
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4775 sonuç bulundu
- Karakısrak Sekişli (Kalem Efendisinin Yükü)
Niyazi UYAR * Gözünün ufkunun sağ yanından göğe doğru yükselen kırık tepeler coğrafyacıların ilgi alanı olmuştur son üç beş yıldır. Bu tepeler, taştan kayadan müteşekkil olur anlayışına tezat kumdan tepelerdir. Kırık tepelerin yanları yönleri maki bitki örtüsüyle kaplıdır. Mevsim icabı yeşile boyanmamıştır daha, zaten onlar her daim yeşildir. Aşağıda, Gediz Ovası’nda, gelecek günler için yeşilin her tür tonuna isabet edeceğimiz bir vaziyet hasıl olacaktır. On, on beş gün sonra yeşilin türlü renkleri güzellik yarışmasının tam içinde olacaktır. Kırık tepelerin başladığı yerden, İzmir Ankara asfaltı geçmekte, asfaltın üstünden boy boy, marka marka araçlar, yeşilin doğayla dans ettiği gibi vızır vızır gidip gelmektedir. Bakış açısında yükünü yüklenmemiş, çıplak bir dut ağacı vardır. Dut ağacının dallarına mavili grili dört güvercin konup uçmakta, lisanlarınca kurlar yapmakta birbirlerine. Tarlanın orta yerinde bir başına ‘buralar benden sorulur, buralar benim’ diye gururla duran bu dut ağacı, toprağın üstünü erken örten çimlere, çeşit çeşit otlara imrenir. Burası tarihte ilk madeni paranın basıldığı, Unesco’nun tarihi miras olarak kayıt altına aldığı yerdir. Doğa katilleri, önce doğa duyarlılığı gelişmemiş yörelerden başlamış doğa katliamlarına, zaman içinde bütün ülkeyi tehdit eder vaziyete gelmiştir, belki yakın zamanda buralara da geleceklerdir; çünkü gidişat o yöndedir. Fizik Tedavi Ünitesi’nin buğulu camından bunlar görünürken, öte yandan omzu içinde oluşan ödemi- kisti, müthiş ağrımakta, gece bile doğru dürüst uyku uyumasına izin vermez bir hal almıştır. 7x3 cm’lik kistin iyi huylu olması teselli ikramiyesi olsa da çekilen ağrı, yirmi günlük fizik tedavi sonrasında bile azalmamış, artarak devam ede gelmiştir. Yirmi gündür aynı saatlerde gidip gelmek bile canını sıkmaya yetip de artmıştır. Uygulanan ultrason tekniği, verilen elektrik akımı hiçbir şeye karşılık gelmemiştir. Fizik tedavi doktoru, “Siz kol kuvvetiyle mi iş yapıyorsunuz, ne yaptınız bu kolunuzla?” O da: “Hayır efendim, ben kalem efendisiyim, sadece yazarım çizerim!” Fizik tedavi doktorunun şaşkınlığına diyecek yoktur. Kolda, omuzda bu kadar hasar kalem efendisinde olması pek ihtimal dahilinde değildir diye düşünmüştür. Fizik tedavi hastasına yirmi gündür aldığı tedavi, ağrılarını azaltmamış, aksine çoğalmıştır. Ağrı, omuzdan, dirseklere kadar yayılmasına sebep olduğu gibi bir de sol omuzdaki kireçlenme de ağrımaya başlayınca acısı katlanmıştır. Verilen kültür fizik hareketleri ağrılarını daha da çoğaltan bir başka faktör olmuştur. Tedaviyi uygulayan sağlık teknisyenine bir şeyler sormuş, o da: “Ben bilem efendim, ben size verilen tedaviyi uygularım, doktorunuza gidin sorun,” deyip başından savmıştır. Oysa dese mesela, “Geçer efendim, fizik tedavi sırasında ağrıların artar,” diye bir şey söylese mesela. Bir robota komut vermişçesine aldığı komutu yerine getirmektedir sadece. Tedavisi biten Fizik Tedavi Hastası, takip çizelgesini teknisyenden alıp sekreterliğe teslim etmiş, kendi kendine söylene söylene mozaik kaplamalı merdivenlerden inerken, içinden verip veriştirmiştir. “Sizin yapacağınız işin, uygulayacağınız tedavinin…” Merdivenlerden söylene söylene inerken ona doğru gelen kahveyi gözlü, keskin bakışlı, kumral bir kadın bir yandan ona bakıp gülümserken, bir yandan ona doğru gelmektedir. Bunlar, saniyeler içinde olurken, kafasında yanıtı olmayan sürüyle soru doğmuştur Fizik Tedavi Hastasının… Merdivenin son basamağında karşı karşıyadırlar. Bir zaman sessizlik olur ne kadın ne Fizik Tedavi Hastası tek kelime konuşmaz; öylece bakarlar birbirlerine. Fizik Tedavi Hastası, “Allah Allah bu kadın da kim, nerden çıktı böyle?” Fizik Tedavi Hastası, kendi kendine konuşurken, kadın, kırk yıldır tanıyor gibi, bakalım o ne yapacak diye zaman tanımış gibi bir vaziyet içindedir. Bu kadın aslında çok iyi bilip ettiği mesai arkadaşıdır. Mesela bir etkinlikte birlikte çökertme oynamışlar, Büyükpark’ta yan yana, can cana kahve içmişler… Fakat, yüz hatlarında oluşan belirgin yorgunluklar kendini gösterirken, çenesinin altının derileri sarkmış, yorgun düşen gözler, kemik çerçeveli bir gözlükle yaşlanmanın işaretleri olarak ilk göze çarpanlardır. Yıllardan beri görmediği hayallerinin daimi konuğunu bir an karşısında görünce o da Fizik Tedavi Hastası gibi şaşkınlık içindedir. Şaşkınlık içinde olması onu tanıyamadığından değil; gördüğü eski arkadaşı ile ilgilidir. “Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşurmuş,” atasözünün kendi hayatında hakikat olmasınadır şaşkınlığıdır onun ki. “Merhaba can, tanıyamadın mı beni?” “Hayır efendim, kusura bakmayın, tanıyamadım!” “Ben senin Karakısrak Sekişli’m dediğin gönül yoldaşınım!” Fizik Tedavi Hastası vurgun yemiş gibi tutulup kalır, ağzını açamaz bir zaman! “İşte böyle yıllar geçip giderken, öyle sessizce geçip gitmemiş can, içimizden geçip gitmiş, farkında olmamışız. Bilsen seni nasıl özledim, haydi apar beni, Bozdağ’ın yücesini mesken tutalım! Bizi tanımayanların arasında yeni dostlar edinir, yeni bir sayfa açarız! Sana bana kucak açacak çok güzel insanlar vardır orada!” İki can, çok yılların, ayrı kalmış sevdalarını yaşamaya el ele tutuşarak başlayıp Bozdağ’ın yücesini mekan eylerler kendilerine. Karakısrak Sekişli, Fizik Tedavi Ünitesinde sağlık teknisyeni olan kızını görmeye gelmiş, fakat eski sevdalısını görünce tek düze giden hayatında bir devrim yapmıştır. Fizik Tedavi Hastası, Karakısrak Sekişli’nin Fatıma Ana’nın elleri olası ellerinin dokunuşuyla ağrıdan sızıdan habersiz yeni bir yaşama yeniden merhaba demiştir. Bozdağ’ın serin rüzgârları yüzlerine vururken, yılların yorgunluğu sanki omuzlarından yavaş yavaş çekilip gitmiş gibidir. Uzakta çamların arasından gelen kuş sesleri, sanki geçmişten kalan bütün kırgınlıkları usul usul silmektedir. Belki omzundaki kist hâlâ oradadır, belki doktorların verdiği tedaviler tam çare olmamıştır; ama insanın içindeki sevda yeniden uyanınca, bazı ağrılar da usul usul çekilip gider. O gün Bozdağ’ın yücesinde, iki eski yol arkadaşı yalnızca yılları değil, kaderlerini de yeniden paylaşmaya karar vermişlerdir...
- BİR HAYALİM VAR ÇOCUKLAR
Zeki Sarıhan * Bir hayalim var çocuklar, Şöyle Ankara’nın merkezî bir semtinde genişçe bir daire. Kapısında Halkçı Eğitim Vakfı yazıyor. Her gün oraya onlarca insan uğruyor. Vakfın sekreteri onları güler yüzle karşılıyor ve vakıf başkanının odasına alıyor. Vakıfta haftalık konferanslar veriliyor. Ankara’nın çeşitli konularında uzman olarak tanınan kişileri aydınlatıcı konuşmalar yapıyor sonra konu hakkında tartışma açılıyor. Vakfın amacı, günümüzde sahipsiz kalan halkçı eğitim konusunda gerçekleri gün yüzüne çıkarmak, bunları bütün ülkeye duyurmak ve halkın eğitim hakkını toplum ve devlet kurumları nezdinde kararlılıkla savunmak. Bunlar konusunda yayınlar yapmak, imza kampanyaları düzenlemek, afişler çıkarmak. Halkçı eğitimin alanı: Eğitimde fırsat eşitsizliği, özel okullar ve paralı eğitimin yıldan yıla artması, bölgeler ve semtler arasında eğitim imkânları arasındaki farklar, en “seçkin” okullarda anadilinin bir yana bırakılarak yabancı dilde eğitim yapmak gibi sömürgeciye teslim olmak, eğitim hakkı konusunda uluslararası sözleşmelerin bir yana atılması…. Halkçı Eğitim bugün sahipsiz durumdadır. Eğitim sendikaları, asıl çalışmalarını doğal olarak öğretmenlerin özlük haklarına hasretmiş durumdalar. Bir de Bakanlığın eğitimi dincileştirmek çabalarına karşı bir-ikisi laik eğitim için seslerini çıkarıyorlar. Öğretmen Dünyası, Eğitim Hakkını Savunma Komitesi, Ulusal Eğitim Derneği gibi kuruluşlar, 1980 darbesinin yarattığı olumsuz koşullarda, Avrupa Birliğine girme süreci diye sözüm ona liberalleşme dönemlerinde bile Halkçı Eğitim düşüncesini kararlılıkla savunmuştu. Derneğin son yöneticileri, pandemi döneminde kirayı bile karşılayamıyoruz diyerek Ulusal Eğitim Derneği’nin kapatılmasını gündeme getirdiler. Derneğin demirbaşlarını, kitaplarını yağmaladılar. Dernek kapanmadı ve son kongrede genel merkezini İzmir’e taşıma kararı aldı. Yaptığım çağrı üzerine bir grup eğitimci-öğretmen bir araya gelerek Halkçı Eğittim Girişimini kurduk ve onun amaç ve işleyişini tartışarak kabul ettik. Daha ilk toplantılarda bu kadro ile etkili bir halkçı eğitim mücadelesi verilemeyeceğini anlayarak kurulması için öncülük yaptığım bu girişimden ayrıldım. Kurulma ve ayrılma süreçlerini okurlarla paylaştım. Nitekim zaman beni haklı çıkardı. Halkçı Eğitim düşüncesini yaymak ve başarıya ulaştırmak için alelade burjuva ideolojisinden koparak emekçilerin dünya görüşüne mensup olmak gerekir. Bazı eğitim çevrelerinin eğitim mücadelesi ise nerdeyse laik eğitimle sınırlı. Halkçı eğitim düşüncesini siyasetin ve toplumun gündemine getirmek için hem cesur, hem kararlı, hem de düzgün bir çalışma sistemine sahip olmak gerekir. Bir ekip çalışmasıyla mesafe alacak kadrolar, demokrasinin de en ileri örneğini vakıf çalışmaları sırasında verebilir. Öğretmen Dünyası ve Ulusal Eğitim Derneği deneyimleri, bu konularda ilham verecek örneklerle doludur. Bu vakıf, TÖB-DER döneminden beri biriktirilen bazı belgelere, ciltler dolusu notlara, yazışmalara, dergi koleksiyonlarını da koruyacak ve araştırmacıların yararına sunacaktır. NASIL KURULACAK Yaşım 82. Ömrümün sonbaharının sonlarına gelmiş olmanın bilinciyle benden kalacak olanları emin ellere bırakmak ve halkçı eğitim mücadelesini yeniden canlandırılması amacıyla bu vakfın kuruluş sermayesini karşılamaya hazırım. Şimdi, onu kuracak ve yaşatacak olan yiğitlerin bir araya gelip harekete geçmesine sıra gelmiştir. Bu metin, konuyla ilgileneceğini sandığım bir kısmı akraba 30 arkadaşa gönderilmektedir. Hepsinden de cevap beklerim. (Daire daha sonra genişletilebilir) Düşünceyi nasıl karşılamışlardır? Tamamlayıcı görüşleri var mıdır ve kendisi bu işin neresinde bulunacaktır? 15 gün içinde cevap beklerim. zekisarihan@gmail.com 6 Nisan 2026, Ankara. DAĞITIM (Alfabetik) 1. Abdülkadir Tiryakioğlu (Trabzon) 2. Ahmet Sönmez 3. Alaaddin Özmen (Karaman) 4. Ayhan Sarıhan 5. Aynur Yılmaz 6. Barış Mutluay 7. Devrim Topses (Çanakkale) 8. Fahri Çetin Çavuşoğlu 9. Fatma Sarıhan Türkmen (İstanbul) 10. Halit Suiçmez 11. Hasan Güleryüz 12. Hasan Ürel 13. Işık Sarıhan 14. İlhan Sarıhan (İstanbul) 15. Kemal Gencay (Fatsa) 16. Kürşat Özyılmaz (Giresun) 17. Miraçhan Yılmaz 18. Murat Bahri Sarıhan (İstanbul) 19. Nazım Mutlu 20. Necati Sarıhan (Fatsa) 21. Ömür Çoban 22. Özgür Sarıhan (Fatsa) 23. Ramazan Eryılmaz (Antalya) 24. Rüstem Gürler 25. Sabri Sarıhan 26. Selime Özkuzucu 27. Şenal Sarıhan 28. Şenol Aydınlı 29. Şenol Yazıcı (Bursa) 30. Volkan Odabaşı (Fatsa)
- Şiir Dünyasından Seçmeler
Derleyen Nurten B. AKSOY * Geçen Zaman Hiç olmazsa unutmamak isterdim Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar... Yalnız bırakmayın beni hatıralar. Az yanımda kal çocukluğum, Temiz yürekli uysal çocukluğum... Ah, ümit dolu gençliğim, İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim... Doğduğum ev… rahatlayacak içim, duysam Bir tek kapının sesini. Arıyorum aklımda bir ninni bestesini... Böyle uzaklaşmayın benden, yaşadığım günler. Güneş, getir bir bayram sabahını. Açılın açılın tekrar Çocuk dizlerimdeki yaralar, Hepiniz benimsiniz: Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar... Yalnız hatırlamak hatırlamak istiyorum Nerde kaldı sevgilim seni ilk öptüğüm gün, Rengine doymadığım o sema, Ahengine kanmadığım ırmak… Bırakıp her şeyi nereye gidiyorum… Neler geçmişti aklımdan, Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm? Ah nasıldı yaşamak Ziya Osman Saba Fotoğraf: Ara Güler SAİT FAİK ABASIYANIK Çağdaş Türk hikâyeciliğinin mihenk taşlarından olan Sait Faik, 1930'larda başladığı yazı hayatı boyunca “sorumlu avare, gözlemci balıkçı, çakırkeyf sirozlu, küfürbaz şair, müflis tacir, züğürt yazar, hamdolsun diyemeyen rantiye, anadan doğma çevreci” gibi çeşitli sıfatlarla anılan Abasıyanık şöyle der: “Hikâyelerimde şiir kokusu var diyorsunuz. Bir iki tane de şiir yazdım, içinde hikâye kokusu var dediler. Demek ki ben ne hikâyeciyim ne de bir şair. İkisi ortası acayip bir şey. Ne yapalım beni de böyle kabul edin.” O ve Ben Sana koşuyorum bir vapurun içinden Ölmemek, delirmemek için. Yaşamak; bütün adetlerden uzak Yaşamak. Hayır değil, değil sıcak Dudaklarının hatırası Değil saçlarının kokusu Hiçbiri değil. Dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle günlerde Ben onsuz edemem. Eli elimin içinde olmalı. Gözlerine bakmalıyım Sesini işitmeliyim Beraber yemek yemeliyiz Ara sıra gülmeliyiz. Yapamam, onsuz edemem Bana su, bana ekmek, bana zehir Bana tat, bana uyku Gibi gelen çirkin kızım Sensiz edemem. Sait Faik Abasıyanık CAHİT IRGAT Yaşadığı dönemde tiyatro, sinema ve şiir dünyasının önemli isimlerinden olan ancak günümüzde çok da fazla tanınmayan Cahit Saffet Irgat’ın şiirleri, savaşın, terörün, yoksulluğun canlar yaktığı günümüzde bir kez daha anlam kazanır. Zaman tüm hızıyla gelip geçse de acılar ve korkular hiç değişmiyor… “anne girmem bu oyuncak dükkanına / orda toplar, tayyareler, tanklar var / ben yaşamak istiyorum / ağaç gibi sessiz sessiz ve rahat…” Korkuyorum Her yerde aynı hava, aynı koku, aynı dert Korkuyorum Sen de kaçma bu şehirden Yalnız bırakma beni Gökler bile değişiyor lahzada Ardından geliyor bak Güneşiyle bulutuyla gökyüzü Bütün şehir, bütün deniz, yeryüzü Sen de kaçma bu şehirden Yalnız bırakma beni Ben fakir bir sahilin Kahır yüklü çocuğu Korkuyorum… Cahit Irgat HALİL CİBRAN Özellikle ilk aşkını anlattığı eseri olan “Kırık Kanatlar” ile Doğu'nun ‘arabesk kadercilik’ üzerine kurulu ve adaletten uzak tavrına bir başkaldırı niteliği taşıyan “Asi Ruhlar” isimli eserlerinden sonra aforoz edilip “Bir dağın değil, bir şiirin ismidir” dediği memleketi Lübnan'dan sürgün edilen Halil Cibran'ın, bunların yanında edebi anlamda da sürgüne maruz kaldığından ve hep palto altında okunan bir yazar olduğundan bahseder, memleketlisi olan Amin Maalouf. Evet o, bir edebiyat sürgünüydü ama bir asır sonra hâlâ edebiyatın başköşesinde yerini alan bir sürgün… Sevgi derler ki, çakal da, köstebek de aslanın susuzluğunu giderdiği aynı ırmaktan su içer. Ve kartal ve akbaba gagalarını aynı leşe daldırırlar, ölünün huzurunda barış içinde, beraberce. Tanrısal eliyle arzularımı dizginleyen, ve onura ve gurura olan açlığımı ve susuzluğumu arttıran sevgi... İçimde güçlü ve değişmez olanın, zayıf benliğimi baştan çıkaran ekmeği yemesine, şarabı içmesine izin verme Varsın aç kalayım, ve yüreğim kavrulsun susuzluktan, ve ölüp yok olayım; yeter ki senin doldurmadığın bir bardağa veya senin kutsamadığın bir kaseye uzanmasın elim. Halil Cibran FÜRUĞ FERRUHZAD 1935 doğumlu İranlı şair, yazar, oyuncu, yönetmen ve ressam. Kısacık bir hayat yaşamış ama 32 senelik ömründe sanatın her alanına dahil olmayı başarmış bir kadın o. Üstelik bütün bunları, imkansızlıklarla dolu yıllarda; bir imkansızlık ülkesinde yapmış. Daha uzun yaşasaydı, muhtemelen tüm dünyaya duyuracaktı adını. Ve herkes bilecekti onun en etkileyici betimlemelerle dolu dokunaklı cümlelerini. Ancak Füruğ, her şeye rağmen, yaşadığı süre boyunca Fars edebiyatının en güzel şiirlerini yazdı; şair oldu, ödüllü bir yönetmen, ressam, eş, anne, aşık oldu. Bu duygulu kadının “İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına” isimli şiirinden alıntılarla, kısacık bir yaşama neler sığdırdığına bakalım: Rüzgar Bizi Götürecek küçücük gecemde benim, ne yazık rüzgârın yapraklarla buluşması var küçücük gecemde benim yıkım korkusu var dinle karanlığın esintisini duyuyor musun? bakıyorum elgince ben bu mutluluğa bağımlısıyım ben kendi umutsuzluğumun dinle karanlığın esintisini duyuyor musun? şimdi bir şeyler geçiyor geceden ay kızıldır ve allak bullak ve her an yıkılma korkusundaki bu damda bulutlar sanki, yaslı yığınlar misali yağış anını bekliyorlar bir an ve sonrasında hiç. bu pencerenin arkasında gece titremede ve yeryüzü giderek durmada bu pencerenin arkasında bir bilinmez seni ve beni merak ediyor ey baştan aşağı yeşil! yakıcı anılar gibi ellerini, bırak benim aşık ellerime ve dudaklarını varlığın sıcak duygusunu benim sevdalı dudaklarımın okşayışına bırak rüzgâr bizi götürecek rüzgâr bizi götürecek. Furuğ FERRUHZAD ŞÜKÛFE NİHAL (1896 – 1973) “Şükûfe Nihal hemen her görenin aşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. Güzel denemezdi pek; gözleri çukurdu ve ufaktı… Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da bu dünyaya metelik vermeyen haliydi. Ya o sıralar, hayran olunacak kadın sayısı mı çok değildi, ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle. Çocukluğumda, şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran olduğum kimi renkleri, kimi desenleri hala sevdiğimi biliyorum. Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş konuşma biçimi vardı. Evet, pek çok kişi sevdalanmıştı, zamanın en gözde şairlerinden biri olan bu kadına.” (İsmet Kür’ün Yarısı Roman adlı eserinden) Şükûfe Nihal’in hayran kitlesi arasında; Nazım Hikmet, Ahmet Kutsi Tecer, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi ünlü şairlerin yanında Cenap Şahabettin’in kardeşi şair Osman Fahri de vardır. Aşkına karşılık bulamayınca önce İstanbul’u terk ederek öğretmenlik yapmak üzere Elazığ’a gider, ama aşkını unutamaz ve 1920 yılında kafasına tabanca dayayıp intihar eder. Şükûfe Nihal ona karşı bir şey hissetmemiş olsa da sonrasında kara sevda yüzünden canına kıyan Osman Fahri’yi ömrü boyunca unutamaz. “Zaten insan hayatında bir kez sever. Gerisi kapılış aldanış. Ben bütün şiirlerimi bir tek şahıs için yazdım. Hep onu anlattım, ona seslendim. Tek aşkım odur. Beni tek seven odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı” diye dert yanar. Son Hatıra Adını ellerimle çizdim altın kumlara Küçülen gözlerimde kurudu son damla yaş Kumsal, deniz, sal, rüzgâr senden en son hatıra, Solan ruhumdan sana bembeyaz bir soğuk taş!.. İşte, rüzgâr esiyor, dalgalar coştu yine; Kumlara işlediğim hayalin da kayboldu… Hicranınla yanarken ben derinden derine, Karşında, solan yüzüm gibi, güneş de soldu… Dalgalar, sürükleyin beni de enginlere, Kumların arasında ben de bir parça taşım! “Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere” Derken, bıraktı gitti elimi arkadaşım… Şükûfe Nihal SAPPHO MÖ. 615 yılında dünyaya gelen ve Antik Çağ'da adından en fazla söz ettiren isimlerinden biri olan, aynı zamanda da Yunan'da ilk kadın şair olarak ünlenen Sappho, Lesbos şehrinde (bugünkü adıyla Midilli adasının Mytilene şehrinde) yaşayan aristokrat bir ailenin üyesidir. Bir Afrodit kültü rahibesi olan Sappho, bağlı bulunduğu kültün de kendisine vermiş olduğu rahatlığa dayanarak özgürce içinden geçeni söylemiş, Açık ve yürekli bir tutum sergilemiştir. Dilindeki bu içtenlik ve açıklık sayesinde eserleri, tüm ardıllarını ve benzerlerini geride bırakarak yüzyılların ötesine geçmiş, çağlar boyu öykünülmüş, eleştirilmiştir. Atlılardır Der Kimi Atlılardır der kimi en güzel evrende: yayalar, gemiler kimi, kimi severse kişi odur bence en güzel olan öyle kolay ki kanıtlamak bunu bakın en iyisi diye Helena gördüğü bunca kişinin içinde kimi beğendi Troya’nın onurunu kıranı görünce onu, ana babasını çocuğunu bile bir kez anmadan düştü eline Kypris’in; böyledir kadın yüreği kolay çıkar baştan, tutkulanınca… Anaktorya düşer usuma şimdi burda olmayan, sevgili yürüyüşünü görmeyi, ışık saçan yüzünü yeğlerim yaya arabalı savaşçılarına Lidyalıların Sappho Türkçesi: Azra Erhat-Cengiz Bektaş
- GELENEĞİN EZGİYLE BULUŞTUĞU BİR GEZEK AKŞAMI
ZEKİ BAŞTÜRK * * Gezek geces i, Bursa'da yaklaşık 650 yıllık bir geleneksel kültürel ortamdır. Bursa’da kültürel mirasın yaşatıldığı en özel ortamlardan biri olan gezek geleneği, bu kez Ördekli Kültür Merkezi’nde düzenlenen anlamlı bir konserle bir kez daha hayat buldu. “Bursa Dostluk Gezeği”nin gerçekleştirdiği bu gece, yalnızca bir müzik dinletisi değil; aynı zamanda köklü bir kültürün sahnedeki canlı yansımasıydı. Gezeğin, UNESCO tarafından “Somut Olmayan Kültürel Miras” kapsamında değerlendirilen bir gelenek olması, gecenin önemini daha da artırıyordu. Bu bilinçle hazırlanan programda, her ayrıntının bir geleneği temsil ettiği hissediliyordu. Gecenin sunuculuğunu üstlenen Sebahat Mutlu, yalnızca akışı yöneten bir isim değil; aynı zamanda izleyiciyi bilgilendiren ve müziğin ruhuna hazırlayan bir rehber gibiydi. Karcığar makamı hakkında verdiği bilgiler, konseri sıradan bir dinletinin ötesine taşıyarak adeta küçük bir müzik söyleşisine dönüştürdü. Ardından aynı makamdan seçilen eserlerle başlayan fasıl, Türk musikisinin inceliklerini ve duygusal derinliğini bir kez daha ortaya koydu. Seçilen eserler, hem repertuvar zenginliği hem de yorum gücü açısından dinleyiciyi içine çeken bir bütünlük sundu. İlk bölümün sonunda icra edilen saz semaisi, klasik Türk müziğinin estetik yapısını başarıyla yansıtırken, dinleyicilerde tatlı bir beklenti de bıraktı. Verilen kısa aranın ardından başlayan ikinci bölüm ise gecenin en dikkat çekici anlarından birine sahne oldu: yelek giyme töreni. Bu tören, gezeğin yalnızca müzikten ibaret olmadığını; aynı zamanda bir ahlak, aidiyet ve kültür aktarımı süreci olduğunu gösteriyordu. Bir yıl boyunca gözlemlenen bireylerin bu törenle “asıl kadroya” kabul edilmesi, geleneğin ciddiyetini ve sürekliliğini ortaya koyan önemli bir öğeydi. İkinci bölümde sahne alan solistler, seçilen eserlerle duygusal yoğunluğu yüksek bir atmosfer oluşturdu. Aşk, özlem ve içsel yolculuk temalarının öne çıktığı şarkılar, dinleyicilerle güçlü bir bağ kurdu. Her bir yorum, hem bireysel bir ifade hem de toplu bir kültürel belleğin sesi gibiydi. Gecenin konukları arasında yer alan şef Emine Gülen, Türk Müziği İcra Topluluğu ve özellikle Şadiye Şendil, üç eserle geceye ayrı bir renk kattı. Şendil’in sahnedeki duruşu ve yorum gücü, gecenin müzikal niteliğini daha da yukarı taşıdı. Ayrıca doğum günü olan koristlerin sahnede birlikte şarkı söylemesi, geceye içtenlik ve sıcak bir dokunuş ekledi; müziğin birleştirici gücünü somutlaştırdı. Sonuç olarak bu konser, yalnızca kulaklara değil, aynı zamanda belleğe ve gönüllere seslenen eden bir etkinlikti. Bursa Dostluk Gezeği, gelenek ile sanatı ustaca harmanlayarak izleyicilere hem öğretici hem de keyifli bir gece sundu. Bu tür etkinlikler, kültürel mirasın yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması adına büyük bir değer taşıyor. Bursa’da bir akşamın, böylesine derinlikli ve anlamlı bir kültür yolculuğuna dönüşmesi ise, ancak böylesi özverili çalışmalarla mümkün oluyor. Bu gecenin yaşanmasında emeği geçen herkese, sunucu Sebahat Mutlu, Dernek Başkanı Ömer Lapacı, şefler Emine GÜLEN, Şadiye ŞENDİL, saz sanatçılarına ve tüm koristlere sonsuz teşekkürler. Zeki BAŞTÜRK * Gezek geces i, Bursa'da yaklaşık 650 yıllık bir geleneksel kültürel ortamdır. Bu gecelerde, erkekler veya bazen kadınlar belirli bir evde toplanarak sohbet ederler, müzik çalarak, Türk sanat müziği eserlerini dinlerler. Gezek geceleri, hem yerel hem de yabancı misafirlere Türk kültürünü tanıtma amacıyla düzenlenir ve UNESCO'nun Somut Olmayan Kültürel Mirası listesinde yer almaktadır. Bu gelenek, özellikle Bursa'da, Kütahyalı kadınların gezekleri ve erkeklerin gezekleri gibi farklı türlerde gerçekleşir. Gezek geceleri, sosyal etkinlikler ve Türk sanat müziği eserlerinin yaşatıldığı önemli bir platformdur. Kaynak: İNTERNET
- NİSAN ’a AÇILAN KAPI
ZEKİ BAŞTÜRK * "Ben ki her Nisan bir yaş daha genç, her bahar biraz daha aşığım. " (Orhan Veli) Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır, rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor, sende seyrediyorum denizlerin en mavisini, ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim, senden kopardım çiçeklerin en solmazını, toprakların en bereketlisini sende sürdüm, sende tattım yemişlerin cümlesini. ( Cahit Sıtkı Tarancı) Nisan, yalnızca takvimde bir ay değildir; hem doğanın hem de insanın iç dünyasının yeniden filizlendiği bir eşiğin adıdır. Kışın ağırlığını üzerinden atan toprak nasıl yeşermeye başlarsa, insan da bu ayda biraz daha umutlanır, biraz daha hafifler. Ama Nisan, sadece doğuşların değil, anımsayışların da ayıdır. Çünkü bu ay, edebiyatımızın nice değerli kalemini uğurladığımız bir zaman dilimini de içinde taşır. Nisan’a her “merhaba” dediğimizde, doğanın uyanışına tanıklık ederiz; ama bir yandan da edebiyatımızın belleğinde derin izler bırakan isimleri anımsarız. Bu ay, sadece çiçeklerin değil, anıların da açtığı bir zamandır. Ve bazı isimler vardır ki, Nisan denince içimizden usulca geçer. Sabahattin Ali, Nisan ayının karanlık bir gününde (2 Nisan 1948) yaşamdan koparıldı. Onun sesi, hâlâ “Aldırma Gönül”de, hâlâ Anadolu’nun yoksul ama dirençli insanında yankılanır. Bu ay aynı zamanda bir doğumu da taşır: Cahit Sıtkı Tarancı… “Otuz Beş Yaş”ın şairi, yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgiyi en yalın ve en sarsıcı biçimde dile getiren sesiyle, Nisan’ın içindeki o derin düşünceyi anımsatır bize. Ve bir vedayı… Abdülhak Hamit Tarhan, Türk edebiyatının büyük öncülerinden biri olarak bu ayda aramızdan ayrılmıştır. Onunla birlikte bir dönemin sesi, bir dilin büyük dönüşümü de anılara karışmıştır. Yine bu ayda, şiirin ve düşüncenin iç içe geçtiği bir başka önemli isim, Behçet Necatigil de (16 Nisan 1916) anımsanır. Evlerin iç dünyasını, insanın görünmeyen yalnızlığını anlatan dizeleriyle, sessiz ama derin bir iz bırakmıştır. Bu , sadece birer takvim yaprağına sığdırılacak yaşamlar değildir. Onlar, bu ülkenin ruhunu kuran, dilini yoğuran, insanına ayna tutan büyük seslerdir. Nisan, bu yüzden biraz daha ağırdır; çünkü her çiçek açışında bir eksikliği de anımsatır. Ama belki de en anlamlı olan şudur: Onları yalnızca ölüm günlerinde değil, okuduğumuz her satırda yeniden yaşatıyoruz. Bir şiiri mırıldandığımızda, bir tümcede durup düşündüğümüzde, aslında onların bıraktığı yerden devam ediyoruz. Nisan yine geldi. Her yıl Nisan geldiğinde, sadece çiçekleri değil, sözcükleri de anımsarız. Bir zamanlar bu toprakların acılarını, sevinçlerini, özlemlerini ve direncini dile getiren şairler, yazarlar geçer usumuzdan. Onlar, yaşamı anlatmakla kalmamış; yaşama nasıl bakmamız gerektiğini de öğretmişlerdir. Bir dizeyle insanın içini sızlatan, bir tümceyle dünyayı yeniden kurduran o ustalar… Şimdi aramızda değiller belki ama sözcükleri hâlâ nefes alıyor. Nisan, biraz da bu yüzden hüzünlüdür. Çünkü anımsamak, sadece anmak değildir; aynı zamanda bir eksikliği duyumsamaktır. Bir şairin sustuğu yerde dünyanın biraz daha⁹ sessizleştiğinin ayırdına varmaktır. Ama o sessizlik, aslında derin bir yankıyı taşır. Okuduğumuz her şiirde, her satırda onların sesi yeniden çoğalır. Ölüm, bedeni alır; ama sözü asla tüketemez. Bir romanın ortasında, belki bir şiirin kıyısında bıraktığımız o isimler, bu ayda yeniden yanımıza gelir. Kitap raflarımızda değil, yüreğimizin en derin yerinde yer bulurlar. Onları anmak, sadece geçmişe dönmek değildir. Asıl sorun, onların bıraktığı yerden bakabilmektir yaşama. Bir ağacın çiçek açışını, bir çocuğun gülüşünü, bir işçinin yorgunluğunu, bir ülkenin umudunu onların gözünden görebilmektir. Çünkü gerçek anma, anımsamakla değil; anlamakla başlar. Ve şimdi bize düşen, o mirası sessizce taşımak değil; çoğaltmaktır. Yeni tümceler kurmak, yeni şiirler yazmak, yeni anlamlar üretmek… Çünkü her yeni söz, biraz da onların devamıdır. Nisan geldi. Ağaçlar çiçek açıyor. Biz de anımsıyoruz. Ve anımsadıkça, çoğalıyoruz. Güzelliklerin çoğalmasında emeği geçen Nur Kafe işletmecisi Güven GÖKTEN, Keman sanatçısı Feridun KİVİZ, müzik direktörü Metin ATAYGÜL, sunucu Gülten Kara ATEŞ, etkinlik sorumlusu ve sürdürücüsü Selahattin SEYMEN'e ; şiir yorumlayan şarkı seslendiren katılımcılara sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Şiirle kalın, müzikle kalın, insan kalın. Zeki BAŞTÜRK
- Yaz Yağmuru Öncesi
Rainer Maria Rilke * Adı nedir bilinmez bir şey çekilip gider, beklenmedik bir anda yeşilliğinden parkın; Duyulur pencereye durunca daha yakın, ve suskunluk olunca. Israrcı, güçlü öter, Ağaçlıklar içinden şakır bir yağmurkuşu, mübarek Jerome’yi çağrıştırarak akla: Yükselir yoğunlukla, nasıl da, sağanakla dinlenecek bu sesten yalnızlık ile coşku. Duvarları salonun ve yağlı boya tablolar işitmek istemezler sanki çekilip geri diyeceklerimize etmezler müsaade. Öğleden sonraların belirsiz ışıkları yansıdığında ölgün halılar üzerinde insan çocukken ancak böyle korkuyla dolar. Çeviri: Osman TUĞLU * Rainer Maria Rilke * René Karl Wilhelm Johann Josef Maria Rilke (4 Aralık 1875 – 29 Aralık 1926) ya da bilinen adıyla Rainer Maria Rilke Avusturyalı şair ve romancıydı. Kendine özgü ve etkileyici bir şair olarak tanınan Rilke, Alman dilinde önemli bir yazar olarak kabul edilmektedir. Eserleri eleştirmenler ve akademisyenler tarafından mistisizmin alt tonlarına sahip olarak görülerek öznel deneyim ve inançsızlık temalarını irdelemiştir. Yazıları arasında bir roman, birkaç şiir koleksiyonu ve birkaç cilt yazışma bulunmaktadır. Alman lirik şiirinin en önemli temsilcilerinden biridir. Babası Josef Rilke, Alman kökenli bir demiryolu memuru, annesi ise Praglı zengin bir aileye mensuptu. Çok hırslı ve kaprisli bir kadın olan annesi oğlunu kendi özlemleri doğrultusunda yetiştirmek istedi. RİLKE, altı yaşına gelinceye kadar kız çocuğu gibi giydirildi Altı yaşına gelinceye kadar kız çocuğu gibi giydirilen Rilke, zayıf ve ince ruhu nedeniyle annesinin bu tutumundan etkilenerek başta kadınlar olmak üzere insanlarla iletişim kuramaz hale geldi. Şiirlerinde çocukluk yıllarını bir yandan içtenlikle bir yandan da korku çağrışımlarıyla anlatmasının en büyük nedeni de budur. Dokuz yaşına geldiğinde annesi ile babası boşandı ve Rilke annesinin yanında Viyana'ya gitmek zorunda kaldı. 1896-99 yılları arasında öğrenimini Münih ve Berlin'de sürdüren Rilke, Münih'te yaşayan kadın şair Lou Andreas-Salomé ile tanıştı. Daha önceki yıllarda Nietzsche'nin aşık olduğu bu kadının Rilke'nin sanatçı kişiliğinin gelişmesinde büyük rol oynadığı belirtilir. Salome ile birlikte 1897'de Berlin'e, 1898'de Floransa'ya bir yıl sonra da Rusya'ya giden yazar, Rusya'da Tolstoy tarafından karşılanıp dönemin ünlü ressamı Pasternak ile tanışınca büyük mutluluk duydu. Kremlin'de tanık olduğu Ortodoks Paskalya Yortusu ve Rus halkının dindarlığı yazar üzerinde önemli etkiler bıraktı. İki yıl sonra yine Lou Andreas'la birlikte ikinci kez Rusya'ya giden Rilke, ülkenin güney bölümünü de dolaşarak yeniden Tolstoy'la buluştu. Bu geziden sonra ruh sağlığı bozulan yazarı terk edenler arasında Salome'de bulunuyordu. Şiirlerinin yanı sıra çağdaş Alman romanının öncüsü sayılan Malte Laurids Brigge'nin Notları adlı eseriyle de ün kazanan Rilke, ekonomik bunalımların ve kapitalist gelişmelerin belirlediği sanattan uzak bir çağın içinde yetişmiş, gerek yaşamı gerek yapıtlarıyla hayatı mekanik, cansız bir hale getiren duygulardan yoksun modern çağa, insanların birbirine ve kendi kendisine yabancılaştıran, yalnızlığa iten yaşama biçimine karşı gelmeye çalışır.
- TANRI BABA
Pierre-Jean de BÉRANGER * Tanrı Baba, bir sabah uyanınca, Biz insanları düşündü nasılsa, Gitti pencereye: "Kim bilir, dedi; Belki o gezegen yok oldu gitti. Ama baktı, uzakta, çok uzakta, Bir köşecikte fır dönüyor dünya. Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı, Alsın vallahi bir şey anlıyorsam Bu dünyalıların tutumlarından. Ey benim minnacık yaratıklarım, Ak ve kara, donuk ve yanıklarım, Dedi Tanrı, en babacan haliyle; Sizi ben yönetiyormuşum sözde. Oysa, görüyorsunuz, Allah'a şükür, Benim de sürüyle bakanlarım var, Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı, Alsın vallahi, çocuklar, bu bakanları İkişer üçer atmazsam kapı dışarı. Boşuna mı kızlar verdim, şarap verdim size? Güzel güzel yaşayasınız diye. Nasıl olur da siz benim inadıma Orduların Tanrısı dersiniz bana? Ne yüzle adımı alıp dilinize Top atarsınız birbirinize? Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı; Alsın vallahi, çocuklar, bir tek Orduyu kumanda ettiysem bugüne dek. Şu süslü püslü zibidilerin işi ne Yaldızlı tahtlar üstünde? Nedir o kasılmaları, böbürlenmeleri? Beslediğimiz bu karınca beyleri Sözden benden kutsal haklar almışlar Benim inayetimle kral olmuşlar Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı; Alsın vallahi, benden geldiyse eğer Sizleri böyle kötü yönetenler. Hiç bana kızmayın artık, çocuklar; Temiz yürekli olun, bana yeter. Sevişin, güle oynaya yaşayın, Sizi yakar makarım diye korkmayın Kralına da, yobazına da basın kalayı... Ama keselim, Allahaısmarladık Curnalcılar duyarsa yandık Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı Alsın vallahi, o yüzsüz herifleri Sokarsam kapımdan içeri. * Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu * Pierre-Jean de BÉRANGER * Fransız şair ve popüler şarkı yazarı Pierre-Jean de Béranger, 17 Ağustos 1780'de Paris'te doğdu, 16 Temmuz 1857'de aynı kentte öldü. Babasının iş girişimleri başarısızlıkla sonuçlanıncaya dek onunla çalıştı. 1809'de Paris Üniversitesi'nde yazıcı memur olarak iş buldu. Napoléon'un düşmesinden sonra yönetime gelen Bourbon krallığını sert biçemle eleştiren şiirler ve şarkılar yazdı. Sansüre ve her türlü baskıya karşı çıktı; toplumun üst tabakalarının asalaklığını, din tüccarlarını, politikacıların kişiliksizliğini yerdi; insan özgürlüğünü ve yaşam sevincini övdü. Yapıtlarının kazandırdığı ün, işinden kovulmasına ve birkaç kez hapse atılmasına neden oldu. Fransız Akademisi üyeliğini reddetti. Kendisine sunulan bütün resmi ödülleri ve unvanları reddetti. İsteği dışında milletvekili seçildi, istifa etti. En ünlü şiirleri Le Roi d'Yvetot (Yvetot Kralı), Le Dieu des pauvres gens (Yoksulların Tanrısı, Le Sacre de Charles le Simple (Charles'ın Taç Giyişi), La Grand-Mère (Büyük Anne) ve Le Vieux Sergent (Yaşlı Çavuş)'tır.
