğu kente arkaik tarihin en büyük kitaplığını da yaptırıp armağan ederken İsa’nın doğumuna üç yüzyıl vardır. Binli yılların Kahire’sindeki Fâtimi Kütüphanesinde, İspanya Kurtuba’daki Emevi kitaplığında bir milyona yakın kitap bulunmaktadır. Sözünü ettiğimiz çağlar, otuzuna kadar yaşayanın uzun ömürlü sayıldığı, Babil’in pişmiş topraktan yapılma kulelerinden başka çok katlı binanın olmadığı zamanlardır. Yiyecek kuru ekmeği, barınacak mağarayı bile bulmakta sıkıntı çeken, bıçak sırtı bir yerden yaşama tutunmaya çalışan insanoğlu, başta hükümdarları, kitabı tutkuyla sevmekte, onları görkemince saklayabilmek için anıtsal yapılar yapmaktadır. Halkının okuması, aydınlanması ve bilgilenmesi için 2000 yıl önce kütüphane yapan, Tanrı’nın gölgesi bir mutlak yönetici… Kötü örnekleri anımsayınca, ne biçim hükümdar bu, diye düşünmez misiniz? BİLİMSEL VAHŞET Hele içeriğinde çok değerli el yazmalarının da bulunduğu Psitratüs koleksiyonu ve İskenderiye Kitaplığını büyük Sezar’ın yaktırdığını, önce Sezar’ın ve ardından yerini alan Romalı Antonyüs’ün sevgilisi olan Kleopatra tarafından yeniden yaptırılan aynı kitaplığın, bu kez Hıristiyan kilisesince, zararlı düşünce akımlarını durdurabilmek için tekrar yok ettirildiğini anımsayınca... Ondan iki bin yıl sonra, uygarlığın altın çağı denilebilecek, ama insanlığın en eksik çağı sayılabilecek 20. yüzyılda, 1933’te kötülüğün kökünü kazımak için Faşist Alman iktidarın ateşe verdiği yirmi bin kitabı düşününce hele… Kuşkusuz edebiyatın yasaklı tarihi bunlarla başlamaz. Kitaba ve yazara denk bir çağdan, çok öncelerden başlayacaktır. İ.Ö. 411’de Patogor’un kitapları yakılır. Yasaklı aşkın başlangıcı mı? İlk yazıcılardan o güne 2000 yıl geçtiğini düşünürsek, sadece bilenen tarihi bu. İsa ve annesi Meryem’in okumakla ilgileri, devrin koşullarını düşünürsek çok derin gözükmese de bilgelik ve seçkinlik simgesi kitap, Meryem ve Çocuk İsa tablolarında örtülü bir Vandalizm’le yer alacaktır. Resimlerin çoğunda çocuk İsa’nın, Musa’nın Eski Ahit’ini yırtıp yerine Yeni Ahit’i yerleştirmesi işlenir. Bu da kitabın kitaba açtığı savaş olsa gerek. Yeni Ahit, yani İncil de ulaşma gayretindeyken, başlangıcında ne kadar çok baskı görür, âşıkları aslanlara parçalattırılır, çarmıhlara gerilir. Üç yüz yıl sonra iktidarı ele geçiren Hıristiyanlık aynı yöntemleri kat kat fazlasıyla pagan inanışlara ve doğa dinlerine, hatta öteki kitaplı dinlere uygulamaktan geri kalmayacaktır. Çin İmparatoru Tsin Che Hoang, Çin tarihinin birçok değerli eserini ortadan kaldırırken bilginin insanlığa kötülük getirdiğine inanmaktadır içtenlikle. Cengiz Han, "yenenlerin güvenliği, ancak yenilenlerin yok edilmesiyle sağlanır" düşüncesiyle fethettiği yerlerdeki tüm canlıları kılıçtan geçirmekle yetinmeyecek, Harzem Eski Ürgenç'te on büyük kitaplığı da yaktıracaktır. 19. yüzyılın sonu, 20.yüzyılın başında Amerika‘da aşkı engelleme, diğer deyişle sansür uygulamalarının ilki, kötülükleri engelleme derneğini kuran biri tarafından başlatılır. “Cennetteki babamız Adem okuma yazma bile bilmiyordu, ama madem ki icat oldu, bu kötü alışkanlığın kontrol edilmesi gerekir, okuyacaksanız İncil okuyun” diyen o kişi insanları tutuklatır, binlerce kitabı yaktırır, matbaaları kapattırır. Liste uzun, manzara korkunç. Başlangıçtan bugüne yakılan kitap sayısı milyonları geçiyor. Matbaa biraz daha geç kalsa insanlığın kültür mirası diye bir şeyi olmayacaktı. Ancak çok örnekli kitap basımı bu kıyımı etkisizleştirdi. Böylece, kopyaları olan sakıncalı kitapların büyük bölümü kurtuldu. KİTAPLAR ÇOK MU MASUM  Kitaplar çok mu masum? Ortodoks düzen ve etiğin penceresinden bakarsanız, her kitap inanılmaz tehlikeli gözükebilir. Bu böyledir de kitaplar çok mu masum? Ortodoks düzen ve etiğin penceresinden bakarsanız, her kitap inanılmaz tehlikeli gözükebilir. Kumran Yazmaları, Hıristiyanlığın ortaya çıktığı çağın yüz yıl öncesinden yüz yıl sonrasına değin yazılıp saklanan, iki bin yıl sonra 1946’da Ölüdeniz’in kıyısında mağaralarda bulunan, ama Vatikan’ca senelerce Hıristiyanlık üzerinde kuşku tohumları yarattığı için dünyadan gizlenen, İsrail’inse 'Musa’nın intikamı' gibi dünyaya duyurduğu parşömen el yazmalarıdır. Türlü yorumlar yapılıyor bu konuda, bizim üzerinde duracağımız yön; gizlemesinler de ne yapsınlardı? İsa’nın zamanında oturup kaleme alınmış bir kitap yüzünden en az iki bin yıllık inanç düzeni kaosa mı dönsün? Don Kişot’un yaşlanan aklını başından alan, köy aristokratı doktorun eşi Madam Bovary’i yoldan çıkaran kitapları masum saymak oldukça zor görünüyor değil mi? Ya da Bukovski’yi 657’ye tabi memur gözüyle okuyunca? Böyle yaklaşınca onları yakmak gerektiğini düşünebilirsiniz. Hele, Don Kişot’ta sürünün parçası olan bireyin tek başına özgürleşmeye çalışırken rotasını şaşırmasını görmüyor; yalnızlaşan ve paylaşacağı olmayan kadının tek alkışının karşı cinsin ilgisinde kaldığını hissettiğinde yaşadığı açmaza da aldırmıyor, gündelik sıradan bir konuşmasındaki küfür yüklemesiyle Bukovski’yi bile utandıracak insanımızdan, on yıllarca organ boylarıyla uğraşma düzeyinde kalan toplumumuzun suç sıralamasında en temel etki olan cinsellik anlayışından rahatsız olmuyor, ama bunların yansıtılmasından huzursuz oluyorsanız tepkiniz doğal. Bu sorunları çözmek zor kuşkusuz, o kitapları okumak zorunda mısın diye sormaya gerek yok, en iyisi yakmak onları. Yumurtalarla uğraşacak yerde tavukla uğraşmak, kesmek tavuğu doğru gözüküyor böyle bakınca… Sivas Madımak’ta olanlar da bu mantığın ürünü olsa gerek. Mantıktaki bozukluğa dikkat çekmeye gerek var mı, görünüyor zaten. O sorunu yaratan yazar değil, sorunu yaratan biziz, yani toplum… Yazar, yansıtan bir ayna sadece. Tarihe bir bakın. Salman Ruşdi için verilen fetvanın benzerleri, çağlar içinde kitaplı kitapsız çok düşünür ve yazar için verilmiştir. YAKMAK MIDIR EN KOLAY ÇÖZÜM Biz yasaklı tarihimizde yolculuğu sürdürelim. Çağlar içinde, dünyanın her yerinde kitaplar sık sık yakılır. Roma İmparatorluğu sağlam bir çözüm yolu bulacak, fethettiği yerlerin ahlakını bozan edebiyatçıları sürgün edecektir. Onlar geçmişte kaldı, şükür demeyin, Şili’de iktidara gelen cunta lideri General Pinochet ve adamları 1981’de Don Kişot’u yaktırır. 1600’lü yılların başında İspanya’da yazılan bu kitabın bireysel özgürlüğe davetiye, geleneksel otoriteye başkaldırı olduğunu ve anarşiyi yarattığını savunacaklardır. Ama edebiyatın yasaklı tarihinde biri var ki hepsini unutturur. Darbeler sırasında bizde yakılan, ama kayda geçmeyenleri saymıyorum, Almanların 1933’de devlet töreniyle meydanlarda, kötülüğün kökünü kazımak için yaktığı 20 bin kitap, uygar batının cinneti olsa gerek. Edebiyat bazen güldürecek yasaklar da yaşar. Hitler, Karl May’ın serüven kitaplarına bayıldığını, ay ışığında büyüteçle okuduğunu anlatır, Yazar; gene Hitler tarafından sevilmek gibi bir talihsizliğe uğrayan, bu yüzden müziği protesto edilip dinlenmeyen Wagner gibi, seçimi olmayan bir aşığın dolaylı gazabına uğrar. İsrail de hala yasaklıdır bu iki isim. Nasıl olmuşsa, Hitler’in gene çok beğendiği, kendi fevkinde bir şey yapıp mahvolanı severim, diyen Nietzsche, herhalde deliliğin avantajıyla bu kara listenin dışında kalmıştır. AŞK YASAKSIZ OLMAZ Tersi de oluyor bazen. Atatürk, Diyarbakırlı Ziya Gökalp’ı okuyup sevmeseydi, genç cumhuriyetin bu ilk büyük Türkçü düşünürünü, şimdi biz bilir miydik, diye düşünüyorum? Ya da yetmişli yılların ünlü filmi Arkadaş’ta Yılmaz Güney, Melike Demirağ’ın dilinden Ahmet Arif’i işaret etmeseydi, tek kitapla ülkenin en ünlü şairi olması ne kadar zaman alırdı? Yani hep yasaklayanlar değil, aşka yardım edenler de var. 19. yüzyıla kadar kölelerin okuması yasaktı. Diktatörlerin, bugün de olduğu gibi, yüzyıllardır iyi bildiği gibi en kolay yönetilen topluluklar okuryazarlığı olmayan, cahil toplumlardır. O nedenle en büyük düşman olarak kitap olarak görülecektir onca zaman. Eğer ille de okunacaksa yöneten erkin işaret ettikleri yeterli olmalıdır, düşüncesi egemendir. Voltaire alaycı bildirisinde, “toplumların koruyucusu ve gardiyanı olan bilgisizliği yayınız” diye boşuna demez. O nedenle edebiyat tarihinde de baskı ve sansür hiç vazgeçilmeyen baş silah olacak, kolay alev almasından olsa gerek bu aşkın üstünde meşaleler yanacaktır papirüs devrinden günümüze kadar. Merak ediyorum, halkını bilgisizliğe, cahilliğe, karanlığa mahkum edip iktidar sürdürmek isteyenlerin, kitap yaktıranların ya da gömdürenlerin hakkında da bir gün soruşturma açılır mı, bu büyük insanlık suçundan dolayı? OLSA DA ADI AŞK OLMAZ Günümüz Türkiye’sinde hiçbir şey geçmişteki gibi değil, yasaklanan internet sitelerini saymazsak. Gene de bizde her şey güllük gülistanlık, yazar okur aşkının arasına giren tek etken dağıtım şirketleri ve tekelleşen, devleşen yayın kuruluşları, yenilere şans tanımıyor… diyeceğim, diyemiyorum düşününce. Daha dünün edebiyatçılarının hapislerden, sürgünlerden, işkencelerden, ölümlerden sesi geliyor. Ülkesinden kaçmak zorunda bırakılan Nazım Hikmet’i, Istranca dağlarında devrinin yönetiminin hiçbir zaman aklanamayacağı bir biçimde öldürülen Sabahattin Ali’yi, yakın zamanda Madımak’ta yakılanları anımsıyorum… Hangi birini sayacaksın. Ama biri var ki ürperiyorum. On beş yaşında bir çocukken kız arkadaşına okuduğu bir Nazım Hikmet şiiri yüzünden okulundan, arkadaşlarından, akan yaşamından edilerek derin travmalar yaşatılan, ülkenin en büyük şairlerinden, yazarlarından biri olmaya mecbur edilen, gene de seksenine kadar da sesine küslüğünü yüklemeden bilgece sözler etmeyi başaran biri: Attila İlhan. Onu büyük, ölümsüz ve bu yasaklı aşkın ustası yapanlara kızsak mı, teşekkür mü etsek?.. Acımak sanki daha bir uygun düşüyor. Yasaksız aşk olmaz zaten. Olsa da adı aşk olmaz. * 2017 ÇOK OKUNANLAR maviADA sayfalarında 200 ziyaretçi, 25 Beğeni, 3 Yorum, İnternet raporlarında ise 300 ziyaretçi...

