top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4491 sonuç bulundu

  • Umut Çiçekleri

    Nurten B. AKSOY * Soğuk kış günlerinde özlemini çekip "ah bir gelse" diye dört gözle beklediğimiz yaz mevsimi geldi nihayet; havalar ısındı, önce çiçeğe durup pembe- beyaz olan ağaçlar yeşili bol rengarenk elbiselerini giyindiler. Artık güneş yüzünü iyice gösterip iliğimizi kemiğimizi ısıtırken kimi zaman da yağmur yüklü bulutların arkasına saklanıyor. Bazen hafiften esen lodos yeni açmış ıhlamurların, manolyaların, beyaz akasyaların kokusunu taşıyor, dünya toz pembe görünüveriyor gözüme... Oysa ruhum ağaçlara, çiçeklere bakıp sevinirken insanlara baktıkça karalar bağlıyor. Çünkü insanların gittikçe bencilleştiğini, çirkinleştiğini ve yozlaştığını görüyorum hayretle. Güzel insanların köşelerine çekildiğine, sessizliğe gömüldüğüne, özgürlük adına yozlaşmalara kucak açıldığına şahit oldukça "Bahar gelse ne olur, yaz gelse ne olur" diye düşünüyorum. Nezaketin, zarafetin, tevazunun yerini kabalığın, hoyratlığın, kendini beğenmişliğin, hatta küfrün aldığını gördükçe "Çiçekler açsa ne fayda" diyor içimden bir ses... Herkes birbirine düşmanken, herkes birbirinden nefret ederken, kaba kuvvet ülkemde kol gezerken, insanlar sokaklarda dövülüp öldürülürken yaz yağmurları nasıl temizler ki bunca pisliği... İçim kırgın, yüreğim umutsuz... Bahara sevinecek mecali kalmamış ruhumun tek tesellisi penceremin önünde açan çiçeklerim... Bunlar benim umut çiçeklerim, bunlar benim bahar çiçeklerim ve onlar kurumasın diye gözyaşları misali sular döküyorum topraklarına

  • Serin Serviler Altında

    Nurten B. AKSOY * Yıllar yıllar öncesi, minik bir kan pıhtısından şekillendiğim zamanlar... koyu karanlık, nemli bir yerdeyim, kıpır kıpır hareket ediyorum, sanki bir yerlere tutunmak istercesine. Bulunduğum yer benim ilk evim, ilk yuvam. Biraz karanlık, biraz nemli ve biraz dar sanki; ama olsun, sıcak hem de sımsıcak. Hele bazen dışarıdan bir elin üstümde gezindiğini, yuvamın dışından beni okşadığını hissediyorum ya, işte o zaman daha bir ısınıyor evim tıpkı yüreğim gibi. Ama bu evdeki günlerim biliyorum çok uzun sürmeyecek, ne yazık ki gittikçe dar gelmeye başladı yerim, zaten kontratım da bitmek üzere. Dokuz aydır yaşadığım bu yuvayı on gün sonra terk etmek zorundaymışım, gün sayıyorum şimdilerde. Nihayet beklediğim gün geldi; ortalıkta bir telaş, bir koşturmacadır gidiyor. Bağrışlar geliyor kulağıma ve uzun bir dehlizden geçip gün ışığına kavuşuyorum. Sarıp sarmalıyorlar beni ve yeni bir dünyaya gülümsüyorum, çığlık atarak... Yeni evime taşınalı üç-beş gün oldu henüz. Zor bir yolculuktan sonra gelebildiğim bu yeni yere alışmaya çalışıyorum. Tek başıma yaşadığım yuvama göre biraz kalabalık burası; beni çok seven, her ağladığımda yanıma koşan, üstüme titreyen iki yetişkin insan var burada, bir de benden biraz büyük, sanki benim bu eve gelişimden çok da mutlu olmayan bir çocuk. Yani benim ailem... Burada ne kadar kalacağımı bilmiyorum, yani bir kontratım yok. Belki üç gün, belki yıllar boyu. Her gün yeni bir şeyler öğreniyorum, büyüyorum, gelişiyorum... Yeni insanlar giriyor yaşamıma; öğretmenlerim, arkadaşlarım, komşular, doktorlar, iyiler, kötüler... Büyüdükçe yeni ufuklara yelken açıyorum, yeni yeni evlere, yeni şehirlere, yeni dünyalara. Günlerden bir gün, bir başka yeni eve taşınıyorum; "eh artık evlendin, ev bark sahibi oldun" diyorlar. Belki de en sevdiğim, en benimsediğim evim oluyor burası. Çoluk çocuğa karışıyorum, hayatın yükü biniyor omuzlarıma, iyi kötü geçiyor günler. Yüzüme çizgiler, saçıma aklar doluyor yavaş yavaş. Belim bükülüyor sanki her gün azar azar, gücüm azalıyor... Sadece gücüm azalsa razıyım, etrafımdaki insanlar da azalıyor sanki. Her gün dostlarımdan, canlarımdan birilerinin bir yerlere çekip gittiklerini duyuyorum içim burkularak. "Asûde bir bahar ülkesine" göç etti diyorlar. Şimdilerde beklemedeyim ben de. O "serin serviler altındaki bahar ülkesine" gitmek için, gün saymadayım sanki... Belki bir gün, belki bin bir gün... İşte yine koyu karanlık bir yerdeyim, ama artık kıpır kıpır değilim. Tıpkı dünyaya gözümü açtığım o ilk günümdeki gibi yine sarıp sarmalamışlar beni; ama elimi kolumu oynatamıyorum bile. Islak toprak kokusu geliyor burnuma, soğuk hem de çok soğuk burası. Uzaklardan bir yerden ezan sesleri çalınıyor kulağıma. Zaman zaman dışardan konuşmalar, hıçkırıklar duyuyorum. Biliyorum burası benim son yuvam, "ebedi istirahatgâhım" yani. Ve düşünüyorum, ne tuhaf diye; karanlık ve nemli bir yuvada başlayan yaşam, yine karanlık ve nemli bir yerde devam edecek, ta mahşer gününe kadar...baş ucumuzda bir sözcük sadece; "Hüvel Bakî" ve dillerde şairin unutulmaz mısraları... *"Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde; Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter. Ve serin serviler altında kalan kabrinde Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter." Foto: Nurten B. AKSOY * *Yahya K. Beyatlı

  • SEVDALI ÖYKÜLER

    Nurten B. AKSOY * ADA Dergimizin yazar kadrosunda birlikte çalıştığımız ve yazılarını paylaştığımız, öğretmen arkadaşımız Niyazi UYAR'ın Haziran ayında çıkan ve özellikle "...Vicdanım içimdeki Tanrı, yüreğim sevgi, Kâbe'm de insandır." diyerek kaleme aldığı "Sevdalı Öyküler" kitabını severek okudum. On altı öyküden oluşan kitapta yazarımız kendi yaşamında, yaşadığı çevrelerde ve mesleği olan öğretmenliği yaparken benliğinde iz bırakmış anıları, kişileri, olay ve yöreleri öyküleştirmiş. Doğup büyüdüğü Ege Bölgesinin yerel konuşma dilini özellikle anılarından oluşan öykülerinde büyük ustalıkla kullanmış yazarımız. Kadının toplumdaki yerini ve yaşadığı sıkıntıları anlattığı öykülerden biri olan "Gök Münevver" isimli öyküsünde ise yöre kadınının portresini hem fiziksel hem ruhsal olarak tüm ayrıntılarıyla çizmiş adeta. 37 yıl gönül vererek yaptığı öğretmenlik anılarını anlattığı öykülerinde ise insan sevgisi ile mesleğinin güzel ve zorlu taraflarını dile getirmiş, öğretmenliği yüceltmiş, bir cumhuriyet öğretmeninin nasıl olması gerektiğini anlatmış. halk kültürünü, deyimleri özellikle ön plana çıkarmış. Hem doğup büyüdüğü memleketinin insanlarını anlattığı öykülerinde, hem simgesel öykülerinde, hem de fantastik bir öykü olan Nuymar Nibron'da insan sevgisini ön plana çıkararak çok güzel işlemiş. Hemen hemen tüm öykülerinde toplumsal olaylara, kültürel ve anlayış farklılıklarına dokunarak bunların insan yaşamındaki olumlu olumsuz etkilerine değinmiş. Niyazi Uyar'ın tema olarak "İnsan sevgisini" temel alıp işlediği öykülerden oluşan kitabını zevkle okudum. Arkadaşımızı kutlar, yeni öykülerinde başarısının devamını dilerim.

  • Sinemasız Günler

    Nurten B. AKSOY * 1960'lı yıllar... çocukluğumun ilk yılları... O günlerde izlediğim ve çocuk aklımda kalan filmler; "Ayşecikli, Ömercikli" bol gözyaşılı filmler... Bir de ilkokulda okulca izlediğimiz "Kötü Tohum" filmi... "Kötü Tohum"u hatırlamak için şöyle bir Google hazretlerine danışayım dedim, neler neler bulmadım ki bu filmle ilgili. Mesela; "Türk Sinemasının bu güne kadar yaptığı en iyi psikolojik gerilim filmlerinden birisi" olduğunu, "Zamanında tiyatroda olay yaratan bir oyunun sinemaya uyarlanmış hali" olduğunu ve TRT'de yayınlanan ilk Türk filmi olduğunu öğrendim. O filmi izlerken beni en çok etkileyen biz yaşlardaki Alev Oraloğlu'nun sergilediği büyük oyunculuktu. Hem korkarak hem merakla izlemiştim o filmi. Aslında sinemayla çok da haşır neşir bir aile değildik, galiba tiyatroyu daha çok seviyorduk. Bu sevgi belki o yıllarda yaşadığımız semtin konumundan kaynaklanıyordu belki de aile büyüklerinin seçiciliğinden. Örneğin; ünlü tulûat sanatçısı İsmail Dümbüllü komşumuzdu, her gün okula giderken penceresinin önünde oturan o usta sanatçıya gülümseyerek selam verirdik, o da bize temennâ ederek el sallardı. Sonra ilk Türk tiyatrosu olan Güllü Agop tiyatrosu -ki daha sonra Azak Tiyatrosu olmuştu- yine bizim semtteydi, bu sahne daha sonra Gönül Ülkü & Gazanfer Özcan sahnesi olmuştu, bir de Nejat Uygur'un tiyatrosu vardı yakınlarda, sık sık gidip bol bol güldüğümüz. Bu arada Saraçhanebaşı'ndeki Şehir Tiyatrosunu da anmadan geçmeyeyim. Bu yıllarda hepinizin bildiği gibi yazlık bahçe sinemaları vardı bir de; yan yana dizilmiş tahta sandalyelere kurulur (buna ne kadar kurulmak denirse) bir elimizde gazoz şişesi, diğerinde çekirdek külahı hayal alemlerine dalıp giderdik. Şimdi düşünüyorum da bizim ev, o yıllarda tam bir kültür merkezi odağıymış meğerse (!) Evet, evimizin balkonu mahallenin yazlık sinemasına bakardı ve biz bütün yaz o acıklı, ağlak şarkılarla yoğrulmuş Türk filmlerini izlerdik ayağımızı uzatarak, çaylarımız ve çekirdeklerimiz eşliğinde hem de bedavaya. Belki bu doygunluk hissi belki de 60'lı yılların sonunda başlayan seks filmleri furyası sinemayla aramdaki mesafeyi biraz daha açmıştı. Bu uzaklaşmaya bir başka etken de galiba evden okula giderken geçmek zorunda kaldığımız Şehzadebaşı'nın içler acısı haliydi. O seks filmleri furyası tüm hızıyla bu semtte yaşanıyordu. Yan yana sıralanmış sinemalarda, sabahtan akşama bu tür filmler oynatılıyor, boy boy müstehcen (!) afişler üzerinde komik mi komik; ama bir o kadar da ürkütücü isimlerle izleyici çekiliyordu bu sinemalara. İşşiz güçsüz bir sürü insan da buralarda volta atıyordu bütün gün. Ve biz liseli talihsiz kız çocukları her gün bu yoldan geçmek zorundaydık, varın siz düşünün hal-i pür melâlimizi (!) İşte bu nedenle 70'li yıllardan bu güne benim bir yılda gittiğim film sayısı beşi altıyı geçmez ama gittiğim filmlerin hepsinin de bende ayrı bir yeri, ayrı bir anısı olmuştur ("izlemek" sözcüğünü özellikle kullanmıyorum; çünkü artık her şeyi her yerde izleyebiliyoruz) O ilk gençlik yıllarında, henüz lise öğrencisiyken güvenle (!) gidebildiğimiz sinemalardan biri Fatih'teki Renk sinemasıydı, burada izlediğimiz "To Sir With Love" ile "Love Story"yi aradan geçen onca yıla rağmen hiç ama hiç unutamadım. Sonra fakülte yılları... O yıllarda "Beyoğlu'na çıkmak" diye bir kavram vardı İstanbullular arasında; öyle sıradan, günlük kıyafetlerinizle gidemezdiniz Beyoğlu'na. Şık olmanız, süslenmeniz gerekirdi, tavır ve davranışlarınızda ölçülü olmanız gerekirdi. Burada da gittiğimiz iki sinema vardı; Fitaş ve Emek sinemaları; nasıl görkemli, nasıl muhteşem gelirdi gözümüze, o kadife bordo perdeleriyle... Hele ki şimdilerde yıkılıp yerine o uğursuz AVM'nin yapılacak olması, Emek sinemasıyla ilgili "Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde" dizesini getiriyor aklıma hep, ne acı... Evet, işte bu görkemli sinemalarda izlediğim filmler de tıpkı o salonlar gibi muhteşemdi... Rüzgar Gibi geçti, İrlandalı Kız, Notre Damın Kamburu, Neşeli Günler, Casablanca, Kaldırım Serçesi... Belki bunlara ekleyebileceğim, ama şu an aklıma gelmeyen bir iki film daha... Kısıtlı harçlıklarımız ve zar zor aldığımız izinlerle tıklım tıklım dolu salonlarda izlediğimiz bu filmlerin güzelliğini nasıl unutabilirim? Bir de bugüne dönüp bakıyorum, şimdi de yılda ancak üç dört filme gidiyorum, bazen sadece iki üç kişi izliyoruz filmleri. Çok seçici davranmama rağmen bazen umduğumu bulamıyorum; ama bunun yanında son yıllarda çok güzel filmler izlediğimi de itiraf etmeliyim. Yazımda adını andığım ve ebedi aleme göçmüş sanatçılarımızı da rahmetle anıyorum...

  • "Haydi Abbas Vakit Tamam"