- Saul Bellow
Saul Bellow 10 Haziran 1915 - 5 Nisan 2005), Kanada doğumlu Yahudi asıllı Amerikalı yazardır. Edebiyat alanında Nobel Ödülü'nü 1976 yılında ve Ulusal Sanat Madalyası'nı 1988 yılında kazanmıştır. Yalnızlığı, ruhsal şaşkınlığı ve insan bilincinin olanaklarını inceleyen romanları ile tanınır. Paris'te Guggenheim Fellowship'te iken, en çok bilinen The Adventures of Augie March romanının büyük kısmını yazmıştır. Biyografi Erken dönem Saul Bellow, ebeveynleri Lescha (doğumdaki soyadı Gordin) ve Abraham Bellows'un Rusya'nın Saint Petersburg kentinden göç etmelerinden iki yıl sonra, Quebec, Lachine'de Solomon Bellows olarak doğdu. Üç büyük kardeşi vardı - kız kardeşi Zelda (daha sonra Jane, 1907'de doğdu), Moishe (daha sonra Maurice, 1908'de doğdu) ve Schmuel (daha sonra Samuel, 1911'de doğdu). Bellow'un ailesi Litvanyalı-Yahudiydi; babası Vilnius'ta doğdu. Bellow, Temmuz'da doğmuş olsa da doğum gününü Haziran'da kutladı (Yahudi cemaatinde, her zaman Gregoryen takvimiyle örtüşmeyen İbranice doğum tarihini kaydetmek gelenekseldi). Ailesinin göçüyle ilgili olarak Bellow şunları yazdı: "Geriye dönük bakış, ailem sayesinde bende güçlüydü. İkisi de düşüyorlar, düşüyorlar fikriyle doluydu. Onlar Saint Petersburg'da müreffeh kozmopolitlerdi. Annem, aile kulübesi, ayrıcalıklı hayatı ve şimdi tüm bunların nasıl gittiği hakkında konuşmayı asla bırakamadı. Mutfakta çalışıyordu. Yemek yapmak, yıkanmak, onarmak... Rusya'da hizmetçiler vardı... Ama aşağılayıcı durumunuzdan bir tür acı ironi yardımıyla her zaman geçiş yapabilirsiniz." Eğitimi ve kariyerin ilk yılları Körük Chicago Üniversitesi'ne girdi ancak daha sonra Northwestern Üniversitesi'ne transfer oldu. Başlangıçta edebiyat okumak istedi, ancak İngilizce bölümünün Yahudi karşıtı olduğunu hissetti. Bunun yerine antropoloji ve sosyolojiden onur derecesiyle mezun oldu. Bellow'un antropoloji araştırmasının onun edebi tarzı üzerinde bir etkisi olduğu ve antropolojik referansların onun eserlerini zenginleştirdiği öne sürülmüştür. [kaynak belirtilmeli] Bellow daha sonra Wisconsin Üniversitesi'nde yüksek lisans çalışması yaptı. John Podhoretz, Bellow'un yakın arkadaşı Allan Bloom'u (bkz. Ravelstein) tanımlamasını başka bir deyişle, hem Bellow hem de Bloom'un "geri kalanımızın havayı soluduğu şekilde kitap ve fikirleri soluduklarını" söyledi. 1930'larda, Bellow, Richard Wright ve Nelson Algren gibi geleceğin Chicago edebi armatürlerini içeren Works Progress Administration Writer's Project'in Chicago şubesinin bir parçasıydı. Yazarların çoğu radikaldi: ABD Komünist Partisi üyesi olmasalar da davaya sempati duyuyorlardı. Bellow bir Troçkistti, ancak daha fazla sayıda Stalinist eğilimli yazar nedeniyle onların alaylarına maruz kalmak zorunda kaldı. Bellow, 1941'de silahlı kuvvetlere katılmaya çalışırken bir çocukken yasadışı yollardan Amerika Birleşik Devletleri'ne göç ettiğini öğrendikten sonra ABD vatandaşı oldu.1943'te Maxim Lieber onun edebi temsilcisiydi. Dünya Savaşı sırasında, Körük ticaret denizine katıldı ve hizmeti sırasında, savaş için askere alınmayı bekleyen genç bir Chicago adamı hakkında ilk romanı Dangling Man'i (1944) tamamladı. 1946'dan 1948'e kadar Bellow, Minnesota Üniversitesi'nde ders verdi. 1947 sonbaharında, The Victim adlı romanını tanıtmak için yaptığı bir turun ardından, Minneapolis'in Prospect Park semtinde, 58 Orlin Street SE adresindeki eski büyük bir eve taşındı. 1948'de Bellow, Paris'e taşınmasına izin veren bir Guggenheim Bursu ile ödüllendirildi ve burada Augie March'ın Maceraları'nı (1953) yazmaya başladı. Eleştirmenler, Bellow'un pikaresk romanı ile 17. yüzyılın büyük İspanyol klasiği Don Kişot arasındaki benzerliğe dikkat çekti. Kitap, Amerikan edebiyatının en ünlü açılış paragraflarından biri ile başlar ve zekası ve azmi ile yaşadığı için, bir dizi kariyer ve karşılaşma yoluyla başlık karakterini takip eder. Günlük ama felsefi bir tarzda yazılan Augie March'ın Maceraları, Bellow'un önemli bir yazar olarak ününü sağladı. 1958'de Bellow bir kez daha Minnesota Üniversitesi'nde ders verdi. Bu süre zarfında, o ve eşi Sasha, Minnesota Üniversitesi Psikoloji Profesörü Paul Meehl'den psikanaliz aldı. 1961 bahar döneminde Río Piedras'taki Porto Riko Üniversitesi'nde yaratıcı yazarlık dersleri verdi. Öğrencilerinden biri, Bellow tarafından kurgu yazmaya teşvik edilen William Kennedy'ydi. Chicago'ya dönüş ve kariyer ortası Bellow yıllarca New York'ta yaşadı, ancak 1962'de Chicago Üniversitesi Sosyal Düşünce Komitesi'nde profesör olarak Chicago'ya döndü. Komitenin amacı, profesörlerin yetenekli lisansüstü öğrencilerle çok disiplinli bir öğrenme yaklaşımı üzerinde yakın bir şekilde çalışmasını sağlamaktı. Bellow, yakın arkadaşı filozof Allan Bloom ile birlikte 30 yıldan fazla bir süre komitede ders verdi. Bellow'un üçüncü karısı Susan Glassman ile Hyde Park mahallesine taşındığı Chicago'ya dönmesinin başka nedenleri de vardı. Bellow, Chicago'yu bayağı ama hayati buluyordu ve Amerika'yı New York'tan daha fazla temsil ediyordu. Eski lise arkadaşlarıyla ve toplumun geniş bir kesimiyle iletişim halinde kalabiliyordu. 1982 tarihli bir profilde, Bellow'un mahallesi şehir merkezinde yüksek suç bölgesi olarak tanımlandı ve Bellow, yazar gibi bir yerde yaşamak ve "silahına bağlı kalmak" zorunda olduğunu iddia etti. Bellow, 1964 yılında Herzog adlı romanıyla en çok satanlar listesine girdi. Bellow, arkadaşlarına, bilim adamlarına ve ölülere mektuplar yazan, ancak onları asla göndermeyen orta yaşlı ve sorunlu bir üniversite profesörü hakkında bu beyinsel romanın ticari başarısına şaşırdı. Bellow, 1975 tarihli Humboldt's Gift adlı romanında zihinsel istikrarsızlığı ve bunun dehayla ilişkisini keşfetmesine geri döndü. Bellow, merhum arkadaşı ve rakibi olan parlak ama kendi kendini yok eden şair Delmore Schwartz'ı romanın baş karakteri Von Humboldt Fleisher için model olarak kullandı. Bellow, Chicago'daki bir çalışma grubuna katıldığı için kitapta bir tema olarak Rudolf Steiner'in manevi bilimi olan antroposofiyi de kullandı. 1969'da Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi üyeliğine seçildi. Nobel Ödülü ve sonraki kariyeri Humboldt'un Armağanı'nın başarısıyla hareket eden Bellow, 1976'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Bellow, İsveç'in Stockholm kentinde bir dinleyici kitlesine verdiği 70 dakikalık konuşmada yazarları medeniyetin fenerleri olmaya ve onu entelektüel uyuşukluktan uyandırmaya çağırdı. Ertesi yıl, Ulusal Beşeri Bilimler Vakfı, ABD federal hükûmetinin beşeri bilimlerdeki en yüksek onuru olan Jefferson Dersi için Bellow'u seçti. Bellow'un konuşmasının başlığı "Yazar ve Ülkesi Birbirine Bakar." Aralık 1981'den Mart 1982'ye kadar Bellow, Victoria Üniversitesi'nde (M.Ö.) Misafir Lansdowne Akademisyeniydi ve ayrıca Yazar-in-Residence unvanına da sahipti. 1998'de Amerikan Felsefe Derneği'ne seçildi. Körük, yaşamı boyunca, çoğunlukla yılda iki kez ziyaret ettiği Avrupa'ya çok seyahat etti. Bellow, genç bir adamken Leon Troçki ile tanışmak için Mexico City'ye gitti, ancak gurbetçi Rus devrimci, buluşmalarından bir gün önce suikaste uğradı. Bellow'un sosyal bağlantıları geniş ve çeşitliydi. Hiç yazmadığı bir dergi profili için Robert F. Kennedy ile birlikte çalıştı ve yazar Ralph Ellison ile yakın arkadaştı. Pek çok arkadaşı gazeteci Sydney J. Harris ve şair John Berryman'ı içeriyordu. Bellow'un ilk birkaç romanının satışları mütevazı olsa da, Herzog ile bu durum tersine döndü. Bellow, insan etkileşiminin ve fikir alışverişinin tadını çıkararak yaşlılığına kadar öğretmeye devam etti. Yale Üniversitesi'nde, Minnesota Üniversitesi'nde, New York Üniversitesi'nde, Princeton Üniversitesi'nde, Porto Riko Üniversitesi'nde, Chicago Üniversitesi'nde, Bard Koleji'nde ve Boston Üniversitesi'nde ders verdi ve burada James Wood'la birlikte bir sınıfa ders verdi ("mütevazı bir şekilde devamsızlıkla" Günü Yakala'yı tartışmanın zamanı gelmişti). Bellow, Boston'daki randevusunu almak için 1993 yılında Chicago'dan Brookline, Massachusetts'e taşındı ve burada 5 Nisan 2005'te 89 yaşında öldü. Vermont, Brattleboro'daki Shir HeHarim Yahudi mezarlığına gömüldü. Bellow, bol bol kitap okurken aynı zamanda keman çalıyor ve sporu takip ediyordu. Çalışmak onun için sabit bir şeydi, ancak zaman zaman romanlarında ağır ağır çalışarak yayın şirketini hayal kırıklığına uğrattı. İlk çalışmaları ona 20. yüzyılın önemli bir romancısı olarak ün kazandırdı ve ölümüyle birlikte yaşayan en büyük romancılardan biri olarak kabul edildi. Tüm ödül kategorilerinde üç Ulusal Kitap Ödülü kazanan ilk yazardı. Arkadaşı ve himayesindeki Philip Roth onun hakkında "20. yüzyıl Amerikan edebiyatının omurgasını iki romancı-William Faulkner ve Saul Bellow sağladı. Onlar birlikte 20. yüzyılın Melville, Hawthorne ve Twain'i" dedi. James Wood, Bellow'un The New Republic'teki bir övgüsünde şunları yazdı: Tüm modern nesirleri onunkine göre değerlendirdim. Kesinlikle haksızlık, çünkü hızlı ayaklıları -Updike'leri, DeLillo'ları, Roth'ları- tek ayaklı gibi gösteriyordu. Yine de başka ne yapabilirdim? Saul Bellow'un düzyazısını ergenlik çağımın sonlarında keşfettim ve bundan böyle ilişki, hakkında sessiz kalınamayacak bir aşk ilişkisi niteliğine sahipti. Geçen hafta boyunca, Bellow'un düzyazısı hakkında çok şey söylendi ve övgülerin çoğu -belki de ezici çoğunlukla erkekler tarafından yapıldığı için- sağlam olana yöneldi: Bellow'un yüksek ve alçak perdeleri karıştırdığını, jivey Yidiş ritimleri, büyük romanların büyük demokrasisi, dolandırıcılar ve sahtekarlar ve kurgunun parlak algısını yüksek sesle seslendiren entelektüeller. Bütün bunlar yeterince doğru; John Cheever, günlüklerinde, Bellow'un kurgusunun yanı sıra, hikâyelerinin sadece banliyö kıymıkları gibi göründüğünden yakındı. Ian McEwan, geçen hafta akıllıca bir şekilde, İngiliz yazar ve eleştirmenlerin Bellow'a, tam da şu anda İngiliz romanında bulunmayan Dickensvari bir genliği canlı tuttuğu için çekmiş olabileceğini öne sürdü. ... Ama kimse bu yazının güzelliğinden, müziğinden, yüksek lirizminden, dildeki sağlam ama lüks zevkinden bahsetmedi. ... [I]n doğrusu, ona hayattayken ne kadar teşekkür etsem azdır, şimdi de edemem. ESERLERİ Kurgu Dangling Man (1944) The Victim (1947) The Adventures of Augie March (1953) Seize the Day (1956) Henderson the Rain King (1959) Herzog (1964) Mosby's Memoirs (kısa hikâyeler ayrıca Collected Stories kitabında yer alır) (1968) Mr. Sammler's Planet (1970) Humboldt's Gift (1975), 1976 Pulitzer Ödülü'nü (kurgu dalında) kazandı. The Dean's December (1982) Him with His Foot in His Mouth (kısa hikâyeler ayrıca Collected Stories kitabında yer alır) (1984) More Die of Heartbreak(1987) A Theft (1989) The Bellarosa Connection (1989) Something to Remember Me By: Three Tales (A Theft ve The Bellarosa Connection hikâyeleri) (1991) The Actual (1997) Ravelstein (2000) Collected Stories (2001) Denemeler To Jerusalem and Back (1976) It All Adds Up (1994)
- Çocuklardan Tanrı'ya Mektuplar
* Eric Marshall-Stuart Hample tarafından derlenen "Çocuklardan Tanrıya Mektuplar ” çocukların Tanrı’dan çok masum isteklerini konu alan bir kitap. Aslında konusu “gülmece” gibi görünse de kitaptaki ifadeler saflığın ve temiz kalmanın erdem haline geldiği günümüzde, çocukların yüreklerinden dökülen duyguların en güzel, en saf hali. Avrupa ve Amerika’da 2-9 yaş arasındaki çocuklara Tanrı’yla ilgili düşünceleri sorularak, Tanrı’ya bir mektup yazmaları, duygu ve isteklerini anlatmaları istenmiş. Böylece çocukların kafalarındaki Tanrı figürünü anlatan bu kitap çıkmış ortaya. İşte o sevimli ve sıcacık ifadelerden birkaçı… * Eğer Tanrı ben olsaydım bu kadar iyi olmazdım. Bunu aklından çıkarma. Michelle -6 yaşında * Sevgili Tanrı, Kiliseye sözüm yok ama kuşkusuz daha iyi müzikler kullanabilirsin. Umarım yazdıklarıma kırılmazsın. Ayrıca birkaç yeni şarkı yazamaz mısın? Dostun Barry- 6 yaşında * Sevgili Tanrı, şu plastik çiçeklere kafan bozulmuyor mu, eğer gerçeklerini yapan ben olsaydım çıldırırdım. Lucy-7 yaşında * Sevgili Tanrım, İnsanların ölmelerine izin verip yenilerini yapmak yerine neden elindekileri tutmuyorsun? Jane –6 yaşında- * Sevgili Tanrı, şu andaki eksiklerimi yazıyorum: Yeni bir bisiklet, bir kimya seti, köpek, film makinesi, beyzbol eldiveni. Hepsini gönderemezsen birazı da olur. Not: Noel Baba’nın olmadığını biliyorum. Seni seven Eric -5 yaşında- * Sevgili Tanrı, Babam çok aksi. Onu bu huyundan vazgeçirmeni istiyorum. Ama lütfen canını yakma. Sevgilerle… Martin -5 yaşında * Sevgili Tanrı, Lütfen bana bir midilli gönder. Senden şimdiye kadar hiçbir şey istemedim. Bunu da herhalde unutmazsın. Bruce -4 yaşında * Sevgili Tanrı, Sahiden var mısın? Bazıları buna inanmıyor, eğer varsan gecikmeden bir şeyler yapmanda fayda var. Harriet Ann -6 yaşında * Sevgili Tanrı, Bulutlardan biri yüzünü öyle korkunç yaptı ki ödüm koptu. N’olur söyle ona bi’ daha öyle yapmasın. Ellen-3 yaşında * Tanrıcım, Üst kattakiler durmadan bağıra çağıra kavga ediyorlar. Bence yalnızca çok iyi arkadaşların evlenmesine izin vermelisin. Nan -5 yaşında * Sevgili Tanrı, Eğer hiç kimse bilmeyecekse iyi olmanın ne yararı var? Mark -8 yaşında- * Sevgili Tanrım, Ne diye bu kadar çok insan yarattın? Başka bir dünya daha yapıp fazlalıkları oraya koyamaz mısın? J.B. -7 yaşında * Sevgili Tanrı, Sen tuhaf ne yaparsan yap herkes hayran oluyor; ama ben ufacık bir şaka bile yapsam yiyorum fırçayı. Jodie -6.5 yaşında- * Sevgili Tanrı, Bizi hiç merak etme çünkü bizimkiler çok dindar. Teddy -9 yaşında- * Tanrım, İnsanlara ruhları her zaman doğru mu dağıtıyorsun? Yanlış yapabilirsin. Audrey -8 yaşında- * Sevgili Tanrı, Bende senin dışında bütün liderlerin resmi var. Norman -6 yaşında- * Tanrım, Şişman olunca kimse senin arkadaşın olmak istemiyor. Billy Jean -9 yaşında- * Sevgili Tanrı, Kitabını okudum ve beğendim. Bütün o fikirler nereden geldi aklına? John -8 yaşında- * Sevgili Tanrım, Oğlanlar kızlardan daha mı üstün? Biliyorum sen de onlardansın ama gene de dürüst olmaya çalış. Sylvia -5 yaşında- * Sevgili Tanrı, Zürafaların görünümünü isteyerek mi böyle yaptın, yoksa yanlışlıkla mı oldu? Norman -4 yaşında- * Sevgili Tanrım, Tamam, İncil’de öbür yanağını çevir dedin biliyorum; ama kardeşim gözüme vurunca ne yapacağım? Sevgiler, Teresa -5 yaşında- * Sevgili Tanrı, Tanrı olduğunu nasıl bilebildin? Charlene -3 yaşında- * Sevgili Tanrı, Senin yaşına geldiğimde tıpkı senin gibi olmak istiyorum. Tamam mı? Tommy -4 yaşında- * Canım canım Tanrı, Astronotları öyle yukarı fırlatp fır fır döndürmelerinden ödüm kopuyor. N’olur onların bizim evin çatısına düşmelerine izin verme. Dostun Norman-4,5 yaşında * Sevgili Tanrı, Şu her gün ezip durduğumuz karıncaların umarım senin için özel bir önemi yoktur. Dennis-6 yaşında
- En Sevdiğim Pastam
Nurten B. AKSOY * Yılların verdiği yalnızlık duygusunu kırmak, monoton yaşamını biraz renklendirmek isteği bazen ikinci bir bahar getirebilir insana, üstelik bunun yaşla da bir ilgisi yoktur. Kocasının vefatından sonra yalnız kalan ve Devrim sonrası İran'da yaşayan kızının da Avrupa’ya taşınmasıyla iyice yalnızlaşan yetmiş yaşındaki Mahin, Tahran’ın sakin bir kasabasında yalnız yaşamaktadır. Yaşıtı arkadaşlarının toplantıları ve sohbetleri de yalnızlığını gidermeye yetmiyordur. Ancak bir öğleden sonra çay içmek için dışarı çıktığında, yalnızlık rutini bozulur ve duygu hayatı yıllar sonra yeniden hareketlenir. *** Mahin’in, Faramarz’ın taksisine bindiği andan itibaren başlayan ve Mahin’in evinde devam eden arkadaşlıkları şarap, sohbet, dans eşliğinde geçerken her ikisi de bu gecenin belki hayatlarında bir ilk ve aynı şekilde bir son olabileceğinin farkındadır. Şarap içip, dans ederek başlayan gece Mahin'in en güzel yaptığı pastayı Faramarz için yapmaya girişerek geceyi daha da tatlandırmak istemesiyle, sürpriz bir finale doğru yol alır. “En Sevdiğim Pastam”, hem çok eğlendiren hem de -tahmin edilebilir olsa da- finaliyle sarsıp, üzen; kadına ve özgürlüğe dair dokunaklı bir film. Basit bir konu, olanca sadeliği ve sıcaklığıyla anlatılmış. Maryam Moghaddam’ın sözleriyle bitirelim: "Bu, yaşam, ölüm, aşk, yaşlanma ve yalnızlık hakkında bir film." FİLMİ İZLE * IMDB: 7,7 FİLMİ İZLEMEK İÇİN RESME TIKLAYIN Lily Farhadpour ve Esmail Mehrabi Gösterime giriş tarihi: 11 Temmuz 2024 (Almanya) Yönetmenleri: Maryam Moghadam, Behtash Sanaeeha Süre: 1 saat 37 dakika Film müziğinin bestecisi: Henrik Nagy Diller. Farsça, İsveççe Görüntü yönetmeni: Mohammad Haddadi
- DEĞİRMEN