  • Yalnızlık Devrimi Yarım Kalıyor

    YUSUF ERBAY * 1 Hatırlarım çok erken Mor menekşe zamanı Yaşamak filizlenirken Penceremde sarardı Ördüğün tül perdeler…   (oysa senin ellerinle hayata dokunmuştum)   kendimce anıyorum şimdi vedasız gidişini yasaklanmış vakitte gökten yalnızlık düşüyor -yabancı her bakış çatık kaşlarından başka…   (Cümle sarılar birlikteydi, Deniz sarısı, kum sarısı, Maviyle karışık gönül sarısı, Ufku kaplayan ömür sarısı)   3 Aramızda ayrılığın sığmadığı Yabancı boşluk… -Geceden ziyade karanlık Şafaktan öte kırmızı…   Aramızda boşluğu dolduran Tanıdık sızı… Bir de göğsümüzde yol ağrısı…   4. (Hangi adaya saklansam Dalga sızar eşikten Mavi dalda kara kuşlar Salkım saçak asılır…   Hangi dağa yaslansam Yağmur sızar çatıdan Benzi solan camların Duvara aksi düşer…)   5. Birazdan kar yağacak Aralıksız ve ince… Beyaza dönecek dağlar Ufka kadar / görebildiğince…   Bildiğim mevsimler bitti Bitti neşesi vaktin Yıllandı yalnızlık Verdiğin sözde…   Alnımda rüzgâr Peşimde hayalin Sesini arıyorum Engin denizde…   6. Heybemde gökler Dilimde seferberlik Ufukta yükseliyor Beyaz bayrağım Yalnızlık devrimi Yarım kalıyor…