    Nurten B. AKSOY * "Haydi Abbas Vakit Tamam" Şiirinin Kısa Öyküsü * “Yaş otuz beş, yolun yarısı eder” deyip yolu tamamlayamadan 46 yaşında hayata veda eden Cahit Sıtkı’yı tanımayanımız yoktur. Yalnızlığın, hüznün, romantizmin şairi olan Cahit Sıtkı’nın pek çok şiiri, tıpkı “Otuz Beş Yaş” şiiri gibi zihinlerin bir yerlerine kazınmış ya da adını bilmediğimiz şiirlerinin can yakan dizelerinden kimileri mıh gibi saplanmıştır yüreğimizin bir yerlerine. İşte şairin o şiirlerinden birinin “Haydi Abbas Vakit Tamam” şiirinin öyküsü… Diyarbakır’ın köklü Pirinççizadeler ailesinden olan, edebiyatımızın en güçlü kalemlerinden Cahit Sıtkı iyi bir eğitim alır ve çeşitli gazetelerde, dergilerde öyküler, şiirler yazar. Eğitim için gittiği Fransa’dan, 2. Dünya Savaşının çıkmasıyla geri döndüğünde Ege’nin küçük kentlerinden birinde askerliğini yapar. Ünlü “Haydi Abbas” şiiri, işte bu askerlik döneminin belki de en güzel ürünüdür Yıl 1941… Cahit Sıtkı Edremit-Ilıca, Sahil Muhafaza Taburunda yedek subay olarak başlar askerliğine. O yıllarda yedek subay sayısı az olduğundan her yedek subaya bir emir eri verilmektedir. Birliğine gittiğinde bölük yazıcısından künye defterini isteyen Cahit Sıtkı, kendisine emir eri seçmek için sırayla isimlere bakarken birden bir isim dikkatini çeker. Abbas oğlu Abbas… Bu isim şairimizi çocukluk günlerine götürür ve büyük annesinden dinlediği bir masalı anımsatır. Askerliği bittikten sonra 1944 yılında Cumhuriyet Gazetesine yazdığı bir yazı, Türk şiirinde efsane olacak şiirinin yani “Haydi Abbas” şiirinin özüdür aslında. Çocukken büyükannesinden dinlediği bir masaldan söz ederek başlar yazı: “Vaktiyle, bilmem ne memlekette hüküm süren bir padişahın oğlu, ancak rüyada gördüğü servi boylu, sırma saçlı, mavi gözlü, son derece dilber bir kıza aşık olur ve sevgilisini bulmak ümidiyle yollara düşer. Bütün aşk masallarında olduğu gibi başına bir sürü felaketler gelecektir, pek tabii değil mi? Aşk demek imtihan demektir. Ancak serden geçip yardan geçmeyen muradına nail olur. Bereket versin, daha ilk adımı bizim sevdalı şehzadeye uğurlu gelir. Bir kuyunun yanından geçerken, takatten düşmüş, ak saçlı bir ninenin kuyudan su çekmeğe uğraştığını görünce dayanamaz, koşar, ninenin suyunu çeker. Buna son derece memnun kalan kadıncağız, şehzadenin sırtını okşar ve saçından kopardığı iki teli ona vererek der ki: Oğlum, başın darda kaldığı zaman bu iki kılı birbirine çakarsın; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir Arap çıkar karşına! Korkmayasın. Adı Abbas’tır. Karnın mı acıkmış; Abbas, demen kafi. Derhal sana mükellef bir sofra kurar. Yırtıcı hayvanlar arasında mı kaldın? Abbas’tan başka kimse kurtaramaz seni. Uykusuz gecelerde yârin hicranı ile mi yanıyorsun? Abbas ne güne duruyor? Sevgilini ne kadar uzakta olursa olsun, alıp getirir seni şad eder. Bu iki kılı iyi muhafaza et oğlum. Onlar sayesinde selâmete çıkacaksın.” Cahit Sıtkı, büyük annesinden dinlediği ve etkilendiği bu masalı hiç unutmamıştır. Olayın devamını gazetedeki yazısında şöyle anlatır şairimiz: “Bölüğü içtima ettirip gözüme kestirdiğimi seçmeğe gönlüm razı olmadı. Bölük yazıcısından künye defterini istedim. Şu Anadolu’muz ne zengin memleket yarabbi! Pötürgeli Hasanlar, Aksekili Ömerler, Akçaabatlı Hakkılar, Malatyalı Osmanlar, Erzincanlı Mehmetler, neler de neler! Kim bilir, bu Anadolu uşaklarının her birinde ne cevherler vardır! Yaprakları çevirmeğe devam ederken, Abbas oğlu Abbas ismi gözüme ilişti. Durdum, bu sahifeye daha muhabbetle eğildim. 331 doğumlu, Midyat’ın Cobin köyünden. Masaldaki Abbas aklıma geldi. İçimden: “Acaba?” dedim ve kendi kendime gülümsedim. Vakit öğleydi. Bölük talimden dönmüş olmalıydı. Nöbetçi çavuşu çağırttım, yemekten sonra, Abbas oğlu Abbas’ı bana göndermesini tembih ettim.” Öğle saatlerinde kapı çalınır. Karşısında civan mert, yiğit biri selam çakıp, “Abbas oğlu Abbas, emret komutan!” der. Aslında sakat eli yüzünden çürüğe ayrılmış bir askerdir Abbas. Aralarında söyle bir konuşma geçer: -Nerelisin? -Memleket Mardin, kaza Midyat komutan. -Sen benim emir erim olur musun? -Sen bilir komutan! Askere eşyalarını toplamasını ve kendi evinin altındaki boş yere taşınmasını söyleyen şairimiz, zamanla Midyatlı bu askerin zekiliği ve sıcaklığından etkilenir. Abbas her sabah erkenden kalkar Cahit Sıtkı’nın tüm ihtiyaçlarını ondan herhangi bir istek gelmeden düşünüp yerine getirir. Zamanla aralarında komutan-asker ilişkisinden daha güçlü bir dostluk bağı oluşur Cahit Sıtkı’yla Abbas’ın. Bu saf ve temiz Anadolu çocuğundaki sadakat ve temiz yürekten çok etkilenen Cahit Sıtkı zaman zaman karşısına alıp dertleşir onunla ve bu Anadolu çocuğunun ruhundaki gizli şeyleri keşfeder. Akşamları rakı sofrasını kurup en güzel kızartma ve mezeleri hazırlar Abbas komutanına. Aralarındaki duygu bağları iyice güçlenir. Yıldızlı bir yaz gecesinin bir keyif sofrasında, çakır keyif Cahit Sıtkı’nın aklına önce İstanbul, sonra da Beşiktaşlı sevgilisi düşer. -Sen İstanbul’u bilir misin Abbas? -Bilir komutan. -Orada bir Beşiktaş var bilir misin? -Bilir komutan! Ben orada acemi birlikteydim. -Orada benim bir sevgilim var. Sen bana kaçırıp onu getirir misin? -Elbet komutan! Bu meltemli geceler Su sesi, ay ışığı Uzayan türküleri Cırcır böceklerinin, Bu cümbüş, bu muhabbet Bu tatlı uykusuzluk Hep senin şerefine Esmer güzeli yârim…” Bu arada şairin "Esmer güzeli yârim" dediği Beşiktaşlı sevgilisinden de bahsedelim: Cahit Sıtkı’nın şiirindeki sevgilisinin de yazdığı aşk mektupları gibi hayali olduğu söylenir. Ancak Cahit Sıtkı’nın teyzesinin oğlu, Avukat Reşid İskenderoğlu 1993 yılında yayımladığı anılar kitabında, yıllar sonra ‘Beşiktaşlı Sevgili’nin izini bulduğunu, kendisi ile görüşmek istediğini, ancak olumsuz yanıt aldığını anlatır. 2004 yılında 93 yaşında hayata gözlerini yuman, anne tarafından şairin akrabası olan Vedat Günyol’un anlattığına göreyse Cahit’in yıllarca gönlünde bir sır gibi sakladığı Beşiktaşlı sevgili meğerse kendisinin kız kardeşi Mihrimah Hanım imiş… Bunu, yıllar sonra, bir gün birlikte Paris’te dolaşırlarken Cahit Sıtkı bizzat Vedat Günyol’a itiraf etmiş. Vedat Günyol o gün çok hayıflanmış; “Ah Cahit, keşke o zaman söyleseydin, seni kız kardeşimle evlendirmeye çalışırdım…” demiş. Biz tekrar Cahit Sıtkı ile Abbas’a dönelim, o keyif akşamının ertesi güne… Sabah olur Cahit Sıtkı bakar ki Abbas yeni asker kıyafetleri giymiş, tıraş olmuş hazırlanmış. Cahit Sıtkı sorar: -Hayırdır Abbas neden böyle hazırlık yaptın? -Ben İstanbul’a gidecek komutan! -Ne yapacaksın sen İstanbul’da? -Sen söyledi bana. Ben gidecek sana sevgiliyi getirecek! Gözlerindeki hüznü ve gözyaşlarını gizlemek istercesine arkasını dönüp kapıyı çarpar ve çıkıp gider Cahit Sıtkı. Fakat bu mert askerin, yüreği sevgi dolu Anadolu çocuğunun samimiyeti ve sıcaklığından duygulanır. Akşam olur. Ağaç altında rakı sofrası kurdurur yine ve Abbas’ı karşısına oturtur. Birlikte yer içerler ve Cahit Sıtkı o meşhur şiirini kağıda döker! Haydi Abbas, vakit tamam; Akşam diyordun işte oldu akşam. Kur bakalım çilingir soframızı; Dinsin artık bu kalp ağrısı. Şu ağacın gölgesinde olsun; Tam kenarında havuzun. Aya haber sal çıksın bu gece; Görünsün şöyle gönlümce. Bas kırbacı sihirli seccadeye, Göster hükmettiğini mesafeye Ve zamana. Katıp tozu dumana. Var git, Böyle ferman etti Cahit, Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan; Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan…

  • Burgaz Ada ve Sait Faik Müzesi

    Nurten B. AKSOY * Çam ormanları ve zarif ahşap köşkleriyle Prens Adalarının büyüklük olarak üçüncüsü olan ve Yunanca kale/burç anlamına gelen Burgaz (Pyrgos) adını alan adanın tek tepesi Bayrak Tepe’dir. 1846 yılında başlayan Adalar-İstanbul vapur seferleriyle birlikte yazlık evlerin yapılmaya başlanması sonrasında ada, tam bir sayfiye alanı olarak kullanılmaya başlamış. O dönemlerde Adalar’a ilk yerleşenler sanatçılar ve yazarlar olmuş. Burada evler yaptırmaya başlayan Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler de zamanla aileleriyle adada yaşamaya başlamışlar, ağaçlar dikerek çevrenin güzelleşmesine katkı sağlamışlar. 6-7 Eylül olayları sonrasında İstanbul'daki Rum nüfusun azalmasıyla birlikte, adadaki Rumların sayısı da çok azalmıştır. Bugün adada çok az Rum kalmasına karşılık, İstanbullu Yahudilerin sayısı artmıştır ve adanın nüfusunun büyük bir kısmını da Türkler oluşturmaktadır. Adanın sol yamacındaki Avusturya Lisesi’ne ait binalarda ise Avusturyalı rahip ve rahibeler yaşamaktadır. Bostancı'dan bindiğiniz motor veya vapurla 30-40 dakikada ulaşılan Burgaz Ada, Prens Adalarının en sakin ve bakir olanı belki de. Sahilde sizi karşılayan balıkçı tekneleri, onların üstünde döne döne uçan ak kanatlı martılar, kıyıdaki pembe-beyaz zakkumlar ve mor begonviller bir cennet köşesine geldiğiniz hissini verir insana. Burgaz Ada'nın iskele meydanında bulunan çay bahçelerinde çayınızı yudumlarken eşsiz manzaranın keyfini çıkarabilirsiniz. Tarihi evlerle süslü sessiz ve dingin sokaklarda yürürken yan yana yapılmış kilise ve cami adeta buradaki huzurun simgesi hissini verir insana. Motor ve araba gürültülerinden uzak sokaklarda yaya olarak ya da bisikletinizle huzur içinde gezebilirsiniz. Burgaz Ada'ya geldiğinizde tepeye doğru yol alırken Öğretmen Evinde kahvenizi yudumladıktan sonra da görmeniz gereken en önemli mekan Sait Faik Müzesidir. Şimdi gelin hem bu güzel müzeyi gezelim hep birlikte hem de Sait Faik'i anlım... * "Söz vermiştim kendi kendime, yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım. Oturdum, Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım, kalemi yonttum, Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım..." (Sait Faik Abasıyanık-Son Kuşlar'dan) Çağdaş Türk edebiyatının önemli yazarlarından hikâyeci Sait Faik Abasıyanık, hayatının bir bölümünü burada geçirmiştir. Burgazada ve diğer İstanbul Adaları, onun hikâyelerinde önemli yer tutar. Abasıyanık’ın 1906-1954 yılları boyunca yaşadığı köşk 1959 yılında Sait Faik Müzesi adıyla müze haline getirilmiştir. Müzede usta şair ve yazarın özel eşyalarının yanı sıra, kütüphanesi ve yazdığı eserlerin orijinal metinleri de görülebilir. 1964 yılından beri Darüşşafaka Cemiyetinin sorumluluğunda yoluna devam eden Müze, açıldığı günden beri ülkemizin en çok ziyaret edilen müze evlerinden biri olmuş. Darüşşafaka Cemiyeti tarafından 2010 yılında güçlendirme, restorasyon ve konservasyon çalışmaları nedeniyle ziyarete kapatılan müze 11 Mayıs 2013 tarihinde yenilenmiş yüzü ve çağdaş müzecilik anlayışıyla yeniden konuklarını ağırlamaya başlamış.Okurlarını Sait Faik'in yazınsal ve ruhsal dünyasında büyüleyici bir yolculuğa çıkaran müze ev, yazarın vasiyeti doğrultusunda ücretsiz olarak ziyaret ediliyor. Ömrünün son günlerinde çeşitli edebiyat matinelerine katılan Sait Faik, 1954'te Darüşşafaka'da düzenlenen bir matineye katılmış ve çok etkilenmiş. Matineden sonra okulu gezen yazarımız, çocuklarla ilgilenmiş ve onları takdir etmiş. Eve döndüğünde annesine, mal varlığını babası olmayan çocuklara çok güzel olanaklar sağlayan Darüşşafaka'ya bağışlamayı teklif etmiştir. Sait Faik'in annesi Makbule Hanım, yazarın vefatından sonra 8 Kasım 1954'te hazırladığı vasiyetinde mal varlığının çoğunu, yazarın eserlerinin telif haklarını ve MÜZE yapılması koşuluyla Burgazada'daki köşkü Darüşşafaka Cemiyetine bağışlamıştır. Darüşşafaka kendisine 1964'te intikal eden bu vasiyete titizlikle sahip çıkarak Sait Faik Abasıyanık Müzesi adıyla 22 Ağustos 1959'da halka açılan müze evin bakım, onarım gibi sorumluluklarını 1964'ten başlayarak üstlenmiştir. Makbule Abasıyanık vasiyetinde ayrıca oğlu adına her yıl bir hikâye armağanı verilmesini şart koşmuştur. Darüşşafaka Cemiyeti 1964'ten bu yana "Sait Faik Hikâye Armağanı" adı altında her yıl bir öykücüye ödül vermektedir. *Sait Faik Abasıyanık Müzesi tanıtım broşürü Fotoğraflar: Nurten B. AKSOY

  • Yolculuk

    Nurten B. AKSOY * YOLCULUK zaman zaman yol alır çocukluğuma, bir avuç anıyla geri dönerim; elimde bir elma şekeri, yanımda bir minik kedi… gençliğime uzanırım kimi zaman da dalar gider engine nemli gözlerim; başımda esen kavak yelleri, yüreğimde solan sevda gülleri… sonra takılır ayağım hayat yolunda; yaprak misali savrulur, uçar giderim… bilirim, bana benden başka yar yok, düşerim, kalkarım, güler geçerim...

  • Bir Gecede Cahil Kaldık

    Nurten B. AKSOY * Bugün 1 Kasım, saltanatın kaldırılmasının yüzüncü, 1928'de Atamızın gerçekleştirdiği Harf Devrimi'nin ise 94. yıldönümü. Bu devrimin gerçekleşmesiyle o güne kadar kullanılan Arap harfleri esaslı Osmanlı alfabesinin resmiyeti son buldu ve Latin harflerini esas alan Türk Alfabesi yürürlüğe kondu. Cumhuriyetimiz 100 yaşına doğru giderken Harf devrimini ve cumhuriyeti hazmedemeyenler hala eskiye özlem duyup, yapılan devrimleri karalamaya çalışıp, halkın bir gecede cahil bırakıldığı yalanını söylüyorlar Bu işin eğitimini almış, yani yıllarca Osmanlıca okumuş, yazmış biri olarak biraz da ben ukalalık (!) edeyim, Osmanlıca; Osmanlı devleti zamanında oluşturulmuş yapay bir dildir, bir yandan devletin resmi yazışmalarında kullanılırken, bir yandan da yazarlar ve şairler tarafından "Divan Edebiyatı" dediğimiz klasik edebiyatta kullanılırdı, Bu dil; Arapça, Farsça ve Türkçenin karışımından oluşan ve Türkçe cümle yapısına sadık kalınarak oluşturulan süslü ve sanatlı bir dildi. Bugünkü anlamda baktığımızda akademik bir dil olduğunu görürüz. Yani tarihçilerin ve edebiyatçıların bilmesi gereken bir dil. Osmanlıca, zaten yıllardır edebiyat fakültelerinin Tarih, Türk Dili ve Edebiyatı bölümleriyle Arap ve Fars Dilleri bölümlerinde temel ders olarak okutuluyor. Ancak daha ilkokul yıllarında pek çok inançlı ailenin sırf "adet yerini bulsun" diye yaptığı gibi her yaz tatilinde mahallenin bütün çocukları Kuran kursuna gönderilirdi. benim de 2-3 ay laf olsun diye gittiğimiz bu kurslarda tabii ki bir şey öğrenilmezdi. Ancak harfleri öğrenir, heceleri sökerdik, derken okullar açılır, öğrendiklerimiz unutulur giderdi. Bu bir kısır döngü şeklinde her yaz tatili sürüp giderdi. Yıllar sonra üniversiteye başladığımda, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün temel dersi olan Osmanlıcayı öğrenirken o kuran kurslarından aklımda kalan Arap harfleri işimi kolaylaştırmıştı. Kısa sürede Arap harflerini bildiğim için Osmanlıca okuyup yazmayı öğrenmiştim. Türk dilinin yapısına uygun olmayan Arap alfabesinde sesli harf yoktur, sesli harflerin görevini yapan 'üstün, esre, ötre' denilen işaretler vardır, O nedenle okumak nispeten kolaydır. Oysa Osmanlıcada sesli harflerin görevini üstlenen o işaretler de kullanılmaz. Böyle olunca da sözcükleri cümledeki yerine göre el yordamıyla okursunuz, tabii bu zamanla öğrenilir ve yerleşir insanın zihnine. Örneğin 'gül, gel, kül, kel' sözcükleri aynı Arap harfleriyle yazılır, bu sözcüklerin hangisi olduğunu ancak cümlenin gelişinden, yani el yordamıyla anlarsınız. İşte bütün bunları yaşayan ve bilen bir lider olarak Mustafa Kemal Atatürk de bu konuyla 1905-1907 tarihleri arasında Suriye'deyken ilgilenmeye başlar. 1922 yılında Halide Edib Adıvar 'la yine bu konu hakkında konuşur ve böylesi bir değişikliğin sert önlemler gerektireceğini söyler. Eylül 1922'de Hüseyin Cahit'in İstanbul basın yayın üyelerinin katıldığı bir toplantıda Atatürk'e sorduğu "Neden Latin harflerini kabul etmiyoruz?" sorusuna, Atatürk "Henüz zamanı değil." yanıtını verir. 1923'teki İzmir İktisat Kongresi 'nde de aynı yolda bir öneri sunulur, ancak öneri kongre başkanı Kâzım Karabekir tarafından "İslam'ın bütünlüğüne zarar vereceği" gerekçesiyle reddedilir. 28 Mayıs 1928'de TBMM , 1 Haziran'dan itibaren resmî daire ve kuruluşlarda uluslararası rakamların kullanılmasına yönelik bir yasa çıkarttı. Yeni alfabenin hayata geçirilmesi için 5 ila 15 senelik geçiş süreçleri öngören komisyonda bulunan Falih Rıfkı Atay 'ın aktardığına göre Atatürk, "Bu ya üç ayda olur ya da hiç olmaz." diyerek zaman kaybedilmemesini ister. Alfabe tamamlandıktan sonra 9 Ağustos 1928'de Atatürk, harfleri Cumhuriyet Halk Partisinin Gülhane 'deki galasına katılanlara tanıtır. 11 Ağustos'ta Cumhurbaşkanlığı hizmetlileri ve milletvekillerine, 15 Ağustos'ta da üniversite öğretim üyeleri ve edebiyatçılara yeni alfabe tanıtılır. Ağustos ve eylül aylarında da Atatürk farklı illerde yeni alfabeyi halka tanıtır. 8-25 Ekim tarihleri arasında resmî görevlilerin hepsi yeni harflerin kullanımı ile ilgili bir sınavdan geçirilir ve 1 KASIM 1928 günü 1353 sayılı " Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun " kabul edilerek Türk Alfabesi resmen kullanılmaya başlanır.