SABAHATTİN ALİ / Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım? Görülecek şeydir o... Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve kalın kalasların üstünde simsiyah bir çatı... Sonra bir sürü çarklar, kocaman taşlar, miller, sıçraya sıçraya dönen tozlu kayışlar... Ve bir köşede birbiri üstüne yığılmış buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları. Karşıda beyaz torbalara doldurulmuş unlar... Taşların yanında, duman halinde, sıcak ve ince zerreler uçuşur. Hâlbuki döşemedeki küçük kapağı kaldırınca aşağıdan doğru sis halinde soğuk su damlaları insanın yüzüne yayılır... Ya o seslere ne dersin adaşım, her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan seslere? Yukarıdaki tahta oluktan inen sular, kavak ağaçlarında esen kış rüzgârı gibi uğuldar, taşların kâh yükselen, kâh alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır... Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar gıcırdar, gıcırdar. Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm adaşım, ama bir daha görmek istemem. Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi? Çoook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu... Ve onu herhalde çok kucakladın... Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa. Yahut sevgilin seni sevmiyordu... O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı? Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi? Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak, senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvela kendi kendisinden utanır gibi olur ama bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kâfi mazeretler tedarik etmiştir. Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüyü sevdin ve bu böyle gidiyor. Peki, ama bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir? Çırçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musun? Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu? Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misin? Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim... Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekâlâ, ikincisine? Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o? Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin? Hem biliyor musun, bu aptalca bir laftır. Kalbin olduğu yerde duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun... Göğsünü yararak o eti oradan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş olursun... Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler... Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz... Bizler: Batı rüzgârı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingene'ler. Dinle adaşım, sana bir Çingene'nin aşkını anlatayım... Bir gün -karların erimeye başladığı mevsimdeydi- bütün çergi, -otuza yakın kadın, erkek ve çocuk, dört beygir ve iki defa o kadar da eşek- Edremit tarafına doğru göçüyorduk. Can sıkan ve bize hiç uymayan bir kıştan sonra ısıtıcı güneş ve yeni belirmeye başlayan yeşillikler hepimize tuhaf bir oynaklık vermişti. Sırtlarında beyaz ve kısa bir gömlekten başka bir şeyleri olmayan küçük çocuklar hiç durmadan koşuyorlar, bağırıyorlar ve şose yolunun kenarındaki hendeklerde yuvarlanıyorlardı. Delikanlılar keman ve klarnet çalarak yürüyorlar, genç kızlar parlak sesleriyle su gibi türküler söylüyorlardı. Ben de etrafı gözden geçirerek bir köy, bir çiftlik, yanında kalabileceğimiz bir yer araştırıyordum. İkindiye doğru siyah zeytin ağaçlarının arasında yükselen açık renkli çınar ve kavaklar gözüme ilişti. Burası küçük bir değirmendi. Suyu bol bir çay küçük söğüt ağaçlarının arasından geçtikten sonra dar ve taş bir mecraya giriyor, oradan da dört tane tahta oluğa taksim oluyordu. İhtiyar çınarlar çukura gömülen eski değirmenin siyah kiremitli çatısını örtüyorlar ve ön tarafındaki geniş meydanı gölgeliyorlardı. Ağaçların hışırtısını bastıran bir gürültüyle değirmenin altından fıkırdayıp çıkan köpüklü sular iki sıra taze kavağın ortasından geçip ilerideki sazlıkta kayboluyordu. Burada sergilemek hiç de fena değildi. Yüklü eşeklerle sık sık gelip giden köylülerden, değirmenin işlek olduğu anlaşılıyordu. Ve bir kurşun atımı ötede beyaz minaresiyle bir köy görünüyordu. Daha çadırları kurmadan Atmaca, klarnetini alarak, kanatlarının biri açık duran kocaman kapıya yanaştı, çalmaya başladı. İçeride sesi duyan köylüler, oraya birikerek dinliyorlardı. Değirmenci de bunların arasındaydı, beyaz sakalını karıştırarak lakayt gözlerle bakıyordu. Bilir misin adaşım, bu köylüler tavuk ve oğlak çaldığımızı söyleyerek bizden şikâyet ettikleri halde bizi gene severler. Aralarında bir kileye yakın buğday toplayarak Atmaca'ya verdiler. Ve değirmenci buna iki çömlek de yoğurt ilave etti. Biz bu güzel kabulden cesaret alarak, biraz ötedeki zeytin ağaçlarının arasında çadırlarımızı kurduk. İşler iyi gidiyordu. Kadınlar taze söğütlerden yaptıkları sepetleri yakın köylerde satmakta güçlük çekmiyorlardı. Çalgıcılarımız yarım gün uzaktaki köylerden bile düğüne çağırılıyorlardı. Atmaca tabii en baştaydı... Sen bu Atmaca gibisine daha rastlamamışsındır. Bir kere heybetli delikanlıydı: Yağız derisi, yüzüne delice dökülen simsiyah saçları ve koyu gözleri... Sonra burnu... Uzun, sivri, ucu biraz aşağı kıvrık burnu... Bunun için biz ona Atmaca derdik... Başı, geniş omuzlarının üstünde bir arapatındaki gibi dik dururdu ve bir arapatı ondan daha çevik değildi... Bütün çergilerde onun cesareti, onun güzelliği, onun çalgısı söylenirdi. Başka Çingene'ler gibi çalmazdı o, adaşım: Bir kere nota bilirdi. Şehir mektebini okumuş, bitirmişti; sonra içliydi... Sanırdın ki, klarneti çalarken, havayı ciğerlerinden değil, doğrudan doğruya yüreğinden veriyor. Geceleri tek başına bir ağacın dibine çekilirdi. Biz de çadırların önüne çıkıp yüzükoyun yatar, çenemizi toprağa dayayarak onu dinlerdik. Hiçbir sevgilisi yoktu. Ne geçtiğimiz Türkmen köylerindeki al yanaklı güzeller, ne de ince dudaklı Çingene kızları onun bakışlarını bir andan fazla üzerlerinde alıkoyabilirlerdi... Hâlbuki çalgı çalarken büyük gözlerde -oradaki kıvılcımları söndürmek ister gibi- bir nem belirdiğini, esmer yanaklarında -bir ateşe rastgelmiş gibi derhal kuruyan- birkaç ufak damlacığın yuvarlanmak istediğini görmüştük. Çok konuşmaz, konuştuğu zaman da içindekilerden bize bir şey sezdirmezdi. Neler hisseder, neler düşünürdü? Onu bu dünyaya bağlayan şey neydi? Hiçbirimiz bilmezdik. Acaba birisini sevdiği için mi, yoksa hiç kimseyi sevemediği için mi, bu kadar yanık, bu kadar derinden çalıyordu? Ara sıra uzun müddet kaybolur, başka çergilerde dolaştığı, şehirlere inip büyük beylerin meclisine girdiği söylenirdi. Kasabadaki efendiler ona akran muamelesi ederlerdi, fakat o davarlardan bizimle beraber koyun uğrular, düğünlerde bizimle beraber çalgı çalardı. Hemen her akşam değirmenin önündeki meydanlıkta toplanıp ahenk yapıyorduk. Şimdilik bir şey anaforlamadığımız için değirmenci de memnundu. Kızıyla beraber büyük çınarın altına bir hasır atıyor, bağdaş kurup oturarak bizi dinliyordu. Değirmencinin kızı tam bir köy güzeliydi. Yuvarlak bir yüzü, kalın dudakları, kalçalarına kadar uzanan ince örgülü saçları vardı. Ama yüzü hep soluktu. Etrafındaki şeylere, kendisiyle alışverişi yokmuş gibi, dümdüz bir bakışı ve dudaklarının kenarından dökülüyormuş gibi, isteksiz bir gülüşü vardı. Bu kızcağız sakattı adaşım, küçükken sağ kolunu değirmenin çarklarından birine kaptırmıştı. Şimdi onun yerinde şalvarının beline iliştirilen boş bir yen sallanıyordu. Ve bu onu insanlardan ayırıyordu. Düşünebilir misin, güzel bir kızın bir kolu olmazsa bu ne demektir? Derenin üst başında çıpıl çıpıl yıkanan genç kızlara karışamıyordu. Vücudunu ve ondaki ayıbı her zaman örtmeye mecburdu. Geceleri birbirlerinin evinde toplanıp cümbüş yapan kızlarla da birleşemezdi, çünkü ne tef çalmak, ne de parmaklarının arasına tahta kaşıklar alarak oynamak elinden gelirdi... Belli ki onun bütün çocukluğu bitmez tükenmez bir hasretle geçmiş; belli ki zeytin dallarına sincap gibi tırmanan, birbiriyle alt alta, üst üste güreşen, değirmenin önünde erkek çocuklarla su fışkırtmaca oynayan akranlarına bir duvara yaslanarak istek dolu gözlerle bakmıştı. Şimdi bütün bunlara alışmış görünüyordu. Başka insanların yaptığı birçok şeyleri yapmak hakkının kendisinde olmadığını biliyor ve hiçbir şey istemiyordu. Değirmenin kapısı yanındaki taş sedire saatlerce oturup meydanda eşelenen tavuklara yahut kocaman çınarın kıpırdayan yapraklarına yarı yumuk gözlerle bir bakışı vardı ki, adamı ağlamaklı ederdi. Geceleri babasıyla beraber gelir, onun yanında diz çöküp oturarak bize bakardı... Sözü kısa keselim adaşım, bizim mağrur ve insafsız Atmacamız, değirmencinin bu sakat kızına vuruldu. Tavuslara, sülünlere bakmaya tenezzül etmeyen yabani kuş, kanadı kırık bir çulluğun, şikârı (avı) oldu. Eyvah bana ki meselenin çok geç farkına vardım. Ben anladığım zaman alev saçağı sarmıştı... Yoksa çoktan çergiyi toplar, başka yere göçerdim... Atmaca hiç kimseyle konuşmuyor, düğünlere gitmiyor, zeytinlerin altında tek başına çalıyordu. Ama geceleri çınarın altında adamakıllı coşar, gözlerini kıza diker, üfler, üflerdi... Ve biz titrediğimizi, bağırmak, konuşmak yahut yerlere atılıp ağlamak istediğimizi hissederdik... Onun çalışında, bir ateş yığını etrafında haykıran ateşe tapanların yahut batmakta olan bir gemiye çarpan dalgaların feryadı ve inleyişi vardı. Atmaca'nın kanatları düşmüştü adaşım. Sarardıkça sararıyordu. Değirmencinin köye indiği günler kapının yanındaki taş sedirde kızla beraber oturduğunu ve tırnaklarını, parçalamak ister gibi, iki tarafındaki sert kayada gezdirdiğini görünce, bu işin böyle gitmeyeceğini anladım... Bir gece onu çağırdım, derenin alt başına gittik, kavak fidanlarının arasına oturduk. Çakıllarda acele acele seken sulardan ve uzaklardan gelen bir kurbağa sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu. Atmaca önüne bakıyor, niçin çağırdığımı, ne söyleyeceğimi sormuyordu. Elimi omuzuna koydum, gözlerini bana kaldırdı: -Seviyorsun! dedim. -Öyle...- dedi. -Ne yapacaksın? Bu sualin cevabını bulmak ister gibi gözlerini yukarıya, yıldızlı göğe çevirdi; uzun uzun baktı, birdenbire: -Sen bizim çeribaşımızsın- dedi, -gezdiğin yerler benden çok, tecrübelerin fazla, aklın, dirayetin bütün Çingene'lerden üstündür. Sana açılmalıyım... Gözlerini hiç indirmeden, sanki yıldızlara anlatıyormuş gibi, söylemeye başladı: -Onu seviyorum, ne yapacağımı da hiç düşünmedim. Sen benim sevmemin nasıl olacağını bilirsin... Ben ki, arkamdan uşaklarını koşturan konak sahibi hanımlara başımı çevirmedim; yedi köye hükmeden eşraf bana gelip: “Kızım senin için yataklara düştü, Çingene olduğunu unutup seni evlat gibi sineme basacağım, yalnız gel, gel de kızımızı kurtar!” diye yalvardılar da, gene cevap vermeden yoluma gittim; işte şimdi bu bir kolu olmayan kızı seviyorum. Onu alamam, onu kaçıramam... Hâlbuki o da beni seviyor. Bunu bana evvelisi gün ağlayarak söyledi. "Gel;" dedim, "beraber kaçalım." Acı acı güldü, "Ağam," dedi, "ben senden noksanım, bana sadaka mı veriyorsun?' Onu nasıl sevdiğimi anlattım: "Bana kolunun yerine kalbini veriyorsun,' dedim, 'bir kalp bir koldan daha mı az değerlidir?" -Tekrar gözyaşları boşandı: 'Olmaz' dedi, 'düşün ki, her karşına çıktığımda senden utanacağım, başım yerde olacak, beni böyle zelil etmek ister misin? Bırak beni, ne olduğumu bilerek ihtiyar babamın yanında kalayım, sen de bir daha buralara uğrama. Bana sakatlığımı unutturarak deli deli rüyalar gördürdün, seni ömrümün sonuna kadar unutamam, ama olmayacak şeylere beni inandırmaya kalkma, eğer sahiden beni seviyorsan hemen buralardan git! Atmaca burada bir nefes aldı ve gözlerini yere indirdi: -Düşünüyorum, birleşirsek bu ikimiz için de sahiden azap olacak. Aramızda anlaşılmaz, boğucu bir havanın dolaştığını hissedeceğiz. Eğer o bana açılamaz, bana naz edemez, bana içinden geldiği gibi sarılamazsa, gözleri her zaman: 'Ne diye gençliğini benim için nara yaktın, sana yazık değil mi?' demek isterse, ben ne yaparım? Her sözümden, her tavrımdan alınır; kızsam ona dokunur, sevsem ona acıyormuş gibi gelir, kucaklasam boş olan kolunun yerinde bir sızı duyar ve bunlar hep böyle sürüp gider... Ne yapacağımı, bu halin beni nereye götüreceğini sorma, bende artık kuvvet yok, akıl yok, düşünce yok, yalnız aşk var. Mavzer kurşunu gibi çarptığını yere seren bir aşk... Senin Atmacan artık kanatlarını kımıldatacak halde değil! Sustu, son sözler öyle acınacak bir tavırla ağzından dökülmüştü ki, fazla bir şey sormaya, hatta teselli etmeye kalkışmadım; ona bu halde ne söz söylenebilir, ne de o söyleneni duyardı. Koluna girip çadıra kadar götürdüm. İşler gittikçe sarpa sarmıştı adaşım, Atmaca'nın hali beni korkutuyordu. Fakat yapılacak hiçbir şey yoktu. Şimdilik işi oluruna bırakmaya karar vererek yattım. Bütün gece, büyük çınarın altında kollarını açarak sabırsızca bekleyen Atmaca'yı ve dudaklarının kenarında geniş bir sevinç, soluk yanaklarında görülmemiş bir pembelikle ona doğru koşan değirmencinin kızını gördüm. Fakat birbirinin kucağına atılacakları zaman şekli belli olmayan tuhaf bir cisim ikisinin arasına giriyor, bir çark gibi fırıl fırıl dönerek ve gittikçe büyüyerek onları ayırıyordu. Günler, kuvvetli bir rüzgârın sürüklediği beyaz bulut kümecikleri gibi birbiri arkasına geçip gidiyorlardı. Ve biz, bunların sonunda muhakkak bir fırtına kopacağını seziyorduk. Herkes müthiş bir şeyden korkuyor gibiydi. Bütün çergiyi ağır bir durgunluk kaplamıştı. İhtiyar ve tecrübeli Çingene karıları bildikleri afsunları okuyorlar, bütün iyi ve fena ruhları zavallı Atmaca'nın imdadına çağırıyorlardı. O, gittikçe çöken yanakları, nereye baktığı belli olmayan şaşkın gözleriyle geçerken delikanlılar başlarını yere eğiyorlar, genç kızlar ölü gibi sararan benizleri ve titreyen dudaklarıyla arkasından bakıyorlardı. Kadın, erkek, genç, ihtiyar hiçbir şeye karar veremeyerek bekliyorduk. Sanki serseri bir rüzgâr kafalarımızdan her düşünceyi silip süpürüyor, bizi şaşkın ve meyus buralarda bırakıyordu. Bir gün Atmaca yanıma sokuldu. -Bu akşam değirmende ahenk yapacağım, ben ihtiyarla konuştum! dedi. Hafif yağmur çiseliyordu. Akşama kuvvetli bir yaz sağanağı gelmesi çok mümkündü. Bunu ona da söyledim. -Değirmenin içinde çalacağım!- dedi. -Değirmen geceleri de işliyor, o gürültüde mi?- Tuhaf tuhaf güldü: -Korkma! - dedi, -Klarneti o gürültüde de size duyururum. Nefesim daha o kadar kuvvetten düşmedi. Yağmur akşama doğru sahiden arttı. Karşı tepedeki palamut ormanına birbiri arkasına yıldırımlar düşüyor, iri damlalar zeytin ağaçlarının siyah yapraklarını garip tıpırtılarla oynatıyordu. Hepimiz değirmenin içine dolduk. Tavlada sallanan iki tane gaz lambası etrafa yarım bir aydınlık serpiyordu ve çarklar, taşlar, tozlu kayışlar dönüyorlar, dönüyorlardı. Hepsinin birden çıkardığı yırtıcı gürültü yağmurun alçak tavandaki kesik hıçkırığına karışıyor, birbirini kovalayan gök gürültüleri bu korkunç ahengi tamamlıyordu. Değirmenci ve kızı duvarın dibindeki sedire oturmuşlardı. Sallanan lambalar genç kızın yüzünde acayip gölgeler oynatıyordu. Bütün gürültüleri bastıran ince bir ses birdenbire yükseldi: Kendisini değirmenin karanlık bir köşesine çeken Atmaca çalmaya başlamıştı. Adaşım, ben o gece dinlediğim şeyleri öldükten sonra bile unutamam. Dışarıda fırtına gittikçe artıyor ve rüzgâr ıslak kamçısını kerpiç duvarlarda gezdiriyordu. Yükselen sular tahta oluklardan taşıyor, haykıra haykıra yerlere dökülüyordu. İçeride taşlar nihayetsiz bir coşkunlukla homurdanıyor; çılgın gibi dönen kayışlar şaklıyor; birbirine geçen tahta çarkların dişleri ağlar gibi gıcırdıyordu. Ve bunların hepsini bastıran deli bir ses kâh yalvarıyor, kâh hiddetle kıvranıyor, susacak gibi olduktan sonra tekrar yükseliyordu. Alacakaranlıkta Atmaca'nın siyah ve parlak gözleri hiç kıpırdamadan genç kıza bakıyorlardı, genç kızın acınacak bir perişanlıkla çırpınan büyümüş gözlerine... Ve öyle şeyler çalıyordu ki adaşım, onları anlatmaya bizim kullandığımız kelimelerin takati yoktur... Bazen okşayan, ısıtan bir sabah güneşiydi... Fakat derhal yüzümüzü yırtan, gözümüzü kör eden, içindeki ateşleri kum tanesi gibi etrafa saçan bir çöl fırtınası oluyor yahut bağrımıza işleyen bir bıçak haline geliyordu. Son ve keskin bir çığlıktan sonra Atmaca'nın ayağa kalktığını gördüm. İki üç adım ilerledi ve klarneti bir köşeye fırlattı. Herkes doğrulmuştu. Üzüntülü gözlerle ona bakıyorlardı. O, yüzüne büsbütün dökülen kara saçlarını eliyle geriye attı. Birdenbire çukura gitmiş gibi görünen gözlerle etrafını araştırdıktan sonra onları değirmencinin kızına dikti, uzun uzun baktı... O dakikayı ömrümde unutamam adaşım; dışarıda fırtına arttıkça artmıştı, duvarlar sarsılıyor, tepemizdeki kiremitler uçuyordu. Ve değirmen, azgın bir hayvan gibi homurduyor ve dönüyordu. Ve o, lambanın sönük ışığında, olduğundan daha büyük, adeta bir gölge gibi duruyordu. Gözleri genç kızın üzerindeydi. Tahammül edilmez bir acı yüzünün şeklini tanınmayacak hallere sokmuştu. Kâh esmer derisini şişiren bir kan gözlerinin kenarına kadar fırlıyor, kâh dişlerinin arasında ezilen dudakları bile bembeyaz oluyordu. O dudaklar ki, bir şey söylemek ister gibi kıpırdıyorlardı ve kenarları ağlayacak gibi aşağıya çekiliyordu. Bu bakış ancak bir an kadar sürdü. Sonra gözkapakları yavaşça düştüler ve o, yere yıkılacak gibi sallandı. Fakat hemen kendisini topladı. Bir kere daha etrafına bakındı. Sanki bir imdat bekliyor gibiydi: Kendisini bu kahredici; bu parçalayıcı ağrılardan kurtaracak bir imdat... Nihayet kafasına bir şey vurulmuş gibi inledi. Gerisingeriye dönerek değirmenin öbür başına, çarkların ve kayışların kudurmuşçasına döndükleri köşeye doğru atıldı. Bir nefes alımı kadar hepimiz olduğumuz yerde kaldık, sonra delice bağırarak arkasından koştuk... Heyhat adaşım, çok geçti. Atmaca yerinden fırlayan ve -iş işten geçti- demek isteyen gözlerle bize doğru geliyordu. Sağ kolu yerinde değildi ve oradan oluk gibi kan fışkırıyordu. Birkaç adımdan sonra sendeledi, ayaklarımızın dibine yıkıldı. İşte adaşım, sana seven bir Çingene'nin hikâyesi. Çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir... Seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı önünde ve ay ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, -söz aramızda-gene hoş şeydir. Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir. 1929 * Sabahattin Ali maviADA'da yer alan Sabahattin ALİ yazılarını okumak isterseniz resme tıklayın
