
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4490 sonuç bulundu
- Kar Üstünde Donup Kalan Kardelenler
Nurten B. AKSOY * "Sarıkamış üstünde kar; Kar altında Mehmedim yatar, Gülüm donmuş kara dönmüş; Gören sanmış yârini sarar… Kimi Yemen kimi Harput; Üzerinde ince çaput; Avut yiğit gönlün avut, Yar sarmazsa Mevlam sarar…" (Kemal Arı) Toplam on bir günde kaybedilen binlerce hayat… Başkomutan vekili Enver Paşa ve yardımcısı Alman Bronzart Paşa… Sarıkamış’tan ta Batum’a kadar, Rus işgali altındaki Türk toprakları ve bu toprakları savunmak için Allahüekber Dağlarında solan KARDELEN ÇİÇEKLERİ… Birinci Dünya Savaşında Osmanlı ordusunun, Rus işgali altındaki toprakları kurtarmak amacıyla başlattığı, on binlerce askerin ölümüyle sonuçlanan büyük bir yenilgidir Sarıkamış Harekatı. Birinci Dünya Savaşının Osmanlı tarihi açısından en dramatik sayfalarından biri olan Sarıkamış Harekâtı, 105 yıl önce, 22 Aralık 1914’te başlamıştı. Felakete dönüşen harekâtta binlerce Osmanlı askeri yaşamını yitirmişti. 22 Aralık'ta başlayan harekatta amaç Rusları kuşatmaktı; ama 9 Ocak’a kadar süren bu savaşta Osmanlı ordusu binlerce askerini ya soğuktan donarak ya da hastalıktan kaybetti. Savaşın bitiş tarihi konusunda farklı görüşlere karşın, yaygın eğilim Enver Paşa’nın cepheden ayrıldığı 9 Ocak’ın harekatın sonu olduğudur. Birinci Dünya Savaşının başlarında Osmanlı donanmasına bağlı Yavuz ve Midilli zırhlıları Rusya’nın Karadeniz limanlarını bombardıman edince Rusya Osmanlı Devletine Savaş ilan eder. Bir Rus kolordusu işgal altındaki Sarıkamış’tan Erzurum yönüne doğru ilerlemeye başlar. Osmanlı birlikleri sayıca az olmalarına rağmen, Köprüköy’de beklenmedik bir başarı kazanır ve Rus birliklerini geriletir. Ardından Erzurum’daki 3.Ordu genel bir saldırı başlatarak Rus birliklerine ağır kayıplar verdirir. İşgal altında olan Artvin’de kurtarılır. Bu arada Başkomutan Vekili Enver Paşa, Ruslar karşısında cephe taarruzlarında istenilen kesin sonucun alınamaması nedeniyle, geniş kapsamlı bir kuşatma harekâtı ile Rus birliklerini imhaya karar verir. Bu gelişmenin ardından Enver Paşa Kars, Batum, Ardahan ve Rusya’daki Türkleri kurtarmak amacıyla Sarıkamış’a yapılacak büyük bir saldırının hazırlıklarına başlar. Harekatı Alman Genel Kurmayı da destekler. Çünkü Kafkaslarda böyle bir harekatın başlaması, Doğu Avrupa’da Alman Ordusuna karşı savaşan Rus kuvvetlerinin bir bölümünün Asya’ya çekileceği anlamına geliyordu. Diğer yandan kışı geçirmek için geri çekilen ve bu sırada oldukça yorgun düşen 3.Ordu’nun böyle bir harekata hazır olmadığı savunulduğundan, 10.Kolordu’nun başına geçecek olan Genelkurmay İkinci Başkanı Kurmay Albay Hafız Hakkı Bey, 3.Ordu’nun durumunu yerinde görmek üzere bölgeye gönderilir. Enver Paşa’nın hazırladığı harekat planında büyük katkısı olan Hafız Hakkı Bey, tüm olumsuzluklara rağmen harekata girişilmesi için bölgeden teşvik edici raporlar gönderir. Doğu Cephesi komutanlığını üzerine alan Enver Paşa ve yardımcısı Alman Generali Bronzart, Aralık 1914’te Erzurum’a giderler. Hazırlanan plana göre saldırı çok geniş bir cepheye yöneltilir. Ana güçler Sarıkamış’a, bir kolordu Batum’a başka bir birlik de İran üzerinden geçerek cephenin güney kanadına saldıracaktır. Ancak 3.Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa, harekâtta başarı şansı görmediği için görevinden ayrılır. Başkomutan Vekili Enver Paşa, 3.Ordu Komutanlığını da üzerine alır. Enver Paşa 22 Aralık’ta başlayacak kuşatma harekâtı için 19 Aralık’ta genel taarruz emrini yayınlar. Emir şu sözleri içermektedir: “Saadet, şan ve şeref ileride; alçaklık, sefalet ve ölüm geridedir.” 22 Aralık’ta harekete geçen 9. ve 10.Kolordular Oltu ve Bardız yönünde ilerleyerek Ruslara büyük kayıplar verdirirler. Bunun ardından Enver Paşa, 9.Kolordunun kendisine yetişmesini beklemeden, bu Kolordunun 29. Tümeniyle birlikte hızla Sarıkamış’a yönelir. Ama dört gün sonra Sarıkamış önlerine geldiğinde (26 Aralık) gücünün yetersiz kalacağını düşünerek 9. ve 10.Kolorduları beklemeye başlar. Bu bekleyiş savaşın gidişatını tamamen değiştirir. Ruslar Sarıkamış’a büyük bir yığınak yaptığı için, 9. ve 10.Kolordu askerleri Sarıkamış ve Allahüekber Dağlarını aşarken ağır kış koşullarına uygun donanımları olmadığından çok büyük kayıplar verir. Türk Ordusu 28 Aralık’ta Sarıkamış önlerine geldiğinde toplam asker sayısı 60 binden 10 bine inmiştir ve bu askerlerin savaşa katılacak güçleri kalmamıştır. Gene de 29 Aralık’ta saldırı başlar; hatta küçük bir güç Sarıkamış’a girer. Ama bu üstünlük sadece iki saat sürer. Rus, Türkistan Kolordusu komutanı Yudeniç’in karşı saldırısı sonucunda 9.Kolordu çekilmeye bile fırsat bulamadan teslim olur. Enver Paşa ise 10. ve 11.Kolordulardan artakalan güçlerle Bardız’a çekilir. (5 Ocak 1915). Sarıkamış yenilgisi, Osmanlılar için bir dönüm noktası olmuştur. Rus orduları 1915 başlarından sonra Doğu Anadolu’yu sürekli baskı altında tutarak Erzurum’u ardından da Erzincan’ı işgal ederler. Rusların cephe gerisindeki Türklere uyguladığı büyük baskı yüzünden de binlerce kişi Batıya göç etmek zorunda kalır. Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığına göre bu savaşta Osmanlı 60.000 askerini kaybetmiştir. Savaşın en hazin kısmı ise bu kayıpların birçoğunun Ruslar ile yapılan çarpışmalarda değil de ağır hava koşullarında yani soğuk, kar ve donanımsızlıktan olduğudur. Sarıkamış Harekatının 105.yılında tüm şehitlerimizi saygı ve rahmetle anıyoruz.
- DEĞİRMEN TAŞI
DOĞAN SOYDAN * . Önce tek basamaklı sayıları alt alta yazıp toplamayı, çıkarmayı öğrendik; ardından iki, üç, dört, beş basamaklılar… Sonra çarpma, bölme işlemleri… Ah! ne de zordu kesirli sayıların dört işlemini yapmak! Dilimizi çıkara çıkara öğrendiğimiz her bir işlem –toprağın tohumu çimlendirdiği gibi- zekâmızı çimlendirirmiş meğer. Derken, her yıl bir yaş daha büyüdükçe, zekâmız çimlendikçe zor problemler çıkmaya başladı karşımıza; üstesinden gelebilmek için uğraştırıp dururduk o minik beynimizi. Öğretmenler bütün bunları öğretirken, vermek istedikleri asıl ders başkaymış meğer: “Hayatta daha nice problemler çıkacak karşınıza!..” Bunu derken her kapıyı açacak anahtarı da vermişler bize: “Düşün+aklını kullan+çöz. ” Peki, düşünüyor muyuz, aklımızı kullanıyor muyuz, karşılaştığımız problemleri çözebiliyor muyuz? 