  • Bir Dünya Bayramlık Şiir

    ŞENOL YAZICI * Boş Tabak Hikayeleri En zorlandığım yer burası: Bir etkinlik sonrası o etkinlik için bir şeyler yazmak dersem eksik olur, davet edildiğim bir etkinlik için yorum, değerlendirme yazmak beni kilitliyor demek daha doğru. Oysa davetsiz gittiğim, herkese açık etkinliklerde bu hali görmüyorum. Hatta onlarda bir beni ilgilendirecek bir parıltı bir ışık görürsem nasıl hevesle yazıyorum ben bilirim. Aslında nedeni biliyorum da dilim varmıyor demeye. Ben davet edildiğim etkinliğe Bekçi Murtaza gibi gidiyorum da ondan. Yani yazmaya, övmeye mecbur bir görevli gibi... Emeğe saygıyı benden iyi kimse bilemez, onca yıl yaptığım o, buza yazı yazmak... Ya da Çetin Altan diyesi kimsenin memnun kalmadığı ama herkesin ısınmasını istediğim ateşler yakmak... benim işimdir kaç yıldır. Öte yandan davet size ikram edilen dolu bir tabaktır. O davete katılıp da ondan söz etmemek boş tabak geri göndermektir. Bunun onursuzluğunu da boş tabak yağmuruna tutulmuş benden iyi kimse bilemez herhalde. Beri yandan övgüyle yazmak mecburiyeti beni geriyor, yoruyor, bir görev aşkı sarıyor ki sormayın, ama arkadaşımsınız da beklemeniz hakkınız, kilitleniyorum. Beni davet etmeyin, ben denk geleyim daha iyi... DOST acı söyler. Benim bakış tarzım ele güne değil de arkadaşlarıma rahatsız edici gelir. Haklı olarak onları kayırmamı beklemelerinden kaynaklanır bu. Öyle ya adam beni dost saymış, adam saymış, yanında yer almamı, kusurunu örtmemi, altının beşibir yerdesini, bileziğin hasırını, en ağırını takmamı beklerken... Bir dakka, size eş bulmaya gelmedik buraya değil mi ya da yuva kurmanıza yardım etmiyoruz sonuçta ki kusurları örtmek için yalan söylemek mübah olsun. İnsanlığınızdan ya da erdemlerinizden kuşkumuz olsa zaten burda ne işimiz vardı? Yani olayda var olsanız da sizin dışınızda bir şey bu: Emeğinize, ürettiğinize tanık olacağız. Olsa olsa yaptığınız ya da yapmaya niyetlendiğiniz soylu bir uğraşın vuslatına, ürettiğiniz bir eserin doğuşuna tanık olacağız bu etkinlikte. Yani tarihe tanıklık etmemiz gerekecek. Yapıtınıza ayna olmak için burdayız. Dostunuzsak objektif olmamızı beklersiniz bizden değil mi? Ne kadar olabilirsek... Kendimiz kadar, çapımız kadar... Siz de de hoş göreceksiniz, çare yok. Üç Bayram Bir Arada; en güzeli de çiçek bayramı... Bu kez hepsinin bir araya geldiği bir bayram oldu. Şeker bayramı bir yandan, Nevruz bir yandan, bahar bir yandan... Nasıl çiçek, nasıl çiçek?!.. Geçmiş yıllar gibi usul usul değil , bir anda gümbür gümbür, sel oldu; dağ taş çiçek kesti. Şeker bayramı çiçeklendi. Ne var ki içimizde tek bir yaprak oynamıyor niyeyse? Her gün içinden geçtiğim yoksul park, cadde birkaç günde çiçek zengini oldu çıktı, olağanüstü diri ve güzel renkleriyle yoldan geçen araçlara, parkta yürüyen insanlara çiçek çıkabilir, diye bağırıyorlar ama gören kim? Niyesini biliyorum aslında. Hükümetin istikrarlı bir biçimde emekli kesimi yoksullaştırma politikası meyvesini verdi. Sadece ben değil, çevremdeki bana benzer, ÖZAL'ın ortadireğim deyip sarıldığı kesim bel veriyor. Temel giderlerini çözemeyen insan, bayramı bir yıkım gibi algılıyor, nasıl yüzü gülsün, nasıl etrafındaki çiçeği, yaprağı görsün? Öte yandan Ortadoğu 92'den bu yana savaşın pençesinde, şimdi de sıcak savaş 17. Yüzyıldan beri aramızda hiç sorunumuz olmayan komşu İran'da... Bildiğiniz gibi Amerika sever bu işleri; önce Kore, ardından Vietnam... Dünyanın öteki ucundan gelip Afganistan'ı 20 yıl işgal edip ama umduğu ne ise bulamayınca savaştığı Taliban'a teslim etti. Libya, Irak, Suriye'de sahnelediği kanlı oyunda Müslüman kanına ve Arap Baharına doymamış olacak ki bu kez İran'a yüklendi. Sanki İslam alemiyle bir derdi varmış gibi... Daha şimdiden nerden geldiği hala tam anlaşılamamış üç füze düştü ülkemize. Olası İran muhalefetine, kimi azınlık gruplara yaptığı onca çağrıya olumlu yanıt alamayan Amerika'yı tanıyınca Ortadoğu'nun en büyük ve düzenli gücü Türk ordusunun ne kadar iştahını kabartacağını tahmin etmek zor değil. Yani bir sabah bir şehrimizi bombalanmış bulmamız ve İran'la savaş emrivakisiyle karşı karşıya kalmamız zorlama bir senaryo değil. Hem Özal demez miydi; bir koyup beş almak istiyorsak Irak'a girmemiz gerek diye... Daha dün, işgal edeceğimiz Şam'da Emevî camisinde namaz kılmanın hazzından söz eden başbakanlarımızı ne çabuk unuttuk? Yani bizde de o göz ve akıl varken... Bunlar yetmiyormuş gibi savaş nedeniyle oluşan yüklü petrol zamları zaten darboğazda debelenen ülkenin şimdiden eflasyonu delirtecek gibi. Yakıt demek her şey demek... Zincirleme bir reaksiyonla aklına gelecek her şeyi etkiler. Öte yandan kış boyu görmediğimiz soğuk ve kasvetli hava, Martın Nevruz'u geldi geçiyor, hiç gülümsemeye niyetli değil, soluk aldırmayacak gibi görünüyor. Hal böyle olunca gel de bayram düşün ya da baharı... DÜNYA ŞİİR GÜNÜ Muhsine ARDA & Tarık GÜNERSEL Dost Davetine Çağrılıyım Böyle bir ruh hali üstüne geldi Muhsine Arda'nın daveti. Tarık Günersel'in katılacağı Dünya Şiir Gününün kutlamasını yapacaklardı. Kalabalık olmasını arzu ediyordu. Muhsine Arda, maviADA'nın kuruluş günlerinde bir süre aramızda yer almış, o süreçte dergiye de hayli yararlı olmuş nitelikli bir yazar, tek başına gerçekleştirdiği etkinliklerde başarılı olduğunu gördüğüm, edebiyata gönül vermiş bir şair arkadaştı. Sonradan yollarımız ayrılmış her birimiz aynı alanda ama başka başka projelerde yer almıştık. En son 2020'de Yalova etkinliğimizde yer alsa da uzun soluklu bir işbirliğimiz olmamıştı. Epey bir zamandır, dergiye yayınlanması için gönderdiği duyurulardan anladığım kadarıyla bir otelde yerel şairlerle şiir etkinlikleri yapıyordu. Bir dolu şairin adı oluyordu. Bir programa onca şairi nasıl sığdırdığını merak da ediyordum, ama gitme fırsatını yaratamadım. İtiraf etmeli, gitmeyişimin altında yatan neden başkaydı; bana rahatsız olduğum bir anıyı anımsatıyordu. 25 yıl önce maviADAyı ilk çıkardığımda yeterince şairim olmadığından Menekşe Bahar adıyla şiirler yazmaya başlamıştım. İlginçtir, benim o koca dergiyle verdiğim mücadele, yazdığım, bana kalsa ateş parçası yazılar ses getirmemiş ama Menekşe Bahar adıyla dergiye koyduğum ama beğenmediğim iki şiir dikkat çekmişti. Öyle ki Menekşe Bahar'ı Bursa'nın komşu bir ilinden bir dergi, yapacağı etkinliğe konuk olarak davet etmişti. Gittim. Durumu bir yoluyla açıklardım, edebiyatta mahlas herkesin kullandığıydı, şaşırtıcı bir yanı yoktu diye düşünmüştüm. Nitekim de öyle oldu. Daha eriklerin, kirazların dallarında yeni yeni belirmeye başladığı kaplıcalarıyla ünlü küçük şehre konuklar sayesinde bir yaz canlılığı gelmiş, alışveriş artmış, esnaf hareketlenmişti. Bir Dünya Şair doluydu o küçük ilçe İlginç şeyler gördüm orda. Dünyada bu kadar sanat edebiyat ilgilisi olduğunu bilmezdim. Hele bu kadar şair olduğunu biri dese inanmazdım. Görebildiğin herkes şairdi. Bir de şiir kitapları neden satmıyor diyorlardı, herkes şairken nasıl olacaktı o iş? Çok seçkin yazar ve şairlerin yanında şiirle yazıyla hiç işi olmayan ya da yazmaya özenen, bir şekilde yazdığına inanmış ya da inandırılmış insanlar teyzeler, amcalar, belki yüz kişi, orda üç gün boyunca söyleşmiş, şiirler okumuş yemiş içmiş, eğlenmiştik. Asıl işi muhasebecilik olan derginin sahibi ve ekibi canla başla çırpınmış, belediye elinden gelen desteği vermiş, konuklar ağırlanmış; belki de hiçbir zaman bir şair, yazar olarak ortaya çıkmayacak, bir kitabı yayınlanmayacak, ama içimizden birilerinin annesi babası olarak bir anlık bile olsa üstlendiği şair yazar rolünün ona yüklediği özgüvenle ondan sonraki hayatı daha rahat taşıyacak herkes, çok mutluydu. Bunda ne kötülük vardı? Bu yönünü içimin bir yanıyla hissetsem de gençliğin at gözlüğüyle yadırgamıştım. Kasabanın yerlisi telaşlı bir teyze; "Kızanlara pide yapıyordum, unutmuşum, şiir okumam varmış, yetişeyim derken..." deyip unlu, hamurlu gündelik giysilerini bir yandan silkelemeye çalışıyor, bir yandan da ilgiyle bakan bize durumu açıklıyordu. Az sonra da sahnede, aynı bir Türk işi Lois Aragon havasıyla şiirini okurken akpak saçlarındaki unları ayıklamaya çalışan hali hala gözümün önünde. O zamanlar benim için edebiyat, sanat kutsal bir mabetti, ancak liyakatli insanlar o sıfatı taşımalıydı diye düşünüyordum. Sanki insanlar anasından şair yazar doğarmış gibi... Oysa bu tür etkinliklerin deneyimsizleri bir şekilde motive edeceğini, daha da özendireceğini, ortamlarda bulunmanın okula gitmek, eğitimini görmek gibi etki yapacağını, başarılı olan şair ve yazarların ise kendini mükemmelleştirecekleri bir uygulama alanı bulacaklarını düşünemezdim. Oysa hayat başka türlü akıyordu. Dergide de öyle olmuyor muydu? Artık olgunlaşmış yazarların yanında, bazen benim ricamla, bazen kendiliğinden hevesle gelen yazarlar aklıma geliyor. Geçmiş mektup örneklerini deneme diye ilk yazıları olarak gönderenleri düşünüyorum. Bazıları yarı yolda bırakmış, bazıları da aldığı olumlu eleştirilerle şimdi nerelere vardıklarını da... İnanmazsınız ama maviADA'da ricamla gönderdiği, ancak benim küçük müdahalelerimle dergiye giren ilk yazısından bir yıl sonra o günün en popüler ödülünü alan yazar bilirim. Öyle ki o güne değin derginin en hamarat temsilcisi iken ödülü alınca ilk işi "bana artık uymaz " diyerek