  • Deli Kızın Türküsü

    Nurten B. AKSOY * Siz dayanılmaz bir 'Günaydın'sınız Sabah sabah insanı ayağına getiren Hiç yoktan dünyayı kendini sevdiren Siz çocuk ağızlı bir 'Günaydın'sınız I. Sabahleyin Karayı kaldırın mavi koyun umudumu yitirmedim Beni çağırın gülümserken uykunun bir yerinde Eliniz beyazken uzatın isterim Karayı kaldırın sevgi koyun umudumu yitirmedim Ben ışıklar konfetiler bayramlar istemem Uzanmışım gölgeliğe bir başıma Şu uzaktan tükenmez yalnızlıktan İçten içe ürküyorum ama Böyle de iyiyim Siz dayanılmaz bir 'Günaydın'sınız Sabah sabah insanı ayağına getiren Hiç yoktan dünyayı kendini sevdiren Siz çocuk ağızlı bir 'Günaydın'sınız Çocuk ağzınızla biraz daha durun Gittiğinizde güz gelmiş olacak Güz gelirken bir yanı kara sevdalarla Avcumda bu yavru kuş varken tedirgin Sizde tutunacak yaslanacak kollar Biraz daha durun biraz daha Karayı kaldırın mavi koyun umudumu götürmeyin * ............................ (Rüzgâr Saati’nden, 1956) GÜLTEN AKIN Cemal Süreya'nın “Ümmüş-şiir” yani şiirin anası olarak tanımladığı; toplumsal şiirin anlamını ve İkinci Yeni’nin tüm izlerini ilmek ilmek şiirlerinde işleyen Gülten Akın, 23 Ocak 1933 tarihinde Yozgat’ta doğar. Yozgat’ın Sorgun ilçesinde ilköğrenimini tamamladıktan sonra 1940’lı yıllarda memleketi Yozgat’tan Ankara’ya göç eder. Liseyi ve üniversiteyi orada okur. 1955’te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olur. Üniversite yılları devam ederken 1951’de ilk şiiri Son Haber gazetesinde yayımlanır. Ardından da Hisar, Varlık, Yeditepe, Türk Dili, Mülkiye gibi dergilerinde şiirleri çıkar. Üniversiteyi bitirdikten sonra Yaşar Cankoçak’la evlenen Gülten Akın'ın bu evlilikten beş çocuğu olur. Eşi kaymakam olduğu için yıllarca Anadolu’yu gezip Anadolu’nun çeşitli yerlerinde avukatlık ve öğretmenlik yapar. Gülten Akın ilk şiirlerinde doğa, aşk, ayrılık, özlem gibi temaları işler. Ancak daha sonraları, toplumsal sorunlar ağır basar. 1980 öncesinde halkın yaşadıkları, onun hem hayatına hem de şiirlerine yansır. Bu yüzden onun dizeleri yüreğimizi sızlatır, yalnızca bir şair olarak değil; yaşamı boyunca yaptıklarıyla da ne kadar hassas, usta ve iyi yürekli bir şair olduğunu hissettirir. Akın, yaşamı boyunca şiir dışındaki edebi türlere fazla ilgi göstermez ama şiirlerinden başka yazdığı yedi adet kısa oyunu bulunmaktadır. Ürettiği tiyatro metinlerinde de kadın, evlilik, düzene yönelik eleştiriler gibi konular üzerinde durur. “Ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya!” diyen Gülten Akın, 4 Kasım 2015’te, uzun süre tedavi gördüğü hastanede yaşama veda eder ve şiirleriyle hep "İnceliklerin şairi" olarak anılır...

  • Yalın mı Yalnız mı

    Nurten B. AKSOY * "Çocuktum, ufacıktım / Top oynadım, acıktım. Buldum yerde bir erik / Kaptı bir Ala Geyik. Kaçtı hemen ormana / Bindim bir akdoğana. Doğan, yolu şaşırdı / Kafdağı'ndan aşırdı." Ufacık çocuklardık, sokaklarda top oynardık ve hep Kafdağı'ının ardındaki hayal ülkeyi düşlerdik... İlkokula başladığımızda okumayı söküp yazmayı da öğrendikten sonra Türkçe derslerinde anlatılan ilk konulardan biri, galiba isimler ve onun düştüğü hallerdi. (!) Hani "ismin beş hali vardır" diye anlatırdı öğretmenlerimiz; yalın hali, -i, -e, -de ve -den hali diye... Hepimiz bu bilgiyi ezberlemiştik hafız gibi o yıllarda; ama anlamış mıydık acaba, bundan pek emin değilim. Sonra ortaokul yıllarımız başladı. Cümlenin ögelerini; özneyi, nesneyi ezberledik Türkçe derslerinde, en çok da "gizli özneyi" öğrendik... Kendimizi saklamamız, gizlememiz öğretildi hep bize çocukluğumuzda, gençliğimizde, okulda, hayatta; o yüzden “gizli özneyi” çok sevmiştik. Çünkü o yıllarda ortalarda olmak ayıptı. Yahya Kemal Türkçe için “Bu dil ağzımda annemin sütüdür” diyordu ama bize o süt hiç doğru dürüst emzirilmedi ki kendi dilimizin tadına varmadan başka lezzetler sundular önümüze. Daha kendi dilimizin kurallarını doğru dürüst öğrenemeden, bir de yabancı dil öğrenmeye başladık; "what is your name" dedik, kimsenin gözlerinin içine bakamadan, “hello” dedik utanarak, “thank you” dedik çekinerek Sonra zaman geçti, büyüdük, genç olduk… Lise yıllarında edebiyat öğrendik, hem de öyle böyle değil; Yunus’tan Karacaoğlan’a, Fuzûlî’den Nedime… Ama biz en çok Orhan Veli'yi sevdik; "...Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu Bu derde düşmeden önce. Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum..." Edebiyat öğreniyorduk ama “dil” bilgimiz yani Türkçe ilkokulda öğrendiklerimizle sınırlı kalmıştı. Çünkü biz Türkçeyi zaten biliyorduk (!) kurala, kaideye gerek yoktu ki... Şairin dediği gibi; "Her şeyi söylemek mümkündü, duyuyorduk ama bir türlü anlatamıyorduk..." İşte bu hal ile yazmaya başladık... Hep zayıf aldığım, ağlayarak sınavlarına girdiğim kompozisyon derslerinde yazdım, yazdım, yazdım... Daha doğrusu yazamadım ya da yazdıklarım öğretmenlerim tarafından beğenilmedi, kim bilir; ağladım, üzüldüm, nefret ettim yazmaktan… Üniversite sınavlarına girdim vakti gelince ve bu kadar cehaletle Fen bölümü mezunu olmama karşın (!) Edebiyat Fakültesini kazandım, Türk Dili ve Edebiyatı okumaya başladım. Bir yandan "Bu şehri Stanbûl ki bî-misl ü bahâdır Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedadır." diyen Nedim'den öğrendik İstanbul'u sevmeyi, bir yandan Yahya Kemal'in şiirindeki gibi bir tepeden baktık ona... "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer." diyerek dolaştık yokuşlu yollarında… Edebiyatı lise yıllarından beri zaten çok severdim, çok iyi bir okurdum ama işte o kadar. Dil dersleriyle başım hep beladaydı. O; ilkokulda ismin halleri diye öğretilenler, bu sefer de "akuzatif hali, datif hali..." diye Türkçe olmayan halleriyle çıkmıştı karşıma. Sınavlar hep korkulu birer rüyaydı benim için. Daha konuştuğum Türkçenin kurallarını tam çözememişken Uygurca, Göktürkçe öğrenmeye başlamıştım. Oysa biz Necip Fazıl'ın dediği gibi İstanbul Türkçesine aşıktık. "Gecesi sümbül kokan, Türkçesi bülbül kokan, İstanbul, İstanbul…" Sınavlar, notlar, boykotlar, işgaller derken her şeye rağmen başarıyla bitirdim okulumu. Öğretmen oldum. O, bize çok da iyi öğretilmeyen bilgileri bu sefer ben öğretmeye başladım. Öğrencilerimle birlikte ben de yeniden öğrendim, öğrettim... "Başarılı oldum mu acaba?" diye düşünüyorum bazen ve işte o zaman, yıllar öncesinde yetiştirdiğim pek çok öğrencimi görüyorum, gururla izliyorum onları ve çorbada tuzum olduğu için mutlu oluyorum tabii. Ama bunca yıllık öğrencilik ve öğretmenlik yaşamımdan sonra, ben "ismin hallerini" daha yeni yeni öğreniyorum. Evet "İsmin beş hali vardır" diye öğrenmiş ve öğrencilerimize de öyle öğretmiştik; ama şimdilerde bir kez daha, yeniden öğreniyorum. Aslında hayatta ismin daha doğrusu insanoğlunun tek hali varmış meğer: O da YALIN HALİ... Ve insanoğlu bunu ancak yaşamının son zamanlarında, çoluk çocuğu ev bark sahibi olup yuvadan uçtuğunda, sevdikleri yavaş yavaş başka âlemlere göç ettiğinde öğreniyor. Yani kısaca yaşamın boyunca ismin her halini yaşıyorsun; bazen "SENİ" alıyorlar, bazen "SANA" geliyorlar... Kimi zaman "SENDE" kalırken, gün geliyor, bir de bakıyorsun "SENDEN" gitmişler ve anlıyorsun ki bir tek "SEN" kalmışsın; yani YALIN halinle... kendinle bir başına, kendinle baş başa...tıpkı Orhan Veli'nin dediği gibi... Bilmezler yalnız yaşamayanlar, Nasıl korku verir sessizlik insana; İnsan nasıl konuşur kendisiyle; Nasıl koşar aynalara, Bir cana hasret, Bilmezler…