1980’li yıllarda el büyüklüğünde hesap makineleri çıkıp yaygınlaşınca önce matematik öğretmenleri tedirgin olup telâşlandılar. “Eyvah, artık çocuklar aklını kullanmayacak!” dediler. Böyle başladı “Tuşa bas problemi çöz” devri ve öğretmenler haklı çıktı. Eline kâğıt kalem alıp hesap kitap yapan var mı şimdi?” Çok geçmeden, “Aklını kullan + düşün + problem çöz” yerine, “Tuşa bas + hazır bilgiye kon!..” devri şahanesi(!) başladı. Televizyon izliyor, bilgisayar kullanıyorsanız bütün bilgiler elinizin altında, olan biten her şey gözünüzün önünde… İşte asıl yanıltıcı olan bu… Dışarıdan öğrenilenler elbette bir boşluğu dolduracak ama kendi beyin gücünüzün dolduracağı yer yine boş kalacaktır. Televizyonun, bilgisayarın sunduğu ya da başkasından öğrendiğiniz hazır kalıba giriyor, aynen kabul ediyor ve düşünmeye gerek duymuyorsanız; kafanızın içinde taşıdığınız o beyni boşuna taşıyorsunuz! Öğretmenlerin, siz daha çocukken beyninize yerleştirdiği, “Düşün+ aklını kullan+problem çöz” anahtarını kullanmıyorsunuz demektir; dış güdümlü yaşıyorsunuz demektir; ipinizin bir ucu başkasının elinde demektir! “Bütün bunların değirmen taşıyla ne ilgisi var?” diyeceksiniz; İşte ben de bunu anlatmak için yazdım bunca sözü: “Padişahın biri oğlunun çok iyi bir bilgin olarak yetişmesini istermiş. Oğlunu yetiştirecek bilge hocayı bulmak için dört bir yana haber salınmış. Gelen hocalar sınavdan geçirilmiş ve en iyisi bulunmuş. Hoca başlamış Padişahın oğlunu eğitmeye. Günler günleri, yıllar yılları kovalamış derken tam yedi yıl geçmiş. Çocuğun iyice yetiştiğini, hiçbir eksiğinin kalmadığını düşünen hoca, günün birinde bu şehzadeyi alıp Padişahın huzuruna çıkarmış. El etek öptükten sonra, “Buyurun padişahım, çocuğunuzun istediğiniz gibi yetiştirdim. Bilge bir kişi olup olmadığını sınayabilirsiniz” demiş. Duruma pek sevinen Padişah gizlice yüzüğünü çıkarıp avucuna almış ve oğluna, “Avucumun içinde ne var? Haydi, göster bakalım hünerini” demiş. Şehzade şöyle bir derin düşündükten sonra gözlerini kapatarak, “Yuvarlak bir şey…” demiş. Padişah neşe içinde, “Evet!..” dedikten sonra, “Başka?..” demiş. Şehzade, “Ortası delik” deyince Padişah biraz daha sevinmiş ve son soruyu sormuş, “Haydi söyle ne olduğunu” demiş. Çocuk çokbilmiş edasıyla, “Değirmen taşı” deyince, Padişah sinirlenmiş, gözlerini hışımla bilge hocaya çevirmiş. Padişahın ne demek istediğini anlayan bilge hoca: “Padişahım” demiş, “şehzademiz benim öğrettiklerim sayesinde avucunuzdakinin yuvarlak olduğunu, ortası delik olduğunu bildi ama değirmen taşının avuca sığmayacağını kendi aklıyla bulması gerekirdi, benim yapabileceğim bu kadar,” demiş. Demem o ki insanın dışarıdan öğrendikleri bütün eksikliğini gidermez; bazı şeyleri de kendi aklımız, mantığımız ve zekâmızla bulmak, öğrenmek zorundayız. Toplum olarak en büyük eksikliğimiz bu olsa gerek; düşünmemek… Ah! bir düşünebilsek…
- Şenol Yazıcı’ya Açık Mektup
19 Aralık 2025 Merhaba YAZICI, Dünya bin bir dertle, bin bir gürültüyle dönüyor; biz ise burada bir beyaz kâğıdın sessiz namusuna sahip çıkmaya çalışıyoruz. maviADA’nın sayfaları her hafta umut gibi, birer mavi bayrak gibi açılırken, benim kalemim bu hafta sustu. Ama gel de bunu bizim Şenol Yazıcı’ya anlat... İki Oflu bir araya gelince sadece inat değil, bazen de büyük bir sessizlik doğarmış; bunu bu hafta anladım. Şenol abi, hani o maviADA’nın hem kaptanı hem de fırtınası olan dostum... Her hafta telefonun ekranında adını gördüğümde, içimi Solaklı Deresi’nin serinliğiyle karışık bir telaş kaplar. O tok sesinle, "Yazı nerede?" diye seslendiğinde, aslında "Hâlâ buradayız değil mi?" dediğini bilirim. Ama be hey abi, sen sanıyor musun ki kelimeler demlikte bekleyen çay gibi kendiliğinden demleniyor? Bazen zihnin dereleri kuruyor, yaylayı duman bürüyor; insan kendi içinde yolunu kaybediyor. Senin bitmek bilmeyen enerjinle benim bu sessizliğim çarpışınca, ortaya bir yazı değil, bir yürek dökümü çıkıyor bu kez. Sokağa çıkıyorum; bir esnafın yorgun selamında, bir martının hırçın kanadında, belki bir kemençenin en hüzünlü telinde bir cümle arıyorum. Ama kelimeler benden kaçıyor. Belki de senin o meşhur Of markajından korkup yeraltına saklandılar. Sen "Yaz Şamilof," dedikçe, onlar "Bırak biraz dinlensin," diye fısıldıyor kulağıma. Şu beyaz kâğıt ne kadar kibirliyse, sen de o kadar inatçısın Şenol abi. Biri boşluğuyla eziyor, diğeri Karadeniz gibi dalgasıyla sürüklüyor. Ama dostlar, bilirsiniz ki bazen en gür ses, suskunlukta saklıdır. Bu hafta Maviada’nın o huzurlu sayfalarına bir "gönül molası" bırakıyorum. Şamilof bu hafta kalemini nadasa çekti, ruhunu yaylaya saldı. Of’un inadı varsa, yazarın da kendine has bir hüznü, bir dinlenişi vardır. Kelimelerin sustuğu yerde, dostluğun sesi duyulsun istedim. Bu hafta sadece bu samimiyetle idare et Şenol abi. Gelecek hafta, o bitmek bilmeyen sabrına değecek bir fırtınayla, tüm harflerimi kuşanıp dönmek üzere... Mehmet ŞAMİLOF
- Nardugan
maviADA * Değişik toplumların mit ve destanları incelendiğinde, hemen hemen her toplumun geçmişinde doğaüstü varlıklar, iyi, kötü, gece ve gündüz, güneş ile ay temalı efsanelerin çokluğu göze çarpar. İslamiyet öncesi Türk geleneği olan Nardugan kutlamaları da bunlardan biridir. Peki, Nardugan Bayramı nedir, hangi gün, nasıl kutlanır? Uygulamaları nasıl yapılmaktaydı? Dünya üzerinde farklı kültürlerin tarih boyunca benzer temalar etrafında ördüğü efsaneler, doğaüstü varlıklar ve ritüeller, insanların evrensel bir anlam arayışını yansıtmaktadır. İslamiyet öncesi Türk geleneğine ait bir kutlama olan Nardugan Bayramı da, bu zengin mitolojik dokuya dokunan ve "yeniden doğuş" temasını işleyen önemli bir bayramdır. 22 ARALIKTA NE OLUR? Türkiye’nin de içinde bulunduğu Kuzey Yarımküre’de kış mevsimi resmen başlar. Güneş ışınlarının geliş açısı küçüldüğü için öğle saatlerinde bile gölgeler yılın en uzun boyuna ulaşır. Kuzey Kutup Dairesi ve çevresinde 24 saat süren kutup gecesi yaşanırken, Güney Kutup Dairesi’nde tam tersi bir şekilde kesintisiz gündüz görülür. 21 Aralık günü gündüz süresi en kısa, gece süresi ise en uzun haline ulaşır. Dolaysıyla 22 Aralıktan başlayarak güneş her gün biraz daha erken doğacak, biraz daha geç batacaktır. 21 Marta kadar sürecek bu süreç sonunda gün ve gece eşitlenecektir. Nardugan da günün uzamaya başlamasını kutlar. NARDUGAN BAYRAMI NEDİR? Noel Bayramı biçimsel ve uygulama özellikleriyle eski Türklerin yeniden doğuş bayramı olarak kutladıkları Nardugan bayramına çok benzemektedir. Nardugan, her yıl 21 Aralık'ta Türkler arasında kutlanan bir bayramdır. Roma'da Satürnalya, Antik Yunan'da ise Dionysos Şenlikleri adıyla kutlanmaktadır. Satürnalya ve Yule ile birlikte Avrupa, Orta Asya ve Sibirya pagan topluluklarındaki kış gündönümü festivallerinin bir halkası kabul edilir. Nardugan, Moğol dilindeki Nar (Güneş), Türk dilindeki Tuqan (Doğan) sözcüklerinden oluşmuştur. Tatarlar bu bayrama Koyaş Tuğa yani Güneş Doğan günü derler. NARDUGAN BAYRAMININ ÖNEMİ NE? Gök kavramı ve bazı ağaçlar, Türkler için kutsal olarak kabul edilen eski inanışlardan biridir ve Nardugan kutlamalarında da önemli bir anlam taşımaktadır. Eski Türkler her sene 22 Aralık’ta güneşin yeniden doğma zamanı olan Nardugan bayramı yaklaştığında yaşadıkları çevreyi ve evlerini temizlemişler, kutlama günü geldiğinde en güzel ve en temiz kıyafetlerini giymişlerdir. Tanrı Ülgen’e sunacakları hediyeleri yanlarına alarak gruplar halinde şarkılar söyleyip yaşadıkları bölgede bulunan yüksek görünüşüyle en ulu akçam ağacını süslemişler, ağacın altına da Tanrı Ülgen’e ulaşması için çeşitli hediyeler bırakarak ona dualar etmişlerdir. Kutlamalarda genç kızlar ve kadınlar bant hazırlamış ve bu bantları ağacın ulaşabildikleri dallarına bağlamaları için herkese dağıtmışlardır. Hayvanların kıllarını birleştirerek oluşturdukları keçe benzeri bu bantlara, kutsal saydıkları hayat ağacı motiflerini işlemişler, dilek ve istekte bulunarak akçam ağacının dallarını süslemişlerdir. Geçmiş dönemlerden bu zamana kadar yapılan bu dilek ve istek geleneği günümüzde de ermiş, evliya, yatır mezarlarına veya oradaki mezarların yakınlarında bulunan herhangi bir ağacın dallarına bağlanarak devam etmiştir.