temsilciliği bir başkasına devretmişti. Kahvede geçirilen bir gün ya da altın günü ya da konken partisi değildi ki bu. Yaşamını anlamlı bir meşguliyetle doldurmaktı ve yazmak bu anlamda gerçekten sihirli bir yana da sahipti. Her yazanın özünde var olan kökten yalnızlığın en büyük terapisi değil miydi yazmak. Bu toplantılarla işe bir de başka insanları katarak sosyalleşme de katıyorlardı. Bilirsiniz belki, kemale ermiş, profesyonel yazarlar kendi yazdıklarından başkasını okumaz. Ama bu amatör, geleceğin yazarları kendilerini mükemmel oldurabilmek için edebiyat, sanat dünyasının ilgili ilgisiz her şeyini okur ve bilirler de... Okumama hali özgüvenleri arttıkça artar. Yani aslında iyi bir okur, etkinliklerin en vefalı izleyicileri gene onlardır. İnsan dediğin değişiyor; Artık başka bakıyorum: Bir zamanlar hem benim bahçemde hem de bensiz olmaz diyen yasakçı Oflu hoca örneği ibrikçibaşıyken, şimdi yaşanan her şeyin güzelliğinden dem vuran bir Dalaı Lama olgunluğuna erişmek, düşüncelerimi kolayca değiştirmek değil de bedelini canımızla ödediğimiz yaşlanmakla ilgili olduğunu da biliyorum. Harika bir şeydi bu. Hele artık ununu elemiş eleğini asmış insanların dünyasına tropikal bir esinti gibi gelecek ruhunu güzelleştirmeyi de amaçlayan çok sayıda insanı bir araya getiren doğal terapi eylemine şapka çıkarılırdı ancak. Keşke herkese öğütlenseydi bu şair olma uğraşı. Bu aşamaya nasıl geldim bilmiyorum ama şu doğruymuş: İnsan ihtiyaçlarına göre şekillenir. Sanırım yanıt bunda saklı; acıtsa da yaşlanmanın dayanılmaz öğretmenliği, her kişiye gereksinimlerine göre bir gözlük taktırıyor. Bunca çiçeğe karşın bu denli sevimsiz kalan bayrama şimdi ne güzel giderdi doğru yere vuran birkaç şiir. Çok düşünmüyorum; gelirim diyorum Arda'ya. Saatinde orda oluyorum. Nilüfer'de metro hattı üzerinde bir otelin zemin katında oldukça geniş bir salon etkinliğin yapılacağı yer. Küçük bir alanında konuşmacıların oturacağı zeminden yukarıda bir platform, yanında bir kürsü ve karşısında yirmiye yakın insanın şimdiden gelip oturduğu "U" şeklinde dizili birkaç masa var ortada. İki yanı da dolarsa 50-60 kişi alır diye düşünüyorum. Bu da bir şiir etkinliği için hayli düzgün bir varsayım... Köşede kaynayan bir semaverden insanlar çay kahve alıyor. Ben de almak için sıraya giriyorum, Tarık Günersel'e benzettiğim bir beyle selamlaşıyoruz. Çayımı önümde sıraya girmiş genç ve güzel bir hanım doldurup veriyor. Beklemediğim bu nezaketle şaşırıyor, teşekkür ediyorum. "Eskiden erkekler hanımlara öncelik verirdi, " diyorum gülerek, "yaşıma saygınız için teşekkür ederim..." diye ekliyorum. Bu gün bana nazar değecek artık, bu nasıl hidayete ermekse... Yaşamın en acıtan yanları bana böyle hiç görünmemiş ve ben de o kadar kolay kabul etmemiştim hiç birini.. . İlişecek bir sandalye arıyorum "U" şeklinde masada. Masanın diğer ucundaki tanımadığım benden biraz daha yaşlı olduğunu düşündüğüm bir hanım " Adın ne senin" diye ordan sesleniyor bana. Dilimin ucuna "ne yapacaksın adımı? " demek geliyor ama ne olursa olsun uzlaşmaya kararlı halimden vazgeçmiyorum. Adımı söylüyorum, elindeki kağıtlara bakıyor ama baktığı yerde bir davetli listesi olduğunu hiç sanmıyorum, çünkü böyle bir liste yoktur bu tip etkinliklerde. İçimden "az sonra listede adınız yok diyecek, sen de dışarı çıkıp bu sıkıntıdan kurtulacaksın, " diyorum gülümseyerek. Kadın orda yaptığı neyse onu ve listeye bakmayı bırakıyor, yanıma geliyor. "Burda otur," diyor emir kipinde. Ben gösterdiği sandalyeye yönelirken " Yok orda değil burda otur," diye değiştiriyor buruğunu. Kürsünün önüne doğru bir masa getirildiğini görünce "Orda otursam olmaz mı?" dememe sıcak bakmıyor, " Hayır, sen otur. Adını yaz şu kağıda..." Elinde bir liste var henüz iki kişinin adı yazılı , oraya yazmaya yöneliyor, sonra da fikrini değiştiriyor küçük bir kağıt ve kalem uzatıyor bana . "Buraya yaz ," diye buyuruyor. Dayanamıyorum, tepkileşeceğim, ama ağzımdan şaşılacak biçimde yumuşak bir biçimde "Sen öğretmen misin?" çıkıyor, "sen"in üzerine bastırarak. "Evet " diyor, neden sordun demeden. Artık onu tanıdığımı düşünerek, bana bakmadan " Sen de yaşlanmışsın ya... benim gibi, " diyor yüzüme. Aslında gözüm ısırıyor, hatta nerde nasıl tanıştığımızı da anımsıyor gibiyim ama yine de emin olmak istiyorum Belli o da beni tanıdı, sanki hınç alıyormuş gibi konuştuğuna bakılırsa iyi de tanıyor. O anda anımsıyorum ancak. maviADA'nın yükselişe geçtiği günlerde yerel gündemde rolü olan saz çalan bir hanım arkadaş vardı. Uludağ'da yapacakları bir etkinliğe konuşmacı olarak davet etmiş, gidemeyince de gene yılmamış gıyabımda o etkinlikte bana bir plaket sunmuştu. Galiba oydu. Söz etmedim, "Tahmin ettim" dedim. "Öğretmenler gibi emir kipiyle konuşuyorsun," O arada Muhsine ARDA gelip hoş geldin diyor. Her konukla ayrı ayrı ayrı ilgilendiğini görüyorum. Onun yanlarına gittiği her insanda ben hatıralarımı tazeliyorum. Aslında giderek kalabalıklaşan salonda yeni başlayanlar hariç çok kişi tanıdık, yani aynı yolun yolcusu... Bir zamanlar maviADA'nın hemen her etkinliğinin konuğu olan Yıldırım'ın emekli milli eğitim müdürü de olan Zeki Baştürk'ü görüyorum. Yanımda oturan direk tanışmasak da göz aşinalığım olan bir kaç şair hanımla selamlaşıyorum. Onca yılda hepimiz çok değiştik, belki daha dikkatle baksam daha çok tanıdık çıkar... Bursa'da Dünya Şiir Günü Muhsine ARDA masaya geçip açılışı yapıyor. Sözlerinden biri de " Dünya şiir günü Kimsenin tekelinde değildir," oluyor. Sözü az önce çay alırken denk geldiğim Tarık Günersel alıyor. Günersel çok zamanın şairi ve yazarı. Tanışmamız denk gelmedi ama adını duymuşluğum çok oldu. Üyesi olmadım ama Pen Yazarlar'ının bir devir başkanı olduğunu da bilirim. Dünya Şiir Gününün tarihini ve geçirdiği süreci anlatıyor. 1996'da ilk önerenlerden biriymiş. O zamanlar 21 Nisan'da kutlandığını öğreniyoruz. 21 Mart Dünya Şiir Günü, ilk kez resmi olarak 1999 yılında UNESCO tarafından ilan edildi ve amacı şiirin kültürel ve dilsel çeşitliliğini kutlamak, şairleri desteklemek, şiir okuma ve yazma alışkanlığı kazandırmak ve farklı kültürler arasında diyalog kurmaktı. Gün, insanları şiir yazmaya, okumaya ve paylaşmaya teşvik eder ve ulusal, evrensel ve bölgesel şiir hareketlerine taze bir enerji sağlamayı hedefliyor. Ben daha çok şairin empati yeteneğine bayıldım izliyorum. Çoğu konuk yazar ve şairlerde gözlediğim hal Günersel'de yok. Samimi ve rahat davranıyor, sanki bir etkinliğin konuğu şair değil, hep burada olan biri, gruptaki herkesi mahalleden tanıyormuş gibi... İmreniyorum bu yönüne... Salon basık ve akustiği kötü. Mikrofon kullanınca ses daha da sorunlu hale geliyor. Yine de iyice odaklanınca ayırt edilebiliyor ne denildiği. 96'dan bu yana ilmik ilmik dokuduğu bir halıyı kıvançla anlattığını anlıyorum. Üstündeki giysileri göstererek renklerin Dünya Şiir Gününü temsil ettiğini ve bundan sonra bu kutlamalarda hep bunu giyeceğini söylüyor. Yok sevdim bu adamı. Yine de onu heyecanlandıran bu konu bana belki mikrofonun azizliğinden çok çekici gelmiyor ama o samimi heyecanı sevimli görünüyor. Muhsine ARDA araya birkaç şiir okuyan alıyor. Salon dinlemeyi bilen insanlarla dolu. Bazıları mikrofon kullanmıyor okurken. Haklı olduğumu görüyorum. Diksiyonları olduğu gibi yansıyor salona ve ne dedikleri de anlaşılabiliyor. Bir Özeleştiri Kabul ediyorum; ben bir seçkinciyim. Ötekilere itibar etmiyor, her şeyin kusursuzunu arıyorum. Şiir mi yazıyorsun, iyi yazmalısın, öykü mü, o da öyle... Sözünle eyleminle iddia ettiğine yakışmalısın diyordum dün. Öyle ya sen, bir peygamberim diyerek ortaya çıkıyorsun, her yanından acemilik akıyor. Olacak şey mi? Azıcık makyaj yap, güzelleş de öyle gel bari... Yıllarca böyle düşündüm. Hatta daha da fanatikleştim bir dönem. Yapıtında tutarlı olan bir yazarın yaşamında da hata yapmaya hakkı yoktur diyen yapısalcılar gibi bakıyordum. O nedenle bir dönem çok sevdiğim Ezra Paund'u bile Faşizm hayranlığı nedeniyle nefret listeme aldım ve yıllarca hiçbir eserini okumadım. İtiraf ediyorum, Nietzsche'yi okumayı, R. WAGNER'İ de dinlemeyi bırakamadım. Ne yani insanlık düşmanı Hitler'in hayranlığını kazandı diye onları da terk edecek değildim herhalde. Şaşılacak şey ama şimdi farklı düşünüyorum. Özünde doğru olan bu yargı ve beklenti, edebiyat sanat gibi çok sabır, ilham ve emek isteyen bir alanda olunca geçerli olmadığını düşünüyorum. Kendini sınamak, ölçmek için de bir mihenk taşı gerekli her peygambere. İyi yazanlar nerde öğrendiler bunu? Ya kötü yazanlar hangi aynada görecekler yansımalarını. Yazar, şair olarak doğan var mı? Daha iyisini, daha güzelini bulmanın da yolu bu. Ustaları yetiştirmenin , öğrenmenin de başka yolu yok. Hala gelenler var, şiir okuyanlar artıyor. Salon giderek kalabalıklaşıyor. İlgi güzel. İnsanlar bayram gününde kapalı bir salonda bir şiir gününü tercih ediyorsa ülkede çok şey değişiyor demektir. "Kaygılanmayın herkes şiirini okuyacak. Gerekirse geceye kadar buradayız," diyor Muhsine Arda. Saatime bakıyorum, nasıl geçtiğini anlamadan 2,5 saat olmuş bile. Şiir okuyacakları merak etsem de gitmem gerekiyor. Dışarı çıktığımda güneş sisin içinden sıyrılmış göz kırpıyor. Halinden memnun gülümsüyorum. Güzel bir gün geçirdiğimi düşünüyorum. Bu kez bayramlığımız şiir oldu.