  • Atatürk'ten Anılar

    Nurten B. AKSOY * “Geçen otuz yıllık geçmişe doğru ne zaman başımı çevirsem, o tepeyi bir türlü gözden kaybedemem. Öne gelir, geriye gider, yana kaçar, öyle olur ki ondan başka bir şey görünmez, o kadar kaplayıcıdır. Olur ki hiç olmazsa ta uzaktan gölgesi vurur, fakat hatıralarımı o tepenin hükmü veya etkisi altından kurtaramam. Onun için bu kitabın adını ‘Çankaya’ koydum.” Diyor Falih Rıfkı Atay. Cumhuriyet döneminin en etkin gazetecilerinden olan Falih Rıfkı, İzmir’in kurtuluşundan sonra Mustafa Kemal ile tanışıp dostluğunu kazanmış, özellikle Atatürk’ü yakından tanıtan anılarıyla ünlenmiştir. 1923-1950 yılları arasında milletvekili olarak siyasette de yer alan yazar, Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’e yakınlığı nedeniyle çok önemli olaylara tanıklık etmiş ve kişisel tarihi cumhuriyet tarihi ile özdeşleşmiştir. Atatürk’ün sonsuzluğa göç edişinin 84. yıldönümünde onun Çankaya adlı eserinde Atatürk’le ilgili anlattıklarından bir demet derledik. Atamızı saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz… HALK ÇOCUĞU OLMAKLA ÖVÜNÜRDÜ Mustafa pek küçük yaşta öksüz kaldı. Ailenin geçineceği olmadığı için anası oğlunu okuldan alarak Lankaya taraflarında ağabeyi Hüseyin ağanın çiftliğine gittiler. Dayısı Mustafa’yı çiftlik işlerinde yetiştirmeğe karar verdi. Atatürk kız kardeşi ile beraber karga kovmak için bakla tarlası bekçiliği ettiğini hiç unutmamıştır. Devlet başkanlığı zamanında bir misafirin bu tarla bekçiliği hikâyesine: -Aman efendimiz… yollu, estağfurullaha benzer, bir inanmazlık göstermesi üzerine: -Evet öyledir. Ben de herkes gibi doğdum, büyüdüm. Doğuşumda bir ayrılık varsa Türk oluşumdan ibarettir, demişti. Bir halk çocuğu olmakla övünürdü. A TATÜRK ve TİCARET İstanbul’un İşgal edildiği günlerde Mustafa Kemal’in başından bir ticaret ve gazete macerası geçer. Falih Rıfkı Atay ÇANKAYA adlı eserinde anlatır bu olayı: Ordular Grubu Kumandanlığından İstanbul’a geldiği zaman bazı ahbapları bakmışlar ki Atatürk’ün üç beş bin lira tasarrufu var: Artık bir vazifeniz yok, böyle arkası gelmeyen masrafa dayanılmaz, paranızı bir ticarete koysak, demişler. - Ama ben ticaret bilmem ki... - Bilmenize hacet yok, efendim. Mesele, A... Beyefendiye sizin bu ehemmiyetsiz paranızı kabul ettirebilmekte. - Ondan sonra paranız kendiliğinden işler, durur. Söyleyen eski bir ahbabı. A... Beyefendi de tanımadığı bir İstanbul kibarı. Kendi kendine, öyle ya topu topu birkaç bin lira var, anamın sandığında duracağına A... Beyefendi kim ise, onun sermayesi içinde dönüp çoğalsa hiç de fena olmaz, diye düşünür. Ahbabı: Dün hatırıma geldi de A... Beyefendiye danışmadan size geldim. Onun razı olacağını söyleyemem. Çok büyük işler görür. Bunlar arasında birkaç bin liranızla alâkadar olacağını tahmin etmiyorsam da bu defa görüşür, tanışırsınız... Pek hoşsohbet bir zattır da... A... Beyefendi akşam meclislerinden birine davet eder Mustafa Kemal'i, o da yanına Fethi Bey’i alarak gider. Niyeti beyefendi lütuf buyurursa, Fethi Bey’in tasarrufunu da kendi parasına katarak ‘’nemalandırmak’’tır. İstanbul tarafında bir konağa girmişler. Sofra, yemekler, salon hepsi yerinde. Beyefendi Bâb-ı Âli uslûbu ile sohbetler açar, terbiyeli konuşur, pek nezaketli dinler, ticaret ve para gibi bahislere tenezzül edip dokunmaz bile! Mustafa Kemal içinden, “Galiba bizi beğenmedi, paramızı kabul etmeyecek” diye kaygılara bile düşer. Bir aralık, hani bizim mesele, der gibi ahbabına göz ucu ile işaret eder. Ahbabı sonunda güçlükle meseleyi açar, beyefendi yarı dinler, yarı dinlemez: Hele paşa hazretleri yazıhaneye teşrif etsinler de... gibi yarım ağız bir vaatte bulunduktan sonra felsefeye mi, politikaya mı, bir kibar bahse daha geçer. Gece geç vakit konaktan çıkarlar. Mustafa Kemal yolda Fethi Bey’e: Nasıl? der. - Nesi nasıl, iş nedir, ne verilecek, ne getirecek? Bir şey söylemedi ki... - Tuhafsın Fethi, adamın nezaketine, kibarlığına baksana... Kendisinden böyle âdî şeyler sorulur mu hiç? - Ben bilmediğin işe senetsiz kontratsız on para koymam, der. Mustafa Kemal, inatçılığı yüzünden, arkadaşı Fethi’nin böyle bir fırsatı kaçırmasına onun hesabına esef eder ve ertesi sabah anasının da: “Ne yapacaksın yavrum, sakın paranı elinden kapmasınlar?” gibi ihtiyatlı sözlerine karşı da beyefendinin hesabına sıkılarak parasını alıp götürür. Yaveri Cevat’ın galiba yüz elli lirası birikmiş. O da rica ederek bu sermayesini komutanının parasına katmış. Yolda Mustafa Kemal’in korkusu; beyefendi ya kabul buyurmazsa? Yazıhaneye gitmişler. Beyefendi Mustafa Kemal’in zarfını almış: “Bir defa saysanız” sözüne “değer mi?” gibi bir yarı gülüşle baktıktan sonra kasasını açmış, içine atıvermiş. Binlerce liranın eksik olup olmadığını bile merak etmeyecek kadar kibar olmak için kim bilir ne kadar zengin olmalı, diye düşünen Mustafa Kemal, sermayesinin de konduğu ticaret işinin teferruatı üzerine konuşmaktan bile sıkılmış. Çıkıp gitmişler. Nihayet işi ahbabından sorabilmiş. O da bir incir meselesinden bahsetmiş. İzmir’den bir yelkenliye konacakmış. Bir yere götürülecek, satılıp bir şeyler alınacak. O İstanbul’a gelecek, karma karışık, dolambaçlı bir iş ama ahbabı: "Büyük kâr böyle olur. Yüzde ikiden, yüzde üçten ne çıkar? Bir iki dönüşte konan para iki misline çıkmalı ki bir şey anlayasınız." Bir iki dönüşte iki misli, üç dört dönüşte dört misli, Mustafa Kemal anacığına alacağı evi hayalinde bir iyi döşemiştir bile! Günler geçer…yelkenli bu, gün ölçüsüne gelmez. Haftalar geçer… Mustafa Kemal Fethi Bey’e bir sorayım, der. O, soğukkanlı ve realist: Ne yelkenlisi, ne inciri birader... mükemmel dolandırdılar seni... dese de; atlas döşeli kupa, sofra üstündeki kristal kadehler, yaldızlı koltuklar, sonra beyefendinin para zarfını şöyle kasaya doğru atışı gözü önünde canlanan Mustafa Kemal arkadaşına kızar: “Sen de hep böylesin. Her şeyin fena taraflarını bulursun” diye sinirlenip yine ahbabı ile soruşturur. Yanlış bir limana mı gitmişler, yoksa incirde kurt yokmuş da var diye rüşvet mi istemişler, boşalmış da yerine yükleneceği mi beklemekteymişler…her görüşmede yeni bir havadis! Hatta hepsinin beyefendide telgrafları var. Nihayet bir gün Mustafa Kemal bütün cesaretini toplayıp beyefendiye gider. Sanki hiçbir şey yok... Adamcağız masanın başında, eski hal, eski düzen... Büyükdere Postası sekiz on dakika rötar yapmış gibi bir şey... Mustafa Kemal, zâhir büyük tüccarlık bu, hiç tecrübem olmadığı için ben telaşlanıyorum galiba, diye ayrılıp yine beklemeye koyulursa da içine nihayet bir şüphe de girmiş. Ha geldi ha gelecek günlerinde Sultanahmet meydanının deniz görür bir köşesinde zavallıya o gün ikindiye doğru enginde görünecek yelkenliyi bile gözetletmişler. Tabii sizin de anlayacağınız üzere en sonunda tekne batmış! Cevat ne kadar olsa küçük subay, parasız. Yüz elli lirasını kaybetmeyi bir türlü içine sindiremediğinden bir gün beyefendiyi köprü üstünde sıkıştırır. “Buraya bak, ben paşa değilim, ya şimdi paramı verirsin, ya seni köprüden aşağı atarım” demiş ve sermayesini kurtarmış. Mustafa Kemal, o güzel tatlı anlatışı ile bu ticaret macerasını ara sıra tekrarladığı zaman, hâlâ maaş artıklarından birikme parasına içi yanardı. ATATÜRK ve GAZETECİLİK Bir müddet sonra İstanbul’da bir gündelik gazete meselesi ortaya çıkar. Gazetenin başında Fethi Bey var. Mustafa Kemal, az da olsa sermaye koyanlar arasında. Bu yeni ticaret büsbütün tatlı. Yazacaksın, yazdıracaksın, fikir kavgaları yapacaksın, üstelik para da kazanacaksın. Gazete müşterisi nedir? Bir gazeteyi alanlardan yüzde kaçı ciddi yazı okur, yüzde kaçı meraklı havadisler ve tefrikalar peşindedir, Mustafa Kemal’in bunlar hakkında hiçbir fikri yok. O sanıyor ki o günkü gazetelerde Fethi Bey’den daha akıllı başyazar mı var, kendisinden daha iyi polemik ilhamları kim verebilir, o halde bu gazetenin sürümü de hepsinden daha yüksek olması pek tabii değil midir? Birçok fikir adamı ve yazarlar bu hataya düşmüşlerdir ve imzalı makalelerinin bir gazeteyi, ne kadar sürdüreceği sualini kendilerine sormamışlar, sonra bir gazete yazıcılığının özellikleri üzerinde de durmamışlardır. Biz okurlarımızla konuştuklarımızı birbirine karıştırırız. Konuştuklarımız seviyece, zevkçe aşağı yukarı bir ayarda olduklarımızdır. Bunlar çok defa gündelik gazete bile okumazlar. Beğendikleri gazete en az, ele alamadıkları gazete ise en çok satar. Evet, gazetecilik de bir ticaret ama, bir fikir adamı için dahi incir, üzüm alışverişi kadar anlamadığı bir ticaret! Mustafa Kemal de gazetesini evinde okur. Pek hoşuma gider, herkesin elinde görmek sevincini tatmak için erken sokağa çıkar. Ne kimsenin elinde ne de satıcıların ağzındadır. Böyle bir gazete çıktığından sokaktaki, tramvaydaki ve vapurdaki şehirli habersiz görünür. Halbuki Mustafa Kemal meclislerinin hepsinde herkesin gazeteden haberi vardır. Gazete teknesi, incir teknesi kadar da dayanmaz. Bütün komutanlık hayatından nesi kalmışsa, o da en çok sürülmemesi için hiçbir sebep olmayan bu gazetede eriyip gider. ATATÜRK ve SOYADI KANUNU Soyadı Kanunu üzerine Atatürk’e bir merak geldi idi. Daha doğrusu onu bu meraka meclisine gelmiş olanlar düşürmüştü: Herkes soyadını ondan almak hevesinde idi. O da tutar, karşısındakinin hal tercümesini sorar, başından geçen olaylardan birer harf veya hece seçer, sonra bunları karıştırıp soyadı olarak takardı. Böylece hayli garip isimler meydana gelmiştir. Ben bir sabah Tarama dergisini açmış, ilk sayfalarda en sevimli kelimeyi soyadı almaya karar vermiştim. “Atay” o sabahki seçmenin eseridir. Hemen gazetedeki yazılarıma da yeni imzamı koymaya başladım. Atatürk bir akşam serzeniş dahi etti: Sen kendine soyadı bulmayı bana bırakmadın, dedi. Her gün yazıyorum. “Sizin bu işe ne kadar değer verdiğinizi bildiğimden bir gün bile geç kalmak istemedim” yollu cevap vermiştim. İsmet Paşa’ya İnönü adını o vermiştir. Fevzi Paşa, aile geleneği olduğu için, “Çakmak” isminde ısrar etti. Atatürk hiç hoşlanmadı ama, rahmetliyi kırmadı: Tuhaf şey, soyadı üstünde “çakar almaz” gibi alaylar yapılmasından da çekinmiyor. Çakmak.. çakmak... Bir komutan için hiç de hoş değil... demişti. Kendi soyadı ona, biraz yardımla rahmetli Safvet Arıkan’ın armağanıdır. Safvet’in bulduğu “Türkata” idi. Mecliste hayli tartışıldıktan sonra daha ahenkli ve manalı olan “Atatürk” şekline girdi. Soyadı günlerinin hoş bir hatırası vardır. Dil davası ile uğraşanlardan ve Dış işleri bakanlığı yüksekçe memurlarından Osman Grandi safça bir adamdı. İçi dışı bir, fakat içi de dışı da birbiri kadar düzdü. Grandi, Mussolini’nin dış bakanının adı idi. Bir akşam: "Ne taşıyorsunuz beyefendi bu soyadını?" diye sordu. “Çok eskidir, tarihidir, efendim” cevabını verdi. -Ne imiş tarihi bakalım? Yanında bulunan bir arkadaşı, gaf yapacağını bildiği için, eteğini çekmişti. Önce ona dönüp ve hiçbir târiz maksadıyla değil de acaba söyleyecek bir şey mi var gibilerden: "Siz mi çektiniz eteğimi?" diye zavallıyı iyice sıktıktan sonra izah etti: "Efendim, dedi, cedlerimizden biri gemi ile Mısır’dan geliyormuş. Teknenin kaptanı imiş. Yolda büyük bir fırtına çıkmış: İmdat gelinceye kadar içindekilerin hepsi boğulmuşlar, fakat ceddim grandi direğine çıktığı için kurtulmuş. Soyadımızın hikâyesi bu. Atatürk: Ne, ne, dedi, bütün gemisindekiler boğulduktan sonra yalnız kendi canını kurtaran kaptanın hatırası mı? Beyefendi yalnız bu sebeple onu bırakınız da bir Türkçe ad takınız, dedi. Değiştirildi ve böylece dil toplantılarından İtalyan Dış Bakanının gölgesi silindi idi. BUNLAR YAZILMAZSA BEN ANLAŞILMAM Sözlü, oyunlu ve kadınlı toplantılardan biri idi. Sofranın iki türlü dağılışı vardı. Ya Atatürk’e iyice uyku ve yorgunluk basar, arkadaşlarına izin verir ve yatak odasına çıkar yahut yabancı ve yarı bildiklerle vedalaşıp, birkaç yakın arkadaşını alıkoyardı. Yemek odasında veya eğer bahar ve yaz günleri ise, köşkün bahçesinde kalanlarla biraz daha vakit geçirdikten sonra, hafifler ve ayrılırdı. O gece gülüşe oynaşa sabahladık. Atatürk benimle birkaç kişiyi sona bıraktı. Gece üstüne bir hayli dedikodu yaptık. Çıkıp gideceğimiz sıra kendisine dedim ki: -Şimdiye kadar sizin için yalnız yabancılar yazdı. Biz yanınızdayız. Sizi ve eserinizi daha iyi tanıyoruz. İzin verir misiniz, Yakup Kadri ile sizin için bir kitap hazırlasak… Ferah ve uyanık bir bakışla beni süzdü: -Dün geceyi yazacak mısınız? -Canım efendim, bu kadar hususiyetlerinize girmeye ne lüzum var? -Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılmam ki… Siz de başkalarının yazdıklarını tekrarlamış olursunuz Kaynak: Falih Rıfkı Atay-ÇANKAYA Derleyen: Nurten B. AKSOY

  • Yıkın Heykellerimi

    Süleyman Akaydın * Ey milletim Ben Mustafa Kemal'im Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim Hala en hakiki mürşit değilse ilim Kurusun damağım dilim Özür dilerim Unutun tüm dediklerimi Yıkın diktiğiniz heykellerimi Özgürlük hala En yüce değer Değilse eğer Prangalı kalsın diyorsanız köleler Unutun tüm dediklerimi Yıkın diktiğiniz heykellerimi Yoksa çağdaş medeniyetin bir anlamı Ortaçağa taşımak istiyorsanız zamanı Baş tacı edebiliyorsanız Sanatın içine tüküren adamı Unutun tüm dediklerimi Yıkın diktiğiniz heykellerimi Yetmediyse acısı şiddetin savaşın Anlamı kalmadıysa Yurtta sulh dünyada barışın Eğer varsa ödülü silahlanmayla yarışın Unutun tüm dediklerimi Yıkın diktiğiniz heykellerimi Özlediyseniz fesi peçeyi Aydınlığa yeğliyorsanız kara geceyi Hala medet umuyorsanız Şıhtan şeyhten dervişten Şifa buluyorsanız Muskadan üfürükçüden Unutun tüm dediklerimi Yıkın diktiğiniz heykellerimi Eşit olmasın diyorsanız kadınla erkek Karaçarşafa girsin diyorsanız Yobazın gazabından ürkerek Diyorsanız ki okumasın Kadınımız kızımız Budur bizim alın yazımız Unutun tüm dediklerimi Yıkın diktiğiniz heykellerimi Fazla geldiyse size Hürriyet cumhuriyet Özlemini çekiyorsanız Saltanatın sultanın Hala önemini anlayamadıysanız Millet olmanın Kul olun Ümmet kalın Fetvasını bekleyin şeyhülislamın Unutun tüm dediklerimi Yıkın diktiğiniz heykellerimi RAHAT BIRAKIN BENİ ŞİİRİN VİDEOYA UYARLANMIŞ HALİNİ İZLEMEK İSTERSENİZ TIKLAYIN * Süleyman APAYDIN / Video uyarlama: Nurten Bengi AKSOY *videoyu tıklayarak büyütün

  • Atatürk'ün Hoşgörüsü

    Nurten B. AKSOY * BOZKURT Mustafa Kemal hakkında yazılan kitapların birçoğunun kaynak olarak kullandığı ve H.C. Armstrong'un kaleme aldığı "Bozkurt" Mustafa Kemal'in sağlığında, 1932'de yayınlanan ilk biyografisidir. Bozkurt; "Mustafa Kemal'i putlaştırmayan, insani yönlerini gizlemeye çalışmayan, kimilerine göre düşmanca sayılabilecek, sert bir üslupla yazılmış” bir eser olarak kabul edilmiştir. Kılıç Ali, hatıralarında "Bozkurt" kitabından şöyle bahseder: "Armstrong ismindeki meşhur bir Türk düşmanının yazdığı kitapta, Atatürk'ün aleyhinde bazı kısımlar vardı ve bunun için de hükümet tarafından memlekete sokulması yasaklanmıştı." Hükumetin yasakladığı kitabı merak eden Mustafa Kemal, yurt dışından orijinal bir nüshasını getirterek ünlü sofralarından birinde geç vakitlere kadar ilgililere kitabı birebir tercüme ettirerek okutur ve dinler. Armstrong kitapta "Çok yetenekli, inatçı bir enerjiye sahip, ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ihtirasları olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adam" portresi çizmiştir. Sıra onun herkesçe malûm içkisinden bahsettiği satırlara da gelir. Ancak düşmanca bu satırlardan sonra Armstrong "Memleketin herhangi bir felâketi veyahut memleketini ve milletini alâkadar edecek herhangi mühim bir hadise zuhur etti mi, onun içkisini de eğlencesini de bir tarafa bırakıp pençesini hadiselerin üzerine atıp aslan gibi kükrediğini" de belirterek Sezar'ın hakkını Sezar'a vermiştir. Bunun üzerine Mustafa Kemal hiç kızmamış, aksine "Bunun yurda girişini yasaklamakla hükümet hataya düşmüştür. Adamcağız yaptığımız sefahati eksik yazmış, bu eksiklerini ben ikmal edeyim de kitaba müsaade edilsin ve memlekette de okunsun!" diye şaka da yaptığı rivayet edilir. Mustafa Kemal sofrasında verdiği bu sözü unutmaz, kitapla ilgili kimi düzeltmeleri yapar ve bunlar Necmeddin Sadak'ın kaleminden 7 Aralık 1932'de "Akşam" gazetesinde yayımlanır. H.C. Armstrong I. Dünya Savaşından önce Hindistan ordusunda Askeri Ataşe olarak görev yapmış olan Harold Courtenay Armstrong (1892-1943), savaş sırasında istihbarat subayı olarak Arap yarımadasına gönderilir. Birleşik Krallık ordusunda Yüzbaşı rütbesiyle Osmanlı İmparatorluğu'na karşı çarpışır. 1916'da Kut'ül Ammare Kuşatması sonunda Tümgeneral Townshend komutasındaki İngiliz Hint Tümeni'yle birlikte Türklere esir düşer. Bağdat, Musul, Halep, Mersin, Ankara üzerinden Kastamonu'ya, oradan da İstanbul'a getirilir. Son olarak da merkezi esir kampı olan Afyonkarahisar'a nakledilir. Savaş esiriyken kaçma teşebbüsü ve yakalandıktan sonra Enver Paşa'ya hakaret etmesi nedeniyle hücreye atılır. Hücreden çıktıktan sonra esir kampında ayrıcalıklı muamele görür ve kendisine tüm esir subayların ve erlerin sorumluluğu verilerek onların genel komutanı yapılır. Esir İngiliz askerler kampta işledikleri suçlar nedeniyle Türk askeri mahkemelerinde yargılandıklarında hem onların tercümanlığını yapar hem de dava vekilliklerini üstlenir. Savaş sona ermeden önce Türkiye'den kaçmayı başarır. Türkler hakkında pek de olumlu düşünceler beslemeyen Armstrong bu kaçışını bile rüşvet vererek gerçekleştirdiğini söyler. Mütareke yıllarında ise İngiliz Yüksek Komiserliğinde Askeri Ateşe Yardımcısı olarak bu kez işgal altındaki İstanbul'a gönderilir. Müttefikler adına çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1923 yılında İstanbul'dan ayrılır. Türkiye'de kaldığı bu birkaç yılda gözlemlerde bulunur. Aralarında Mustafa Kemal'in de olduğu birçok şahsiyetle temaslarını sürdüren Armstrong bu süre zarfında küllerinden yeniden yükselen bu ülkenin gelişimini gözlemler, Türkiye ve yakın çevresiyle ilgili aralarında 'Bozkurt'un da olduğu beş kitap yazar. İngiltere'de 1932 yılında yayımlanan ve sert bir üslûpla kaleme alınmış olan biyografik kitap büyük ölçüde objektiflikten uzak, taraflı ve Mustafa Kemal'in özel hayatını irdeleyen mesnetsiz bölümler içerdiği için Türkiye'de büyük tepki çeker ve İsmet İnönü başkanlığındaki bakanlar kurulu kararıyla yurda girişi yasaklanır. Menderes Hükümeti döneminde, 1951 tarihli Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun'un çıkarılmasından sonra çevrilme ihtimali daha da azalır. Oysa Kılıç Ali'nin hatıralarında yazdığı gibi, kitabı inceleyen Mustafa Kemal bizzat bu kitabı pek de sakıncalı bulmadığını, bazı eksiklerinin tamamlanarak Türkiye'de yayımlanabileceğini lâtife yaparak da olsa söylemiştir. Kitabın Türkiye'deki ilk çevirisi Peyami Safa tarafından 1955 yılında yapılır. Kimi bölümleri atlanarak yapılan bu çeviri özgün metnin yaklaşık üçte biri kadardır. Oysa özgün versiyonları 300 sayfaya yaklaşan kitap, sonraki yıllarda yapılan çevirilerde özel hayata ilişkin tartışmalı ve dayanaksız bölümler çıkartılarak yayımlanabilmiştir.