- Şeb-i Yelda / En Uzun Gece
Nurten B. AKSOY * Evet, sabah olacaktır, sabah olur, geceler, Tulû-i haşre kadar sürmez; akıbet bu semâ, Bu mâi gök bize bir gün acır; melûl olma... (T. Fikret) Gecelerden bir gece... Karanlık, kasvetli, soğuk ve uzun mu uzun... Şöyle bir takvime bakıyorum (gerçi şimdilerde takvim de yok, herhangi bir yerden günün tarihini teyid ediyorum) 21 Aralık... Tüm sevimsizliğine, karanlığına ve soğuğuna karşın yine de güzel bir gece... Yani aydınlık günlerin başlangıcı benim için... 21 Aralık'ta güya dünya bilmem ne dönencesine girermiş, kış mevsimi başlarmış bizim yarım kürede, havalar daha bir soğurmuş, kar yağarmış...mış mış da mış mış...Varsın olsun, bu gece hükmünü sürsün "yılın en uzun gecesi" olarak. Yarından itibaren nasılsa hükmünü yitirecek, geceler yavaş yavaş kısalmaya başlayacak. Her gün biraz daha fazla yaşayacağız aydınlığı. Uykuyu, geceleri, güneşsiz karanlık günleri çocukluğumdan beri sevmem. Bedenimin ihtiyaç duyduğu uykudan fazlası hep eziyettir benim için, gün ışığındaki uyumalar hep kayıptır bana, bu nedenle sevmem uzun geceleri. Ve işte bu yüzden uzun gecelerin saltanatına son veren 21 Aralık tarihini bir başka severim... Şöyle bir geçmişe dönüp baktığımda ne karanlık ne "uzun geceler" yaşamışız meğer diye düşünürüm... Çok mu talihsiz çocuklardık da hep uzun, karanlık gecelerde geçti bahar zannettiğimiz çocukluğumuz, gençliğimiz? Darbeleri, kardeş kavgalarını, saltanat çekişmelerini izleyerek ve hatta yaşayarak geçmedi mi en güzel günlerimiz. Gecelerin karanlığını Kıbrıs Savaşı yıllarında "karartma geceleriyle" daha bir uzun, daha bir karanlık yaşamadık mı? Öğrencilik yıllarımızı çalmadılar mı bizden? Öğretmenlik yıllarımızda bir o yana bir bu yana çekerek gündüzümüzü hep geceye çevirmeye çalışmadılar mı? Kimi zaman biz birbirimize kıyarken, kimi zaman "devlet", kimi zaman da "kader" kıymadı mı bizlere? Birileri hep aydınlığımızı çalmaya çalışıp, karanlığa mahkum etmek istemediler mi bizleri? Sanki şimdilerde çok farklı. Bizim kuşak baharlarını güneşsiz günlerde geçirdi, şimdilerdeyse zaten ömrümüzün karanlık çağlarına girdik; gözümüz görse, gönlümüz görmüyor güneşi ya da gönlümüz görmeye kalksa birileri çıkıp önüne perde geriyor, yani bize güneşi hep çok gördüler zaten... Evet, işte biz geldik gidiyoruz da ya çocuklarımız? Onları da mı karanlığa mahkum edeceğiz? Sevgisizlik, kin ve nefret tohumlarının her tarafa serpilmeye çalışıldığı, her tarafta her gün ölümlerin yaşandığı şu günlerden daha karanlık gece var mıdır? Belki de en acı ve en uzun karanlığın yürekteki karanlık olduğunu keşfetti birileri. Sevgiden, aşktan, bilimden, sanattan, dostluktan, kardeşlikten hatta insanlıktan uzaklaşan yüreklerin kararacağını bildiklerinden, inatla ve ısrarla karanlığa mahkum etmek istiyorlar bizleri. Ama sanırım unuttukları bir şey var; en uzun ve karanlık gecenin ardından bile güneş mutlaka doğar...Mesela yarından itibaren günlerin yeniden uzamaya başlaması gibi.... Uyumayı sevenlere iyi uykular; ama ben ve benim gibiler, yani bizler aydınlık günleri bekliyoruz umutla... "Evet, sabah olacaktır, sabah olur...geceler kıyamete kadar sürmez...Sonunda bu gökyüzü, bu mavi gök bize acır, üzülme" dememiş miydi Tevfik Fikret ? Foto; Nurten B. AKSOY
- YUTKUNDUM
Mehmet Şamilof * Tarihler gösteriyordu dört ağustosu, Yanımda dost Sedefoğlu. İndik Kazancı yokuşunu, Döndük Kabataş’a doğru. Gündüz, dereceler otuz beşi gösteriyordu. Hava durumu sunucuları: -Dışarı çıkmayın, -Bol su tüketin, -Az hareket edin, diyordu. Yürüdük Kabataş’a doğru. Güneş batmış, Yıldız esiyordu Boğaz’dan Marmara’ya doğru. Herkes gidecekti evine, Trafik yoğun, Yayalar kırmızı ışıkta yeşilin yanmasını beklerken Sucu kız bağırıyordu: -Buz gibi su! -Sucuuu! -Su! Karmaşanın ortasında Adem oğlu kaldırım taşına çulunu seriyordu. Belli ki paltosunu yanında taşıyordu, Geceleri sarayına döşek yapıyordu. Altı delik ayakkabılarından yastık, Hava sıcak, Yorgana gerek yoktu. Görmezden gelen binlere inat, Dedik, “Edelim birazcık sohbet.” Selam kelam derken sorduk: Ne yer, ne içersin, Nerede ihtiyaç giderirsin? Ahh, çekti derinden. Dedi ki: – İsviçre’de okula gittim. – Avrupa’nın üçte ikisine seyahat ettim. – Ana dilim Kürtçe ve Türkçe’den gayri İtalyanca, İspanyolca, biraz da Fransızca talim ettim. – Beraberinde yasalara isyan ettim. – İki oğlum ve karımı yaban ellere terk ettim. – Hikayem uzun... – Karşıdaki petrole giderim, – ihtiyacımı gideririm. – En son ihtiyaç gidermeye gittiğimde, döndüm baktım ki heybem yoktu yerinde... İçimden… Demek ki senden daha çok ihtiyacı olan biri vardı âlemde, diye düşündüm. Ama bir şey diyemedim. Yutkundum… Mehmet Şamilof
- Utanma Duyusu
YUSUF ERBAY * Duyular, insana kendilerini hatırlatmaya karar verdiler. Ne kadar önemli olduklarını sıkça unutan insanı sorgulamaya karar verdiler. Etrafını sardılar ve yüksek tondan konuşmaya başladılar. “Ben olmazsam senin için hayatın renkleri yok”, dedi görme duyusu. Renksiz bir dünyada kim yaşamak ister ki? Mavileri, yeşilleri göremezsin. Sarı çayırların salındığı tepeleri, denizleri göremezsin. En acısı sevdiklerini göremezsin. Dahası göremediğin için belki de hiç sevemezsin. Sevmeyenin sevildiği pek görünür bir şey değildir. Bütün renklerin siyah, bütün aşkların ışıksızdır. Hiç sabahın olmaz, hiç akşamın olmaz. Gün doğumlarının, günbatımlarına ne kadar benzediğini bilemezsin. Ufka doğru bakmaktan vaz geçme ki, hiç tanımadığın renkler görebilesin, dünyanın gördüğünden ibaret olmadığını anlayabilesin. “Önce sesi duydu insan”, dedi işitme duyusu. Dağların, taşların, kâinatın yüklenmekten kaçındığı sırrın altına girip giremeyeceği soruldu insana. Gerçeği kabul edip etmeyeceği soruldu. İlk ve önsüz olan bu sesi aradı durdu insan ömrü boyunca. Ninnilerde aradı önce, muhabbette aradı, şiirde aradı, müzikte aradı. Sonra bu sesin son ve sonsuz olduğunu kavradı insan. Sonra kendi sesini duysunlar istedi. İnsanların ve kayaların karşısında durup bağırdı. Kimi cevap verdi, yankı yaptı. Kimi duymazdan geldi. İnsan durduğu mesafenin yanlış olduğunu anladı. Mesafenin önemini anladı. Nerde durduğuna doğru karar ver ki, sesine ses verilsin, ses kendini yenilesin. “Yüzüne çoğu zaman anlamsızlık, bazen de asalet katarım”, dedi koklama duyusu. Ama ruhunu mutlaka olgunlaştırırım. Taze olanı eskiden, sağlam olanı çürümüşten ayırt edersin. Sadece nesnelerin değil, sözlerin kokusunu da ben iletirim sana. Gerçeğin kokusuyla yalanın kokusunu ben iletirim. Araya giren vaktin bu kokuyu nasıl değiştirdiğini ben iletirim. Vaktinde söylenmeyen gerçek çürür, yalan gibi kokmaya başlar. Gerçeğini bul ve vakti geçirmeden söyle. Hatta yüksek sesle dillendir ki, baharda açan çiçek kokusu misali insanlara ulaşsın. “Varlığını kavrayamazsın maddenin, kavrayamazsın seni kuşatan çevreyi”, dedi dokunma duyusu. Ben olmazsam şekilleri ve onların kıvamını hissedemezsin. Ben olmazsam istediğin kıvamda şekillenmez çevren. Çarpıp durursun seni inciten nesnelere, çarpıp durursun umarsız insanlara. Kırılıp dökülmek istemiyorsan, dokunmadıklarını yanaştırma yanına, misafir etme hayatına. “Benimle hissedersin yaşamın bütün lezzetlerini”, dedi tatma duyusu. Ben olmasam tatsız tuzsuz bir dünya kalır insana. Haz duymadan geçen bir ömür, çölde savrulan bir kum tanesinden başka nedir ki? Rüzgârın tadından başkasını bilmeyen kum tepeciklerinin birinden diğerine dolanıp durursun. Hiçbir şey boşuna var olmadı, hiçbir lezzeti Şeytan yaratmadı. Hazlardan uzak durmak, yaradılışın bir gerçeğini inkâr etmekten başka nedir? İnsan doğasının gerçeğine savaş açma ki, senin için bekleyen mutluluklara geç kalmayasın. Duyuları dikkatle dinledi insan. Yeniden hatırladı gerçekle arasındaki bağlantıyı. Duyularına sık sık kulak vermeye karar verdi. Duyuları insanı sık sık uyarmaya karar verdiler. Susarak anlaştılar, susarak birbirleri için önemli ve yeterli olduklarını kabullendiler. Birbirlerine olan güveni güçlendirmiş olmanın rahatlığıyla yeniden ilerlemeye başladılar ki, daha ilk adımda beklenmedik bir ürperti sardı hepsini. Beklenmedik bir varlık kendi renginde, kendi dilinde, kendi kokusunda, kendi tadında dokundu hepsine birden. “Ben olmazsam siz tamam olamazsınız”, dedi utanma duyusu. Renginizin kızılı benim sayemde dönüşür pembeye. En güzel renk utanma duyusundan yayılır insanın yüzüne. İnsana en yakışan renk utanma duyusuyla hüzünlü çiçekler açtıran pembedir. Ben olmazsam verdiğiniz hiçbir sözün anlamı kalmaz, sözü yere düşürmekten kaçınmazsınız. Söyledikleriniz boşa, suskunluğunuz boşadır. Gerçekleri çürütmekten utanmazsınız. Hislerinizin çürümesinden utanmazsınız. Başkalarına çürümüşlük bulaştırmaktan utanmazsınız. Yalanın iğrenç kokusu sarar da her yanı, farkında bile olmazsınız. Kanıksadığınız yalanlar fetheder bütün duyularınızı. Utanmazsanız eğer, hissedemezsiniz. Dokunduğunuz her şey sadece sizi çevreleyen nesneler olarak kalır. Hoyratça kullanıp tahrip edebileceğinizi sandığınız nesneler olarak kalır. Oysa, onlara saygı duyarak, onlara zarar vermeden yaşanan bir hayat kutsaldır. Utanmazsanız eğer, etrafınızdakilere yaptığınız kötülüklerden pişmanlık duyduktan sonra, dilenen özrün mutluluğunu tadamazsınız. Utanıp özür dilemenin erdemi yok olursa, tadı kalmaz gönlü ferah yaşamanın, huzur içinde yatıp, huzur içinde kalkmanın. Beş duyu, kendi yaratılış ve yetenekleri kadar anlayabildiler utanma duyusunu. Beş duyunun anlayamadıklarını insan anladı. Utanma duyusunun varlığını hücrelerine kadar duyumsadı. Utanma duyusunun haliyle hallendi. İnsan utanmaya başladığından beri baharda açan çiçeklerin en güzel rengi pembedir.