  • Nurten Bengi AKSOY'un İlk Kitabı "Kapıldım Gidiyorum" Çıktı!

    maviADA * Yazar: Nurten Bengi Aksoy Hazırlayan : Oğuz Kemal Özkan Kapak: Demet Gök Sayfa Düzeni: H. Serra Toplu ISBN: 978-625-6165-53-3 Barkod: 9786256165533 Editör: H. Serra Toplu Sayfa Sayısı: 156 Boyutlar: 13,5 X 21 Baskı Kalitesi: Enso 70 Gram Basım Tarihi: 2026 * maviADA'nın yazarlarından Nurten Bengi AKSOY'un beklenen ilk kitabı çıktı. Kitap bir roman, bir biyografi değil. 20. Yüzyılın başlarında Bitlis’ten esen bir rüzgarla Girit’ten esen bir meltemin savurduğu tohumların filizlenmesiyle başlayan yaşamların ve bir ülkenin yüz yıllık gayri resmi tarihidir… “…Kız çocuklarının alın yazısı annelerine benzer, derler ya; işte annem de yıllar önce sürgün bir ailenin çocuğu olarak yaşadığı şeyleri, benim yaşama tutunmam için bir şans olarak görmüştü belki de. Babamın ömrünün son demlerinde dünyaya gelmiştim ve o günlerde ben aslında kardeşlerimin en şanslısı olduğumu bilmiyordum. Babamın ölümüyle ailem paramparça olmuş, tüm kardeşlerim savrulan yapraklar gibi ayrı yerlere, ayrı şehirlere dağılmış, yabancı evlerde yeni hayatlar kurmuş, yaşama sımsıkı sarılmışlardı, tıpkı benim gibi. Yani yıllarca üzüldüğüm, ağladığım gibi bir ben değildim ‘çirkin ördek yavrusu’. Aslında hepimiz yaşam ırmağında suyun akışına kapılıp, farklı yönlere yüzen birer yeşil başlı ördektik…” KAPILDIM GİDİYORUM Nurten Bengi Aksoy’un kitabı, biyografi ya da roman değil; Bitlis’ten esen bir rüzgarla Girit’ten gelen bir meltemin savurduğu tohumların filizlenmesiyle başlayan yaşamların ve bir ülkenin yüz yıllık gayri resmi tarihini anlatan bir eser. Kitap, aile sürgünleri, kadınların kaderi ve toplumsal dönüşümleri içeren derin bir anlatı sunuyor. Kitap Hakkında Öne Çıkan Bilgiler Yazar: Nurten Bengi Aksoy Tür: Tarihsel anlatı / Gayri resmi tarih İçerik: 20. yüzyıl başlarından itibaren Anadolu ve çevresindeki sürgünler, göçler ve kadınların yaşamları üzerinden bir ülkenin hikâyesi. Fiyat: Çeşitli online kitapçılarda yaklaşık 295 TL (indirimli fiyat) Öne çıkan tema: “Kız çocuklarının alın yazısı annelerine benzer” sözü üzerinden aile ve toplum bağlarının aktarımı. İlgili Not “Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgarına” ifadesi aynı zamanda Ömer Bedrettin Uşaklı’nın güftesi, Kaptanzâde Ali Rıza Bey’in bestesiyle Hicaz makamında bir şarkı olarak da bilinir. Bu nedenle kitap adıyla aynı ifadeyi aradığınızda hem edebiyat hem de müzik eserleri karşınıza çıkabilir . Eğer kitabı edinmek isterseniz, Türkiye’deki büyük online kitapçılarda (örneğin D&R, İdefix, Kitapyurdu) veya Ange Kitap üzerinden satışta bulunuyor.

  • Ay Dilberé!

    ŞENOL YAZICI Ay Dilbere Kürtçesi*Türkçesi Şairi:Feqiye Teyran Bestecisi: Aram Tigran Evliya Çelebi'ye Göre Kürtçe EY DİLBER şiirinin şairi Fakî-yi Tayran "Ay Dilberé" şarkısı, duygusal melodisi ve anlamli sözleriyle KADİM BİR DEVRİN DOĞU renkleri taşıyan etkileyici bir Kürtçe melodidir. Şarkı, aşk, ayrılık, özlem, yaşlanma gibi temaları işler ve dinleyiciye derin bir duygusal deneyim sunar. Şarkının sözleri, 16. yyda yaşamış Kürt şair ve mutasavvıf Feqiyê Teyran'a ait olup dönemin KÜRTÇE özelliklerini taşır, Müziği günümüz sanatçılarından Aram Tigran tarafından yapılmıştır. FEGİYE TEYRAN, 16. yüzyılda Van Bahçesaray'da yaşamış kuşların anlayanı, bileni , talebesi anlamına gelen FEGİYE TEYRAN mahlasını kullanan Muhammed b. Abdullah el Mıksî'dir. Bestesiyse 2009'da hayatını kaybeden ARAM TİGRAN'a aittir. Ay Dilbere & EY DİLBER KÜRTÇE & TÜRKÇE SÖZLERİ 1 Li baxê min bû zivistan Hey dîlberê dem gulîstan Çilmisî gul bax û bistan Wêran ezim malêm xirab 1 Bağımda kış oldu Dilberim gülistan zamanında Soldu gül, bağ ve bostan Viran olmuşum, evim yıkık 2 Hey dîlberê qey menale Feqiyê tayran êdî kale Nexweşekî pir bê hale 2 Ey dilber, sen inleme Feqiyê Teyran artık yaşlıdır Çok halsiz ve cok hastadır. 3 Tu him gulî him rihanî Tu him derdî him dermanî Him hekîmî him loqmanî Wêran ezim malêm xirab 3 Sen hem gülsün hem reyhansın Sen hem dertsin hem dermansın Hem hekimsin hem Lokmansın Viran olmusum, evim yıkık 4 Hey dilberê da tu zanî Kulîlik vebûn çiya u banî Bilbil pirs kir feqî kanî Wêran ez malêm xirab 4 Ey dilber sen biliyorsun ki Dağda bayırda çiçek açmıs Bülbül sormuş Feqî hani? Viran olmuşum, evim yıkık Bahçesaray'da F.Teyran'a yakıştırılan türbe. Dûrzan Cîrano - Yükleyenin kendi çalışması Feqîyê Teyran veya Fakî-yi Tayran (d. 1561 Bahçesaray - ö.1641 Hizan ya da Bahçesaray ), asıl adı asıl adı " Muhammed b. Abdullah el Mıksî " 16. ve 17. yüzyıllarda yaşamış Kürt mutasavvıf , şair ve halk edebiyatçısıdır . Van ’ın Bahçesaray (Müküs) ilçesinde doğan Feqîyê Teyran, edebi kimliği ve tasavvufi düşünceleriyle Kürt edebiyatında önemli bir yer edinmiştir. Eserlerinde doğa , tasavvuf ve halk hikâyeleri ön planda olup, özellikle " Feqîyê Teyran " (Kuşların Fakihi) mahlasıyla tanınmıştır. İlk eğitimini ailesinden ve bölgedeki medreselerden alan şair, daha sonra Cizre , Hizan ve Hakkâri gibi dönemin önemli ilim merkezlerinde öğrenimini sürdürmüştür. Gezgin bir âlim olarak birçok yeri dolaşmış ve halk arasında " Feqîyê Gerok " (Gezgin Fakih) olarak da anılmıştır. Şiirlerinde mistik öğretilere yer veren Feqîyê Teyran, alegorik anlatımları ve kuşlarla ilgili sembolik hikâyeleriyle dikkat çekmiştir. Vefat yeri konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte, Van’ın Bahçesaray ilçesi veya Bitlis’in Hizan ilçesinde hayatını kaybettiği düşünülmektedir. Mezarının nerede olduğu konusunda kesin bir bilgi olmamakla beraber, halk arasında türbesinin Bahçesaray’da bulunduğu kabul edilmektedir. Feqîyê Teyran, tasavvufi ve edebi mirasıyla Kürt edebiyatında derin izler bırakmış ve şiirleri günümüze kadar ulaşarak halk arasında yaşamaya devam etmiştir. Bu şiiri besteleyen günümüz sanatçılarından Aram Tigran 'dır. ARAM TİGRAN KİMDİR? Aram Tigran, doğum adı Aram Melikyan, (1934 – 8 Ağustos 2009) Ağırlıklı olarak Kürtçe şarkı söyleyen çağdaş Suriye-Ermeni bir şarkıcıydı. Kamışlı'daki Asurlular arasında Aram Dikran olarak biliniyordu. Ortadoğu coğrafyasının en önemli müzisyenlerinden biri olan Aram Tigran, Suriye'nin Kamışlı kentinde 1934'te dünyaya geldi. O'na sanatı sevdiren ve halkla bütünleştiren bir miras bırakan kişi, güzel kaval çalan babası oldu. Önceleri ut dersleri alan Tîgran, daha sonra düğünlerde ve çeşitli etkinliklerde sahne aldı. Arapça, Ermenice, Kürtçe ve Türkçe müzik yapan sanatçı, 1966'dan sonra Ermenistan'ın başkenti Erivan'a giderek, Erivan Radyosu'nda 18 yıl çalıştı. Bu dönemde müzikal yaşamını daha da olgunlaştıran Tîgran, daha sonra çalışmalarına 1995'ten itibaren Avrupa'da devam etti. Yunanistan'ın başkenti Atina'ya yerleşti. Çağdaş Kürt şarkıcıları ve müzisyenleri arasında en iyiler arasında kabul edilir. 230 şarkı Kürtçe, 150 Arapça, 10 Süryanice ve 8 Yunanca şarkı kaydetti, bunlardan biri de 500 yıl önce sözleri yazılan Ay Dibere'dir. 2009 yılında, Osmanlı İmparatorluğu'nda (günümüz Türkiye) ebeveynlerinin büyüdüğü köyleri ziyaret etme fırsatı buldu, Diyarbakır'da ve Batman'daki Newroz kutlamalarında konser verdi. Nevruz kutlamalarına katıldıktan sonra rahatsızlanan ve bir süre Diyarbakır'da yaşayan Aram Tigran, durumunun ağırlaşması üzerine Yunanistan'ın başkenti Atina'da Van Gelismos Hastanesi'ne kaldırılmış ve burada 8 Ağustos 2009'da vefat etmişti. EVLİYA ÇELEBİ'de KÜRTLER ve KÜRTÇE: Osmanlı Döneminde Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde Kürtlerin doğuşu ile ilgili de bir efsane vardır. Evliya Çelebi bu efsaneyi Ermeni bir tarihçi olan Migdisî'den öğrendiğini belirtiyor: "Tarihçi Migdisî'ye göre , Nuh Tufanı'ndan sonra inşa edilen ilk kasaba Cudi kasabasıydı, onu Sincar ve Silvan kaleleri izledi. Cudi kenti, 600 yıldan az yaşamamış ve Kürdistan'ın uzunluğunu ve genişliğini gezmiş olan Peygamber Nuh'un cemaatinden Melik Kürdim tarafından yönetiliyordu. Silvan’a geldiğinde iklimi sevdi ve oraya yerleşti, kendisinden koca bir zürriyet doğdu.   İbranice'den bağımsız olarak kendi dillerini konuştular. Ne İbranice ne de Arapça , Farsça , Dari veya Pehlevi değil; hala Kürdim'in dili diyorlar. Silvan'da doğup konuşulan ve şu anda Kürdistan'da kullanılan Kürt dili , adını Peygamber Nuh topluluğundan Melik Kürdim'e borçludur * ARAŞTIRMA & DERLEME * Şenol YAZICI