- Sabahattin ALİ
Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907 - 2 Nisan 1948 AYCAN AYTORE * 25 Şubat 1907 - 2 Nisan 1948 "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi? " Sabahattin Ali SABAHATTİN ALİ'nin öngördüğü ama herhalde bu kadar da olmaz diyerek o denli ciddiye almadığı o tehlike, en korkunç haliyle yazarı Istranca dağlarında bulacak, devletin adamı olduğu iddia edilen bir kamyon şoförü tarafından başı taşla ezilerek öldürülecekti. Yıl 1948'di. Düşüncesinden başka silahı olmayan, karnını doyurmak için kamyon şoförlüğü yapan yazarları öldürerek pasifize edip sonsuza değin egemen iktidar olacağını sananlar hala vardı. Sabahattin Ali'nin de Nazım Hikmet'e benzer eşsiz(!) bir şansı daha vardı: Yaşadıkları dönemde aydınlatmaya uğraştıkları halka, dahası öteki aydınlara sevimli gözükmeyi başaramadılar. Var olan yasalardan önce dönem edebiyatçılarının ister hasedini de, ister öfkesini de... üstüne çekmişler, dost arkadaş gördüklerinin ihbar ve dedikodularıyla hayli sıkıntı yaşamışlardır. Ali'nin Konya'da bir arkadaş toplantısında okuduğu bir şiiri Atatürk'e hakaret görülmüş, ihbar edilmiş, bir yıl hapse mahkum olup Sinop'ta yatmıştır. İçimizdeki Şeytan romanıyla da en çok kendisi gibi Trabzon kökenli olan Nihal Atsız'la mahkemelerde uğraşmış, davayı kazansa da sıkıntıları bitmemiştir. * Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907'de Edirne Vilayetinin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere kazasında doğmuştur. Babası aslen Trabzonlu olan piyade yüzbaşısı Selahattin Ali Bey'in görev yerinin sık sık değişmesi dolayısıyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit'in çeşitli okullarında tamamlamıştır (1921) Edremit'e göçtüklerinde bölge Yunan işgalinde olduğu için emekli olan babası aylığını alamamış ve aile çok zor günler geçirmiştir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu'na giren Sabahattin Ali, beş yıl burada okumuş, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulundan mezun olmuştur (1926). Burada okurken edebiyat öğretmeni Ali Canip Yöntem'in desteğiyle Çağlayan ve Akbaba gibi dergilerde çalışmaları yayınlanmıştır. Bir yıl kadar Yozgat'ta ilkokul öğretmenliği yapmış, Millî Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya giderek iki yıl orada okumuştur (1928 - 1930). Yurda döndükten sonra Sabahattin Ali, Bursa Orhaneli’nde ilkokul öğretmenliğine atanmış, ardından Aydın ve Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapmıştır. Aydın'dayken komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla bir süre tutuklu kalan Sabahattin Ali, Konya'da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanmış (1932), bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmış, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur (1933). Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara'ya giden Sabahattin Ali Millî Eğitim Bakanlığı'na başvurarak yeniden göreve alınmasını istemiştir. Dönemin bakanı Hikmet Bayur'un "eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini" istemesi üzerine Varlık dergisinde "Benim Aşkım" adlı şiirini yayımlayarak (15 Ocak 1934) Atatürk'e bağlılığını göstermeye çalışmıştır. Sonradan da kendisine yüklenen sosyalist algısını kırmak için de Esirler adlı oyunu kaleme almıştır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü'ne alınmış, Ankara II. Ortaokul'da öğretmenlik yapmıştır. 16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenmiş, 1936'da askere alınmış, 1937 Eylülünde kızı Filiz Ali dünyaya gelmiştir. Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir'de tamamlamış, 10 Aralık 1938'de Musiki Muallim Mektebi'nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamıştır. 1940 yılında tekrar askere alınmış, askerliğini yaptıktan sonra Ankara Devlet Konservatuarı'nda Almanca öğretmenliği yapmıştır (1941 - 1945) "İçimizdeki Şeytan" romanı milliyetçi kesimde büyük tepki toplamıştır. Nihal Atsız'ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açmış, 1944 yılında davayı kazanmış, ama artan mahalle baskısı ve yoğun saldırılarla çok sıkıntı çekmiştir. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınmış, İstanbul'a giderek gazetecilik yapmaya başlamıştır (1945). Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalmış, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarmıştır (1946 - 1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşmış, dergilerin isimlerindeki Paşa ifadesiyle "Milli Şef" İsmet Paşa ile alay edildiği iddiası ile kapatılmış, yazılar ve yazarları hakkında kovuşturmalar açılmıştır. Sabahattin Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatmış, karşılaştığı baskılardan bunalmıştır. Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi". Bir başka dava nedeni ile 1948'de Paşakapısı cezaevinde üç ay yatmıştır. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlamış, işsiz kalıp, yazacak yer bulamamıştır. Tek parti yönetiminin baskılarından uzaklaşmak için yurt dışına gitmeye karar vermiş ancak kendisine pasaport verilmemiştir. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı bulamayınca da Bulgaristan'a kaçmaya karar vermiş, para karşılığı Ali Ertekin adlı bir kaçakçıyla anlaşmıştı. Ordudan atılmış olan bir astsubay olan Ertekin, geçimini yurt dışına adam kaçırmakla sağlamakta, öte yandan Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti adına ajanlık yapmaktaydı. Resmi açıklamalara göre Ertekin, "milli hislerini tahrik ettiği için" Sabahattin Ali'yi başına sopa vurarak öldürür. Cesedin 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde bulunmasından sonra, 28 Aralık 1948'de tutuklanan Ertekin, Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanır. Yaptırımı 18-24 yıl olan adam öldürme suçundan, 15 Ekim 1950'de "milli hisleri tahrik" gerekçesiyle cezası indirilerek 4 yıla hüküm giyer. Ancak yazarın yakın çevresinin iddiası ise Sabahattin Ali'nin Kırklareli'nde Milli Emniyet tarafından sorgulanırken işkence sonucu öldüğü ve Ertekin'in paravan olarak kullanıldığı biçiminde olsa da bu hiçbir zaman kanıtlanamamış, Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eden ve Milli Emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; fakat birkaç hafta sonra çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalmıştır. Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı kutlandı. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya, başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan’ın çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şairler, okurlar ve Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali katıldı. Bütün eserleri 1950'li yıllardan beri Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazardır. Edebi kişiliği Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlamıştır (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 - 1928) Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü "Bir Orman Hikayesi" Resimli Ay'da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930). Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: "Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazakar ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz ". Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık dergisinde yayımladığı "Kanal", "Kırlangıçlar", "Arap Hayri", "Pazarcı", "Kağnı" (1934 - 1936) gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir. Sabahattin Ali Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir. 1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir. Sabahattin Ali'nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı yazın çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin Yaşar Nabi, Hakimiyeti Milliye'de şu övücü satırları yazmıştır: "Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali'nin tecrübeli muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissetirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş." Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş, sadece öykü ve roman yazmıştır. 'Leylim Ley', 'Aldırma Gönül' gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir. Sabahattin Ali, yukarıda da değindiğimiz gibi imaj değiştirmek için Varlık'ta Esirler adlı üç perdelik bir oyun da yazmış (1936), ancak bu türü de bir daha denememiştir. Eserleri Şiir: 1934, Dağlar ve Rüzgâr 1937, Kurbağanın Serenadı ve Öteki Şiirler'le birlikte Bestelenen şiirleri: "Hapishane Şarkısı V" (Aldırma Gönül - Kerem Güney, Edip Akbayram) "Eşkiya Dünyaya" (Zülfü Livaneli) "Leylim Ley" (Zülfü Livaneli) "Hapishane Şarkısı I" (Göklerde Kartal Gibiydim / Nazlı Yarim - Deniz Akyürek) "Hapishane Şarkısı III" (Geçmiyor Günler - Ahmet Kaya) "Hapishane Şarkısı 2" (Bir Yürek Kaldı Avucumunda) (Grup Çağrı) "Çocuklar Gibi" (Sezen Aksu) "Kız Kaçıran" (Ahmet Kaya) "Kara Yazı" (Ahmet Kaya) "Melankoli" (Ali Kocatepe, Nükhet Duru) "Eskisi Gibi" (Ben Yine Sana Vurgunum - Ali Kocatepe, Nükhet Duru) "Dağlar" (Benim Meskenim Dağlardır Sadık Gürbüz- Dağlardır Dağlar -Sezen Aksu) "Göklerde Kartal Gibiydim" - Grup Çağrı, Volkan Konak Öyküleri : Değirmen (1935) Kağnı (1936) Hanende Melek (1937) Ses (1937) Kağnı - Ses (1943 - İki kitap birlikte) Yeni Dünya (1943) Sırça Köşk (1947) Kamyon Bütün Öyküleri 1 (Aralık 1997, Değirmen, Kağnı ve Ses kitapları ile birlikte) Bir Orman Hikayesi Oyun Zanaatkarlar (1936) Romanları: Kuyucaklı Yusuf (1937) İçimizdeki Şeytan (1940) Kürk Mantolu Madonna (1943) Derlemeler [değiştir]Markopaşa Yazıları ve Ötekiler (1998) Çakıcı'nın İlk kurşunu (2002) Mahkemelerde (2004) Hep Genç Kalacağım (2008) Çevirileri: Tarihte Garip Vakalar, Max Memmerich (1941) Antigone, Sofokles (1942) Minna Von Barnhelm, Lessing (1943) Üç Romantik Hikaye, H. Von Kleist - A.V. Chamisso - E.T.A. Hoffmann (1944) Fontamara, Ignazio Silone (1944) Gyges Ve Yüzüğü, Fr. Hebbel (1944) Yüzbaşının Kızı, A.S. Puşkin (1944) (Erol Güney ile birlikte) * Kısa ömrüne şiir, öykü, roman tarzında çokça yapıt, bir yığın mahkeme ve acıklı, sır dolu bir ölüm ekleyen Sabahattin Ali, Maupessant tarzı öyküyü bizde ilk uygulayan kişi olarak da bilinir. Bu unvanını da ne hikmetse, kendinden önce yaşamış, yine olay örgülü yazan, kuşkusuz edebiyatın büyüklerinden bir benzerine, ama genç yaşta ölümüyle yazınsal olgunluğunu henüz tamamlamamış, daha çok çocuk dünyasına uygun öyküleriyle tanınan Ömer Seyfettin'e kaptırır . Sabahattin Ali * SABAHATİN ALİ'nin yazıları şiirleri 31.03.2018,maviADA
- Erguvan
YUSUF ERBAY * Erguvan asılı derviş Çarmıhı güle çevirdi Ruhunu kutsayan düşte… Erguvan akşam ufkunda Yükselen mor hükümdar Can bağışladı Zerdüşte… -Erguvan kararsız kuş Gök kafesinde tutsak Kanadı çoktan hazır Teli kırsa uçacak…
- Burhaniye Dutluca ve Deliktaş
Felekten Bir Gün Çaldık * Şenol YAZICI * Bu yaz gibi hiç olmamıştı Ayvalık; ne soğuğu soğuk, ne sıcağı sıcak ne de insanı bildiğim tat ve kıvamda... Hoş tadını da ne denli bildiğim tartışılır ya... Haziranda gelmiş, karpuz kabuğu yalıları doldurmuş, ama bırak denize girmeyi soğuktan göz açamamıştım. Nerde o cıvıl cıvıl hal? Sokaklar insansız, fare düşse başı yarılır, esnafın yüzü sirke satıyor... Herhalde yanlış ayakla girdim, ondan deyip dönüp gitmiş, Temmuzda yeniden sağ ayağımla denerim demiştim, ne beklemişsem?.. Herhalde Tanrı, haşarı ve ayrıcalıklı çocuklarını; savaş hastası Amerika, İsrail, Rusya'yı ve öteki cümle işini gücünü bırakıp zıvanasını bozduğumuz dünyaya, Şenol kulu denize limonata gibi bir havada girsin, diye yeni bir ayar çeker sanmışım demek ki. Temmuza doğru geldiğimde hava gene aynıydı, gazeteler Karadeniz yaylalarına yağacak kardan söz ediyordu. Görünen kışlıklarla geçirecektik bu yazı. Var mıydı öyle bir dua bilmiyorum ama güneş duasının tam zamanıydı, öyle... Bir sabah uyandık ki Tanrı duymuş, hatta restini çekmiş, fırının kapağını açık bırakmış; Temmuz ağır ağır değil, birden olanca sıcağıyla üstümüze çökmüştü. Artık sabahın köründen akşamın ayazına değin nefes alınamayacak gibi buram buram sıcaktı. Eğer klimanız yoksa fırın gibi pişen evlerden, yok varsa bir anlamsız uğultunun, cehennemi gürültünün eşlik ettiği yapay bir serinlikten sokaklara burnunuzu çıkarsanız sizi arapkızı yapacak astar isteyen bir sıcak... Gezmek ne mümkün. Dağ gibi büyüyordu gözünüzde sıcak. Sokağa çıktığınızda uzaktan elleri kolları istemsiz sallanan, sarsak sarsak yürüyen, abuk sabuk konuşan, Darvin'in evrim teorisini haklı çıkaran bir avuç insan görüyordunuz. Her şey tersine dönmüş, denize akşamları giriyorduk artık. Akşam derken öyle ikindi filan değil, son zamanlarda tersini duymaya başlamışsak da, iyi ki bu sularda moby dick cinsi balinalar, jaws türü köpek balıkları yokmuş dedirtecek kadar zifir zindan akşam yani... Beni ise sormayın. Anlamsız muhabbetler, bomboş insanlar yerine kitaplarımı ve yazılarımı yeğlerim diyen, belki günlerce bilgisayarın başından kalkmadan çalışan bende ise bir insan düşkünlüğü başladı ki sormayın. Okuduğumu anlamak ne mümkün, her defasında bir önceki sayfanın yitirdiğim anlamını bulmak için çevirdiğim ilk sayfa değil bu. Yazmaya gelince o daha beter; bırakın güzelliği, anlamlılığı, bu paragrafta baştan aldığım ve sonunda yanlışsız yazmayı başardığım kaçıncı cümle bu, hesaplayın. Bir kez, insan isterim demeye başlamayın, o acziyetin sonu gelmez derdi, padişahı tanımayan ama halayığı olmakla övünen büyük ninem. Bendeki o hal; engellendim ya görmek için aklımı atıyorum. Burnundan kıl aldırmayan büyük nineme şaşardım, sen ki kibir abidesisin, ataninenden bilmem kimin, yüzyıllar önce Yavuz'un Trabzon yöneticiliği sırasında oda hizmetçisi olduğuyla övünmek nasıl bir şey... Ben de Malkoçoğlu Cüneyt'in torunuyum desem mi? Oldu mu şimdi, biraz akıl, biraz ince zeka, üstünde çalış; akıncı beyi ünlü Malkoçoğlu tarihi bir gerçek, Cüneyt'se onu canlandıran artist... Güzel şans bu, güzel taktik de; ortama göre yeni bir tarih yazarak, şecereni oluşturup var olmak... Kime ne zararı var, sen kendini iyi hissedeceksin işte, karşındaki de sıradan bir kulla değil, Koç'un bir yakınıyla hasbıhal ettiği için mutlu olacak... Yazlıkçının var böyle bir şansı... Düşün senin gibi tiridi çıkmış birkaç insan bir araya gelmişsiniz, sonradan gelen biri, ortama geldiğinde "Akbank'tan geliyorum," diyor, öteki "Akbank'tan mı geliyorsunuz?" diye soruyor, gelen "Hayır, Akbank'tan geliyorum " diye yineliyor. Ne sakıncası var ki? Maksat güzellik olsun. Ayvalık'tan tanıdığım Uğur arkadaş, uyumsuzluk sergileyen , aklı hala, ona göre şatafatlı günlerinde kalan yeni emekli arkadaşlarına "Etme eyleme, bir ortak yanımız yok emeklilikten başka..." derdi. Çok doğru, ama biraz eksikmiş o. Çünkü emeklinin soyunu sopunu bilen hep başkaları bulunur, ya yazlıkçının... Buradaki tek payda YAZLIKÇILIK, bu hiçbir şeye benzemeyen bambaşka bir payda. Belki eskiden de vardı; YAYLACILIK, TÜTÜN KAÇAKÇILIĞI... gibi uğraşılan işle ilgili geliştirilen yaşama biçimleri ve kültürleri, kendine göre de raconları...Yazlıkçılığın da öyle yazılı olmayan kuralları var. Derler ya kız isterken söylenen yalan meşrudur, çünkü yuva yapıyorsun; yazlıkta da olmadığın gibi görünmenin hiç sakıncası yoktur, çünkü muhabbet etlensin istiyorsun. Ben çok bilimsel konuyu, örneğin divan şiirini ya da atomun çekirdeğini parçalama işlevini ya da Marx'ın diyalektiğini... dört, beş saat kan ter içinde anlattığımız, tartıştığımız masadan kalktığımda en ateşli tartışmacı, benden daha güzel ve marka mayosu ve spor ayakkabıları olan masa arkadaşımın ilkokul diplomasını rüşvetle su tesisatçısı olarak işe girmek için aldığını duyacak, şaşıracaktım. "Konuştuklarımız sana işkence olmuştur," dediğimde de en samimi halinde "Beni değerli gördünüz ya, hevesiniz kırılmasın, " dediğinde çok şaşırmıştım. At martini Debreli Hasan dağlar inlesin... Öyle günler işte. Hiç huyum değil ama aklım fikrim insanda... Sanki aşığım var, öyle aranıyorum. Ama uğultunun, duvarlarda ve tavanda yansıyan sesin senin sesini aştığı Sarızeybek'te ya da fiyatlarda en azından Marmaris ya da Bodrum'u aşacak Kırlangıç'ta değil... Gözümde bir manzara; bir yeşillik, bir ırmak kıyısı, kaynayan bir semaver, burnumda taze çay kokusu, mangalda, çok değil ama, birkaç parça et... ama farklı insanların çeşni kattığı müthiş bir sohbet... Yani ben eski adamım halini basbas bağıran bir resim... İnceden alay ediyorum kendimle ama," yeni adam " resmi nasıl olurdu acaba? Herhalde insansız bir resim... Siz de bilirsiniz, sohbettir aklı cilalayan, daha işlek, kıvrak, güzel yapan... Ben de insanla onu yapacağım. Buna biraz kullanma deniyor, değil mi? O zaman da mazereti var; herkesin herkese yaptığıdır bu: Gadalarını almak nedir, insan insanın kurdudur, insan denilen zehrini alır... sözleri niye dersiniz? Artık bu yaşamın amentüsü, bilmemiz gerek: İnsan, karşı cinsi, cinsin devamı ilgisiyle evrensel bir yasayı uygulamaya koysun diye ararken, genelde insanı zehrimizi alsın diye ararız. Yani kovduğun ya da küçümsediğinde ötekine ördüğün kale aslında senin hapishanen, bir başka deyişle sen, kendine zarar veriyorsundur. Tanrının hikmeti... Orta bir yol bulup idare edeceksen, övündüğün o şanlı geçmişine, parana, makamına göre hak etmiş akılda bir adamsın demektir, yoksa itibarsız bir iddiacı, kazanımı olan hiçbir şeyi hak etmeyen bir hırsız ... İddia etmekle, şişinmeyle olsaydı kurbağa fil olurdu. İnsan yaşlandıkça son anları daha az, en eskileri en fazla anımsar hale gelir. 