  • Başkomutan Yaversiz Gidemez

    Nurten B. AKSOY * “Mustafa Kemal Paşa sayesinde yaşadım ve her şeye kavuştum. Şimdi samimiyetle söyleyeyim ki artık yaşamaktan, Mustafa Kemal’in olmadığı bir dünyada yaşamaktan, hiç mi hiç zevk almıyorum." Selanik’te meşhur Olimpos Gazinosu’nda oturdukları bir akşam, Mustafa Kemal sofradaki dostlarına ileride nasıl iktidara geleceğini anlatır. Sonra da orada bulunanlara gelecekteki görevlerini açıklar. Masada bulunan Fuat Bulca, Nuri Conker, Fethi Okyar ve Salih Bozok hayretle izlerler onu. Herkese görev bölümü yapıldıktan sonra, sıra Bozok’a gelince Salih der Mustafa Kemal; “seninle hiç ayrılmayacağız, seni kendime yaver yapacağım.” Masadakiler sorar: “Peki sen ne olacaksın?” Yanıt kısadır: “Ben, size bu görevleri verecek adam olacağım.” Bu olay Atatürk’ün Salih Bozok’u daha o yıllardan “ömür boyu yoldaş” olarak seçtiğini gösteren en güzel örnektir. Salih Bozok da tıpkı Mustafa Kemal gibi 1881’de Selanik’te dünyaya gelir. Mustafa Kemal ile önce mahalle, daha sonra da okul arkadaşlığı yaparlar. Bu arkadaşlık daha o yıllardan onun kaderini çizmiş olur. İkisi de aynı okullarda okuduktan sonra aynı yıl Harp Okulunu bitirirler. Salih Efendi jandarma sınıfına seçilir, Mustafa Kemal ise Akademiye devam ederek kurmay olur. Mustafa Kemal Milli Mücadeleyi başlatmak üzere Anadolu’ya geçmeden önce ve Suriye Cephesinde bulunduğu sırada Salih Efendiyi başyaver olarak yanına getirtir. Atatürk’ün ölümüne kadar sürecek beraberlikleri de böyle başlar. Yüzbaşı Salih, Mustafa Kemal’in yanında, Heyet-i Temsiliye’de görevli olarak Ankara’ya gider, Mustafa Kemal Meclis Başkanı iken o da Meclis Başkanı başyaveri olur. Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı seçilince Yarbay Salih de Cumhurbaşkanlığı başyaveri olur. Salih Bey yarbay rütbesinde askerlikten emekli olduktan sonra da Mustafa Kemal’in yakınında kalır. Önce o zamanki adı Bozok olan Yozgat’tan milletvekili seçilir, milletvekilliği 1939 seçimlerine kadar her dönemde yenilenir; bu arada Mustafa Kemal’in sofrasındaki yerini ve çevresindeki görevini de muhafaza eder. Neredeyse bütün yaşamını Atatürk’ün yanında geçiren Salih Bozok, 10 Kasım günü Ata’sının öldüğünü anlayınca Dolmabahçe’de boş bir odaya girer ve kalbine bir kurşun sıkarak yere devrilir, ancak o gün ölmez. Göğsüne sıktığı kurşun kalbini bir-iki milimetrelik bir sapmayla sıyırır, akciğerini boydan boya delip geçerek sırtına saplanıp kalır. “Atatürk’e ölesiye bağlılığı” simgeleyen o tek kurşunu Salih Bozok’un kızı yıllarca boynunda kolye olarak taşır. Salih Bozok’un oğlu Muzaffer Bozok Atatürk’ün son günlerinde yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “1938’de ben 17 yaşındaydım. O zamanlar evde yalnızdım. Atatürk hastaydı. O yüzden babam hep Atatürk’le kalıyor, hiç eve gelmiyordu. Annemleri, ablamları, eniştemleri de Avrupa’ya yollamıştı. Sonra bir gün babam beni Dolmabahçe Sarayı’na davet etti. ‘Sana araba yollayacağım, biner gelirsin’ dedi. Çok sertti babam. Çok döverdi beni… Çok top düşkünüydüm, mektebim iyi değildi. Arada kaçar, maça giderdim. Kızardı çok… Yine böyle bir şeyi haber aldı, yanına çağırıp dayak atacak diye korktum. Evde giyindim bekliyorum. Kapı çaldı. Resmi üniformalı biri geldi. ‘Moskof Ziya’ derlermiş. Sarayın şoförüymüş. Boşnak. Bir seferinde ben bir Fenerbahçe maçında buna çarpmıştım. Beni dövecekti, kurtardılar. Babam beni dövmeye onu yolladı sandım. ‘Saraydan geliyorum. Baban yolladı, seni bekliyorlar’ dedi. Çıktım. Kel Ali de (Ali Çetinkaya) arabada. Gittik saraya, ben korkudan titriyorum ama babam o kadar müşfik karşıladı ki beni, şaşırdım. Bak Muzaffer, dedi (şimdi anlatırken bile çok duygulanıyorum); Artık koca adam oldun, Atatürk ölüyor dedi. Başladım ağlamaya çünkü ben Atatürk’ü hiç ölmez bilirdim kafamda. ‘Ağlama evladım. Atatürk’ü uyandıracaksın; duyarsa kızar, ben de sevmem erkeklerin ağlamasını. Şunu bil ki eğer Atatürk ölürse ben de hayatıma son vereceğim’ dedi. Annemlere telgraf çektiğini, bir an önce trenle dönmelerini istediğini söyledi. ‘Sen artık koca adam oldun, ailenin erkeği sensin. Annen, ablaların sana emanet, aileye bakarsın. Oku, memleketine faydalı bir adam ol’ dedi. Hiçbir şey söyleyemedim. Yüzümü sakladım. Beni öptü, uğurladı. Döndüm, bitik bir vaziyette…” "Bir gün üst kattan çıktım, mektebe gideceğim. Bir baktım, babam tıraş oluyor. Daha doğrusu ben tıraş oluyor sandım. ‘Baba ben gidiyorum’ diye seslendim. ‘Güle güle yavrum’ dedi. Yüzünü bile görmedim. Meğer babam tıraş olmuyormuş. Doktorlara sormuş, ‘Kalbime kurşun sıkarsam ne olur, beynime sıkarsam ne olur?’ diye. ‘Beynine sıkarsan kör olursun, ölme ihtimalin daha az; en iyi ölüm, kalbe sıkılan kurşunla olur’ demişler. Babam da o gün tentürdiyot almış. Kalbinde ateş edeceği yeri işaretliyormuş. Eli şaşmasın diye… Ben gittim mektebe. Saat 9’u yirmi geçe idareden çağırdılar. Evden seni istiyorlar, dedile r. Sokağa çıkar çıkmaz olanları anladım. Çünkü bayraklar yarıya indirilmişti. Evimiz Osmanbey’deydi, eve geldim. Babam nerede, diye sordum. Şişli Sıhhat Yurdu hastanesinde, dediler. Hemen anladım tabii, koşarak gittim. Baktım, babam yatıyor, kendinde değil. Olup biteni orada öğrendim. Meğer Atatürk’ün ölümünün hemen üzerine gitmiş oraya, elini öpmüş. Arkadaşları, aman Salih bir şey yapma kendine, demişler. Yok gayet normalim, görmüyor musunuz, demiş. İnmiş aşağıya, sabah tentürdiyotla işaretlediği yere dayamış silahı, çekmiş tetiği, vurmuş kendini… Tabanca sesi üzerine koşmuşlar, kanlar içinde hastaneye getirmişler. Aslında intihar edeceğini söylemişti bana, ama hiç ihtimal vermiyordum. Çünkü babam hayatı severdi, ailesini severdi, neşeli bir insandı, ayrıca da canı çok kıymetliydi. Bir kere ayağı kırılmıştı da ortalığı ayağa kaldırmıştı. Ata’mı kaybetmiştim, babamı da kaybetmek üzereydim. Ama babamdan çok Atatürk’e ağlamıştım.” Salih Bozok anlatıyor: “60 yaşındayım… Dünyadan ne umuyorsam ne bekliyorsam bunların hepsini -katmer katmer fazlasıyla- elde ettim. Mustafa Kemal Paşa sayesinde yaşadım ve her şeye kavuştum. Şimdi samimiyetle söyleyeyim ki artık yaşamaktan, Mustafa Kemal’in olmadığı bir dünyada yaşamaktan, hiç mi hiç zevk almıyorum. Koca bir kırk yılı birlikte geçirmiştik Mustafa Kemal Paşa ile. O buyurdu, ben yaptım. Gölgesi gibi yanı başındaydım hep. Kırk yıl bu, dile kolay… Azarladığı da oldu, koltukladığı da. Ama -Allah şahit- hiçbir gün kalbimi kırmadı. Gizlisi saklısı bendedir; bütün sırları, mektupları, gizlenmiş öfkeleri, yaşanmış sevinçleri bendedir. O da bana inanıyordu; ‘Al Salih, bunu da koy bir kenara, gün gelir lâzım olur…’ diye verirdi bu mektupları bana. Ben de onları ta Selanik günlerinden bugüne kadar üzerlerine titreyerek sakladım. “ "Bana ‘ölenle ölünmez’ diyorlar. Ben ölenle ölmüyorum ki… Yaşayamadığım için ölüyorum! Siz, oksijensiz bir dünyada yaşayabilir misiniz? İşte Mustafa Kemal Paşa benim hayatım için bir oksijendi. Bugüne kadar geçen hayatımı nasıl Mustafa Kemal Paşa’ya adamışsam, bundan böyle geçecek hayatımı da Mustafa Kemal Paşa’nın buyruğunda geçirmeliyim.” “Biliyorum, o öldü; artık buyruk veremez. Ama, bana eliyle verdiği mektupları, sımsıcak anıları var; yalnız benim bildiğim tutumları, davranışları var… İşte ben bundan böyle bu anıları yazacağım, bu olayları anlatacağım -gidişi ile sevimli hale koyduğu ‘öbür dünyanın’ kapısını çalana kadar böylece yine onun buyruğunda, onun güveninde yaşayacağım…” diye anlatan Salih Bozok, Atatürk olmadan geçen kısa yaşamı sonrası 25 Nisan 1941 tarihinde vefat eder. Kaynak: Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor: Salih Bozok’un Anıları-Can Dündar Derleyen: Nurten B. AKSOY

  • İstanbul'un Kuşları

    Nurten B. AKSOY * Bir kuştu, Allı allı bir kuş. Her tüyüne bir çiçek bağladılar Uçmadı o. Bir kuştu, Mavili mavili bir kuş. Her tüyüne bir boncuk bağladılar Uçmadı o. Bir kuştu, Yeşilli yeşilli bir kuş. Her tüyüne bir çocuk kordelası bağladılar Uçtu o... Çocuk Kuş - F. Hüsnü Dağlarca Uzun zamandır kuşları izliyorum, daha doğrusu İstanbul'un kuşlarını izliyorum... Evde, balkonda, sokakta, sahilde, vapurda... çeşit çeşit kuşlar... Birbirinden güzel ve gizemli kuşlar; kargalar, martılar, serçeler, karabataklar, güvercinler ve sığırcıklar... Tabii ki bir kuş bilimcisi değilim ama galiba boş gezenin boş kalfası emekli bir öğretmen olduğumdan yapıyorum bunu. Şöyle bir gerilere gidip düşündüm; ben sarı sıcak iklimlerin toprağında doğdum, orada geçirdiğim çocukluğumun ilk yıllarından, Mardin'den hangi kuşları hatırlıyorum diye düşündüm, aklıma sadece güvercinler geldi. Beyaz, paçalı, kırçıllı güvercinler... takla atan, özel olarak yetiştirilen marifetli güvercinler. Başka da bir kuş gelmedi aklıma Mardin'den, belki bir de o minicik serçeler vardı... ... Çözülen bir demetten indiler birer birer, Bırak, yorgun başları bu taşlarda uyusun. Tutuşmuş ruhlarına bir damla gözyaşı sun, Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler… Sebil ve Güvercinler-Z. Osman Saba Mardin'den sonraki yaşamım hep sahil şehirlerinde geçti, hep denize çok yakın yaşadım... Önce İstanbul, sonra Fatsa, sonra Antalya ve yine, yeniden İstanbul... İstanbul'da ilk ayak bastığım yer Haydarpaşa Garı ve vapurla ilk yolculuk... Denizin üstünde kanat çırpıp süzülen bembeyaz martılar.... Küçük bir çocuk olarak o yaşlarda güzellikleriyle ilgimi çeken, ilk kez gördüğüm kuşlar... Daha sonra her kış balkonumuzdaki odunların üstüne gelip yuva kuran ve yumurtlayan kumrular... O minicik çirkin yavruların palazlanıp çırpınmalarını ve yuvadan uçmalarını izler, guguguk, guguguk diyen nameli seslerini dinlerdim çocukken büyük bir merakla ve çocuksu sevgimle... Sonra büyüdüm, hayata atıldım, iş güç, çoluk çocuk derken o gailenin arasında ne kuşları düşünebildim ne de onları fark ettim. İstanbul'dan sonraki denizli şehrim, maviyle yeşilin kucaklaştığı Fatsa. Fındığı ve hamsisiyle meşhur şirin bir sahil kasabası; doğal olarak deniz ve balığın olduğu yerde martılar da vardı tabii ki. Balıkla beslenen, kocaman bembeyaz martılar, ama sadece sahilde uçarlardı bu kuşlar, seslerini ise hiç hatırlamıyorum. Sonra Antalya... Akdeniz'in incisi... Ama şehrin içinde uçan martıya rastlamazsınız orada da, martılar sadece Yat Limanının yakınlarında ve deniz kenarında uçarlar, seslerini duymazsınız, ya da ben duymuyordum, hayat kavgasının, gürültüsünün içinde, kim bilir... Yıllar sonra tekrar İstanbul'a döndüğümde oturduğumuz ilk ev Üsküdar'ın tepelerinde, Bağlarbaşı semtindeydi. İstanbul'a gelişimizin ilk günlerinde, geceleri uykumdan çocuk çığlıklarıyla uyanırdım korkuyla... Biraz dikkat edip izlediğimde ise bu seslerin çocuk çığlığı değil martıların çığlıkları olduğunu fark ettim, denizden hayli uzak bu semtte evlerin çatılarındaki martıları görünce de şaşkınlığım arttı; bunların burada ne işi var, diyerek. Bir zamanlar Alfred Hitchcock'un başyapıtlarından biri olan KUŞLAR filminde, kuzgunlar ve martıların bir sahil kentine saldırışlarını izlemiştim korkuyla, işte o çığlık çığlığa evin üstünde uçan martılar ilk günlerde hep o filmi getirmişti aklıma ve hayli ürkütmüşlerdi beni, tabii zamanla her şeye alıştığımız gibi o seslere de alıştım. Sonra emeklilik günleri geldi çattı. Kendimle baş başa kaldığım günler; küçük İstanbul turları, vapur yolculukları... Artık martıların sesleri eskisi gibi çirkin gelmiyor, onlar İstanbul'un her yerinde; deniz kenarında, evlerin çatısında, bahçelerde, tepelerde... Bazen kediler yesin diye bahçeye attığım yiyecekleri martılar pike yaparak kapıp kaçıyorlar, kedileri korkutup kovalayarak. Bazen de sizi ziyarete bile geliyorlar evinizin penceresine kadar. Örneğin; karşı apartmanda oturan yaşlı bir amcanın her sabah penceresine gelip onun verdiği yemekleri yiyen martıyı gıpta ve şaşkınlıkla izliyorum her gün... Dedim ya, kuşları izliyorum... mesela kargalar; çirkin sesli, kapkara ama bir o kadar da akıllı kuşlar, bir yerlerden aşırdıkları cevizleri, fındıkları getirip balkonumdaki saksılara saklıyorlar, sanırım kötü günlerde kullanmak için (!) Hatta geçen kış günlerinin birinde o kara kargalardan birinin tacizine bile uğradım. Kafama pike yapıp çarptıktan sonra yandaki duvara konan kargaya; "Ne istedin benden şaşkın karga" deyip sitem ettiğimde uçup bir kez daha kafama saldırdığını hala korku ve buruk bir tebessümle hatırlıyorum, onların aklına şaşarak. Sonra gökyüzünde bulutların arasında küme küme uçuşan sığırcıkları izliyorum, yorulduklarında dizi dizi sıralanıyorlar balkon demirlerine, çatı kenarlarına, nefeslenmek için... Serçeler geliyor her gün, camımın önüne koyduğum kırıntıları yemek için, kışın soğuk günlerinde arkadaş oluyorlar bana. Güvercinler ise hantal mı hantal, uçmaya üşeniyorlar sanki ve ayaklarınızın arasında pervasızca dolanıp duruyorlar. Ama en güzelleri ve en sevdiklerim martılar... Özellikle de küçücük, yavru martılar... Vapurla karşıya geçerken, martıların vapurları izleyişi öylesine muhteşem bir görüntü oluşturuyor ki izlemelere doyamıyorsunuz, hele bir de simidinizi onlarla paylaşırsanız... Özellikle soğuk havalarda sahilde suların üstünde süzülüşleri, yanlarında çırpınarak suya dalıp çıkan karabataklara hava atışları, nasıl da güzel nasıl da gizemli... Bu kuşların her biri birer doğa harikası, hepsi İstanbul'un süsü ve güzelliği... Ama biz insanoğlu ne yazık ki onlar kadar vefalı ve sevecen değiliz. Bazı geceler martıların, kargaların korkuyla ve çığlık çığlığa "ah edip kanat çırptıklarını" duyuyorum içim acıyarak... Sonra dışarı çıkıp baktığımda kendinden habersiz bir avuç magandanın havai fişeklerle eğlendiğini görüyorum ve lanet ediyorum doğayı katleden bu canavarlara... Martılar ah eder, çırparlar kanat Deryalar açılır, kat kat Gayri beklemeye kalmadı tâkat Görünsün karşıdan İstanbul şehri... N. Hikmet Fotoğraflar: Nurten B. AKSOY