- ZURNANIN ZIRT DEDİĞİ YER
METİN ELOĞLU * Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmamış; Ama size kalacak Olur a, Sultan Süleyman bilememiş işini Ama siz bileceksiniz Şöyle sizinle beraber üç beş kişi Öte yanı kör dövüşü... Bir gün yaşamışsınız, ömrünüze bereket Akşam olmuş kendiliğinden Bir konağınız var dayalı döşeli Kapıda arabanız, oda oda mutluluğunuz Kadehte kuşsütü var, tabakta minare gölgesi… Biraz da aşk masalı ekleyin bu düzene Eklediniz mi Oh, yaşamak ne güzel şeymiş be! Güzeldir tabii… Şimdi bir de bir oda düşünün bakalım Halı, kilim hak getire Ekmeğin, katığın lafı hiç edilmesin, Otu ocağı bir kalem geçin Beş kişi uzanmış bir sedire Basıyorlar küfürü... Kime Ne bileyim ben, kime Bu oda niçin mi yoksul O beş kişi yoksul da onun için Bu bayların, bayanların derdi ne mi Ne olacak, memleketin derdi. Peki ama, çâresi yok mu bu işin Ha şöyle! Düşünmeye alışın... Metin Eloğlu (11 Mart 1927 - 11 Ekim 1985 ) Metin Eloğlu, kendi dönemini ve kendinden sonraki kuşakları büyük ölçüde etkilemiş bir şair. Humor , ironi ve toplumsal eleştiriciliğiyle Can Yücel , Cemal Süreya vb. şairleri, lumpen çevrelerin, orta tabakanın dilini şiirleştirmesiyle dolaysız konuşma tonu ve yine ironi ve toplumsal eleştiricilik özelliğiyle Ataol Behramoğlu 'nu etkilemiş olduğu söylenebilir.
- Devletsiz, Bayraksız ama Tarihsel Bir Aktör: Hastane ya da Rodos Şövalyeleri
Malta'daki Büyük Üstat Sarayı Hospitalye Şövalyeleri ya da Aziz Yuhanna Şövalyeleri tarikatı (Latince: Cavalieri Ospitalieri "Hastane Şövalyeleri") 1070 civarında kurulmuş bir şövalye tarikatıdır. Sonradan ismi Rodos Şövalyeleri , çok sonralarıysa Malta Şövalyeleri olarak anılmıştır. Bugün merkezi, İtalya'nın Roma kentinde bulunan tarikatın günümüzdeki resmi adı İtalyancada Sovrano Militare Ordine Ospedaliero di San Giovanni di Gerusalemme di Rodi e di Malta yani Kudüs, Rodos ve Maltalı St. Jean Egemen Askeri Misafirperver Tarikatı veya kısaca Malta Tarikatıdır. İlk Başefendisi 1100 civarlarında seçilmiş olan Peter Gerard idi. Kudüs Krallığı kurulur kurulmaz Godfroi de Bouillon Tarikat'a toprak bağışladı ve başka birçok kişi de onu takip etti. Hastabakıcılar 1113 yılında Papa II. Paschal tarafından bir tarikat olarak tanındı. 1120 li yıllarda Hastabakıcılar kendilerini askerileştirmeye başladılar ancak ilk askeri etkinlik 1136 yılında gerçekleştirilmiştir. Katolik bir yardım derneği olarak günümüze kadar ulaşmış olan bu tarikat tarihin bazı dönemlerinde bağımsız bir devlet olarak güçlü bir ordu ve donanmaya sahip olmuş Avrupa, İslam ve Osmanlı tarihinde büyük izler bırakmıştır. ŞÖVALYELER 14. yy Tarikatın başlangıcı Kudüs'teki Aziz Yuhanna (St. Jean) Kilisesi yakınında bir dinsel dayanışma örgütünce hasta hacıların tedavisi amacıyla işletilen hastanenin gelişmesiyle ortaya çıktı. 1099'da Haçlıların Kudüs'ü fethetmesinden sonra, hastanenin başrahibi Gerard Kudüs'teki çalışmalarını yoğunlaştırdı. Provencelılarla İtalyanların Filistin yolu üzerindeki kentlerinde hanlar kurdu. Hastanede tedavi gören bazı haçlı şövalyeleri mallarının bir bölümünü buraya bağışladı; bazıları ise Kudüs'te, hastanede kalıp hastaneye hizmet ettiler. Giderek zenginleşen hastane, hasta ve yoksullara hizmette olduğu kadar Müslümanlara karşı savaşta da etkin olan zengin ve güçlü bir kurum durumuna geldi. Selahaddin Eyyübi orduları tarafından Hıttin Savaşında büyük bir yenilgiye uğramalarına rağmen etkinlikleri devam etti. 1291'de Akka'nın düşüşü ve Haçlı Prensliklerinin ortadan kalkması üzerine, mezhep üyeleri bir gün yeniden fethetmek umuduyla Filistin'e yakın olabilmek için Kıbrıs'a çekilip hacılara ve hastalara yönelik çalışmalarını burada sürdürmeye karar verdiler. Rodos ve Malta'da üslenmeleri 1309'da Rodos'u ele geçirdiler. Burada bir hastane kurup adayı bağımsız devlet gibi yönettiler. Doğu Akdeniz'de güçlü bir donanmaya sahip oldular. 1522'de Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlılar Rodos'u ele geçirdi, 20 Aralık 1522'de Tarikat teslim oldu ve Malta'ya taşınmak için izin istedi, Kanuni de bu izni verdi. 1530'da Kutsal Roma Germen İmparatoru V. Karl, Malta adasını tarikata bağışladı. Malta'ya yerleşen Şövalyeler Osmanlı saldırılarına karşı direnerek donanmalarını güçlendirdiler ve gelişmiş bir hastane kurdular; en parlak dönemlerini burada yaşadılar. Osmanlı tehdidinin azaldığı 17. ve 18. yüzyıllarda tarikat da giderek zayıfladı. 1798'de Malta adası Napolyon Bonapart'ın eline geçti. Tarikatın merkezi 1834'te Roma'ya taşındı. Günümüzdeki işlevi Malta Tarîkatı'yla dış ilişkiler Koyu yeşil diplomatik ilişkiler, açık yeşil diğer ilişkiler Malta TariKatı, günümüzde egemen bir devlet dışı aktör statüsü taşımaktadır. Birleşmiş Milletler'e gözlemci olarak katılmasına karşılık kendine ait topraklardan yoksundur. Kendini tarafsız ve insancıl bir yardım kuruluşu olarak tanımlayan tarikatın 104 ülkeyle diplomatik ilişkisi vardır. Birçok ülke şövalyelere diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalık tanımaktadır.
- Şiirleriyle Behçet Necatigil
Nurten B. AKSOY * Modern Türk şiirinin önde gelen şairlerinden Behçet Necatigil (Mehmet Behçet Gönül) Herhangi bir edebi akıma katılmamış; bağımsız bir şair ve fikir adamıdır. Şiir dışında, tiyatrodan mitolojiye, sözlük biliminden roman çevirilerine ve radyo oyunlarına kadar edebiyatın birçok alanında eser veren sanatçımızı ölüm yıl dönümünde saygıyla anıyoruz. 16 Nisan 1916’da İstanbul’un Fatih semtindeki bir konakta dünyaya gelir Behçet Necatigil. Babası bir müftü olan Kastamonulu Hacı Mehmet Necati Efendi, annesi Geyveli müderris Hafız İbrahim Hakkı Efendi’nin kızı Bedriye Hanım’dır. Asıl adı Mehmet Behçet Gönül olan şair, 1951 yılında mahkemeye başvurarak resmen Necatigil soyadını alır. Yıldızlarda Uyku Şehre çöken karanlık Sokakta bir adam gördü. Kattı adamı önüne Evine götürdü. Adam dinlendi biraz, Sofraya oturdu. Yemeklerini yediler, Annesi çocuğu yatırdı. Şehre çöken karanlık Her gece başucunda Yalnız korkan çocuğa Masallar anlatırdı. O gece garip bir şey oldu: Karanlık uzandı göğe, Gökten bir yıldız aldı, Odaya getirdi. Boşlukta dönen yıldız Işık ışık bölündü. Renkli maytaplar gibi Çocuğun üstüne döküldü. Çocuk hemen uyudu Uykusunda güldü. Şair Necatigil’in dünyaya geldiği konak 1918’de meydana gelen Büyük Fatih Yangınında yanar ve zaten hasta olan annesinin hastalığı bu travmanın etkisi ile ağırlaşır. Henüz iki yaşında olan Mehmet Behçet o yıl annesini kaybeder. Bir süre anneannesi ile yaşayan Küçük Behçet, 1923’te yeniden evlenen babasının Beşiktaş’taki evinde yaşamaya başlar. Kirli Soru Benim oralarda hiçbir işim yoktu Şeytana uydum, Aç ahtapotlar kaynaşırken dipte Kaypak kalabalıkta sürükleniyordum. İnce yüzünüzde üzgünce bir bakış Birden sizi gördüm, Açtı arı doruklarda bir safran Durdum. İlk sevgili güldü yitik anılardan Mutsuz, yalnız Sessiz kınamanızı, utançlarda küçülmüş Aldım, geri döndüm. Gelsem, Siz yine orada mısınız? İlkokula Beşiktaş’taki bir okulda başlayan Necatigil babasının Kastamonu’ya tayini sonrasında ilk öğrenimini Kastamonu Erkek Muallim Tatbikat Mektebi’nde tamamlar. Kastamonu Lisesi'ne başladıktan bir süre sonra yetersiz beslenme ve bakımsızlık nedeniyle geçirdiği “tüberküloz” nedeniyle öğrenimine ara vermek zorunda kalır. Aile tekrar İstanbul’a dönünce Necatigil de tedavisinin ardından öğrenimine kaldığı yerden devam eder. Nilüfer Ben oraya koymuştum, almışlar, Arasına sıkışık saatlerin. Çıkarır bakardım kimseler yokken; Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar. Kışken ilkyaz, sularımda açardı; Buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı? Eski defterlerde sararırmış yaprak. Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar. Bir ışıktı yanardı gecelerde; Akşam, çiçekler uykuya yattı, Sardı karşı kıyıları karanlık- Beni bana gösterecek lambamdı, almışlar. Hastalığıyla gelen duyarlılık, onda yazma hevesi uyandırmıştır. 