  • B. TRAVEN

    B. Traven (1882?, 1890?- ö.26 Mart 1969 Meksiko) Kitaplarının asılları Almanca veya İngilizce basılmış olan, hakkında kesin olarak pek az bilginin bulunduğu yazarın takma ismi. Gerçek adı, milliyeti, doğum yeri ve tarihi bilinmese de bir süre Meksika'da yaşadığı kesin olarak bilinmektedir. En önemli eseri olarak kabul edilen 1927 tarihli Altın Hazineleri bu ülkede geçmektedir. Hayatı Traven'in hayatına dair neredeyse her bilgi tartışmalıdır. Yazarın gerçek kimliğiyle ilgili çok sayıda tez bulunmaktadır. Ancak akademik çevrelerde Traven'in genellikle 20.yüzyıl başlarında yaşamış olan anarşizmi savunan aydın ve aktör Ret Marut olduğu kabul görür. I. Dünya Savaşının ardından Almanya'dan ayrılan Marut Meksika'ya göçmüştür. Aracıları Traven sürekli olarak beraber anıldığı iki isim Berick Traven Torsvan ve Hal Croves kendilerinin sadece kimliğinin açıklanmasını istemeyen yazar için yayınevleriyle kurulması zorunlu olan ilişkilerinde aracılık yaptıklarını belirtmişlerdir. Sanatçı kişiliği B. Traven on iki roman, bir söyleşi kitabı ve çok sayıda kısa öykü kaleme almıştır. Eserlerinde çoğunlukla macera öğesi hakim olmakla beraber kapitalizm eleştirisi ile bunu izleyen sosyalizm ve zaman zaman anarşizm savunusu hissedilir. Sonraki dönem eserlerinde Meksika Devrimi sürekli arka planda yer almıştır. Traven'in eserleri özellikle I. Dünya Savaşının ardındaki dönemde çok popüler olur. Çok sayıda dile çevirilen eserleri önce Almanca basılsa da yazar yaptığı açıklamalarda eserlerinin asıl dilinin İngilizce olduğunda ısrar eder. Bu konuda da kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Eserlerinden bazıları Öne çıkan eserlerinden bazıları aşağıda sıralanmıştır: Altın Hazineleri Altına Hücum Araba Dinamit Gece Ziyaretçisi Hükûmet İsyan Kanlı Oyun Kanlı Yürüyüş Kasaba Köprü Ölüm Gemisi (Bir Amerikan Denizcisinin Başından Geçenler) Pamuk İşçileri Etkileri En bilinen eserlerinden olan Altın Hazineleri adlı eser 1948 yılında John Huston tarafından The Treasure of the Sierra Madre adıyla sinemaya uyarlanmış ve film Akademi Ödülüne aday gösterilmiştir.