13 yaşımda girdiğim Trabzon öğretmen okulundan herkesi anımsıyorum, ordayken kalemimi kıran, saçımı çeken, benden daha çalışkan ya da güzel giyinen, ilk aşkımı elimden alan dahil, hiç sevmediklerimi bile... Rumlardan kalan, merdiven basamaklarındaki aşınan her bir taşını ezbere bildiğim, önündeki havuzda üç kırmızı koca balığın keyifle yüzdüğü binayı tüm ayrıntılarıyla anımsıyorum. İşin tuhafı bir zamanlar görmemek için üzerine şeddeli çizgi çektiğim sevmediklerim ne olduysa genel affa uğradı son zamanlarda... 14 Yaşımın ilk aşkını elimden alanı bile affettim. Yine de bazıları var ki onları asla unutmadım. Dar çevrelerde arkadaşlarınızı kendiniz seçemezsiniz, her şeyden önce bir ölçütünüz yoktur henüz elinizde, bir de yatılı bir okuldaysanız? Ne var ki Tirebolulu İhsan Çamur, Beşikdüzlü Emin Hasan Doğan benim belki de ömrümde kendi seçimim diyebileceklerim ilk küçük dostlarım oldular. Sonra yollarımız ayrıldı, ta Facebook icat olunana kadar. Elin gavurundan Allah razı olun, Facebook'tan birbirini bulduk. Ne var ki yüz yüze görüşmemiz 2013 baharına kadar kaldı. KADIKÖY Caddebostan'da Zuhal TEKKANAT ve Öner YAĞCI'yla bir programım vardı. Program bitişinde bir de baktım Emin Hasan, beni dinlemeye gelmiş. O günlerde öğrendim, İhsan Çamur erkeninden aramızdan ayrılmıştı. İşte böyle bir zamanda Hızır gibi yetişti. Telefonda uzun uzun anlatarak bir güne davet ediyordu. " Felekten bir gün çalalım, " diyordu. Körün istediği bir göz... Geçen yıl ziyarete gittiğimde görmüştüm EGE Kafede, AKÇAY'da yazlıktaydı. Hatta benle gelen İ. Gözaçan'la tanışmış, aynı ilçeden olduklarını öğrenince sonradan bizi bir yemeğe çağırmıştı, ben de sevinerek gelirim demiş, ama arkadaşımın isteksizliği nedeniyle gidememiştim. Sözünü kestim: Davetine çok sevindiğimi, zaten amaç ve motivasyon sıkıntısı çektiğimi, isterse ağaca bile çıkacağımı, yani geleceğimi, ama beni birileriyle ilişkilendirerek yapıyorsa bu daveti geçen yılki gibi duruma düşmemek için asla gelmeyeceğimi ona net biçimde belirttim. İstiyorsa buradaki onunla aynı ilçeden insanların numarasını ona verebileceğimi , dilerse davet etmesini ama beni aciz duruma düşürecek bir bağlantıyı kabul etmeyeceğimi ifade ettim. O da anladığını söyleyip numaraları istedi. 1 Ağustos günü yollardaydık. Daha önce iyi tanımadığı insanlar nedeniyle isteksizleşen GÖZAÇAN, bu kez sabahın köründe sabırsızlanıp ne zaman yola çıkıyoruz diye sormaya başlamıştı. Ne güzel şeydir bu motivasyon ya da güdüleme... Nerdeyse anadan üryan gezindiğimizi unutmuş, ayağımdaki şortu ve rengi kaçmış tişörtü atmış, şıpıdık terliklerimi çıkarmış, iki dirhem bir çekirdek, hem de çorap ve ayakkabı giyerek hazırlanmıştım. Benim arabayla çıktık. Önce Ören'e İskele'ye uğradık. Aslında arkadaşlarıma açmamıştım ama yazlığa yeni gelen Zeki Sarıhan'ı da almak, Öner Yağcı'yı arayıp onu da dahil etmek geldi aklıma, ama orda kimseyi tanımayacaklar, sıkılıp sorunlu hale gelecekler, bu kez benim yüküm artacaktı. Oysa çok isabetli bir şey yapmış olacakmışım, hiç haberim yoktu. Balık yemeye niyetimiz vardı ama kimsenin canı çekmedi. Daha önceden de defalarca geldiğim İskele ve Ören, birkaç yılda bu yeni başkanın becerikli ellerinde çok sevimli bir yere dönmüştü. Çok katlı olmayan yeşillik, aydınlık bir yerleşim... Eşkıyaya henüz teslim edilmemiş tertemiz sahiller... Bir an insanları da Ayvalık'tan daha sahici gözüktü. Evler de burada daha önce ucuzdu, burda yerleşmek daha keyifli olabilirdi. Sorunca yargımızı çabuk değiştirdik, artık ev fiyatları Ayvalık'ı aratmıyordu. Dolaşırken bir öğretmen evi gördük sahilde, hemen kumsala ve denize açılıyordu. Hevesle daldık, ileriki zaman dilimlerinde belki bir işimize yarar, eşimize dostumuza tavsiye ederiz diyorduk. Ne var ki o konuda da bütün sahillerdeki güzel öğretmen evleri gibi erkeninden işgal edildiğini anlamamız çok sürmeyecekti. Buluşma saati yaklaşmıştı, Burhaniye'nin içinden Dutluca'ya sapan yol aradık, çabuk da bulduk. Köy bu, ne olur ne olmaz diyerek benzin almak istedim. O anda telefon etti Emin Hasan, az ilerimizde CEMEVİ'nin orda bizi bekliyordu. Kolay bulduk, yol kenarında aracın yanındaydı. Camdan konuştuk, artık gidebilirdik. Rastlantı yolda ben öne geçmiş bulundum. Emin Hasan arkada Dutluca yazan levhaları takip ederek asfalt yoldan gidiyorduk. Emin Hasan'ın çocukluk arkadaşı bankacı Şefik, " Onun önde olması, bizim onu takip etmemiz gerekmez mi " demesin mi? Siz siz olun sakın bir şekilde direksiyona oturmuş insana doğru bile olsa ani manevra gerektiren bir şey söylemeyin. Çünkü kusuru gidermek için hemen uymaya çalışan sürücü ciddi hatalar yapabilir. Allahtan arkaya baktım; Emin düzgün bir biçimde mesafe takip düzenine uyarak geliyordu, ama onun ardında bir minibüs, iyi göremiyordum ama devasa silüetiyle arkadaşımın aracını örter biçimde seyrediyordu, belli ki acelesi vardı. Hemen önümde bir sağa sapan yol vardı, sapacakmış gibi sinyal verdim, ama sapmadım, Emin işaretimi anlar ona göre de bizi geçer gider diye düşünmüştüm. Bir süre gittik, ne var ki arkamdaki araçlarda bir hareket yoktu, hiçbiri beni geçmiyordu. Bu kez önüme çıkan yeni bir sapağa saptım, çok içeri girmeden de durdum. O metalin metale çarpmasının yarattığı, niyeyse her seferinde dişlerimi sızlatan o meşum sesi ben duymadım. Ama Şefik heyecanla bağırınca durdum, o panikle de anladım ki korktuğum olmuş, takip mesafesini gözardı eden minibüscü Emin'e, Emin de herhalde bize çarpmıştı. Aynadan bakmaya cesaret edebildiğim zaman gördüm ki Emin'in araç en az 10 metre uzakta, minibüs de normal olmadığı besbelli bir pozisyonla tam onun arkasında dikiliyor, içlerindeki insanlar inmiş el kol hareketleriyle birbirine bir şeyler anlatıyordu. Görünen bize ulaşmadan olmuştu her şey. Yanlarına ulaştığımda minübüsün şöförü, seyirci, yeni olası tanıklar bulmanın şevkiyle telefonda konuştuğu birine anlattığını daha yüksek sesle tekrarlamayı sürdürdü. O arada konuşmayı kesip arkadaşlarımıza bir şey sordu, aldığı bilgiyle telefondaki kimse onu ya ikna ediyor ya da yatıştırıyordu: " Gel ağbi gel, İstanbulluymuş bunlar, öyle gel, " diyordu. Yani kolay lokma... Adapazarı'nda bir köyde tavuğun biri, önüme çıkmış, ben de kaçamamış, ezmiştim yeni şöförlük deneyimimde, nasıl paniklemiştim, dilimin tutulduğunu anımsarım ilk cinayetimden dolayı. Kahveden olayı görüp başıma toplanan, bana bir katil, bir düşman, gibi bakan insanlara bir edebiyat öğretmeni olduğum halde durumu anlatmayı başaramamış, soran birine bir umut kravatımı açıklamıştım; sevimli görünürüm umuduyla "öğretmenim ben," dediğimi anımsarım. Adamın nasıl sevinçle, kravatımı sallayarak "öğretmenmiş," deyişini unutmam. Tümenden bir asker ya da emniyetten bir polis olmadığıma böylesine üzüldüğümü de... Allahtan kan parasıyla kurtulmuş, bana bir küçük dana fiyatına mal olmuştu o tavuk. Dayanamadım: " Ne yani, İstanbullu olmamız yağlı börek mi gözüktü sana, takip mesafesi diye bir şey var, besbelli sen suçlusun ," dediğim şoför, nasıl bir ağız kalabalığına döndü anlatamam. Ses tonu da tehditkar bir hal aldı, benim yarı yaşımdaydı ama o anda çok da umurumda değildi. Hiç bir şey yapamasam ısırırdım onu, öyle öfkeliydim. Allahtan Emin beni kenara çekti: " Haklı olduğumu ben de biliyorum. Günü bozmayalım, sigortam var, sen arabana geç otur, bekle... " dedi. Emin'e de kızmıştım bu kadar alttan aldığı için. Arabaya geçerken içimden hala kavga ediyordum şoförle ya da onun temsil ettiği insan modelleriyle. Az sonra Emin yanımızdan gülerek geçince unuttum hepsini. " Ben işimi bilirim, doğru insanla arkadaş olmuşum, bak ne güzel yaptı, en azından günü kurtardı, " diyordum. İyi de hep bu namussuzlar mı kazanacak diyordu yine de içimden bir ses. Dutluca'ya eğimi giderek artan bir yoldan bir süre daha tırmandık. Köyün giriş yolunu biraz aradık ama sonunda bulduk. Dar sokaklardan geçerken bir şey için toplanmış kadınlar gördük, yanlarında durup ne yaptıklarını sordum. " Sünnet ," dedi yadırgamadan, " isterseniz buyrun, katılın ," demesi hoşuma gitti. En azından ehil bir köydü burası. Yeni zamanlarda özenle yapılmış bir yapının yer aldığı bir tepeye çıktık. Dutluca Kafe yazıyordu yanında. Bizi karşılayan arkadaşın anlattığına göre valiyle belediye başkanı birlikte açmışlar kafeyi. Sonra sebebi hikmetini çözdük. Dev bir kaya sunağı vardı hemen ardında. Milattan önceden beri kullanılan: DELİKKAYA . Delikli Kaya'da katılımcıların hepsiyle birlikte bir fotoğraf çektirdi ev sahibimiz ERHAN KARATAŞ. Ardından bizi birbirimizle tanışmamız için bırakıp kendisi çayı koymak için evine geçti. Madra Dağı eteğinde yüksekçe bir yere kurulu olan Dutluca Köyü, Delikli Taş'ı Burhaniye’nin doğusunda ve 8 kilometre uzaklıkta. Deliktaş, orta kesimi kemer biçiminde oyuk olan, geniş bir kaya kütlesinden oluşuyor. Halk arasında dişiliği ve üremeyi simgelediği inancı yaygın olduğu hemen dibindeki çalıya bağlanmış çaputlardan da anlaşılıyor, Deliktaş’ın yan taraflarında alev çukurları ve arınma havuzları var. Köyün körfezi panoramik olarak seyreden bu noktasına belediyenin yaptırdığı güzel bir kafe de var, ama çok istediğim halde grup bakmayınca ben de içini göremedim. Sonra Erhan KARATAŞ'ın evine yöneliyoruz. Yolda bizi Emin Hasan Doğan bilgilendiriyor: Erhan KARATAŞ, aslen Sivas Zara'lıymış. İstanbul'da mali müşavirmiş, oradan tanışıyorlarmış. Orda bir gazete de yazılar yazıyormuş. Bir ara yoğun olarak siyasetle uğraşmış, 2000'li yıllarda burayı satın almış, bir süre sonra da gelip yerleşmişler. GUGUK KUŞU diye bir kitabı varmış. Şimdi 12 dönümü burada evin altında olmak üzere 70 dönüm zeytinliği işleyen bir çitçi olmuş. Yükseltinin ucundaki eve yaklaştığımızda ilk göreceğim körfezin müthiş manzarası olacaktı. Önümüzde Burhaniye Ören ve Edremit sahilleri kuş uçusu 10 km uzakta yer alırken, arkada Çanakkale'ye doğru sıralanan KAZDAĞLARI puslu bir silüet olarak uzuyordu. Özenle ağaçlandırılmış bahçede dik bir eğimle başlayan bahçeye ve körfeze bakarken herhalde hepimizin aklında aynı şey vardı: Faust'un "Dur ey zaman, ne güzelsin," diyeceği bir yerdi burası. Ömrümüzü nerdeyse tamamlamış, belki ummadığımız kadar mal mülk sahibi de olmuş, ama böyle güzel bir yer sahibi olamamıştık. Böylesi bir yer için insan, şeytanla her türlü anlaşmayı yapardı geliyordu. Bir yandan da herkesin yapacağı değil diye düşünüyordum, bir günlük on günlük değil bu, bir ömür... Aynı dili konuştuğun tek bir insanın olmadan geçecek bir ömür... Ardından demir bir el arabasına koyulan mangalı yaktık, tedarikli gelen Emin Hasan ve arkadaşlarının aldığı et ve köfteleri pişirmeye başladık. Ev sahibine de zeytin ağacı getirmişlerdi. Böyle ince düşünen bir çocukluk arkadaşım olduğundan gururluydum. Ne planlandığını bilmeyişimizden, bir de nasılsa masrafa ortak olacağımızı düşünüp bir şey almamıştık. Gerçi sonradan Emin Hasan, misafir olduğumuzu söyleyip katılımımızı kabul etmeyince üzülecektik ama yapacağımız bir şey yoktu. O arada KARATAŞ'ın eşi de ortaya çıktı, tanıştık. Hep beraber yedik içtik, Sonra da çaylarımızı içerken sohbete oturduk. Bize burayı nasıl aldığını ve nasıl yerleştiklerini anlatıyordu ev sahibimiz. O arada bir şeyi fark ettim, aslında her sahnesi iyi planlanmış bir oyunda gibiydik. Biz kendi bildiğimiz gibi davrandığımızı sansak da KARATAŞ, ipleri bırakmıyor, o sahneyi çaktırmadan bize oynatıyordu. İyi bir tiyatro oyuncusuydu sanki, doğuştan yetenekli olmalıydı ya da çokça yinelenen bu sahneye otomatikman iyi hazırdı. Başka türlü bu kadar insanın yaratacağı kargaşayı düşününce... Sordum kendisine de ... Tiyatroculuğu yoktu ama diksiyon dersleri almıştı. Yerleşme öyküsünün bittiğini, " hadi birer torba alın incir toplayın, " demesinden anlamıştım, yokuşu kastederek " kendine güvenemeyenler gitmesin, kaç incir istediğini söylesin sadece. " Otomatiğe bağlamışım gibi elime tutuşturulan poşetle zeytinliklerin arasında hemen herkesin katıldığı bir grupla, hiç itiraz etmeden incir aranırken buldum kendimi. Demek hava hoşuma gitmiş, bozmaya cesaret edememiş ya da kıyamamıştım. Oysa kimsenin de bir tane almayacağı o incirler ve poşet başıma bela olacaktı ondan sonra, eve gelinceye kadar da bırakamayacaktım niyeyse. İncirler küçük, koyu mor, tatlı incirlerdi, herhalde susuzluğa dayanabilen bir tip, bildiğim Aydın inciri değildi. Aşırı olgunlaşıp susuzluktan yer yer yanmışlardı. Bu arada ilerleyen saatle birlikte körfezin rengi değişiyordu. Burası her dem güneşli bir tepeydi. Herhalde gece en son inen yerlerden biriydi. Sanıyorum akşam olmak üzereydi. Elimizden bırakamadığımız incirlerimiz, armağan zeytinlerimiz önümüzde, son fotoğraflarımızı da çektirdik. Şimdi fark ediyordum, yedi incir fidanı vardı, oysa onlar dört kişiydi, yani EMİN arkadaş, bizi de temsilen incir fidanları getirmişti. HOMEROS'un buralarda yaşanan binlerce yıl önceki TRUVA savaşını da anlattığı İLYADA ve ODESA'da geçen gül parmaklı şafaklar dağlara yapışmış, olağanüstü kıvamı arıyor, eşsiz güzellikteki renklerini takınmaya uğraşıyor, belki şafakla son gösterisini yapıp da ayrılacağı doruklara şimdiden yerleşmeye çalışıyordu. Her ne kadar güzelliğine doyamasak da konuk olduğumuz bir yerdeydik sonuçta. Yol bizi beklerdi. Birkaç kişi seslendirdi. Ne var ki görünen yönetmenin düşündüğü son bir sahnesi daha vardı, bırakmadı bizi. " Gelin, " dedi. Önümüze geçti, evin üst katına çıktık, bir nedenle elektriği kesik olan büyük salon kütüphane gibi döşenmişti. Gezdirdi, açıklamalar yaptı Erhan KARATAŞ. Sonra herhalde benim de bir rolüm olması gerektiğine karar vermiş gibi sahneye çıkmama karar verdi. Dedim ya iyi bir organizasyoncuydu ve KARATAŞ'ın aklında kırk tilki geziyordu, ama hiçbirinin kuyruğu birbirine değmiyordu. " Aramızda bir yazar Şenol... soyadı neydi? " dedi. Arkadaşlar sağolsun adımı ve soyadımı söylediler, o da tamamını yineleyip "Ona bir kitap imzalayıp verecektim ama gördüğünüz gibi elektrik yok," dedi. Ben de ışık altında olmaktan rahatsız, " Boşverin, almış kadar oldum ," ne kadar demişsem de işgüzar arkadaşlarım ellerindeki telefonlarla ortalığı gündüz gibi yaptılar, dahası o kitaba belli ki bir uzun bir sunuş yazıncaya değin beklediler. Sonra da ne olduğunu anlayamayan mahcup olan benim elimden tutup kitabını gösteren bir resmimi çektirdiler birlikte sağ olsunlar. Fotoğrafta arkada duran kitabı elinde tutan mahcup taze bendim. Allahtan burada kontrol bende de tacize uğramış ama gene de mahalleye çaktırmayan o çirkin gülüşüm gözükmesin diye kestim fotoğrafı. O arada soruyorum Öner Yağcı'yla tanışıp tanışmadığını. Tanıştığını hatta onların sitesinin bir üyesi olduğunu, hasta olan orda oturan bir ortak tanıdıktan da bahsediyor, vahlanıyorum Öner'e söylemediğime. Dışarı çıktığımızda lacivert bir Ege gecesi patladı patlayacaktı. Minik, sarı bir ay gökyüzünde , o lacivertin içinde yüzmeye çalışıyordu, bir bebek ay... Vedalaştık. Emin Hasan'la bu kez her zamankinden farklı ayrıldık. Sizi bilmem ama zihnimin bir köşesini işgal eden güzel bir anıya, bırak o ANa dönmeyi, yeniden ziyaret etmeyi, ikinci kez açıp bakmaya, hatırlamaya bile korkarım; aynı güzellikte bulamam diye. O nedenle geçmişte bir güzellik yaşadığım yerlere gitmeye de korkarım, oysa kötü olaylar yaşadığım yerlerden başkasının aksine hiç çekinmem de... Çocukluk arkadaşlarım da öyledir. İnsanız sonuçta, ya onlar ya da biz bir adım fazla gelişmişsek birbirimizi rahatsız edeceğizdir , yani birbirimize batacağız da ondan. Oysa şimdi gördüm ki Emin Hasan benden daha da insan kalmış, güzel kalmış. Ama ben de umur gördüm; kıskanmadım, sevindim. Teşekkür ederim kardeşim. Sayende feleğe inat bir gün çaldık. Hem de çıkıp geldiğimiz kaynaklardan çok uzakta, gurbet ellerde... Keşke İhsan Çamur da olsaydı... Yazıyı bitirdiğimde internetten okuyan KARATAŞ, beni telefonla aradı. Zeytin fidanlarıyla ilgili bir köşe gösterdiğini ama yazıda değinmediğimi soyledi. " Üç fidan," dedi. Her 6 Mayısta misafirler geliyor zeytin fidanları dikiyorlarmış. Bizim getirdiğimiz fidanları da plaketle dikecekmiş bu yıl, bizim adımızla. Abartılı, hararetle teşekkür edecek, ben de nasıl önemi yok diyeceğimi düşünürken, aksine bu beklenmedik ayar canımı sıktı. Karataş 6 Mayısta yeni bir sahne oyununda gönüllü figüran olarak yer almamı bekliyordu galiba, düşününce sırtımdan ter boşandı Yine de kendimi bozmadım, sakince açıkladım: "O zeytinleri yazıda yazdığım gibi ben getirmedim, Emin Hasan getirdi, bizim de masraflara katılmamıza razı gelmedi. İyisi mi siz onun ve arkadaşlarının adını yazın, daha hakça olur. " KARATAŞ kolay pes edecek biri değildi. " "Bunu ben bilemem," dedi kararlı bir sesle. "6 Mayısta sizin plaketinizle bir zeytin ağacı daha olacak. " Artık pes ettim; "Siz bilirsiniz ," dedim. Sonucu görmek için önce 6 Mayısı beklemem gerek, sonra da onu arayıp sormam... Birkaç gün sonra rastlantıyla görecektim ki Karakaş beni facebookta arkadaşlıktan çıkarmıştı. Canı sağolsundu da artık arkadaşım da olmayan birine nasıl soracaktım? İlahi Erhan KARATAŞ, elin dert görmesin. Güzel bir kitap yazmışsın, onu tanıtan bir yazı da yazıp koymak boynumun borcu olsun. Değer. Bak bu sefer sen söylemedin, ben kendi inisiyatifimle bir teşekkür olsun diye düşündüm. Yandaki resmine ya da buraya tıklayarak o yazıya ulaşabilirsin.