1927-1928 yıllarında el yazısı ile haftalık “Küçük Muharrir” adıyla bir dergi çıkarıp hazırladığı on dört sayıyı arkadaşlarına ve aile üyelerine sunar. Kabataş Lisesinde öğrenimine yeniden başladıktan sonra Küçük Muharrir’i yeni harflerle hazırlamaya başlar ve bir yaz boyunca on iki sayı çıkarır. Sevgilerde Sevgileri yarınlara bıraktınız Çekingen, tutuk, saygılı. Bütün yakınlarınız Sizi yanlış tanıdı. Bitmeyen işler yüzünden (Siz böyle olsun istemezdiniz) Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi Kalbinizi dolduran duygular Kalbinizde kaldı. Siz geniş zamanlar umuyordunuz Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek. Yılların telâşlarda bu kadar çabuk Geçeceği aklınıza gelmezdi. Gizli bahçenizde Açan çiçekler vardı, Gecelerde ve yalnız. Vermeye az buldunuz Yahut vaktiniz olmadı. Bu yıllarda Akşam gazetesinin Çocuk Dünyası sayfasına Küçük Muharrir adıyla fıkralar, şiirler, küçük hikâyeler de yayımlar. Necatigil yazarlık yaşamında önemli bir yer tutan bu deneyimi hiç unutmaz. Edebi metin değerinde yayımlanan ilk şiiri “Gece ve Yas” ise lise yıllarında “Behçet Necati” imzasıyla Varlık dergisinde yayımlanır. 1936’da Kabataş Lisesinin edebiyat bölümünden birincilikle mezun olur. Liseyi bitirdikten sonra Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde yüksek öğrenimine devam eder. Bu okulda ders veren Ali Nihat Tarlan ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olunca Divan şiiri ve Tanzimat şiiriyle de tanışır. Öğretmen Okulu yıllarında şair Cahit Külebi en iyi arkadaşıdır. 1940 yılında yüksek öğrenimini tamamlayarak öğretmenliğe başlar Aile Sağ çıkıp günlük savaştan Evin yolunu tutmuşum Yemek yedik, çocuklarım uyudu İniyor üstüme yavaştan Allah’ın bembeyaz bulutu Kederlerimi unutmuşum. Hayatta olduğuma Seviniyorum şimdi Kavuştum çoluk çocuğuma Koltuğuma uzandım, rahatım Kahvem içime sindi Başladı gecelik saltanatım. Edebiyat öğretmeni olarak ilk görev yeri Kars Lisesidir. İklim koşullarına uyum sağlayamayıp hastalanması üzerine 1941 yılında Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesi’ne tayin olur. Burada kelebek ömürlü iki şair arkadaş Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur ile ortak çalışmalar yapar. Zonguldak’ın gazetelerinden Ocak’ta, Kara Elmas dergisinde ve İstanbul’da çıkan Değirmen adlı dergide bu şairlerle birlikte şiirleri yayımlanır. 1943 yılında İstanbul Pertevniyal Lisesi’ne atanır. Gizli Sevda Hani bir sevgilin vardı Yedi sekiz sene önce, Dün yolda rastladım Sevindi beni görünce. Sokakta ayaküstü Konuştuk ordan burdan. Evlenmiş, çocukları olmuş Bir kız bir de oğlan, Seni sordu. Hiç değişmedi, dedim. Bildiğin gibi… Anlıyordu. Mesutmuş, kocasını seviyormuş. Kendilerininmiş evleri… Bir suçlu gibi ezik, Sana selam söyledi. İki ay sonra askerlik görevi nedeniyle İstanbul’dan ayrılan şair, iki yıl sonra döndüğünde, mezun olduğu okuluna, Kabataş Erkek Lisesi’ne atanır. Öğretmenlik mesleğinin en uzun dönemini bu okulda geçiren Behçet Necatigil burada Demir Özlü, Hilmi Yavuz gibi yazar ve şairlerin öğretmeni olur. İlk şiir kitabı “Kapalı Çarşı” 1945 yılında yayımlanır. Yaşamı boyunca öğretmenlik ile şairliği bir arada yürütür. Solgun Bir Gül Dokununca Çoklarından düşüyor da bunca Görmüyor gelip geçenler Eğilip alıyorum Solgun bir gül oluyor dokununca. Ya büyük şehirlerin birinde Geziniyor kalabalık duraklarda Ya yurdun uzak bir yerinde Kahve, otel köşesinde Nereye gitse bu akşam vakti Ellerini ceplerine sokuyor Sigaralar, kâğıtlar Arasından kayıyor usulca Eğilip alıyorum, kimse olmuyor Solgun bir gül oluyor dokununca. Ya da yalnız bir kızın Sildiği dudak boyasında Eşiğinde yine yorgun gecenin Başını yastıklara koyunca. Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor En çok güz ayları ve yağmur yağınca Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda. Uzanıp alıyorum kimse olmuyor Solgun bir gül oluyor dokununca. Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda Akşamlara gerili ağlara takılıyor Yaralı hayvanlar gibi soluyor Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor Yollar, ya da anılar boyunca. Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam Solgun bir gül oluyor dokununca… 1948 yılında geçici bir süre Kabataş Lisesinin yanı sıra Sarıyer Ortaokokulu'nda da derslere girer. Bu dönemde, burada tanıştığı meslektaşı Huriye Korkut ile evlenir. Çiftin iki kızları olur. 1945- 1955 yılları arasında “Çevre” (1951), “Evler” (1953), “Eski Toprak” (1956) kitaplarını yayımlayan şairin bu kitaplardaki şiirleri gözlemlerini, deneyimlerini dolaysız anlatan, çağrışımlara dolu kapalı şiirlerdir. Şayet Aşk Ebemkuşakları altında Bilmem dikkat ettin mi Uzakların güzelliği Yaz yağmurundan sonra Şayet aşkın rahmeti Gün olur kesilirse Altın kemerler gibi Hatıralar önümüzde Hadi ver ellerini Ufkumdan esen samyellerine Sabahın serinliği Karışsın ellerine… 1955’te poetikasında değişiklik yaparak öykü unsuru az, çağrışımlara açık şiirlerle dolu kitaplar yazar. Eski Toprak (1956) ile Yeditepe Şiir Armağanını, Yaz Dönümü (1963) adlı kitabı ile Türk Dil Kurumu Şiir Ödülünü, Carl Zuetmayer’den çevirdiği “Kurtlar” adlı şiirle Türk Alman Derneği Çeviri Yarışması birincilik ödülünü alır. Edebiyatçılığının yanında öğretmen kimliği ile de tanınır. 1963 yılında radyo oyunları yazmaya başlar. Türkiye’de radyofonik oyunun bir edebiyat dalı olarak benimsenmesinde oyunları, çevirileri ve uyarlamalarıyla en çok emek verenlerden biri olur ve bu alandaki eserlerini dört ciltte toplar. Rainer Maria Rilke, Miguel De Unamuno, Knut Hamsun, August Strindberg, Thomas Mann, Stefan Zweig gibi pek çok Alman yazar ve şairin kitaplarını Türkçe’ye çevirir. Şiir, radyo oyunu ve çevirilerinin yanı sıra “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü” (1960), “Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü” (1979), “100 Soruda Mitologya” (1969) adlı kitapları hazırlar. Bir Kış Akşamı Pencereye kar düşünce Çalar akşam çanı uzun Evi düzen içinde Hazır sofrası çoğunun Gezgin-göçebe kimi de Gelir karanlık yollardan kapıya Toprağın serin özsuyu Açar altın kemer ağacında. Yolcu girer içeri sessiz Eşiği taş yapar acı Duru aydınlıkta, sofrada Ekmek, şarap parıltısı… Edebiyatçılığının yanında öğretmen kimliği ile tanınan Necatigil, 1960 yılından 1972 yılına kadar Çapa Eğitim Enstitüsünde çalışarak bu okuldan emekli olur. Emeklilik günlerini evinde edebiyata yoğunlaşarak, çalışarak geçirir. Kanser teşhisiyle kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi’nde 13 Aralık 1979 tarihinde hayata veda eder. Kitaplarda Ölmek Adı, soyadı Açılır parantez Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti Kapanır, parantez. O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları. Ya sayfa altında, ya da az ilerde Eserleri, ne zaman basıldıkları Kısa, uzun bir liste. Kitap adları Can çekişen kuşlar gibi elinizde. Parantezin içindeki çizgi Ne varsa orda Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci Ne varsa orda. O şimdi kitaplarda Bir çizgilik yerde hapis, Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki, Öldürebilirsiniz. Ölümünden sonra ailesi her yıl verilmek üzere Necatigil Şiir Ödülü’nü oluşturmuştur. Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun yaşamlarını anlatan 2013 yapımı Kelebeğin Rüyası adlı filmde Necatigil’in Zonguldak’taki stajyer öğretmenlik günleri canlandırılmıştır. Erdal Öz, Behçet Necatigil’in “Sevgilerde Kendi Seçtiği Şiirleri” kitabının sunu yazısında şöyle diyor: Bayılırdık onun şiir okuyuşuna. Küçük, kısık, adamsendeci bir sesle, sözcükleri ağzının bir kıyısından atar gibi, başını sözcüklerin akışına bırakıp savurarak, dizelerinde yarattığı o bağırmayan, alçakgönüllü, güzel sesi bula bula okurdu şiirlerini. Onun şiirleri hep böyle okunmalı bence. Yazdığı şiirleri en güzel okuyan şairimiz belki de odur. Şiirine bu kadar yakışan bir okuyuşu bulan şairimiz azdır. Necatigil belleğimde, yüreğimde hep sıkılan, çekinen, utanan bir ses olarak kalmıştır şiirleriyle…
- Dikenli Dizeler