  • Dünya Çocuk Hakları Günü

    Nurten B. AKSOY * Bugün 20 Kasım, Dünya Çocuk hakları günüymüş. Tüm hızıyla ve vahşetiyle süren savaşlarda ya da yoksulluktan küçücük yaşlarda çalıştırılıp iş kazalarında veya açlıktan bir sokağın, bir evin bir köşesinde ölen, yaralanan çocukların çığlıkları göklere yükselirken birileri çıkıp yine yaldızlı sözlerle ÇOCUK HAKLARINDAN bahsedip görevlerini huşu içinde yapacaklar ve gönül rahatlığıyla sıcacık yataklarında derin uykularına dalacaklar... Sözlerin, sözleşmelerin unutulup bir köşeye atıldığı böylesi bir günde bakalım Ana–babanın rolü ve sorumluluğu; bunun ihmal edildiği durumlarda ise devletin rolü ve sorumluluğu neymiş... *** 1989 yılından bu yana, Birleşmiş Milletler tarafından kabul görmesinin ardından 20 Kasım tarihinde farkındalık yaratmak için kutlanan "Dünya Çocuk Hakları Günü" kanunen çocukların sahip olduğu eğitim, sağlık, barınma gibi hakların tanımlanmasına olanak sağlamak amacıyla 193 ülke tarafından onaylanan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesine dayanmaktadır. 18 yaşın altındaki çocukları kapsayan ve evrensel bir nitelik taşıyan Dünya Çocuk Hakları Gününün temel başlıkları ana hatlarıyla şöyledir: Ana–babanın rolü ve sorumluluğu; bunun ihmal edildiği durumlarda ise devletin rolü ve sorumluluğu - Bir isme ve vatandaşlığa sahip olma ve bunu koruma hakkı - Yaşama ve gelişme hakkı - Sağlık hizmetlerine erişim hakkı - Eğitime erişim hakkı - İnsana yakışır bir yaşam standardına erişim hakkı - Eğlence, dinlenme ve kültürel etkinlikler için zamana sahip olma hakkı - İstismar ve ihmalden korunma hakkı - Uyuşturucu bağımlılığından korunma hakkı - Ekonomik sömürüden korunma hakkı - İfade özgürlüğü hakkı - Düşünce özgürlüğü hakkı - Dernek kurma özgürlükleri hakkı - Çocukların kendileriyle ilgili konularda görüşlerini dile getirme hakkı - Özel gereksinimleri olan çocukların hakları - Özürlü çocukların hakları TARİHÇESİ Leh eğitimci Janusz Korczak, 1919 yılında yayınlanan "How to Love a Child" (Bir Çocuğu Nasıl Sevmeli) adlı kitabında çocuk haklarından söz eder ve konuyu gündeme taşır. Çocuk haklarına dair ilk metin ise 1917 yılında, Ekim Devriminin ardından Proletkult isimli sosyalist kültür örgütünün Moskova Şubesi tarafından "Çocuk Hakları Bildirgesi" ismiyle kaleme alınır. Resmileşen ilk metin ise 1924 yılında Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilen Cenevre Çocuk Hakları Bildirisidir. Bu bildirge Birleşmiş Milletlerin kuruluşunda kabul edilmiş, 20 Kasım 1959 tarihinde Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi olarak güncellenmiş ve 20 Kasım 1989 tarihinde daha geniş olan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile değiştirilmiştir.

  • Sevdalım Şiir

    Nurten B. AKSOY * Küçük bir kız çocuğu; uzun yıllar önce kurak, sarı sıcak topraklarda gözlerini açar dünyaya. Çok da iyi hatırlayamadığı bu toprakların özlemini çeker hep yıllar boyu. Çocukluk yıllarından elinde kalan birkaç fotoğraf ve birkaç yanık hatıra; bir baston, minik bir yavru kedi, kırmızı bir oyuncak araba, bitmez tükenmez tünellerde yol alan bir kara tren ve düşler içinden gülümseyen simalar... Sonra sisler arasından güneşle birlikte doğan bir şehir, bir dünya güzeli; İSTANBUL… İstanbul'la başlayan tutku, sevda, hatta bir kara sevda... Okumak, okumak hep okumak, ne olursa olsun okumak... Minik hikayelerle başlar ilk okumalar, sonra romanlar şiirler, şiirler, şiirler... Ders kitaplarındaki tüm şiirleri farkında olmadan ezberler, bu yüzden daha ilkokuldayken bayramlarda ona okuturlar hep şiirleri, o minicik boyuyla haykırır: "Bu vatan, toprağın kara bağrında Sıradağlar gibi duranlarındır…” Zaman geçer, genç kızlığa doğru ilk adımlarını atar, artık duygusal şiirleri daha çok sevmeye başlar; " Yeşil pencerenden bir gül at bana Işıklarla dolsun kalbimin içi Geldim işte mevsim gibi kapına Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.” Sonra lise yılları, heyecan ve korkuyla beklediği edebiyat dersleri. Okuduğu her bir şiir mıh gibi yüreğine saplanırken, kompozisyon dersleri kâbusu olur. Yazmaktan korkar hep; sınavlarda arkadaşlarından medet umar, bir iki cümle de ona söylesinler diye. Ama şiirleri hiç unutmaz, her fırsatta tekrarlar durur; divan edebiyatıymış, halk edebiyatıymış hiç fark etmez. Bir gün; "Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı" diye dolanırken; ertesi gün "Yeşil başlı gövel ördek Uçar gider göle karşı…” diye gezinir durur. Rüyalarını doldurur şiirler: "Bu akşam bilmediğim bir âlem içindeyim Ya rüyada bir seyyah, ya semavi Çin'deyim…" Edebiyat dersleri yetmez şiirlere, milli güvenlik derslerinde, ders hocası yakışıklı teğmen de şiirler okur onlara: "Şeytan dağında bir mağarada Yaşayan büyücü bir kadın varmış Aşka inanmayan taş kalplileri Büyüler büyüler de kara sevdalı yaparmış...” Kavak yelleri eser başında, şiir defterleri tutar; ilk sayfaya da "Annabel Lee'yi yazar özlemle ve hicranla... “Senelerce senelerce evveldi Bir deniz ülkesinde Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz İsmi; Annabel Lee…” ya da Ahmet Arif dizeleri ile doldurur defterlerinin sayfalarını gizli gözyaşları akıtırken: Seni anlatabilsem seni Yokluğun, cehennemin öbür adıdır Üşüyorum, kapama gözlerini...” Zaman bir "rüzgâr gibi geçer" adeta, üniversite yılları başlar... Kader onu hiç de farkında olmadan Edebiyat Fakültesinin sıralarına savurur. "Alp Er Tunga öldi mü/Issız ajun kaldı mu” diye başlayan şiirler; "Dinle neyden kim hikâyet etmede/Ayrılıklardan şikâyet etmede" diye Mevlânâ'nın Mesnevi'si ile devam eder. Fuzûliler, Nedimler, Nâbiler… Daha sonra Namık Kemaller, Tevfik Fikretler, Yahya Kemaller ve nicelerinin dizeleri. Hepsi bir oya gibi işlenir zihninin ve yüreğinin bir köşesine, günü geldiğinde kullanmak üzere kitler onları yüreğinin sandığına. Arkadaşlarıyla oyun gibi dizeler yazarlar birbirlerine yarışırcasına, atışırcasına. Kimi zaman romantik satırlar bir kitabın ilk sayfasında bir hediye gibi gelirken, kimi zaman da bir mektubun içine saklanır bir sırmışçasına... Sonra öğretmenlik yılları... Öğrencilere güzel şiirler öğretme çabaları, şiir günleri, şiir dinletileri... Ve gurbet günleri, İstanbul'a hasret günler. Şiirler, şarkılarla dindirir hasretini gurbette: "Sana dün bir tepeden baktım Aziz İstanbul" u okur Bolaman tepelerinde, "İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı" derken hırçın Karadeniz'in kıyılarında, o masmavi Marmara'yı düşler hep. Derken evlilik ve Karadeniz'den Akdeniz'e yolculuk... Bir Antalya sevdalısını çıkarır kader karşısına, yasemin kokulu, portakal çiçeği kokulu şiirler yazan bir eş. Kendisine; "Hayatında kara günün olmasın Ümitlerin açılmadan solmasın Yüzün gülsün, gözün yaşla dolmasın Bahtın açık ufkun aydınlık olsun " diye şiirler yazan bir eş... Nisan tutkunu bir şair, yazar da yazar... Sonra da yazmalara doyamadan göçer gider bir başka sevdalısı olduğu şehirde, İstanbul'da. Ardından hep şu şiir dökülür sevdiklerinin dudaklarından: Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde; Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter. Ve serin serviler altında kalan kabrinde Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter. Yıllar geçer, bir gün bir gazete yazısından yola çıkarak çocukluğunda, o kırmızı oyuncak arabada yanına oturup Mardin sokaklarında gezdiği minik arkadaşının o ünlü şair Murathan Mungan olduğunu öğrenir. “Örselenmiş bir çocukluk İşte benim bütün hikâyem Kaç sevda geçse de yüreğimden Bu yıkıntıları onaramazsın…” Yıllardır severek okuduğu dizeler bir başka tat verir artık kendisine. Ve daha daha niceleri... Bu denli şanslıyken, bu kadar çok şiirle sarmalanmışken nasıl şiir sevdalısı olmasın ki insan...