  • Hallac- Mansur

    Hallâc-ı Mansûr veya Mansûr el-Hallâc ( Ebû el-Muġîṭ Huseyn Manṣûr el-Ḥallâc) (d. Ağustos 858, Tûr – ö. 26 Mart 922, Bağdat), Zındıklıkla suçlandı ve uzun süren bir soruşturma neticesinde Abbâsî Halifesi Muktedir'in emriyle idam edildi. Fars kökenli spiritüalist yazar ve mistik şâir. Hayatı Asıl adı "Ebû’l-Muğît Huseyn bin Mansûr bin Mehemmed Beyzâvî" idi. Babasının mesleğinden dolayı “Hallâc” lakabını aldı. Tahirîler devri İran'ının günümüz Güney Horasan Eyaleti'ne bağlı Nehbendan şehristanının Meyghan Kırsalı'ndaki "Tûr" köyünde dünyaya geldi. Hallâc-ı Mansûr'un dedesi Mahamma Mecûsî, Beyazid Bistâmî'ninki gibi bir Zerdüştçü idi. Babası ailesiyle Dicle yakınlarına, Araplar tarafından kurulmuş bir yerleşim bölgesi olan Vasıt'a taşındı. Mansûr, on iki yaşında burada hafız oldu. Eğitimi Önceleri kısa bir süreliğine sûfî azizlerinden Beyazid Bistâmî'nin de mürşidî olan Zünnûn-ı Mısrî'nin öğrencisi Sehl el-Tustarî'nin müridi oldu. Yirmi yaşında Basra'ya geldi. Buradan Bağdat'a giderek tanınmış sufilerin sohbetlerine katıldı. Daha sonra ise Emr el-Mekkî ile Cüneyd-i Bağdâdî'nin talebesi oldu. 896 yılında ilk haccını yapmak üzere Hicaz'a gitti. Burada vaktini ibadetle geçiren Hallâc, daha sonra bir grup sufî ile birlikte Bağdat'a dönerek Cüneyd'in sohbetlerine devam etti. Fakat, hocalarıyla fikir ayrılığına düştüğü için onlardan ayrılarak Tüster'e döndü. Hallâc beş yıl sürecek bir yolculuğa çıkmak üzere Tüster'den ayrıldı. Horasan, Mâverâünnehir, Sicistan ve Kirman bölgelerini dolaştı. Fars'ta halka vaazlar verdi, onlar için eserler yazdı. Ardından Ahvaz'a geçti ve ailesini de buraya getirtti. Ahvaz'da meclis kurup vaazlar vermeye başlayan Hallâc, halkın ve aydınların büyük teveccühüne mazhar oldu ve burada ''Hallâc-ı Esrâr'' diye tanındı. Daha sonra ailesini Ahvaz'da bırakarak 400 müridiyle birlikte ikinci defa hac yapmak üzere Basra üzerinden Mekke'ye gitti. Hac dönüşü Basra'da bir ay kaldıktan sonra Ahvaz'a gelen Hallâc, ailesini ve buranın ileri gelenlerinden bir grubu yanına alarak Bağdat'a geçti. Burada bir sene kaldı; ardından küfür ve şirk beldelerini Allah'ın dinine davet etmek için manevi bir işaret aldığını söyleyerek ailesini müritlerinden birine emanet edip deniz yoluyla Hindistan'a gitti. Horasan, Tâlekān, Mâverâünnehir, Türkistan, Maçin, Turfan ve Keşmir'i dolaştı. Gezdiği yerlerdeki halk için eserler yazarak İslam'a girmelerinde etkili oldu. Onun tesiriyle Müslüman olanlara Mansûrî deniliyordu. Bu durum kendisini büyük bir üne kavuşturdu. Bu seyahatten dönünce aleyhindeki faaliyetler de tekrar başladı. 903 senesinde üçüncü defa hacca gitti ve burada iki yıl kaldı. Bazen ibadet ediyor, bazen de halk arasına karışıp hacda kesilen kurbanlar gibi Allah yolunda kendini feda etmeye hazır olduğunu haykırıyordu. Bir ara Arafat'ta kendisine hakaret ve işkence edilmesini istedi. Bağdat'a dönen ve bir ev satın alan Hallâc'da bir değişikliğin meydana geldiği fark edilmişti. Hakkında anlatılan bir hikâyeye göre Bağdat'ta açıkça Hak yolunda canını feda etmek istediğini, kanının dökülmesinin halk için helal olduğunu ilan etti. Karmatiler’in Abbasi Devleti’ni tehdit ettiği, 870 yılında başlayıp 883 yılına kadar devam eden Zenc İsyanı'nın izlerinin henüz silinmediği, istikrarsızlığın devam ettiği bir dönemde Hallâc'ın sözleri ve davranışları halk ve ulema arasında yeni bir huzursuzluk meydana getirdi. Davûd ez-Zahiri öncülüğünde bir grup alim Hallâc'ın aleyhinde bir faaliyet başlattı; bazıları onun sihirbaz, şarlatan veya deli olduğunu ileri sürerken bazıları da keramet sahibi bir veli olduğunu söylüyordu. Aleyhindeki faaliyetler artıp bir kısım müritleri tutuklanınca kendisini de aynı akıbetin beklediğini anladı ve Ahvaz'a kaçtı. Sûs'ta bir dostunun yardımıyla Dânyâl peygamberin türbesi civarında bir yıl saklandı. 913'te yakalanarak Bağdat'a getirildi ve idam talebiyle mahkeme önüne çıkarıldı. Vezir Ali b. Îsâ el-Kunnâî onu üç defa siyaset meydanında teşhir ettikten sonra hapsedilmesini yeterli gördü. Sekiz yıl süren hapis hayatı, genellikle dostu Nasr el-Kuşûrî'nin evindeki bir odada göz hapsi şeklinde geçti. Bütün ihtiyaçları karşılandı; ziyaretçi kabul etmesine izin verildi. Hapiste bulunan Hallâc'ın Bağdat ve çevresindeki etkisi giderek arttı. Burada iken Kitâbü't-Tavâsîn'in “Tâsînü's-sirâc” ve “Tâsînü'l-ezel” bölümlerini yazdı. Öğretisi ve fikirleri Hallâc'ın Allah'ta eriyip yok olmak anlamında söylediği "Ene'l-Hakk", yani "Ben Hakk'ım" (‏انا الحقّ‎ ‎, En el-Hakk) sözlerinden ötürü 912 yılında tutuklandı. Bu söz kişinin Tanrı ile birleşip-bütünleştiği, Tanrı'nın kişide vücut bulduğu veya kişinin varlığının Tanrının varlığı içerisinde eriyip yok olduğu (Hulul) diğer bir ifade ile Tanrı'nın varlığının kişinin vücudunda yüz bulması anlamlarını da ifade etmektedir. "Fî" ve "An" (O’nda ve O’ndan) Hallâc'ın savunduğu Tâsîn tevhîd akîdesinin özü olan "Fî" ve "An" kavramı Vahdet-i Vücud’daki "Her şey Allah’tır" akîdesinden farklı olup, "Her şey Allah’tadır ve her şey Allah’tandır" anlamına gelmektedir. Diğer İnançlara Bakışı Kendisinden sonra gelen ve "Yetmiş iki millete bir gözle bakmak" gibi sözlerle tüm farklı inanç ve kanaatleri ötekileştirmeyen Yunus Emre gibi sûfilerde görülen kucaklayıcı, anlamaya dönük yaklaşımın kökleri Hallac-ı Mansur'a kadar uzanmaktadır. Ünlü Alman tasavvuf araştırmacısı Annemarie Schimmel'in Hallac'dan aktardığı aşağıdaki satırlar onun farklı inançtan insanlara nasıl baktığını apaçık bir şekilde göstermektedir: Öğrencilerinden biri bir Yahudi'ye hakaret eder ve Hallac'ın kızgınlığını üzerine çeker, bir süre sonra sakinleşen Hallac ona: "Sevgili oğlum. Bütün dinler, ulu Tanrı'nın dinleridir. Tanrı, her bir dini ile ayrı bir insan topluluğunu meşgul etmektedir. İnsanlar inandıkları dinleri kendileri seçmediler; bilakis Rahman ve Rahim olan Tanrı, insanları inandıkları dinler için seçmiştir. Eğer bir kimse başka bir kimseyi inandığı dinin doğru olmadığı iddiasıyla kınarsa, bu hareketiyle o insanın kendi iradesiyle bir tercih yapmış olduğu yolunda bir hüküm vermiş olur. Bu da aslında, Kadercilerin tarzıdır ve Zerdüştler böyle bir dini topluluktur (yani bunlar düalisttir). Bilesin ki Yahudilik, Hıristiyanlık ve diğer dinler, sadece çeşitli sanlar ve farklı isimlerdir; fakat hepsinde maksat aynıdır, farklı değildir. Ben dinlerin ne olduğu konusunda çok düşündüm. Neticede gördüm ki, dinler, bir kökün çeşitli dallarıdır. Bir insandan, onu alışkanlıklarından alıkoyan ve bağlarından koparan bir din seçmesini talep etme. O zaten varlığın sebebini ve yüce gayelerin manasını kendisinin en iyi anladığı şekilde arayacaktır" der. Her şeyin zıddı ile bilindiği ve ayakta durduğu bu ikilikler evreninde küfür-iman diyalektiği de göz ardı edilemeyecek bir gerçektir. Öyleyse kimse kendisini, kabullerini diğer her şeyi dışlayacak bir mutlaklık dairesi içinde görmemelidir Hallac'a göre. Hallac'a göre Tanrı dahi kulunun sınırlılığını bilip buna göre ona muamele edecektir. Yine ondan aktarılan şu satırlar onun Tanrı ve insan arasındaki ilişkiye bakışındaki geniş perspektifi ortaya koymaktadır: "Yeryüzünde hiçbir imansızlık yoktur ki, altında iman saklı olmasın; itaat yoktur ki, altında kendinden büyük isyan saklı olmasın ve kendini tamamen ibadete adama hali yoktur ki, altında saygıdan feragat hali olmasın; sevmek iddiası yoktur ki, altında edepsizlik saklı olmasın. Fakat ulu Tanrı, kullarına istidatlarına göre muamele eder." Ölümü Hallâc hapisteyken de aleyhindeki faaliyetler bütün şiddetiyle devam ediyordu. Cezalandırılması yönündeki taleplerin artması üzerine Vezir Hâmid b. Abbas tarafından idam isteğiyle tekrar hakimler heyetinin önüne çıkarıldı. Delillerin yetersiz olduğunu söyleyen hakimler idamı için hüküm vermekten kaçındıklarından ötürü mahkeme uzun sürdü. Fakat Vezir Hâmid'in ısrarlı takibi ve baskısı karşısında Mâlikî kadısı Ebû Ömer Muhammed b. Yûsuf el-Ezdî idamına hükmetti. Hanefi kadısı İbn Bühlûl'ün muhalefetine rağmen bu hüküm diğer kadılara ve şahitlere imzalatıldıktan sonra Halife Muktedir-Billâh tarafından tasdik edilince Hallâc, 26 Mart 922 tarihinde Bağdat'ın Bâbüttâk denilen semtinde önce kırbaçlandı; burnu, kolları ve ayakları kesildikten sonra idam edildi. Başı kesilerek Dicle üzerindeki köprüye dikildi; gövdesi yakılıp külleri nehrin sularına savruldu. Kesik başı iki gün köprüde dikili bırakıldıktan sonra Horasan'a gönderilerek bölgede dolaştırıldı. Hallâc'ın asıldığı yer zamanla önem kazanmaya, Hak şehidi bir velinin türbesi olarak ziyaret edilmeye başlanmıştır. Vezirliğe yeni tayin edilen Ali b. Mesleme'nin, görevine başlamadan önce Hallâc'ın kabri olarak bilinen yeri ziyaret ederek manevî huzurunda dua edip niyazda bulunması, Abbasî Devleti'nin ondan özür dilemesi ve itibarını iade etmesi anlamına gelmiştir. Hallâc adına burada türbe inşa edilmiştir. Hallâc’ın öldürülme sebebi Hallâc-ı Mansûr'un öldürülme sebebi hakkında, Abbasiler'e karşı ayaklanmış olan Karmatiler'le gizlice mektuplaştığı, “Ene'l-Hakk” sözüyle Tanrılık(Ulûhiyyet) iddiasında bulunduğu, haccın farz oluşunu inkâr edip yeni bir hac anlayışı ortaya koyduğu şeklinde çeşitli iddialar ileri sürülmüştür. Hallâc'ın idam fetvası dini olmaktan çok siyasi bir karar olup ancak siyasi baskılar ve entrikalar sonucunda çıkarılabilmiştir. Onun büyük bir üne sahip olması, çevresinde çok sayıda mürit toplaması, sarayda ve yüksek rütbeli devlet adamları ve kumandanlar arasında bile taraftar bulması, Zenc İsyanı'na sıcak bakması, "Mehdi'' olduğu ve Abbasiler'e karşı Karmatiler'le gizlice iş birliği yaptığı yolunda söylentiler çıkması devlet adamlarını endişelendirmiş, bu yüzden baskı altında çalıştığı ileri sürülen bir hakimler kurulundan fetva alıp idamı gerçekleştirmişlerdir. Hallâc'ın türbesi Bağdat'tadır. Birçok İslam ülkesinde türbeleri vardır. Bunların hepsi makamdır. Yedi adet olduğu söylenen bu türbelere Hallac-ı Mansur makamı denmektedir. Çanakkale'nin Gelibolu ilçesinde bulunan türbe de bu yedi makamdan biridir. Eserleri Ta'sînu'l-Ezel Ve'l-Cevheru'l-Ekber Ve'ş-Şeceretu'n-Nûriyye(Kitâbu't-Tavâsîn) 49 adet kayıp risaleleri[8]