Nurten B. AKSOY * Hiciv, Taşlama, Yergi, Satir… * Hiciv; Divan Edebiyatında kişilerin ve toplumun bozuk, aksak yönlerini alaysı bir dille anlatan bir anlamda eleştiren bir edebiyat türüdür. Edebiyatımızda, yaygın olarak kullanılan bu tür eserlere halk edebiyatında "taşlama", günümüz edebiyatında "yergi", batı edebiyatında ise "satir" adı verilmiştir. Biz de bu türün önemli temsilcilerinden birer küçük örnekle bu edebi sanatı anlatalım istedik. Pir Sultan Abdal "Yürü bre Hızır Paşa Senin de çarkın kırılır Güvendiğin padişahın O da bir gün devrilir ......" Pir Sultan Abdal, 16. yüzyılda yaşamış, Türk-Alevi halk şairi ve ozanıdır… Anadolu halkını Osmanlılara karşı kışkırttığı, ayaklanmaya çağırdığı, belki de bir ayaklanmaya öncülük ettiği için, Sivas Valisi Hızır Paşa’nın emriyle tutuklanmış, yolundan dönmeyeceği anlaşılınca da asılmıştır. **** Nefî "Bize kâfir demiş müfti efendi Dutalım ben ana diyem Müselman Varıldıkta yarın divan-ı Hakk’a İkimiz de çıkarız anda yalan." (Müftü efendi bize kafir demiş, farz edelim ben de ona Müslüman dedim; yarın Allah'ın huzuruna çıktığımızda ikimizde orada yalancı çıkarız.) 17. yüzyılda yaşayan Nefî Divan edebiyatının en acımasız hicivlerini yazmış ve bu yolda kellesini de vermiş büyük bir söz ustasıydı. N ef'i Siham-ı Kaza adlı eserinde babası dahil sadrazamları, vezirleri, bütün devlet büyüklerini, şairleri, sanatkarları; kısaca devrin ismi duyulmuş bütün ünlü kişilerini hicvetmiştir. Kendisi gibi ünlü bir şair olan Şeyhülislam Yahya Efendi’ye cevaben yazdığı hicivi pek ünlüdür. Nâbi " Çok da mağrur olma kim meyhâne-i ikbâlde Biz hezâran mest-i mağrûrun humârın görmüşüz" (Talih meyhanesinde -geldiğin yüksek mevkilerde- çok da gururlanma çünkü biz gururdan sarhoş olanların binlercesini daha sonra sersemlemiş, perişan hallerini görmüşüz.) Nâbî, 17. yüzyılda, Osmanlı’nın duraklama devrinde yaşamış bir şairdir, idare ve toplumdaki bozukluklara şahit olduğu için didaktik şiirler yazmış, eserlerinde devleti, toplumu ve sosyal hayatı eleştirmiştir. **** Dertli Telli sazdır bunun adı Ne ayet dinler ne kadı Bunu çalan anlar kendi Şeytan bunun neresinde Abdest alsan aldın demez Namaz kılsan kıldın demez Kadı gibi haram yemez Şeytan bunun neresinde Dertli'nin çağının (1772 – 1845) ünü yaygın, kişiliği etkin birkaç ozanından biri olduğu kuşku götürmez. Saz çalmanın günah olduğunu söyleyenleri eleştirir taşlamasında. **** Namık Kemal "Edepsizlikte tekleriz Kimi görsek etekleriz Hak’tan ümit bekleriz Ne utanmaz köpekleriz Geldik vatan kavgasına, Düştük rütbe yağmasına, Daldık dünya sefasına, Ne utanmaz köpekleriz..." Tanzimat döneminin en büyük şair ve yazarlarından olan Namık Kemal (1840-1888) Osmanlı’nın arka arkaya büyük toprak parçaları kaybetmesi üzerine sözünü esirgemeden söyler bu sözleri. **** Şair Eşref " Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için Gelmesin reddeylerim, billahi öz kardeşimi Gözlerim ebnâ-yi âdemden o kadar yıldı ki İstemem ben Fatiha, tek çalmasınlar taşımı" Bütün bu yazdıklarına rağmen şairin mezar taşı ne yazık ki çalınmıştır. Şair Eşref, 1847 yılında Manisa Kırkağaç’ta doğmuş, çeşitli yerlerde vali yardımcılığı ve kaymakamlık görevlerinde bulunmuş, Türk Edebiyatının en büyük, en sivri dilli hiciv şairlerinden biridir. **** Tevfik Fikret Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak! Y arın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak! B ugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak, A tıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, D oyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! Edebiyat-ı Cedide topluluğunun lideri olan Tevfik Fikret, devrimci ve idealist fikirleriyle Mustafa Kemal başta olmak üzere dönemin pek çok aydınını etkilemiştir. Türk edebiyatının batılılaşmasında büyük pay sahibidir. **** Rıza Tevfik "Fikrimi sarsmadı şimdiye değin Arsızca sözleri bilmem ne beyin Bana çifte atan şaşkın eşeğin Kendi çiftesiyle beli kırılır" 1868–1949 yılları arasında yaşayan Rıza Tevfik de kalemine hakim olmak istemeyen, sert eleştirileriyle tanınan bir şairimizdir. Şiirlerinden biriyle alay eden Süleyman Nazif’e yukarıdaki satırlarla cevap vermiştir. **** Mehmet Akif Ersoy Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!.. – Boğamazsın ki! – Hiç olmazsa yanımdan koğarım. Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam. İstiklal Marşımızın yazarı büyük şair Mehmet Akif Ersoy da yaşadığı dönemde hep haksızlıklara karşı çıkmıştır şiirlerinde. **** Neyzen Tevfik Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler; Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler… Künyeni almak için, partiye ettim telefon: Bizdeki kayda göre, şimdi o meb’us dediler!.. Dörtlüğünde devrinin politikacılarını amansızca eleştirmiştir. Neyzenliğinin yanı sıra şakacı ama bir o kadar da iğneleyici diliyle ünlüdür. **** Âşık Veysel Olmayasın karaktersiz Çok konuşan yerli yersiz Adın doğru kendin hırsız Karanlıkta dolaşırsın… Derken belki de cahilliği eleştiriyordu… Âşık geleneğinin son büyük temsilcilerinden olan Âşık Veysel, bir dönem yurdu dolaşarak Köy Enstitüleri’nde de saz hocalığı yaptı. **** Nazım Hikmet insan olan vatanını satar mı? suyun içip ekmeğini yediniz. dünyada vatandan aziz şey var mı? beyler bu vatana nasıl kıydınız? eli kolu zincirlere vurulmuş, vatan çırılçıplak yere serilmiş. oturmuş göğsüne teksaslı çavuş. beyler bu vatana nasıl kıydınız? “Romantik Komünist” ve “Romantik devrimci” olarak tanınan, siyasi inançları yüzünden defalarca tutuklanmış ve yetişkin yaşamının büyük bölümünü hapiste ya da sürgünde geçirmiş büyük şair Nazım Hikmet ne güzel anlatmış. **** Orhan Veli Kanık Ne atom bombası, N e Londra konferansı; B ir elinde cımbız, B ir elinde ayna; U murunda mı dünya! Diyerek dünyayı umursamayanları eleştiriyor sanki Orhan Veli . Kendisiyle ilgili diyeceklerimizi demiştik evvelden . **** Aziz Nesin dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum derlerse ki bu işler bi şeye yaramaz de ki bütün işe yarayanlar işe yaramaz sanılanlardan çıkar Türk Edebiyatı’nda çağdaş mizah yazarlığının öncüsü Aziz Nesin bunca yıldır hep haklı çıkıyor. **** Şemsi Yastıman Müteahhit oldum tez iflas ettim Avukat oldum hep boş dava güttüm Gazeteci oldum çok fazla öttüm Dıhtılar mapusa birkaç söz ile Şemsi Yastıman, 20. yüzyılda yaşamış, Türk Halk Müziği’ne kaynak kişi ve derleyici kimliği ile emeği geçmiş büyük halk sanatkârıdır. Şairler her zaman bir kişiyi ya da toplumu ele alıp hicvetmezler. Bazen de eleştirilerini kendilerine yöneltirler. Gerçi bu eleştirilerde de yine toplumsal bir yön bulunmaktadır. **** Can Yücel balkonun altına kapamışlar hint horozunu önüne de bir kara tel çekmişler dünya yüzü görmesin diye… yine de herkesten önce ötüyor sabahları… erken öten horozu… sözü bir yerlerden kulağına çalınmış olmalı… belki de Can Yücel , şiirin asi çocuğu. Hiçbir zaman baş eğmeyen hep söyleyecek bir sözü olan “Can Baba”. Sözünü sakınmayan tüm şairlerimizi saygı ile anıyoruz...
- Hüzünlü Öyküleriyle Türkülerimiz-2
N urten B. AKSOY * Daha önce Hüzünlü Öyküleriyle Türkülerimiz -1” yazımızı yayınlamış ve ilk aklımıza gelen türkülerimizin öykülerini derleyip anlatmıştık. Bugün de devamı huzurlarınızda. Bülbülüm Altın Kafeste Bülbülüm altın kafeste Öter aheste aheste Ötme bülbül yarim haste Ah neyleyim şu gönlüme Hasret kaldım sevdiğime Ben sana dayanamam yarim Ben sana aldanamam Ben sana dayanamam yarim Ben sana katlanamam Bülbülleri har ağlatır Aşıkları yar ağlatır Ben feleğe neylemişim Beni her bahar ağlatır Melike, teyzesi ile köy çeşmesinin oradan geçerken su içmek ister. Su içmeye indiğinde çiçeklerden yapılmış olan tacı görür. Tacı başına taktığı anda Yusuf’la karşı karşıya kalır ve çok utanır. O, Yusuf’un tacı sevdiği kıza yaptığını düşünür ama gerçekte Yusuf da ondan etkilenmiştir ve tacı Melike’ye vermek ister. Bu bakışmalar sırasında Melike’nin babasının isteğiyle sözlü olduğu Hüseyin oradan geçmektedir ve bu yakınlaşmayı görür. Tepkisini Yusuf’a yumruk atarak verir ve kavga etmeye başlarlar. Teyzesi Melike’yi alıp oradan uzaklaştırır. Hüseyin bu olaydan sonra vakit kaybetmeden evlenmek ister ve babası Rıza Ağa’yı alıp Şevket Beylerin yani Melikelerin evine ziyarete gider. Melike’ye hediye olarak altından ayna götürürler ama Melike’nin gözü çiçekten yapılmış tacından başka bir şey görmemektedir. Melike bir gün Yusuf’la dere kenarında konuşurken Hüseyin’in arkadaşlarından biri onları görür ve Hüseyin’e söyler. Hüseyin çılgına dönmüştür ve bu olanların hesabını Şevket Bey’den sorar. Melike yıllardır gördüğü rüyadaki delikanlının Hüseyin değil Yusuf olduğunu anlamıştır. Hüseyin ise Melike’nin kalbini kazanmak için onu hediyelere boğar. Melike’ye en son altın kafeste bir bülbül getirir ama Melike’nin yine de umurunda olmaz. Kendini de o bülbül gibi kafese kapatacaklarını bilir. Nitekim Hüseyin Melike’yi kendi evlerine götürme zamanının geldiğini düşünerek genç kızı alır ve kendi evlerine götürür. Melike burada hastalanır. Günden güne eriyen genç kızın haline Hüseyin’in babası da artık dur demek ister ama oğluyla başa çıkamaz. Yüksek Yüksek Tepelere Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler Annesinin bir tanesini hor görmesinler Uçan da kuşlara malum olsun Ben annemi özledim Hem annemi hem babamı Ben köyümü özledim Babamın bir atı olsa binse de gelse Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse Kardeşlerim yollarımı bilse de gelse Çok eski bir söylentiye göre Malkara köylerinden birinde