  • ÖĞRETMENİM

    Nurten B. AKSOY * Bir öğretmenler günü daha geldi ve geçti. Bugün yine hepimiz sevgi pıtırcığı olduk, güzel sözcüklerle, mesajlarla, telefonlarla, çiçeklerle kutladık birbirimizi... Sosyal medyada sevgi gösterileri yaptık, özellikle pek sayın devlet büyüklerimiz ekranlarda, öğretmenleri yere göğe sığdıramadılar, ne kadar fedakar olduğumuzdan filan bahsettiler. Ama kimse sözleşmeli, ücretli ve atanamayan öğretmenlerden söz etmedi, birkaç istisna dışında. Sanırım ilk kez 1981 yılında "Askeri bir emirle" kutlanmaya başlanmıştı 'Öğretmenler Günü'. Çocuklara, öğretmenlerine çiçek götürmeleri öğretilmişti önceleri, içi boş, kof şiirler eşliğinde. Zamanla o çiçekler, kimi okullarda minik, kimi yerlerde ise değeri öğretmeni ezecek kadar büyük hediyelere dönüşmüştü. Öğretmenliğimin son yıllarında çalıştığım özel okullarda, öğretmenler gününde niyeyse öğretmenler belli etmeden birbirlerine gelen hediyeleri süzerlerdi, "kime daha çok hediye geldi" diye. Sanki o hediyeler "sevilen öğretmen" olmanın bir göstergesiymiş gibi. Belki de veliler, benim çocuğum daha çok sevilsin diye alıyorlardı o hediyeleri öğretmenlere, kim bilir? Neyse bu kadar anlamlı bir günde bu kadar acımasız şeyler yazacağıma ben yine yıllar öncesine gideyim... İlk öğretmenler gününü Fatsa'da yeni tayin olduğum Bolaman Lisesinde kutlamıştık, o güzel gönüllü çocukların bahçelerinden toplayıp getirdikleri çiçeklerle. Sonraki yıllarda da çalıştığım her okulda kutladık, kimi zaman içimizden geldiğince neşeyle, kimi zaman da idarenin emriyle... Öğretmenlik yaptığım 33 yıl boyunca Sağmalcılar Lisesi, Fatsa Bolaman Lisesi, Fatsa Ticaret Lisesi, Antalya Gazi Lisesi, M.N Çakallıklı Anadolu Lisesi, Akdeniz Koleji, Envar Koleji, İstanbul Efdal Koleji ve Cent Kolejinde olmak üzere binlerce öğrenci okuttum, yetişmelerine katkıda bulundum. Yıllar sonra pek çok öğrencimle yeniden buluştuk, görüştük. Sosyal medya üzerinden haberleşiyoruz ve ben yıllar sonra geriye dönüp baktığımda bir zamanlar bazen tatlı sert, bazen acımasız ama yüreği hep sevgi dolu bir öğretmen olarak öğrencilerim tarafından unutulmadığımı görüyorum ve bunca yıllık yaşamımda kazandığım en büyük servetin bu sevgi olduğunu düşünüyorum... Şimdi sizlerle bu güzel öğrencilerimin bazılarından gelen birkaç mesajı paylaşmak istiyorum... Ama yanlış anlaşılmasın, bunları "ben ne kadar iyi öğretmendim" diye övünmek için değil, VEFA'nın ne kadar değerli olduğunu anlatmak için paylaşıyorum. Çünkü VEFA biz öğretmenlerin en büyük hediyesi... DİLRÜBA ŞAHİN-CENT KOLEJİ Yanlış hatırlamıyorsam 2008-2009 öğretim yılını birlikte geçirmiştik pek sevgili hocam. O dönemler bizim lisedeki ilk yılımızdı, hani böyle garip bir havamızın olduğu bir anda, üç yaş falan büyüdüğümüzü sanıp bu hissimizi kontrol edemediğimiz zamanlara denk geliyor. Bu yüzden ilk dersimiz, o fırtınalı hallerimizin vermiş olduğu dersi kaynatma çabamız ve sizin hışmınıza uğrayıp o çabamızın suya düşmesiyle başlamıştı. Görür görmez ilk anda göze çarpan o anaçlığınız, sıcaklığınız bizi böyle düşündürtmüştü, ama tam tersi olduğunu çabuk öğrendik. Ama ondan sonrası o kadar güzeldi ki "uçan kuşlar, martılar" eşliğinde senenin en keyifli derslerini işledik. O kadar keyifliydi ki hala sınıf toplantılarımızda konuşmaktan kendimizi alamıyoruz. Bana gelince o dönem lisedeki yılların en karmaşık ve sıkıntı dolu olanıydı... En yakın arkadaşlarımla inanılmaz sorunlar yaşayıp kendimi bir anda tek başıma bulduğum, kendimi tanıma senesiydi. İşte o zamanlarda özellikle siz nöbetçiyken yanınıza gelirdim. Hatırlarsınız belki, akıp giden bir kitap sohbeti yapardınız benimle. Anlattığınız kitapların hepsini okumak isterdim duyduğum ilk anda. Nitekim ilk anda olmasa da zamana yayıp, okumaya başladım hepsini. Gözümü kapadım çevremde olanlara; çünkü öyle derinden, sessizce işlediniz ki içime kendi başına olayların üstesinden gelmenin nasıl bir zafer olduğunu... Hele bir tanesi bana hayatımın en kıymetli dostunu kattı "Kumral Ada Mavi Tuna" Buket Uzuner'in içime en çok isleyen kitabı, benim hala en özel kitabımdır. Şimdi aradan geçen onca zamanda birbirimizden habersiz bazen ufak karşılaşmalarla, sosyal medyadan takiplerle yolumuz kesişse de bana kendime sahip çıkmayı bin bir çeşit kitapla öğretip, esas en yakınımı tanıştırdınız. Bunlar ne bir övgü ne de o yılların karşılığı; ama gönülden dile, kaleme ancak bu kadarı döküldü... UĞURCAN ERDEM-CENT KOLEJİ 2008-2009 yılları arasında Cent Koleji'nde okuduğum süre zarfında bana edebiyat dersini sevdiren öğretmenim olarak yaşamıma girdiniz. Siz bana edebiyat dersini güler yüzle ve anne şefkatiyle yaklaşarak sevmeyi öğrettiniz. Sizinle hala görüşüyor olup ufak sohbetler yapmak benim için çok büyük bir keyif. Okul hayatımdaki yaşam deneyimimde rol aldığınız için çok mutluyum ve çok teşekkür ederim... DÖNDÜ ÖZDEMİR-BOLAMAN LİSESİ Edebiyat dersini sevmemdeki en büyük etken sızın sevginiz oldu, sizi nasıl sevdiysem edebiyat dersini de öyle sevdim. İyiydi de dersim... Öğrencilik hayatım boyunca çok öğretmenlerim oldu, hepsi de iyiydi, bizlere emek verdiler sağ olsunlar. Ama yıllarca ben hep sizi merak etmişimdir... Ne yapıyor, nerede, bir daha görmek kısmet olur mu... diye. Oldu da şükürler olsun. Çok ama çok mutlu oldum o görüştüğümüz gün hocam... İLYAS EKİZOĞLU-ÇAKALLIKLI ANADOLU LİSESİ Hocam siz bana Türkçeyi öğrettiniz. her şeyin ayrı yazıldığını sayenizde kavradım. Biliyorsunuz Almancada tam tersidir hep bitiştirilir kelimeler... Sonra sizi ebeveyn olarak hep örnek görmüşümdür. Mesafeli ancak sevgi dolu yapınız sadece öğrencilerinize değil çocuklarınıza da bireysel özgüven kazandırıyordu. Yanılmıyorsam ben 97-99 arasında öğrencinizdim. Hatta Çakallıklı'dan Akdeniz kolejine neredeyse beraber geçiş yaptık. Almanya'dan geldiğimden Türkçe öğrenmek için özel ders alıyordum sizden. Sizin evinizde kendimi hep bir Anadolu çocuğu olarak hissediyordum. Malum eviniz, evinizde beslediğiniz kültür, öz mü öz Türk kültürü idi. Ayrımcılıktan uzak, cumhuriyetimizi özümseyen, aydın bir Türk evi... Ailemdeki kültür çatışması ve ebeveynlerimdeki yozlaşmayı bugün irdelediğimde, siz belki benim Türk kimliğimi en güçlü belirleyen etkensiniz... Atatürk'ü anlatmaktan çok onu anlayıp sorgulatmayı tercih eden ender öğretmenlerimden biri olarak sizi hep saygı ve sevgiyle anıyorum... BÜLENT OTUR-GAZİ LİSESİ 1985 yılı Eylül ayıydı. Lise 2. Sınıfta kaldığım o yıl tasdiknamemi alarak evimize yakın olan Gazi Lisesine bir hafta geç olarak kaydımı yaptırmıştım. Okuluma çok çabuk alışmama rağmen yine de içimde bir kuşku vardı. Acaba öğretmenlerim bana (sınıfta kalmış bir öğrenci olduğum için) haylaz veya tembel olduğumu düşünerek kötü ya da sevgisiz davranırlar mı, diye çok endişeleniyordum. İlk hafta geçip ikinci haftaya girdiğimizde her sınıfın bir sınıf öğretmeni olduğunu öğrendim. Bizim sınıfımızın danışman ya da sınıf öğretmeninin kim olduğunu merak ederken Edebiyat dersine gelen öğretmenimiz sınıfa dönerek bu yıl aramıza bazı arkadaşlar katıldı diyerek beni ve diğer yeni arkadaşlarımızı sınıfa tanıttı. Biz de tek tek kalkarak geldiğimiz okulu ve nereli olduğumuzu söyledik. İlk tanışmamız böyle olmuştu Nurten Bengi Aksoy hocamız ile… Bir sonraki hafta yine edebiyat dersimizden sonra Nurten Hocam beni ders sonunda yanına çağırarak benimle konuşmak istediğini, öğlen arası öğretmenler odasına gelmemi söyledi. Ben de mesele ne hocam, diyebildim sadece. Korkmuştum açıkçası. Tembel bir öğrencisin, sınıfın huzurunu bozma mı diyecekti yoksa? Öğlen arası zamanı çok zor geldi ve sonunda öğretmenler odasına gittim ve hocam beni karşısına alarak bundan böyle bizim sınıfın öğrencilerinden beni “disiplin kurulu üyesi” seçtiğini açıkladı. Çok şaşırmış, düşündüklerimden dolayı bir o kadar utanmış ve onur da duymuştum. Bana dikkat etmem gerekenleri izah etti. Çok kibar ve bir o kadar da yönetici idi. İnsan hayatında bazı dönüm noktaları vardır. Bunlar insanın ileriki hayatını çok etkiler. Nurten Hocam verdiği o kararla; benim daha düzgün giyinmemi, insanlara daha nazik davranmamı, detaylara özen göstermemi, saygılı davranmamı, sorumluluk almamı, arkadaşlarımla iyi geçinmemi ve seçildiğim görevin hayat içinde ne kadar önemli olduğu sorumluluğunu öğretti. Bugün 45 yaşımda bir yüksek mühendisim. Bunda Nurten hocamın payı bulunduğunu çok iyi biliyorum. Hala onun bana verdiği görevi idrak ederek yaşıyorum. Saygılarımla... HATİCE ŞENLİK SAĞMALCILAR LİSESİ Hocam sizi her zaman sevimli güler yüzünüzle anacağım Asla emeğiniz ödenmez. Sağmalcılar lisesi ikinci sınıfta öğrencinizdim. Zor yıllardı Eyüp lisesinden gelmiştim, okula yabancı olmamdan dolayı biraz çekingen biraz da vasat bir öğrenciydim ama siz her zaman pozitif güzel enerjinizle güzel anılar bıraktınız bende. Hiç unutmam okulun son günleriydi mezun olacaktık, komşunun bahçesinden çiçekler toplayıp buket yapıp size getirmiştim. O günde sınıfla Adalar gezimiz vardı. Sizin elinizde çiçek buketi bütün sınıf Adalara gittik eğlendik. Çiçekler bütün gün buketin içinde solmuş kurumuştu ama siz o çiçekleri bir kenara bırakmak yerine evinize götürmüştünüz. Ömrünüz hep güzelliklerle geçsin iyi ki sizi tanıdım iyi ki öğretmenim oldunuz. Saygılar sevgiler...

  • BALKAN SERGÜZEŞTİ-1

    Nurten B. AKSOY * 2020 yılının başlarıydı; yeni bir yıl yeni umutlar, yeni planlar demekti. Ben de uzun zamandır gitmek istediğim Balkan ülkelerini gezip görmek üzere, o yılın nisan ayında gidebileceğim bir tur satın almıştım. Ama hayat ne yazık ki bizim gönlümüze göre gitmiyordu. Mart ayının başlarında tüm dünyada yayılmaya başlayan Covid 19 virüsünün ülkemizde de görülmesi ve hızla yayılması nedeniyle yasaklar başlamış, hepimizi bir korku sarmıştı. Tam iki yılımızı karartacak bu hastalığın ülkemizde de hızla yayılıp binlerce can alacağından o günlerde henüz haberimiz olmadığından gezimi Eylül ayına ertelemiş, dünya ülkelerinin sınırlarını kapatması ile hayallerim suya düşünce mecburen gezimi iptal etmek zorunda kalmıştım. Ondan sonra hepimizin bildiği maskeli, yasaklı, hatta ev hapisli günler başlamış hem ülkece hem bireysel olarak çok üzülüp sıkılmıştık. Neyse ki o günleri atlatmış, hır gür içinde geçen yeknesak hayatımıza geri dönmüştük. Nihayet geçtiğimiz Ekim ayında hasret sona erdi ve sevgili dünürümle Balkan ülkelerini görmek üzere yola çıktık. Yola çıktık ama bu sergüzeştin gerçekleşmesi için bir de pasaport macerası yaşamam gerekiyordu. Yılar önce aldığım ‘yeşil pasaportumun’ süresi dolduğundan uzatmak istemiştim; ama pasaport verme işlemleri İçişleri Bakanlığından alınıp Nüfus ve Vatandaşlık İşleri kurumuna verildiği için yeni başvuru yapılması lazımdı. Neyse zor bela randevu alıp evimden hayli uzaktaki kuruma gittiğimde son çalıştığım okuldan bir belge almam gerektiği, bunun için de Milli Eğitim müdürlüğüne başvurmam söylenmiş, kuzu kuzu razı olup ilgili kuruma gittiğimde, bu sefer de o belgeyi en hızlı alma yolunun emekli olduğum Antalya’daki okulum olduğunu öğrenmiştim şaşkınlıkla. Allahtan Antalya’da yaşayan bir oğlum vardı ve o günlerde onları ziyarete gidecektim. bu kez Antalya Nüfus ve Vatandaşlık müdürlüğünden randevu alıp, temmuz ayının başında Antalya’ya gider gitmez, eksik belgeme arşiv bilgisi hiç olmayan bir memurun büyük gayretleriyle (!) kavuşup ilgili kurumda pasaport işlemlerimi tamamlamış ve adresime gönderilecek pasaportumu heyecanla beklemeye başlamıştım. Nasılsa ekim ayına daha çok vardı, ama heyhat ki heyhat bütün dünyada var olan ‘çip sıkıntısı’ ülkemizi de etkilediği için pasaportum bir türlü gelmemişti. Allahtan ülkemizin çalışkan ve duyarlı yetkilileri (!) bu sıkıntıya hemen bir çözüm bulmuş, eski pasaportların süresini uzatma kararı almıştı. Apar topar eski pasaportumu alıp koşa koşa Vatandaşlık ve Nüfus müdürlüğüne giderek süresi beş yıl uzatılmış olan pasaportuma kavuşmuştum. İşin komik yanı ise bir hafta sonra, yani geziye çıkmadan 3-4 gün önce yeni pasaportumun da eve gelmesiydi. Artık kapı gibi iki adet yeşil pasaportum vardı ve huzur-ı kalp ile yola çıkabilecektim. Nihayet 14 Ekim günü dünürümle birlikte büyük bir heyecanla, sabahın köründe havaalanına geldik, pasaport ve bavul teslimi gibi işlemlerin ardından uçağımıza bindik ve Üsküp’e doğru kanat çırpmaya başladık. Yaklaşık bir saatlik yolculuk sonrası Üsküp havaalanındaki pasaport işlemlerinin ardından tur rehberimizle tanıştık. Yağmurlu ve soğuk bir Balkan havasında başlayan gezimizin ilk adımı Makedonya’nın başkenti Üsküp’ün merkezinde panoramik bir şehir turuydu. Binlerce yıl boyunca Sırplar, Bulgarlar ve Osmanlıların yönetiminde kalan bu şehri ben Sosyalist Yugoslavya Cumhuriyeti zamanından, Yugoslavya’dan Türkiye’ye göç etmiş pek çok arkadaşımın anılarından hatırlıyorum. En parlak dönemini Yugoslavya devlet başkanı Tito döneminde yaşayan Üsküp, 1991 yılında Yugoslavya’nın parçalanmasıyla bağımsızlığını ilan eden Kuzey Makedonya’nın başkenti olmuş. Türk, Sırp, Bulgar, Makedon, Arnavut gibi pek çok etnik nüfusa sahip olan Üsküp, şehrin ortasından geçen Vardar Nehrinin çevresinde kurulmuş. Vardar Nehri'nin iki yakasını birleştiren Taşköprü ise, Osmanlı'nın Üsküp'teki sembol eserlerinin başında geliyor. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü olarak da bilinen Taşköprü, Üsküp'teki en önemli ve nadide Osmanlı eserlerinden biri. Sultan II. Murat döneminde yapımına başlanan ve Fatih Sultan Mehmet döneminde tamamlanan köprü, şehrin sembolü olarak gösteriliyor. Asırlardır Üsküplüleri kavuşturan Taşköprü, aynı zamanda Üsküp'ün modern şehir merkezi ile tarihi Türk Çarşısı'nı da birbirine bağlıyor. Makedonya hükümeti "Üsküp 2014" projesi çerçevesinde başkent Üsküp'ün merkezini yeni bir görünüme kavuşturmak adına, büyük çalışmalar başlatmış. İnşa edilen yeni binalarla, eski binalar üzerindeki yenileme çalışmalarıyla ve değişik heykellerle, Üsküp'ün merkezi adeta görkemli antik bir kente benzetilmeye çalışılmış. Heykeller içinden en çok dikkat çekeni ise, 10 metre yüksekliğindeki Büyük İskender heykeli. Çisil çisil yağan yağmurun altında eski ve yeni şehri ayıran köprüden geçerek hem Türklerin yoğunlukla yaşadığı Eski Çarşıyı hem de görkemli heykellerle süslü olan Makedonların yaşadığı bölgeyi dolaştıktan sonra yorgun bir vaziyette gezimizin ilk gününü tamamlayarak otelimize geldik. Üsküp’ü gezerken özellikle Türk bölgesinin yoksulluğu, insanların mutsuzluğu, boş ve eskimiş dükkanları ile Makedon bölgesindeki abartılı heykeller, binalar, (ülkemizdeki gibi) kocaman alışveriş merkezleri buradaki sosyal dengesizliğin bir kanıtı gibi. Ayrıca şehirdeki görkemli kiliseler ile onlara nazire gibi yapılmış üç şerefeli camilerin çokluğu, hatta ülkenin en yüksek tepesine dikilmiş kocaman haç, bu topraklarda hala sessiz bir dinler savaşının sürdüğünün kanıtı sanki. MATKA KANYONU Üsküp’teki ikinci günümüzde şehrin görülecek yerlerinin başında gelen Matka Kanyonuna doğru erkenden yola çıktık. Sonbaharın tüm ihtişamıyla yaşandığı sarp dağların arasında yılankavi bir şekilde uzanan Treka Nehrinin mavisiyle sonbaharın solgun renkleri muhteşem bir görünüm oluşturmuştu. Otobüsle belli bir noktaya çıktıktan sonra, sadece dıştan gördüğümüz üç eski manastırın da bulunduğu kanyonu keşfetmek için biraz ürkek, biraz ihtiyatlı bir şekilde kayalıklara tırmandığımızda kanyonun içindeki, ülkenin en eski yapay gölü olan Matka gölünün, mavi yeşil suları üstündeki sandalların bir tablo kadar güzel görünümü hepimizi mest etmeye yetti. KALKANDELEN-ALACA CAMİ Sonraki durağımız Üsküp ve Manastır'dan sonra ülkenin üçüncü büyük şehri olan Tetova, yani eski adıyla Kalkandelen. Nüfusunun büyük kısmı Arnavutlardan oluşan Kalkandelen'de kuyumculuk sektörü hayli gelişmiş. Çarşı gezisinden sonra Makedonya'daki en ünlü Osmanlı eserlerinden biri olan Alaca Cami veya Paşa Camisini ziyarete gidiyoruz. MS 1438 yılında Kalkandelenli iki kız kardeşin işledikleri dantel ve elişlerinin geliriyle yapılan, kendisi küçük, ama muhteşem iç ve dış süslemeleri ile göz kamaştıran tarihi caminin avlusundaki türbede caminin banisi Hurşide ve Menşure kardeşlerin kabirleri var. Bu caminin yapılış hikâyesi de oldukça hüzünlü; gençlik yıllarında Hurşide ve Menşure kardeşlerin sevdalandığı iki delikanlı varmış. Yuva kurma hazırlıkları yaparken askere çağrılan bu delikanlılar katıldıkları savaşta şehit düşmüşler. Bu duruma çok üzülen kız kardeşler de "Biz size sevdalandık, söz verdik, artık kimseye varmayız" diyerek o güne kadar hazırladıkları çeyizler ile daha sonra işledikleri dantelleri satarak kazandıkları paralarla Alaca Camini yapmaya karar vermişler. Caminin her bir köşesinde bu kardeşlerin çeyizlerine atfen yapılmış süsleme ve resimler yer alıyor. Manastır’a doğru yol alırken rehberimizin sürprizi ile rotamızı 1150 metre rakımlı Mavrova Dağına çevirdik. Aslında bu dağlar Makedonya’nın kayak merkezi imiş. Ama buraya çıkmamızın nedeni tabii ki bu mevsimde kayak yapmak değil, dağın zirvesinde elli yıl önce küçücük bir dükkan olarak ticarete başlayan bir restoranda karnımızı doyurmaktı. Buranın en özel ve ünlü menüsü sıcacık servis edilen ve bizlerin çok sevdiği PİŞİ, yani hamur kızartması ile yanındaki sadece o restoranda yapılan özel peynir. Çaylarımızla birlikte keyifle karnımızı doyurduktan sonra yeniden yola koyulduk. MANASTIR ASKERİ İDADİSİ Bundan sonra gideceğimiz şehir bizi hayli heyecanlandıran, Makedonya’nın ikinci büyük şehri Manastır’dı. Dragor Nehrinin içinden geçtiği şehir, Baba Dağının eteklerinde kurulmuş. 14. Yüzyılın sonlarında Osmanlı hakimiyetine giren şehir, Osmanlı’nın son döneminde İttihat ve Terakki’nin en önemli muhalif merkezlerinden biri olmuş. Önemli bir endüstri, tarım, ticaret, eğitim ve kültür merkezi olan Manastır’da en merak ettiğimiz yer tabii ki Atamızın okuduğu Manastır Askeri İdadisiydi. Günümüzde müze olarak kullanılan binanın ikinci katındaki bir bölüm, 1896-1898 yılları arasında burada okuyan Atatürk’e ayrılmış. Aynı zamanda İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden Resneli Niyazi Bey de burada okumuş. Resneli Niyazi Bey, II. Abdülhamit’e Meşrutiyet’i ilan ettiren ayaklanmanın liderlerinden ve ayrıca İstanbul’da patlak veren 31 Mart İsyanını bastıran Hareket Ordusu’nda yer alan Cumhuriyet’in önemli figürlerinden birisi. Sonbaharın sararan yaprakları arasında, aklımızda ve yüreğimizde Atamızın anıları ile Manastır’a veda edip iki gece konaklayacağımız Makedonya’nın en ünlü turizm merkezlerinden olan, Arnavutluk sınırı yakınlarındaki Ohri’ye doğru yola çıktık. Kısa bir yolculuğun ardından muhteşem bir göl ve gün batımı manzarasının bizi karşıladığı otelimize geldik. Ve tabii çoğumuz o masmavi göldeki muhteşem gün batımı manzarasını izlemek için soluğu göl kıyısındaki kumsalda aldık. OHRİD Turumuz başladığında gözümüz korkutan soğuk ve yağmurlu hava yerini tam bir yaz sonu havasına bırakmıştı. Güneşin içimizi ve bedenimizi ısıtan ışıkları altında sabah kahvaltısından sonra Ohri şehrini gezmek için yeniden yola çıktık. Bugünki ilk durağımız Ohri Gölü kıyısında, Arnavutluk sınırına yakın ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan bir Ortodoks manastırıydı. 930’lu yıllarda kurulan Aziz Naum Manastırı yemyeşil, tavus kuşlarının dolaştığı büyük bir arazideki ihtişamlı taş binalardan oluşuyor. Arazinin bir kısmında ise otel ve restoranlar var. Gölü besleyen su kaynaklarının üstünde yaptığımız bir sandal gezintisinden sonra yeşil ve mavinin kucaklaştığı doğada kahvelerimizi içip biraz soluklanıyoruz. Ardından şehrin merkezini görmek için tekrar yola koyuluyoruz. Beş yüz yıla yakın Osmanlı hakimiyetinde kalan Ohri şehrinin merkezindeki eski şehrin Arnavut kaldırımlı, dar sokaklarındaki çiçeklerle süslü küçük, beyaz badanalı evler bizim Safranbolu evlerinin aynısı. Şehrin yokuşlarından ağır ağır çıktığımızda tepede Helenistik dönemde tiyatro, Roma döneminde ise gladyatörlerin dövüş alanı olarak kullanılan antik tiyatro çıkıyor karşımıza. Günümüzde kültür ve sanat etkinliklerinin yapıldığı bu tiyatro küçücük evlerle iç içe, bir mahallenin ortasında yer alıyor. El Yapımı Kağıt Atölyesi Ohri’de gezdiğimiz en farklı yerlerden biri. İlk olarak Çin’de ortaya çıkan kağıt yapımının geleneksel yöntemlerle devam ettirildiği El Yapımı Kağıt Atölyesi’nde kağıdın yapım aşamasını sevgili rehberimiz Şaban Pater bize uygulamalı olarak anlatıyor. Oradan ayrılmadan anı olarak, bu özel kağıtlara basılmış ATATÜRK’ün çok güzel bir fotoğrafını satın alıyorum. İkinci farklı yer ise Ohri’ye özel incilerin satıldığı bir başka dükkan. Ohri incileri bildiğimiz doğal incilerden biraz farklı; ham maddesi sedef olan bu inciler, sedefler öğütüldükten sonra üzerlerine Ohri Gölü'nde bulunan bir balığın pullarından elde edilen bir sıvının sürülmesiyle, sedeflerin parlak bir hal alıp inciye dönüşmesiyle oluşuyormuş. Üç kuşaktır bir Türk ailenin işlettiği dükkanda inciden yapılmış takılar sergileniyor. Ben almasam da tur arkadaşlarımızdan bazıları bu incilerden bol bol satın aldılar. Şehrin merkezindeki katedral ve tarihi yerleri gezdikten sonra tekrar Ohri gölü kıyısındaki otelimize dönüyoruz. Yazının devamını okumak isterseniz alttaki linklere tıklayınız. https://www.adadergi.com/post/balkan-serguzesti-2 https://www.adadergi.com/post/balkan-serguzesti-3 * Fotoğraflar: Nurten B. AKSOY