- Yılmaz Güney'in YOL Filmi
FİLMİ İZLE YOL FİLMİ , senaryosu Yılmaz Güney tarafından yazılan, Yılmaz Güney ve Şerif Gören tarafından yönetilen 1981 yapımı dram , politik ve gerilim filmidir. Başrollerinde Tarık Akan , Şerif Sezer , Halil Ergün , Necmettin Çobanoğlu , Meral Orhonsay ... gibi oyuncular yer almaktadır. Uluslararası alanda büyük ilgi gören film, o dönemde sıkıyönetimin yarattığı baskıcı yönetim tarzına ve ülkedeki Kürtlerin sorunlarına açıkça değindiğinden ötürü Türkiye 'de uzun bir süre yasaklı kalmış ve izleyenlere cezalar bile verilmiştir. Türkiye'de 1992 yılında izlenme yasağı kaldırılmış ve 1999 yılında Yılmaz Güney'in eşi Fatoş Güney'in çabalarıyla gösterime girebilmiştir. Film, 1982 'deki Cannes Film Festivali 'nde "En İyi Film" seçilip Altın Palmiye Ödülü 'nü kazanmış ve bu ödülü alan ilk Türk filmi olmuştur. Ödül, Türk sinema tarihinde kazanılan en önemli ödüllerden birisidir. Yılmaz Güney , kısmen kendi mahkûmluk yıllarından esinlenerek yazdığı filmin senaryosunu hapishanede tamamladı. Güney, filmin çekimlerinde bulunamayacağı için senaryoyu normal bir film senaryosuna göre oldukça detaylı hazırladı. Çekimlerine ise 1981'in ocak veya şubat aylarında başlandı. Film, Yılmaz Güney'in hapishanede olması nedeniyle arkadaşı ve eski asistanı Şerif Gören tarafından Güney'in talimatları ve yönlendirmeleriyle yaklaşık dört aylık zaman diliminde çekildi. Bu durum, daha sonra bazı kesimlerce Yılmaz Güney'den "hapishaneden film yöneten yönetmen" olarak bahsedilmesine neden oldu. Film , 12 Eylül Darbesi sonrasındaki Türkiye'yi, devlet yetkililerini ve özellikle Kürt halkını , bir hafta ev iznine verilen beş mahkûmun hikâyeleri aracılığıyla göstermektedir. Yılmaz Güney, sıkıyönetim dolayısıyla filmin Türkiye'de yayınlanmayacağını öngördüğü için görüntüleri yurt dışına, İsviçre 'ye gönderdi. Ardından aynı yıl hapishaneden ve Türkiye'den kaçan Güney, İsviçre'ye gitti. Güney, görüntüleri İsviçre'den aldıktan sonra Fransa 'ya geçti ve filmin kurgusunu orada yaptı. Kurgu sırasında, Cannes direktörünün süreyi kısaltma önerisini dikkate alarak beğenmediği bazı sahneleri çıkardı ve bu da filmin süresinin orijinalinden yaklaşık 22 dakika kısa olmasına neden oldu. Son kurguyla birlikte filmi Cannes'a gönderen Yılmaz Güney, 14–26 Mayıs 1982 tarihlerinde düzenlenen 35. Cannes Film Festivali 'ne katıldı. Festivalin "yarışma" bölümüne kabul edilen Yol, Costa–Gavras 'ın Kayıp (Missing) filmiyle beraber oy birliğiyle Altın Palmiye Ödülü 'ne layık görüldü ve Güney, Gavras ile sahneye çıkıp ödülünü aldı. Bu, Türkiye yapımı bir filmin Cannes'da aldığı ilk ödüldü. Film aynı zamanda 55. Akademi Ödülleri 'nde " En İyi Uluslararası Film " dalında İsviçre'nin katılımcısı olarak seçildi, ancak aday olamadı. Buna karşın Yol , 1982 Altın Küre Ödülleri 'nde " Yabancı Dilde En İyi Film " dalında aday gösterilerek şu ana kadar bu başarıyı yakalayan tek Türk filmi oldu. Yol aynı zamanda, 2014'teki ikinci ödüle kadar 32 yıl boyunca Türkiye'nin tek Altın Palmiyeli filmiydi. FİLMİ İZLE
- SOSYALİZM ÖLDÜ MÜ?
Zeki Sarıhan * Dünya’da halkların fırtınalı denizler gibi coştuğu, dindiği, geri çekildiği dönemler vardır. Galiba epey bir süreden beri geri çekilme dönemindeyiz. Halkların, kendileri için bir dünya yaratma çabası, son olarak İkinci Dünya Savaşı ile 1970’li yıllar arasında yükselişe geçmişti. İkinci Dünya Savaşı yıllarında birçok ülkenin halkı sosyalizmi seçerek yeni bir hayatı tercih etmişlerdi. Onlara yol gösteren ideoloji Marksizm’di. İşçi sınıfının zayıf olan bazı ülkelerde ise subaylar darbelerle iktidarı ele geçiriyor, onlar da rejimlerine ”sosyalist” sıfatı yakıştırmaktan geri durmuyordu. Arap sosyalizmi gibi. Türkiye halkının unutturulduğu sosyalizmle yeniden ve daha yakından tanışması 1960 Devrimi sonrasıdır. Bundan önceki sosyalizmle haşır neşir olması 1920-1921 yılları idi. Türkiye sosyalistleri bu dönemde gençliği, işçisi, kadınları, aydınları, ile hatta genç askerleri ile iktidarı ele almayı ciddi ciddi düşündüler ve harekete geçtiler. Karşı taraf (ABD ve Türkiye’deki işbirlikçileri) ise vermemek için her çareye başvurdu. 1971, 1980 faşist askerî darbeler bunun niçin yapıldı. Sosyalistlere zulmedildi. Örgütlenmeleri yasaklandı. Gene de Türkiye’deki sosyalizm ateşini söndüren bunlar olmadı. Sosyalizmi adeta ölüm döşeklerine düşüren, 1980’leri sonlarında Sovyetlerde ve bütün Doğu Avrupa’da “sosyalist” rejimlerinin art arda kapitalizmle yer değiştirmesidir. Böylece sosyalistlerin tartıştığı bir konu açığa çıkmıştır. Sovyet Bloğunda sosyalizm çoktan bozulmuş, ve yoz bir parti diktatörlüğüne dönüşmüştür. İKİ TÜR SOSYALİST Türkiye’de çeşit çeşit sosyalist çevre vardı ama bunların çeşidini ikiye düşürmek mümkündür: Bir: Türkiye sosyalistleri. Bunlar Türkiye emekçilerine güvenen, ayakları Türkiye topraklarına basan gerçek sosyalistler, İki: Sovyetler Birliğine bağlı, onunla birlikte ve ona güvenerek sosyalist kimliği taşıyanlar. Sovyet Cephesinin yıkılması, esas bu ikinci cephenin moralini sıfıra indirdi ama yıkılmamış sosyalistleri de kaygılandırdı ve onları rejimlerini yaşatmak niçin yeni önlemler almaya sevk etti. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kapitalist yöntemleri sosyalizmin emrine tabi kılması ve halkın refahını artırmaya öncelik vermesi bu önlemlerin en görülenidir. Türkiye sosyalistlerinin büyük çoğunluğu artık 1960’larda ve 70’lerde olduğu gibi sosyalist değildi. Sosyalizmden umudunu kesenler ya başka oluşumlara kapağı attılar ya da bir kenara çekildiler. İçlerinden bir kısmı yıllardır mücadele ettikleri milliyetçiliği yeniden keşfettiler. Çoğu Kemalizm’i sığınabileceği bir liman olarak gördü. İSRAFİL SURUNU VURDUĞU ZAMAN… Günümüzde sosyalist parti ve çevreler yok değildir fakat bunlar geniş halk yığınlarının desteğini almaktan uzaktır. Bu, onların beceriksizliklerinden değil, bütün dünya için sosyalizm mevsiminin gelmemiş olmasındandır. Geri çekilme nerdeyse hâlâ sürmektedir ve mevcut sosyalistler kılıç artığı gibidirler. Bilindiği gibi, “ağzıyla kuş tutsa” bir önder veya kadro kitlelere zamanı gelmeden devrim yaptıramaz. Toplum, devrim ve sosyalizm için kabardığı zaman ise yönetici kadro ve liderini bulur. Günümüz koşullarının sosyalistlere yüklediği görev, kimliklerini sapasağlam korumaları ve toplumu emperyalizme, gericiliğe ve her türlü haksızlığa karşı mücadeleye, bilinçlenmeye sevk etmektir. HER ŞEYİN BİR VAKTİ VAR Sosyalizm, insan beyninin keşfettiği en ileri, en haklı düzenin adıdır. Yüzlerce yıllık mücadelenin ve toplumsal bilimlerin gelişmesinin bir sonucudur. Bu bakımlardan sosyalist olmayanlar, onun kötülüğü üzerinde değil, uygulanmasının imkânsızlığı üzerinde duruyorlar. Gerçekten de sosyalizmin de kapitalizm gibi birçok sorunu vardır. Sosyalizm emeği ile yaşayanların ihtiyacına cevap verecek bir rejimdir. Oysa ülkede mülkiyet yaygınlaşmaktadır. Refah düzeyi düne göre çok yükselmiştir. Sosyalizmin yükseldiği dönemler, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları döneminde olduğu gibi savaş, yoksulluk ve eşitsizliğin yaygın olduğu dönemlerdir. Sosyalistler, böyle dönemlerin gelmesini istemezler ancak o şartların içinden sosyalizmle çıkılması için halklarının başına geçerler. Fakat durgunluk döneminde sosyalistler durumlarını korumaz ve geliştirmeye bakmazlarsa, kriz dönemlerinde topluma başkaları önderlik ederler. Sosyalistler, mantıklı politikalarla, ahlaki özellikleriyle geleceğe yatırım yapmakla yükümlüdürler. AYAĞI TÜRKİYE TOPRAĞINDA Sosyalistler şunu da hesaba katmalıdırlar: Sosyalizm de sürekli gelişen bir felsefe ve uygulamadır. Her ülkenin sosyal, siyasal, sınıfsal koşulları farklıdır. Türk sosyalizmi, Sovyet veya Çin, Küba sosyalizmine benzemek zorunda değildir. 20. Yüzyıl sosyalizminin böyle bir zaafı vardı. Ülke koşullarını hesaba katan Çin, Kuzey Kore, Küba gibi ülkelerin sosyalizmleri ayakta kalmayı başarabildi. Türkiye sosyalistleri, ayağı yere, Türkiye toprağına basan, Türkiye sosyolojisini hesaba katan ve Türkiye devrimci hareketinden güç alan bir sosyalizmi adım adım inşa etmeye çalışmalıdırlar. (Independent Türkçe, 30 Mart 2026)
- Bir Efsane Sinemacı Yılmaz Güney'in Doğum Günü
Yılmaz Güney, (1 Nisan 1937, Yenice , Adana - 9 Eylül 1984, Paris ), YILMAZ GÜNEY (1 Nisan 1937, Yenice , Adana - 9 Eylül 1984, Paris ), Kürt ve Zaza kökenli Türk oyuncu, yönetmen, senarist, yapımcı, yazar, şair ve aktivisttir. Oyuncu olarak yer aldığı Çirkin Kral , hem senaristi hem de yönetmeni olduğu Umut , Ağıt , Baba , Arkadaş ve Duvar , senaryosunu yazdığı ancak 1974-1981 yılları arasında cinayet nedeniyle hüküm giymesi sebebiyle çekimlerinde bulunamadığı eş yönetmenli Yol ve Sürü gibi filmleriyle tanınmaktadır. Güney, eserlerinin birçoğunu sol perspektiften üretmiş ve bunları Türkiye'deki işçi sınıfı insanlarının içinde bulunduğu kötü duruma adamıştır. Filmlerinde Türkiye'deki toplumsal yapı ile birlikte Kürt halkının , kültürünün ve dilinin tasvirini etkin bir şekilde kullanmıştır. Sinemacılığı herkes tarafından ilham verici olarak kabul edilen, yazarlığının başarısı takdir edilen Yılmaz Güney'in gerek evlilikleri, gerekse gündelik yaşamı çok olaylı, şiddete yakın geçecektir. 1959 yılında sinemaya adımını atan Güney'in kariyeri içinde, hem siyasi suçlar hem de cinayet nedeniyle olmak üzere pek çok hapis ve sürgün cezası bulunmaktadır. UMUT FİLMİ Birçok sinemacı, özellikle Sürü ve Yol filmlerinde Kürt kültürünü açıkça tasvir etme becerisi nedeniyle Yılmaz Güney'i Kürt sinemasının kurucularından biri saymaktadır. Kimileri ise Türk sinemasının, Güney'in filmlerinin Avrupa'da elde ettiği başarılar neticesinde dünyaya açıldığını söylemektedirler. Amerikalı yönetmen Elia Kazan, 1970'li yıllarda Milliyet gazetesinde Yılmaz Güney'in Umut filmi hakkında bir makale yazdı ve "filmin şiirsel bir film olduğunu, tamamen doğal nitelik taşıdığını, ne Hollywood ne de Avrupalı üstatların bir kopyası olmadığını" belirtti. Yol filminin Altın Palmiye başarısından sonra Time eleştirmeni Richard Corliss, Yılmaz Güney'i "dünya çapında bir film yapımcısı" olarak tanımladı. Güney ile aynı yıl Altın Palmiye kazanan Yunan asıllı Amerikalı yönetmen Costa-Gavras, 1987'de verdiği bir röportajda "Güney'in Türkiye'den çıkmış en önemli yönetmen" olduğunu vurguladı. 2019'da Türkiye'ye bir ziyaret gerçekleştiren Oscar Akademisi Başkanı John Bailey, "Yılmaz Güney filmlerinden hoşlandığını ve ilk izlediği Türk filminin Yol olduğunu" söyledi. Güney, birçok İranlı yönetmene de ilham kaynağı olmuştur ve İran sinemasında önemli bir etkisi vardır. İranlı yönetmen Cafer Panahi, 2000 yılında verdiği bir röportajda "Yılmaz Güney'in sinemasını ve Yol filmini çok beğendiğini" söyledi. Yine İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi ise bir keresinde yönetmen Zeki Demirkubuz'a "Siz bizden çok şanslısınız, çünkü arkanızda Yol gibi bir film var." dedi. Muhsin Mahmelbaf'ın kızı Semira Mahmelbaf, bir röportajında " Biz küçükken babam hep Yılmaz Güney filmlerini izlerdi. Ben de birkaç filmini seyrettim ve çok beğendim. " ifadesini kullandı. Mecid Mecidi, Yol filminin oldukça başarılı olduğunu söyleyip Güney'i "büyük bir usta" olarak tanımladı. Asgar Ferhadi de Güney'e ve filmlerine olan sevgisinden söz etti. “ İlk olarak Yılmaz Güney'in Yol adındaki filmini izlediğim zaman sinemayla ilgilenmek istemiştim. Bu filmin beni gerçekten sarstığını hatırlıyorum. Artık daha olgundum -sanırım 17 yaşındaydım- ve [filmi izledikten sonra] şöyle dedim: 'Bu inanılmaz bir şey, ben de sinemanın bir parçası olmak istiyorum.' ” — Oscar Ödülü sahibi Meksikalı-Amerikalı yönetmen Alejandro G. Iñárritu, 2008 En İyi Film ve En İyi Yönetmen Akademi Ödülü sahibi olan Meksikalı yönetmen Alejandro G. Iñárritu, Stephen Lowenstein'ın 2008'de çıkan My First Movie, Take Two adlı kitabında sinemayla ilgilenmeye başlamasının ilk etkeninin Yol filmi olduğundan söz etti. 17 yaşında filmi izlediğini söyleyen Iñárritu, filmden "çok insancıl, çok gerçekçi ve dramatik" şeklinde bahsetti. Iñárritu'nun Amores Perros (2000), 21 Grams (2003) ve Babel (2006) filmleri, Yılmaz Güney'in Yol filmindeki gibi birden çok insanın öyküsünü aynı anda konu almaktadır. The Revenant filmi 2016'da Türkiye'de vizyona girdikten sonra Cüneyt Cebenoyan tarafından Leonardo DiCaprio'nun soğuk havadan korunmak için ölen bir atın karnına girdiği sahnenin, Yol filminde Yılmaz Güney tarafından kurguda kesilen sahneye gönderme olduğu, "Iñárritu'nun Yol'un hikâyesini ve asıl senaryosunu bildiğinin söylenebileceği" yorumu yapıldı. Güney'in yakın arkadaşlarından biri olup Sürü ve Yol filmlerinde başrolde oynayan Tarık Akan, ölmeden kısa bir süre önce Güney dergisine verdiği röportajda Yılmaz Güney'i "Türk sinemasının en yukarısındaki kişi" diye tanımladı. 2015'te Türk yönetmen Zeki Demirkubuz, Türk sinemasında en sevdiği yönetmenin Yılmaz Güney olduğunu ve "Güney'in Marksistliğine, solculuğuna rağmen öldüremediği öz ve ateşten etkilenmemenin mümkün olmadığını" söyledi. Almanya'da doğup yaşayan Türk yönetmen Fatih Akın, 2006 yılında İngiliz The Telegraph gazetesindeki konuşmasında Güney'den "Hepimiz [Türk yönetmenleri] onun çocuklarıyız." şeklinde bahsetti ve Yol filminden çok etkilendiğini söyledi. Akın, "Filmi ergenlik çağımda annemle birlikte izlemiştim. Öykü çok etkileyiciydi." dedi. 2024'teki Adana Altın Koza Film Festivali'nin ödül töreninde konuşan jüri başkanı Nuri Bilge Ceylan, "Yılmaz Güney'i çok sevdiğini, kendisinden etkilendiğini, sinemasından ve kişiliğinden pek çok şey öğrendiğini" ifade etti. Yazar Elif Şafak, Habertürk gazetesindeki bir yazısında "Yılmaz Güney'in karmaşık bir kişiliğe sahip olduğunu, mizacının kimi yönlerini sevdiğini kimi yönlerini tasvip etmediğini ama eserlerini her zaman ilgiyle izlediğini, sanatını takdir ettiğini" belirtti.