Zeynep adında güzelliği dillere destan bir kız vardır. Günün birinde Zeynep’in köyünde büyük bir düğün olur. Bu düğüne çevre köy ve kasabalardan insanlar çağrılır, oyunlar eğlenceler yapılır. Gösterilerin en önemlisi de at yarışlarıdır. Bu düğüne üç gün üç gece yol teperek gelen Ali adında bir genç iyi bir at yarışçısıdır. Bu gencin gözü bir ara Zeynep’e ilişir. Yüreğinde sıcak nehirler dolaşmaya başlayan Ali köyüne döndüğünde durumu babasına açar, aldığı olumlu cevap karşısında aile büyükleri ile Zeynep’i istemeye gelirler. Kızın babası-anası kızlarını uzak yere vermek istemeseler de kısa zamanda düğünleri olur… Zeynep gelin olduktan sonra yedi sene ailesini kardeşlerini ve köyünü göremez. Tüm yalvarmaları boşa giden Zeynep’in yüreğindeki hasret günden güne büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Zeynep artık teselliyi türkülerde bulur. Ezgiler yakmaya başlar. Kına gecelerinde ve düğünlerde söylediği türkülerle gelinleri, kızları büyüler. Zeynep’in evi köyün en yüksek tepesindedir, türkülerini oradan söyler. Kocası Zeynep’in hasretine aldırış etmez sevgisi çoktan bitmiş, itip kakmalar başlamıştır. Zeynep kocasının bu tutumundan yataklara düşer. Sonunda köy halkı Zeynep’in anne ve babasının gelmesine karar verir, kocasının da başka çaresi kalmamıştır. Uzun yolculuktan sonra Zeynep’in anne ve babası köye gelirler ama Zeynep son nefesinde “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” türküsünü anasına babasına mırıldanırken çevresindeki tüm insanlar duygulanıp göz yaşı dökerler. Hasretini biraz olsun gideren Zeynep için çok geç kalınmıştır. O bir daha yataktan kalkamaz, türküsü de o günden bu güne söylenip durur. Selanik Türküsü Çalın davulları çaydan aşağıya Mezarımı kazın bre dostlar belden aşağıya Suyumu kaynatın kazan doluncaya… Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver Rüstem Ağa Selanik çarşısında kumaş satan ve etrafında sevilip sayılan bir esnaftır. Bir gün dükkanına çevre köylerin birinden Mehmet adında bir genç gelir alış veriş için, kumaşlara bakarken Rüstem Ağa’yla da sohbet ederler. Aslında Mehmet Selanik’e iş aramak için gelmiştir ve Rüstem Ağa’nın da gözü Mehmet’i tutunca dükkanda çalışmaya başlar. Hem işi çabuk öğrenir hem de Rüstem Ağa’nın güvenini kazanır. Gel zaman, git zaman Mehmet Rüstem Ağa’nın kızı Fitnat’a gönlünü kaptırır, aileler de uygun görünce düğün hazırlıkları başlar. O sırada Selanik’te kolera salgını başlar ve hastalık halkı kırıp geçirir. Düğüne bir hafta kala Fitnat yataklara düşer, kolera onu da bulmuştur, günden güne sararıp solan Fitnat yakında öleceğini bildiğinden içindeki acıyı, duyguları türküye döker ve düğününe üç gün kala ölür… Mehmet çok sevdiği Fitnat’ın mezarını kendi kazar ve onun yarım bıraktığı türküyü de içini yakan acıyı haykırarak tamamlar. Selanik içinde salâ okunur, Salânın sedâsı cana dokunur. Gelin olan kıza kına yakılır. Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver. Al başımdan bu sevdayı, götür yâre ver. Selanik Selanik… Issız kalasın. Taşına toprağına bre dostlar, diken dolasın Sen de benim gibi yarsız kalasın. Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver. Al başımdan bu sevdayı, götür yâre ver Aman Bre Deryalar Kırcali'yle Arda'nın arası Saat sekiz sırası Yusufum Ardalılar ağlıyor Yusufum Yoktur çaresi Aman bre deryalar Kanlıca deryalar Biz nişanlıyız İkimiz de bir boydayız Biz delikanlıyız Çıkar abe poturunu Dalgalar artacak Demedim mi ben sana Kayığımız batacak Kırcali'yle Arda boylarında Kimler gidecek Garip Yusuf’un annesine Kim haber verecek Yusuf ile Feride birbirlerini çok severler ancak aileleri bir türlü evlenmelerine razı gelmez. Yusuf bir gün kafasında bir plan yapar Arda Nehri’ni sevdiğiyle geçerek izlerini kaybettirip yeni bir hayat kurmayı düşler. Bu durumu Feride’ye anlatır. Feride, Arda’ya bizim kayıklar dayanmaz gitmeyelim, der ama nafiledir. Feride, Yusuf’un ısrarlarına dayanamaz ve Arda’yı aşmayı kabul eder. Ancak şans yüzlerine gülmez ve dalgalar kayığı devirir. Yusuf da boğularak ölür. Feride bir şekilde kurtulmayı başarır ancak Yusuf’un ölümü O’nu çok yaralar ve bir ağıt yakar… Bitlis’te Beş Minare Bitlis’te beş minare Beri gel oğlan beri gel Yüreğim dolu yâre Beri gel oğlan beri gel İsterem yanen gelem Beri gel oğlan beri gel Cebimde yok on pâre Beri gel oğlan beri gel Tüfengim dolu saçma Beri gel oğlan beri gel Vururum benden kaçma Beri gel oğlan beri gel Doksan dokuz yârem var Beri gel oğlan beri gel Bir yâre de sen açma Beri gel oğlan beri gel Rus işgali sırasında Bitlis, bir harabe şehir görüntüsü alır. Düşmanın çekilmesinden sonra savaş esnasında Bitlis’ten kaçan bir baba ve oğul, Bitlis’e dönmek üzere yola çıkarak şehre hakim konumdaki Dideban Dağı eteğine varırlar. Baba, şehirde canlı kalıp kalmadığını öğrenmek için oğlunu şehre gönderir. Bir süre sonra oğul geri döner ve uzaktan babasına şöyle seslenir: “Şehirde yaşama dair hiçbir iz yok; sadece beş tane minare ayakta kalmış.” Bunu duyan baba yıkılır, diz çöker ve şöyle bir ağıt yakarak oğlunu yanına çağırır. Ah Bir Ataş Ver Cigaramı Yakayım Ah bir ataş ver cigaramı yakayım Sen salın gel ben boyuna bakayım Uzun olur gemilerin direği Ah çatal olur efelerin yüreği Ah vur ataşı gavur sinem ko yansın Arkadaşlar uykulardan uyansın Uzun olur gemilerin direği Ah çatal olur efelerin yüreği Çanakkale Boğazı, Nağra Burnu açıkları, 4 Nisan 1953, Saat 02:15. Uzun ve yorucu bir seferden dönen Dumlupınar denizaltısı, Nağra Burnu açıklarında İsveç bandıralı Nabuland şilebi ile çarpışır. Sessiz, soğuk ve bulanıktır gece. Başından aldığı şiddetli darbe ile Dumlupınar birkaç saniye içinde sulara gömülür. Gemideki 81 kişilik mürettebattan sağ kalan 22 kişi, geminin arka bölümündeki torpido dairesine sığınır. Mahsur kalanların su yüzüne fırlattıkları telefon şamandırasıyla gemi ile irtibat sağlanır. Sağ kalan 22 kişiyi kurtarmak için herkes seferber olur. Bu arada oksijeni idareli kullanmaları için, gereksiz yere konuşmamaları, şarkı türkü söylememeleri ve sigara içmemeleri konusunda uyarılar yapılır. Ancak saatler süren kurtarma çalışmalarının sonunda, umutların tükendiği anda karanlıkta bekleyen 22 kişiye, her şey yine aynı sözcüklerle anlatılır; konuşabilirler, türkü söyleyebilirler ve hatta sigara bile içebilirler. Şamandıradaki telefon hattının öbür ucundan tüm Türkiye, denizaltıdaki o kahramanların tevekkülle ölüme yaptıkları hüzünlü ama başı dik türkülerini dinler. Yârim istanbul’u Mesken mi Tuttun Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun, Gördün güzelleri beni unuttun, Sılaya dönmeye yemin mi ettin; Gâyrı dayanacak özüm kalmadı, Mektuba yazacak sözüm kalmadı… Yârim sen gideli yedi yıl oldu, Diktiğin fidanlar meyveyle doldu, Seninle gidenler sılaya döndü; Gâyrı dayanacak özüm kalmadı, Mektuba yazacak sözüm kalmadı… Yârimin giydiği ketenden gömlek, Yoğumuş dünyada öksüze gülmek, Gurbet ellerinde kimsesiz ölmek; Gâyrı dayanacak özüm kalmadı, Mektuba yazacak sözüm kalmadı… Kayserinin bir köyünden İstanbul’a giden yeni evli bir gencin, tek başına köyünde bıraktığı karısının, ondan hiçbir haber alamaması üzerine yaşadığı acının, feryada dönüşmesidir bu türkü. Kayseri ve köylerinden yazları büyük şehirlere inşaatlarda çalışmak için giden erkekler, havaların soğumasıyla birlikte biriktirdikleri paralarıyla evlerine, köylerine dönerler. Kayserili bu güzel köylü gelinin, yakışıklı kocası da çalışmak üzere İstanbul’a gitmiş ama zaman geçip kış olmasına rağmen bir türlü geri dönmemiştir. Güzel gelinin çocuğu da olmadığı için bir başına kalmıştır köyünde ve hasretlik içini yakıp kavurmaktadır. Aradan yedi yıl geçmiş, gidenler geri dönmüş ama bizim gelinin eşi bir türlü dönmemiştir köyüne. Bu arada köy yerinde “kocan İstanbul’da başkasını buldu” diye dedikodular da dolanmaya başlamıştır. Bunlara inanmasa da güzel gelinin içine bir ateş daha düşmüştür artık. Bir gece rüyasında kocasının güzel kadınlar arasında pek de keyifli olduğunu görür ve kan ter içinde uyanır, gözünde yaşlarla ve feryat ederek bu türküyü söylemeye başlar… Urfa’nın Etrafı Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar Ciğerim yanıyor aney gözlerim ağlar Benim zalim derdim cihanı yakar Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar Anandan babandan yardan ayrı koyarlar Urfa dağlarında gezer bir ceylan Yavrusunu kaybetmiş ağlıyor yaman Yarimin derdine bulmadım derman Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar Anandan babandan yardan ayrı