  • BALKAN SERGÜZEŞTİ-2

    Nurten B. AKSOY * ŞAİRLER ŞEHRİ STRUGA Ohri Gölü manzarasıyla güneşli bir güne uyandık. Çabucak hazırlanıp kahvaltımızı ettikten sonra, otobüsümüzle ‘Şairler Şehri Sutruga’ya doğru yola çıktık. Yolda, en azından bir edebiyatçı olarak beni heyecanlandıran; “Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum / Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.” diyen ve doğduğu topraklara (Üsküp) hep özlem duyan, edebiyatımızın en ünlü isimlerinden Yahya Kemal Beyatlı’nın adını taşıyan bir kolejin önünden geçtik. 1996 yılında ilk olarak Üsküp’te açılan bu kolejin zamanla Sutruga gibi birkaç şehirde daha şubesi açılmış. Ohri Gölünü besleyen Kara Dirim Nehrinin iki yakasına kurulan şehir şimdiye kadar geçtiğimiz şehirler gibi yeşil ile mavinin kucaklaştığı bir yer. Nehrin Ohri gölüyle buluştuğu yerde, nehrin iki yakası hem ünlü Makedon şairlerin hem de dünyaca ünlü şairlerin büstleri ve isimleri ile süslenmiş. Çünkü kentte 1962’den beri dünyanın en önemli şiir etkinlikleri arasında sayılan ‘Uluslararası Struga Şiir Akşamları Festivali’ yapılıyormuş. Ünlü şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca da 1969 yılında bu festivalde verilen ödüle layık görülmüş. Nehirde yüzen kuğuların sabah keyfi yaptığı sahilde, nehrin üzerinde uzanan elektrik tellerindeki kuşların da sanki burada adı geçen şairlere saygı duruşu yaparcasına dizilmeleri görülmeye değerdi. Sutruga’dan sonra artık Makedonya’ya veda vakti gelmişti. Arnavutluk’a doğru yola koyulduk. ARNAVUTLUK-KARADAĞ Sarı, yeşil, kızıl yapraklarla donanmış ormanlarla kaplı yamaçlar arasından kıvrıla kıvrıla, iki buçuk saat süren bir yolculuktan sonra Arnavutluk sınır kapısından bir sorun yaşamadan geçip başkent Tiran’a vardık. Şehir merkezinde bulunan Arnavutların milli kahramanı İskender Bey anıtını selamlayıp, şehir meydanında dolaşarak, Ethem Bey Camisinin önüne geldik. Yapımı 1789 yılında Molla Bey tarafından başlatılıp 1823 yılında Ethem Paşa tarafından tamamlanan cami için Tiran’daki en önemli cami deniyor. Arnavutluk’un unutulmaz lideri Enver Hoca, Komünizm döneminde tüm dinleri yasakladığı için Ethem Paşa Camii de kapatılmış, ama 18 Ocak 1992’de on bin kişilik isyancının camiyi doldurmasıyla yeniden ibadete açılmış. Cami tarihi öneminin yanında iç süslemelerinde kullanılan hat ve tezhiplerin yanında İslam eserlerinde pek sık görülmeyen doğadan esinlenmiş figürler ile de dikkat çekiyor. Saat hayli ilerlemiş, karnımız da acıkmıştı. Tiran İtalya’ya yakın olduğundan Arnavutlar pizza yapımında İtalyanlarla yarışacak hale gelmiş, o nedenle burada pizza veya makarna yememizi tavsiye eden rehberimizin yönlendirmesiyle pizzalarımızı yiyip kahvelerimizi içtikten sonra Balkanların en küçük ülkesi Karadağ’a doğru tekrar yola çıktık. BUDVA Karadağ, uluslararası adıyla Montenegro, Balkanların en küçük ülkesi. Bir zamanlar Yugoslavya’nın bir eyaleti olan ülke 2006 yılında bağımsızlığını ilan etmiş. Arnavutluk’tan ayrılıp Karadağ sınır kapısından, rehberimizin toplayıp görevlilere gösterdiği pasaport kontrolüyle rahatça geçiyoruz. Adı üstünde KARADAĞ’a gelmek için tırmandığımız rengarenk dağlardan doğanın bütün renklerini izleyerek sahile doğru iniyoruz. Bir seyir terasında mola verip fotoğraf çektiğimiz ilk yer, Sveti Stefan adası. 15. yüzyılda Venedikliler tarafından Türklerden ve korsanlardan korunmak için yapılmış bir Ortaçağ köyü olan bu şirin yer, 20. yüzyılda bir balıkçı köyü haline gelmiş. Sveti Stefan adasının fotoğraflarını çektikten sonra Arnavutluk’un en gözde tatil beldesi olan Budva’ya ulaşıyoruz. 2500 yıllık geçmişiyle Adriyatik Denizi kıyısındaki en eski yerleşim yerlerinden biri olan Budva antik plajı ve kalesiyle Karadağ’ın en gözde şehri. Ekim ayına rağmen denize girenlerin çok olduğu doğal plajın kıyısından geçerek, tıpkı bir zaman makinasından geçmiş gibi birden bire bir Ortaçağ şehrinde buluyoruz kendimizi. Kilisesi, Katedrali, kocaman taş binaları, daracık sokaklarla birbirine bağlanan meydanlarıyla küçücük bir kale. Antik binaların altındaki dükkanlarda yiyecekten hediyelik eşyaya pek çok şey satılıyor. Kalenin ikinci kapısından çıkıp gezi motorları ve yatlarla dolu sahilde oturup, kim bilir bir zamanlar buralardan kimler geldi, kimler geçti, diye düşünerek manzaraya dalıyoruz. KOTOR Budva’dan sonra Karadağ’da ziyaret edeceğimiz ikinci şehir Kotor. 1979 yılından beri UNESCO'nun Dünya Mirası Listesi'nde yer alan, bu küçük fakat barındırdığı tarihi ve mimari eserler açısından oldukça önemli olan şehir Adriyatik Denizi kıyısındaki en güzel koylardan birine kurulmuş. Tabii şehrin yine gezilecek en ilginç yeri, kale duvarları arasına kurulmuş, daracık sokakları, görkemli taş kilise ve binalarıyla bir zaman yolculuğuna çıktığımız eski şehir, turistik adıyla Old town. Venedik ve Ceneviz Ortaçağ mimarisiyle süslenmiş bu güzel kasabada kahvelerimizi içip dinlendikten sonra, yeni bir ülkeye gitmek üzere mutlu, ama biraz yorgun otobüsümüze biniyor ve Bosna-Hersek’e doğru yola çıkıyoruz. BOSNA-HERSEK Balkan turuna çıkmamdaki en büyük etken 20. Yüzyılın sonlarında Avrupa’nın göbeğinde Bosna’da yaşanan soykırımın ve çekilen acıların izlerini yerinde görmek istememdi. O nedenle bugün daha bir heyecanlıydım. Geceyi geçirdiğimiz, içinden Trebişniça nehrinin aktığı, Bosna-Hersek sınırları içindeki Sırp şehri Trebinje’de (Trebin) panoramik bir gezi yaptıktan sonra yeniden Ortaçağ’a doğru yol alıp bu sefer Bosna-Hersek'in güneyindeki tarihi bir köy olan Poçitel’e geliyoruz. POÇİTEL Bosna-Hersek‘in güneyinde, Mostar’a 30 km mesafedeki Poçitel, Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalma tarihi yapıları, hamamı, medresesi, taş evleri ve camisi ile tipik bir Anadolu köyünü andırıyor. Neretva Nehrinin kıyısında, iki tepe arasındaki alana kurulmuş olan Poçitel Kalesi, bölgede artan Osmanlı tehlikesine karşı 14. yüzyılda Macar Kralı Korvin tarafından güçlendirilerek büyütülmüş. Bölgenin 1471’de Osmanlı yönetimine geçmesi ile kentin önemi giderek artmış, bölgeyi fetheden Osmanlılar kaleyi daha da büyüterek, kalenin yamaçlarına taştan bir yerleşim yeri inşa etmiş. Poçitel, Ortaçağ’dan başlayarak tarihin çeşitli evreleri boyunca gelişen ve günümüze kadar bütünlüğünü koruyan Bosna-Hersek’teki birkaç yerleşim yerinden biri. Köydeki birçok eser 16. ve 17. yüzyıl Osmanlı eseri. Türklerden kalan en önemli eser ise 1563’te inşa edilen Hacı Aliya Camii. Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mostar Köprüsü‘nün de mimarı olan Mimar Hayrettin tarafından yapılan cami, 1993’te Bosna Savaşı sırasında yıkılmış, savaştan sonra İbrahim Paşa Medresesi ile yeniden yapılmış. Köyün kalesine doğru yükselen dar, merdivenli yolları, taştan yapılmış küçük köy evleri, saat kulesi, her köşe başında yöreye ait ürünler ve hediyelik eşyalar satan, kırık bir Türkçe ile konuşan kadın satıcıları ile yüreğimizi sıcacık ısıtan bu köye, demli Türk çaylarımızı içtikten sonra veda ediyoruz. Aslında Bosna-Hersek deyince ilk akla gelen ve merak edilen yerlerden biri Mostar, ama rehberimiz Mostar’a gitmeden önce sizi bu yörenin en güzel ve ilgi çekici iki bölgesine götüreceğim dediğinde sevindik. Disiplinli bir rehber olan Şaban Beyin tavizsiz direktifleriyle güne erken başladığımız için program dışı yerleri de görme fırsatımız oldu. İşte bu yerlerden ilki yukarıda anlattığım Poçitel, ikincisi ise Balagay’dı. Artık Balagay’a doğru yola çıkabilirdik. BALAGAY Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra; Osmanlı'nın 1465’te Mostar ve çevresini fethetmesinin ardından, muhteşem doğası ve zengin su kaynaklarıyla öne çıkan Balagay kasabasına geliyoruz Buna Nehrinin doğduğu yerde, yalçın kayaların altındaki mağaradan süzülen mavi-yeşil suları, kızaran ve sararan yapraklarıyla yükselen ağaçları ve ağaçların üstünde çatlamış narları ile Balagay önümüzde muhteşem bir tablo sergiliyordu. Kayaların altındaki yamaçta görünen mütevazı bina ise geçmişinde Boşnakların Müslümanlığı seçmesinde önemli bir role sahip olan Blagay Alperenler Tekkesi imiş. 600 yıl önce Anadolu’dan bölgeye gelen dervişler tarafından Buna Nehri’nin kaynağına kurulan bu tekke, eski Yugoslavya döneminde kapatılmış, Bosna-Hersek’in bağımsızlığıyla birlikte yeniden açılmış. Ayrıca tekkenin yanında efsanevi bir destan kahramanı olan ve ülkemiz de dahil pek çok yerde 12 türbesi olduğu söylenen Sarı Saltuk’un da bir türbesi var. Doğa harikası bu bölgeyi de gezdikten sonra yöre esnafının sattığı mandalina ve nar suları ile serinleyip Mostar'a doğru gitmek üzere Balagay’a da veda ediyoruz. * Yazının ilk bölümünü okumak isterseniz aşağıdaki linke tıklayınız https://www.adadergi.com/post/balkan-serguzesti Yazının son bölümü ise alttaki linkte. https://www.adadergi.com/post/balkan-serguzesti-3

bottom of page