- DİZELERİN İZİNDE:
Şiirin Yüceltildiği Bir Gece * Zeki BAŞKURT * Nilüfer’de bu akşam, sözcüklerin ve ezgilerin iç içe geçtiği, belleğimizde iz bırakan özel bir buluşmaya dönüştü. Nilüfer Belediyesi Şiir Kütüphanesi’nin düzenlediği “Dizelerin İzinde” etkinliği, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde şiirin düşünceyle, müziğin duyguyla buluştuğu çok katmanlı bir atmosfer yarattı. Gecenin açılışında belediye başkanı Şadi Özdemir’in konuşması, yerel yönetimlerin kültür-sanat alanındaki sorumluluğunu anımsatan bir çerçeve sundu. Ardından şair Turgay Fişekçi ’in Türk şiirinin tarihsel serüvenine ilişkin yaptığı kapsamlı anlatım, dinleyiciyi yalnızca bir etkinliğe değil, aynı zamanda bir edebiyat yolculuğuna davet etti. Beş Hececiler’den Garip Akımı’na, İkinci Yeni’den toplumcu gerçekçiliğe uzanan bu çizgi, şiirin nasıl değiştiğini değil, nasıl derinleştiğini de gösterdi. Gecenin odağında ise kuşkusuz Ataol Behramoğlu vardı. Şiirlerinin yazılış süreçleri, dönemsel arka planları ve kişisel tanıklıkları üzerine yapılan söyleşi, şiirin yalnızca bir estetik üretim değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Fişekçi’in soruları ve Behramoğlu’nun içten yanıtları, izleyiciyle sahne arasındaki mesafeyi ortadan kaldırdı; dinleyiciler de sorularıyla bu diyaloğun bir parçası oldu. İkinci bölümde Nilüfer Belediyesi Şehir Tiyatrosu oyuncularının sahneye taşıdığı şiirler, gecenin duygusal doruk noktalarından birini oluşturdu. “Bir Mavi Çiçek Kalmıştı Sadece”, “İyilerle Kötülerin Savaşı”, “Bebeklerin Ulusu Yok” ve “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var” gibi şiirler, yalnızca okunmadı; yeniden yorumlanarak yaşatıldı. Her bir dize, sahnede bir duyguya, bir anıya, bir sorgulamaya dönüştü. Müzikal bölümde ise Haluk ÇETİN , Behramoğlu’nun dizelerini ezgiyle buluşturarak şiirin bir başka kapısını araladı. Şiirin müzikle kurduğu bu ilişki, sözün anlamını çoğaltırken, dinleyicide kalıcı bir etki bıraktı. “Dizelerin İzinde”, yalnızca bir etkinlik değil; şiirin geçmişten bugüne uzanan yolculuğuna tanıklık eden, düşünceyi ve duyguyu aynı potada eriten bir kültür buluşmasıydı. Bu gece, şiirin hâlâ yaşayan, dönüştüren ve birleştiren bir güç olduğunu bir kez daha anımsattı. Nilüfer’in kültür sanat yaşamına değer katan bu tür etkinlikler, kentin ruhunu beslemeyi sürdürüyor. Böyle güzelliklerin yaşanmasında, yaşatılmasında emeği geçen herkesi yürekten kutlarım. Zeki BAŞTÜRK
- Sabahattin Ali
Nurten B. AKSOY * Başın Öne Eğilmesin Başın öne eğilmesin Aldırma gönül aldırma Ağladığın duyulmasın Aldırma gönül, aldırma ……………………. Dertlerin kalkınca şaha Bir sitem yolla Allah’a Görecek günler var daha Aldırma gönül, aldırma …………………… Kurşun ata ata biter Yollar gide gide biter Ceza yata yata biter Aldırma gönül, aldırma Dizelerinde dediği gibi; “başını hiç öne eğmeyen”, çok zorlu bir yaşam geçiren ve “görecek günler var daha” derken karanlık bir ormanın kuytusunda yaşamına son verilen Sabahattin Ali’nin doğum günü 25 Şubat... “Kürk Mantolu Madonna” isimli romanı, yazılmasının üstünden uzun yıllar geçmesine karşın hâlâ “en çok satan kitaplar” listelerinin ilk sıralarında yer alan ve Modern Türk Edebiyatının en önemli isimlerinden olan Sabahattin Ali; öykücülüğü, şairliği, gazeteciliği ile olduğu kadar karanlık, meçhul bir cinayete kurban gitmesi ile de tanınır. 1907 yılının soğuk bir şubat günü Gümülcine’de doğar. Asker olan babasının görevi nedeniyle İlköğrenimini çeşitli illerde tamamlayan Sabahattin Ali’nin ilkokul dönemi Birinci Dünya Savaşının gölgesinde geçer. Bu dönemde, babasının yönlendirmesiyle ilk yazma çalışmalarına başlar. Küçük Sabahattin, yazı yazma konusunda babasıyla yaşadığı bir anısını şöyle anlatır: “Babam pazarda gördüklerimi yazmamı isterdi. Bir kez yazıya şöyle başlamıştım: ‘Sabahın erken saatinde pederimin latif sesiyle uyandım'. Babam öfkelenmiş ‘Haydi oradan yalancı kerata, sabahın köründe seni zorla yatağından kaldırıyorum. Babanın latif sesiymiş! Sesim sana latif gelir mi hiç! İçinden geldiği gibi yaz’ demişti.” İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulunda, daha sonra da İstanbul Öğretmen Okulunda eğitimini tamamlar ve öğretmen olur. Bir yıl Yozgat’ta ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra Millî Eğitim Bakanlığının açtığı sınavı kazanarak Almanya’ya gider, iki yıl da orada eğitim alır. Yurda döndükten sonra çeşitli okullarda öğretmenlik görevini sürdürür. Ruhumun dalgaları, koşup kabarmayınız. Her damlanız tutuşan göğsüme birer bıçak. Kalbim bir kayadır ki nerdeyse yıkılacak, Hayalden köpüklerle kalbimi sarmayınız. Dümdüz olsam diyorum, ve kumlu bir sahili Yalayan sular gibi siz de yavaşlasanız. Çekilse kulağımdan hatıraların dili. Bilmediğim yeni bir masala başlasanız, Ey eski günler artık bana yaklaşmayınız, Ey hayaller, vurmayın kalbimin sert taşına. Bütün bir hayat bile değmez bir göz yaşına, Ruhumun dalgaları, köpürüp taşmayınız. 1932 yılında Konya’da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk’ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanır, bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatar. Cumhuriyetin onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla yeniden özgürlüğüne kavuşan Sabahattin Ali, Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurarak yeniden göreve alınmasını ister. Dönemin bakanı Hikmet Bayur’un “eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini” istemesi üzerine Varlık dergisinde “Benim Aşkım” adlı şiirini yayımlar ve Atatürk’e bağlılığını göstermeye çalışır. (15 Ocak 1934) Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü’ne alınarak Ankara II. Ortaokulunda öğretmenlik yapmaya başlar. 16 Mayıs 1935'te Aliye Hanım ile evlenir, 1936’da askere gider, Eylül 1937’de ise kızı Filiz Ali dünyaya gelir. Ankara Devlet Konservatuarında Almanca öğretmenliği yapmaya başlar. Bu arada “İçimizdeki Şeytan” isimli romanı milliyetçi kesimde büyük tepki toplar. Nihal Atsız’ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık, Sabahattin Ali dava açar ve dava sırasında çok sıkıntı çeker. 1944 yılında davayı kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamaz. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınır, Bunun üzerine Sabahattin Ali, İstanbul’a giderek gazete ve dergicilik yapmaya başlar. (1945) Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalır. 1946 - 1947 yılları arası Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarır. Ancak bu dergiler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşır, dergilerin isimlerindeki “Paşa” ifadesiyle "Milli Şef" İsmet Paşa ile alay edildiği iddiası ile dergiler kapatılır, yazılar ve yazarları hakkında kovuşturma açılır. Sabahattin Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatar ve karşılaştığı baskılardan bunalır. Yine hakkındaki bir başka dava nedeni ile 1948’de Paşakapısı Cezaevinde üç ay yatar. Buradan çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlar, işsiz kalıp, yazacak yer bulamayınca yurt dışına gidebilmek için pasaport almak ister fakat alamaz. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı da bulamayınca Bulgaristan’a kaçmaya karar verir. Ancak para karşılığı anlaştığı, kamyonuna binerek kaçmak istediği Ali Ertekin adlı kaçakçı tarafından, 2 Nisan 1948 tarihinde şaibeli bir şekilde öldürülür. Sonraları, eski bir astsubay olan Ali Ertekin’in cinayeti dönemin hükümeti emriyle işlediği söylentileri çok duyulup tartışılsa da bu resmen doğrulanamaz. Başım dağ, saçlarım kardır, Deli rüzgarlarım vardır, Ovalar bana çok dardır, Benim meskenim dağlardır. Şehirler bana bir tuzak, İnsan sohbetleri yasak, Uzak olun benden, uzak, Benim meskenim dağlardır. Kalbime benzer taşları, Heybetli öter kuşları, Göğe yakındır başları; Benim meskenim dağlardır. Yârimi ellere verin; Sevdamı yellere verin; Elleri bana gönderin: Benim meskenim dağlardır. Bir gün kadrim bilinirse, İsmim ağza alınırsa, Yerim soran bulunursa: Benim meskenim dağlardır. “Benim meskenim dağlardır” dizelerinde başına gelecekleri sanki sezen ve 1 Aralık 1947’de eşi Aliye Ali’ye gönderdiği mektupta “İhtiyarlığımda çekilmez bir adam olacağım hakkındaki iltifatına teşekkür ederim. Ama bu tahminin doğru çıkmayacak sanırım. Çünkü ihtiyarlayacağımı kim söyledi. Hep genç kalacağım” der. Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlar, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen şiirleri ile edebiyat çevrelerinde ilgi uyandırır, roman ve öyküleri ile de zihinlere kazınır. Roman ve öykülerinde Anadolu insanına yaklaşımıyla, edebiyata yeni bir boyut kazandırdığı konularını toplumsal eşitsizliklerden alır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirerek, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirir. 1937’de yayınlanan “Kuyucaklı Yusuf” romanı, gerçekçi romanımızın en özgün örneklerinden biridir. Öykülerinde, tanımlamakta güçlük çektiğimiz kimi duyguları ustalıkla anlatır. İnsanın zavallılığını ve gücünü aynı sarsılmaz üslupla, zaman zaman masalsı ve destansı bir biçimde yansıtmayı başarmıştır. O yılların edebiyat dünyasında Nazım Hikmet ve devrin diğer edebiyat ustalarının gözünde gelecek vaat eden bir yazar olur Sabahattin Ali. Hapishane günlerinde, eşi Aliye Hanıma ve kızı Filiz’e yazdığı mektuplarında onlara hiç üzülmemelerini ve güçlü olmalarını söyler hep… Kızı Filiz Ali anlatıyor: “Babamın sözünü tuttum ve uzun zaman hiç üzülmemiş gibi yaptım. Yıllar boyu onun öldüğüne inanmadım. Geri gelecek diye bekledim. Kalabalıklarda ona benzettim insanları, yabancı ülkelerde beyaz saçlı, kısa boylu, tombulca adamları takip ettim, odur diye. Rüyalarıma girdi sık sık, hiç konuşmadan, gözlerini hafif kısarak, gülümseyerek baktı bana rüyalarımda, ben hep peşinden koşup onu yakalamak istedim ama hiç başaramadım. Babam için uzun yıllar hiç gözyaşı dökmedim, çünkü o ‘Filiz hiç üzülmesin’ demişti.... Madem “meskeni dağlardı” Sabahattin Ali’nin, biz de ona dağlarda bir işaret bırakacaktık. Çatağın yakınındaki düzlükte arkasını Istranca Ormanları’na dayamış koskoca bir kayanın üzerine gömdüğümüz mermer parçasına, ‘Başım dağ / Saçlarım kardır / Benim meskenim dağlardır’ diye yazdık. O günden beri artık babamı rüyamda görmüyorum ve inanıyorum ki artık ruhu huzura kavuştu ve dağlarda özgürce dolaşıp duruyor..." Döndüm daldan düşen kuru yaprağa Seher yeli dağıt beni kır beni Götür tozlarımı burdan uzağa Yarin çıplak ayağına sür beni Aldım sazı çıktım gurbet görmeye Dönüp yâre geldim yüzüm sürmeye Ne lüzum var şuna buna sormaya Senden ayrı ne hal oldum gör beni Ayın şavkı vurur sazım üstüne Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne Ay bir yandan sen bir yandan sar beni Yedi yıldır uğramadım yurduma Dert ortağı aramadım derdime Geleceksen bir gün düşüp ardıma Kula değil yüreğine sor beni
- GECE 02.15
Niyazi UYAR * Aynı okulun, aynı bölümünün, aynı sınıfında arkalı önlü oturmuş iki arkadaştılar. Sınıf arkadaşlığından öte bir şeyler paylaşmış, dert yoldaşı olmuşlardı; ama zamanın sert iklimi, çağın hoyratlığı, içlerinde filizlenen duyguları bir ateş topu gibi büyütüp yine içlerine gömmüştü. Dillerine varamayan bir sevda, gözlerine yerleşip kalmıştı yalnızca. Enstitünün kapatılmasıyla yolları ayrıldı. Ayrı şehirleri tercih etmek zorunda kaldılar. Belalı enstitü günleri, yüreklerinin sesine kulak vermek, o günlerde lükstü. Sevdaya dair tek kelime etmeden içlerine gömdüler yüreklerinin yangını. Enstitüyü bitirdiler. Atama için beklemeye başladılar. Beklemek… Ne beklemekti ama! Umacılara gark olmuş bir bekleyişti bu. On dört ay sonra atamaları yapıldı. … Yeşilliğin bin bir tonuna yaslanmış, bahçe içlerinde evlerin sıralandığı bir kasabaydı burası. Ses etsen, ünlesen, sesin insana değil, ağaçlara çarpıp geri dönerdi. Karadeniz’de bir kasaba desem, görmemişti hiç Karadeniz’i. Burası, Sakarya Akyazı Yuvalak Köyü desem, orası da değil. Ama neresi olursa olsun, ün etsen duyacak biri vardı: Mirciloğlu Nusret. Yeşilin her halini bilen bir yerdi burası. Kasabanın tek ortaokulu, tek ilkokulu vardı. Bir eğitimcinin gönül rahatlığıyla oturabileceği ev sayısı ise bir elin parmaklarını geçmezdi. Kasaba eşrafından Nida Bey’in bahçe içindeki evi, gelen öğretmenlerin kader durağıydı. Alt katta tuvaleti, ortak banyosu olan, birer odalı müştemilatlar lojman niyetine kullanılırdı. Başka evler vardı elbet, ama Nida Bey’in evinden başka evde kalmak, onu çiğneyip geçmek sayılırdı. Dışarıdan gelenler ona mahkûmdu. Nida Bey, Allah var, çok kira almazdı. Mesela ramazan ayında hiç kira almazdı kiracılarından. Hıdrellezde kiracılarını pikniğe götürür, bir kuzu kestirir, canı isteyen şarabını, canı isteyen rakısını içer, içmek istemeyene ise reyhan şerbeti ikram edilirdi. Yeleğinde köstekli demiryolu markalı saati, üstünde İngiliz külotu pantolonuyla heybetli bir adamdı. Geniş gönüllüydü. Dışarıdan gelenlere kol kanat germek onun işiydi, başkasına bırakmazdı. Kasabanın altı sınıflı tek ortaokuluna aynı anda iki öğretmenin tayini çıktı. Tesadüf bu ya, ikisi de Türkçe öğretmeniydi. İki aile, birbirlerinden habersiz, Nida Bey’in avlusundaki odalara yerleşti. Yol yorgunluğu ağır bastığından akşamdan yattılar. O gece, birbirinden habersiz iki eski arkadaş, enstitü yıllarına dair aynı rüyayı gördü. Uludağ’ın yamacından Bursa Ovası’na doğru kanatlanıp uçuyorlardı. Ne ağırlık vardı ne korku. Yalnız rüzgâr ve genişlik… Rüya yorumcusu Ali Paşa’ya anlatsan, “bir tarafların açıkta kalmış” deyip gülüp geçerdi. Uçuk, kaçık, manasız bir rüyaydı belki; ama içlerinde yıllardır bastırılmış bir arzunun yankısıydı. Sabah olmuştu. Kahvaltılar edilmiş, vakit ikindiye doğru ağır ağır akmıştı. Bahçede, yeşilin ortasında iki sofra kurulmuştu. Yeni gelenler ne göz göze gelmişler ne bir merhaba demişlerdi birbirlerine. Nida Bey, prensibi gereği, yeni misafirlerini ayrı ayrı çağırırdı. Kerem Bey, karşı komşularıyla henüz tanışmamıştı. Yemek bitip sohbet dereden tepeden akarken, başını yirmi metre ileride oturanlara çevirdi. Aynı anda, o sofradaki hanımefendi de başını kaldırdı, yirmi metre ötedeki yeni gelen aileye baktı. O anda yeni gelen hanımefendi de onlara alıcı gözle bakıyordu. İki meraklı bakış, onuncu metrede buluştu. Buluşur buluşmaz tanıdılar birbirlerini. Hanımefendi, saçlarını ara ara yukarıdan at kuyruğu yapan, ince dudaklı, çekik gözlü, tek gamzeli Aynur’du. Kaymakam koruması Hasan Efendi’nin iki numaralı kızıydı Aynur. Aynı enstitünün, aynı bölümünün, aynı sınıfının öğrencisi olmuşlardı. Bir zamanlar yan yana oturup yüreklerinin sesine kulak vermeyen iki arkadaştılar. Zamanın duvarları, onları yıllar önce birbirinden ayırmıştı. Şimdi birinin eşi, birinin kocası vardı. Hiç konuşmadılar, acı bir tebessümle, göz göze gelmekle yetindiler. Yemek bitene kadar yan gözle, kaçak göçek bakıştılar sadece. Köçekler çoktan oynamış, geçmişti. Devir, onları yan yana getirmemişti. Ne ön koltukta ne arka koltukta yerleri olmuştu devrim arabalarının. Kerem, birken iki, ikiyken üç, üçken dört can olmuştu. Aynur ise birken iki olmuş, lakin üç olamamıştı. Doktor ebe deyip çok kapı aşındırmışlardı. Küçükken geçirdiği ateşli hastalık, umutlarını sessizce söndürmüştü. Bu, konuşulmayan ama herkesin bildiği bir acıydı. … Gece yarısını geçmişti. Uykunun yolu ikisine de uğramıyordu. Yataklarında dönüp durdular. Keçi saydılar, koyun saydılar, sayı saydılar; nihayet sayılar tükendi. Saat 02.15’te, sanki kavilleşmiş gibi, aynı anda yataklarından kalktılar. İkisi de odalarından aynı anda ayak uçlarına basa basa kapıyı açtılar. Gecenin karanlığına karıştılar. Gece, gizlenmenin değil, özgürlüğün adıdır. Karanlık, canandır. Beş dakika, on dakika… Hiç konuşamadılar, yalnızca sarıldılar. Yılların hasreti, kelimelere sığmadı. Konuşacakları çok şey vardı, ama tek kelime çıkmadı ağızlarından. Birbirlerinden ayrılırken, eskiden tanış olduklarını bir Allah 'ın kuluna söylemeyeceklerine dair içlerinden yemin billah ettiler.. Ayrıldılar. Ayrılış, o ayrılıştı, taş bastılar yüreklerine, kan kusup kızılcık şerbeti içercesine sustular. Sevgili okur, merak ediyorsun biliyorum. Ama ben peşinen söyleyeyim: Bu anlattıklarım, Dahiliye Uzmanı Doktor Enver Çiçek’in aynasında görülenlerin anlatımıdır. İnanmak veya inanmamak senin tercihin. İster inan, ister inanma. Ya da en iyisi, sen kendi kurgunu kur...