  • AYNI EZGİDE

    Niyazi UYAR* Salihli Belediyesi, Atatürkçü Düşünce Derneği’ne birkaç ay önce tek katlı eski bir binayı kullanmaları için vermişti. Ziyarete gittim. Sıcak bir ortama varınca insan huzur bulur ya, işte öyle oldu. Odalar, odalara asılan tablolar, resimler, fotoğraflar… Hepsini dikkatli gözlerle bir bir inceledim. Birden bir keman dikkatimi çekti. İşte o keman tarihî bir kemandı, her şeyi ile tarihi olduğunu anlıyordunuz. Kemanı dikkatle izlediğimi gören kısa, sarı küt saçlı, kemik çerçeveli gözlüklü bir kadın, “merhaba” deyip yanıma geldi. Belki de benim müzik adamı olduğumu mu zannetti, kim bilir. “Çalıyor musunuz?” “Yok, müzik aletlerini gördüm mü, kendimden geçercesine onları böyle izlerim işte!” Kemanın kullanılmaktan rengi solmuş, kıyısında köşesinde yer yer boyası atmış, göğsüne açılan “s” harfine benzeyen delikler birbirlerine bakıyor, birbirlerine aşklarını fısıldayan kumruların duruşları gibi bir duruşları vardı "s" harflarınin. At kılından yapılmış yayı, kemanın hemen yanı başında, yan yana uzanan iki sevgili gibi yatmaktaydı. “Peki siz çalın da kulağımızın pası silinsin!” “Çalmayı bilmiyorum, ben de sizin gibi iyi bir dinleyiciyim. Zamanınız varsa, arkadaşım çok güzel keman çalıyor, çağırayım, o çalsın, biz dinleyelim; ne dersiniz?” “Çok sevinirim, zamanım olmasa bile zamanı yaratırım!” “Oh güzel, sayenizde Esra’dan keman resitali dinleyeceğiz!” “Esraaa?” Gözlüklü, sarı küt saçlı kadın, yan odadaki arkadaşına seslendi. “Esraaa, Esraaa!” “Efendim Nurten Abla!” “İki dakika gelir misin?” “Geliyorum Nurten Abla!” Nurten Hanım, Esra ile ilgili kısa bir bilgi verdi. “Esra, Buca Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği bölümünde okuyor, şansımızdan olacak alanı da telli sazlar ve özellikle keman!” Esra’nın ortalama Türk kadınının üstünde bir boyu vardı. Boyuna göre kilosu biraz fazlaca olan gülen yüzlü, güzel gözlü, başı türbanlı bir kadındı. Türbanının rengi, bluzunun rengiyle uyumluydu. Esra, güzel giyinmiş, ütülü siyah bir pantolon, pantolonunun üstündeki bluzunun etekleri basenlerini kapatmış, muhafazakâr kıyafetli bir kadındı. Esra’yı bir yerlerden tanır gibiydim, fakat nerede tanıdığıma dair en küçük bir işaret yoktu aklımda. Biraz kendimi yorsam çıkarabilirim belki; yaşım icabı, bir de hayatın tonlarca yükü yormuş olacak ki, eskiden olduğu kadar parlak değildi belleğim. Bin dokuz yüz yetmişte ilkokulu bitirdim, birçok ilkokul arkadaşımın numarasını ezbere bilirim. Öğrencilerime notları duyurduktan sonra onları not defterine yanlışsız yazardım. Şimdi… Türbanlı kadın bir reveransla kendini tanıttı. “Ben Esra Öney! Buca Eğitim Fakültesi müzik öğretmenliğinde okuyorum. Önümüzdeki yıl fakülteden mezun olacağım. İnşallah KPSS’den iyi bir puan alırım. Alacağıma inanıyorum da şu mülakat denilen ucubeden korkuyorum!” “Memnun oldum Esra Hanım! İnşallah her şey sular seller gibi akar gider! Benim adım Mustafa, emekli eğitimciyim!” “Teşekkür ederim Mustafa Bey, müziği seven birine tesadüf ettim mi, çok mutlu oluyorum. Çünkü müziği, sanatı seven bir insandan zarar gelmez. Hani Neşet Ertaş demiş ya: ‘Nerede bir türkü söyleyen varsa korkmayın, varın yanına oturun!" Esra Öney kemanı eline aldı, kirişi tellere sürttü. Yavaştan kiriş tellerin üstünde yukarı aşağı gidip geldi, sonra birden Esra Öney Batı tarzında çok hareketli bir şeyler çalmaya başladı. Birini bitirip diğerine geçiyordu, çalarken kendinden geçiyor, aşkla başını öne arkaya müziğin ritmine uygun sallıyordu. O esnada başındaki türbanı sıyrılıp düştü yere. Nurten Hanım, Esra’nın türbanını yerden aldı. Esra Öney, ta yukarılardan kopup gelmiş bir ırmak gibi çağlıyor, bir çağlayan gibi gürül gürül akıyordu. Aşkla, coşkuyla, Batı müziğinin hareketli müzikleri ile başından düşen türbanın farkında değildi. O sırada benimle nadiren gezintiye çıkan eşim, kulağıma eğilmiş: “İnsanları giyim kuşamlarıyla etiketlemek ne kadar kötü bir şeymiş, değil mi?” “Haklısın, yerden göğe kadar haklısın!” Esra Öney hareketli Batı tarzındaki müzikleri bitirmiş olacak ki birkaç dakika durdu. Baş örtüsünü başına bağladı, dünya insanlığının acılarına tercüman olmaya başladı. Acılar türkülerde, şarkılarda vücut bulmuş, yıllardır, belki yüzyıllarca da çalınıp söylenmeye devam edecektir. Bu ağıtlar, bu klamlar, yasları çeken uluslara gidiyordu. Dünyada en çok zulme uğrayan Musevilere gidiyordu. Amerika’nın katlettiği Kızılderililere gidiyordu. Karabağ’da katledilen Azerilere gidiyordu. Srebrenitsa’da Sırpların katlettiği Müslüman Boşnaklara gidiyordu. Esra Öney insanlık âleminin acılarını, yaslarını, ağıtlarını kemanıyla, sesiyle arş-ı âleme taşıyordu. Söylerken, insanlığın çektiği acıları yeniden yaşıyor, bir taraftan da gözyaşları sel olmuş yanağından aşağı süzülüyordu. Esra Öney, Kürt dengbêji “Lê Lê Bêmal” diyordu. Esra ile birlikte, o anda nerden çıktı bilinmez Onur Efendi de derin huşu içinde Esra’yı dinliyordu. Sarı, kısa kütlü saçlı Nurten Hanım, hepimiz aynı huşu içinde o acılara ortak oluyorduk. Esra Öney, bizi o günlere alıp götürmüştü. İnsanlığın acıları, yasları, klamları, türküleri yeniden vücut bulmuş, katliamcılara, katillere lanet deniliyordu! Birden Esra Öney, Kerbela'ya geçti. 680 yılında Yezit’in Kerbelâ’da Hazreti Hüseyin ve beraberindeki yetmiş kişiyi çöl ortasında aç susuz bırakıp katlettiği büyük insanlık dramına gelmişti sıra. Esra Öney! Kerbelâ yasını söylemeden onun sözlerini okudu. “Gelin hey erenler yasımızı tutalım Hüseyin’i Kerbela yasıdır bugün! Çeşmimizin yasını sele katalım. Hüseyin’i Kerbela yasıdır bugün!   Atatürkçü Düşünce Derneği’nde Esra Öney’i dinleyen üç iken beş, beş iken on beş, sonra yüz on beş olmuştu. Derneğin açık penceresinden onun sesini duyan gelmiş, dernek binası dolup taşmıştı. Gün gelir divan kurulur, Yezit’in ettiği ondan sorulur Bu matem yarası nasıl sarılır Hüseyin’i Kerbela yasıdır bugün!   Bu nasıl matemdir, bağrımızı deldi Neredesin Ali, oğlun serildi. Yetişin ey Mürteza, cay günün geldi Hüseyin’i Kerbela yasıdır bugün!” Esra Öney ağıtlarını bitirmişti. Derneğin salonunu dolduran insanların büyük alkış tufanıyla kendine geldiğinde onlarca insanın onu izlediğini görünce gururlandı, bir temenna ile izleyenlere şükranlarını arz etti. Naim Özsezikli, Semih Özoğul, Necla Gürsoy, Bünyamin Şahin, Mehmet Ali Uyar, İzak Behar... el ele tutuştular ortada, sonra aralarına Esra Öney’i alıp sözsüz, sazsız bir horon oynamaya başladılar…

bottom of page