koyarlar Ceylan senin gibi yüreğim yara Cihanda derdime aney bulmadım çare Bir yavru kaybettim gözleri kara Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar Anandan babandan yardan ayrı koyarlar Avcıların, ceylanların nerede olduğunu merak edip, bulmak için köpekleri ile (tazı) dağlarda gezmelerini, yani ceylanın peşine düşmelerini anlatır bu türkü görünüşte, ama türkünün asıl anlattığı bu değildir. Çocuğunu kaybeden bir annenin, çocuğunu ceylana benzeterek duygularını dile getirmesidir. Bu türküde anne, Urfa’nın vahşi ve güzel dağlarının tehlikeli bir yer olduğunu anlatır. Çocuğunu kaybetmeden önce yaptığı uyarıların bir işe yaramadığını belirtir. Anne çocuğunu kaybetmenin korku ve acısını, ona her baktığında daha iyi anlar. Fırat Türküsü Şu Fırat’ın suyu akar serindir Yârimi götürdü kanlı zâlimdir Daha gün görmemiş taze gelindir Söyletmeyin beni yaram derindir Kömürhan köprüsü Harput’a bakar Körolası Fırat ocaklar yıkar Ahbaplarım gelmiş ağıtlar yakar Söyletmeyin beni yaram derindir Zamanın birinde Hamo Dayı, Fırat Nehri’ni geçerek Urfa’da askerliğini yapmakta olan oğlunu ziyaret etmek ister. Fırat, insan ve hayvanların birlikte bindirileceği ilkel bir sal ile geçilecektir. Sala sabahın erken saatlerinde binilir. Ama nehrin tam ortasına gelindiğinde, salda bulunan bir atın ürkmesi ile sal devrilir ve içindekilerle birlikte Hamo Dayı da boğulur. Ailesi, olaydan habersiz, günlerce onun yolunu gözler. Ama bir gün kara haber köye ulaşır. Dövünmeler, ağıtlar başlar. Fırat, Hamo Dayı gibi çok canlar yakmıştır. İki Keklik Bir Kayada Ötüyor iki keklik bir kayada ötüyor Ötme de keklik derdim bana yetiyor Annesine kara da haber gidiyor Yazması oyalı kundurası boyalı Yar benim aman aman yar benim Uzun da geceler yar boynuma sar beni Aman aman sar beni İki keklik bir dereden su içer Dertli de keklik dertsizlere dert açar Aman aman dert açar Buna yanık sevda derler tez geçer Balıkesir’e bağlı Edremit ilçesinin Güre köyünün eşrafından kahveci Mehmet Şevket Efendi’nin karısı Şöhret Hanım tarafından oğluna yakılmış bir türküdür. Şöhret hanım zamanın zenginlerinden olduğu için zeytin toplamaya giderken bile çok süslü giyinirmiş, elbiseleri oldukça güzel ve diğer köylülerden farklıymış; yazmaları oyalı, kunduraları hep boyalı olurmuş. Oğulları Zekeriya Sarıkamış’a Enver Paşa komutasında askerliğini yapmaya gitmiştir. Bu sırada her yer karlı olduğu için yol almak amaçlı karları teperlermiş. Zekeriya da kar teperken kar kuyusuna düşüp şehit olmuş, Şöhret Hanım bu haberi alınca yıkılmıştır, ovada kekliklerle söyleşirken acısını haykırır dağlara taşlara… Hey On beşli On beşli Hey on beşli on beşli Tokat yolları taşlı On eşliler gidiyor Kızların gözü yaşlı Aslan yârim kız senin adın Hediye Ben dolandım sen de dolan gel beriye Fistan aldım endazesi on yediye Gidiyom gidemiyom Az doldur içemiyom Sevdiğim pek gönüllü Koyup da gidemiyom Üzerinde pek düşünülmediği için adeta bir oyun havası muamelesi gören bu türkünün ardında aslında acı bir öykü vardır. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında arka arkaya girdiği pek çok savaşta verdiği kayıplar sonunda, askere alacak yetişkin ve sağlıklı erkek bulamayan Osmanlı Devleti, Çanakkale Savaşı sırasında, doğum tarihi Rumi takvimle 1315 ve daha büyük, (15 ile 18 yaş arası) erkek ‘çocuk’ların orduya katılmasına karar verir. İşte bey oğlu Hüseyin de bu ‘on beşliler' arasındadır ve ardında sözlüsü güzeller güzeli Hediyeyi de bırakmıştır. Savaş her cephede tüm hızıyla sürmekte gidenler bir türlü geri gelmemektedir. Boynunu büküp asker yolu bekleyen bir sürü genç kızdan birdir Hediye de… Salavatlarla uğurladıkları delikanlılarının toprağa düştüğü haberini alan kara bahtlı analar, kara çatkılı yavuklular, dul kalan tazeler maşrapalarla su döküp ıslattıkları kapı önlerini gözyaşlarıyla da ıslatırlar... Bu ağıtla acılarını dile getirdiler… * Yazının ilk bölümünü okumak isterseniz linke tıklayınız https://www.adadergi.com/post/2019/12/28/turkulerimiz-ve-huzunlu-oykuleri
- “Bekle Beni” Şiirinin ve Yazar Mihailoviç Simonov’un Hüzünlü Öyküsü
Nurten B. AKSOY * Savaşlar belki de insanoğlunun başına gelen en büyük felaketler. Hem savaşa gidenleri hem de geride bıraktıklarını en acımazsız şekilde etkileyen savaşlardan arda kalan bazen bir şarkı, bazen bir fotoğraf, bazen bir şiir… yaşananların en acı ve unutulmaz belgesi oluyor. İşte onlardan biri de ünlü Rus yazar Simonov’un savaşa giderken geride kalan sevgilisi için yazdığı ve hem savaşan askerlerin, hem de onları bekleyen sevgililerin, anne-babaların hayata tutunuşlarının ve umutlarının simgesi olan “Bekle Beni” şiiri… Bekle beni, döneceğim Bütün direncinle bekle beni. Bekle hüzün yağmurları Gökyüzünü kaplayınca Kara kış üşütürken bekle, Sarı sıcaklar yakarken bekle. Ünlü Rus yazarı Konstantin Mihailoviç Simonov, 28 Kasım 1915’te Saint Petersburg şehrinde dünyaya gelir. Babası Kızıl Ordu’da subay olduğu için çeşitli taşra okullarında okuyan Simonov, Moskova’da yükseköğrenim görürken bir yandan da tornacılık yapar ve makine mühendisi olur. Moskova’da bir fabrikada mühendis olarak çalışırken ilk şiirlerini yazmaya başlayan Simonov, bu arada Gorki Edebiyat Enstitüsünü de bitirir. Bir müddet mühendislik yaptıktan sonra gazetelerde yazmaya başlar. II. Dünya Savaşında ordu gazetesi “Kızıl Yıldız’ın” savaş muhabiri olarak askerlik görevini yaparken, gerek cephede gerekse cephe gerisindeki Sovyet insanının mücadelesini, 1940-1945 yılları arasında gazetesine gönderdiği yazılarında dile getirir. Kimseler beklemezken bekle beni Unut anılarla yüklü bir geçmişi Ne bir mektup ne bir haber Gelmesin ne çıkar, bekle beni Bekle beni döneceğim Bekle, yalnızca sen bekle beni Bu yazılarıyla Stalin Ödülü’nü kazanır. Savaştan esinlenerek milliyetçi ve devrimci görüşlere yer veren lirik ve epik şiirler yazar. Özellikle savaşı anlatan romanlarıyla ünlenen Simonov ülkesinin en büyük ödülü olan Lenin Edebiyat Ödülü’nü alır. (1974) İki büyük ödül sahibi olan yazarın adını, daha bu ödülleri almadan önce yazdığı “Bekle Beni-Zhdi Meny” şiiri ile tüm Rusya duyar ve şiir savaşan tüm askerlerin yüreklerinin üzerinde, ceplerinde taşıdığı kutsal bir yazıya dönüşür adeta. Genç yazarın bir sinema sanatçısı olan genç ve güzel sevgilisi Valentina Serova için yazdığı söylenen şiir, aslında bütün beklenen ve bekleyenlerin ortak duygusunu dile getirir savaş günlerinde. Bekle beni döneceğim, Bırak beklemekten usanmış dostlarım Oğlum, anam, yoldaşlarım Öldüğümü sansınlar benim Umudu kesip bir ateşin başında Beni yâd edip içsinler ama sen İçme sakın yürek acısı o şaraptan Simonov, yaşadığı süre boyunca sevmekten bir an bile vazgeçmediği Valentina Serova’yı ilk kez Moskova yakınlarında bir tren istasyonunda görür. O zamanlar 21 yaşında ve Sovyet sinemasının oldukça ünlenmiş bir sanatçısı olan Serova, sarı saçlı, ince ve uzun boylu, güzel bir kadındır. O yaz günü Moskova yakınlarındaki bir istasyonunda tesadüfen Valentina’yı gören Simonov, genç kadına hemen o anda vurulduğunu anlatır hep. İkinci Dünya Savaşının en sert günlerinin yaşandığı yıllarda Rusya, Alman kuşatması altındadır. Tarihin gördüğü bu en büyük savaşta (Stalingrad Savaşı: II. Dünya Savaşı’nın kesin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir ve Almanların geri çekilmesiyle 1943 yılında sona erer.) Rus ordusunda görev yapan şair ve gazeteci Konstantin Simonov da cephededir. Savaşın tüm şiddetiyle sürdüğü anlarda. Simonov da herkes gibi tetiktedir, ama bir türlü savaşa kendini veremez. Çünkü geride biricik sevgilisi, dünyalar güzeli Valentina Serova’yı bırakmıştır. Aklı hep sevdiği kadındadır, onu deli gibi özlemektedir, ama asla umutsuz da değildir. Bu cehennemi andıran korkunç savaştan sağ kurtulup onunla yaşayacağı günleri düşler. İşte bu karmakarışık duygular içindeyken, sonradan efsaneleşecek o şiirini yazmaya koyulur. İnançla, sabırla bekle beni. Bekle beni, döneceğim… Tüm ölümlere inat bekle. Çünkü o büyük bekleyişin Çünkü o büyük bekleyişin Düşman ateşinden kurtaracak beni. Şiirini bitirdikten sonra, izne ayrılan bir askere teslim ederek, çalıştığı gazeteye ulaştırmasını rica eder. Gazeteye ulaştırılan şiir gazete tarafından yayımlanır. Ve olanlar olur… Şiir savaşan askerler ve savaştaki sevdiklerini bekleyenler arasında bir fırtına gibi eser. O yıllarda savaşta ölen hemen hemen bütün askerlerin ve subayların cebinden aynı şiir çıkar: Bekle beni… Şiir halk arasında öylesine büyük etki yaratır ki Rusya’da kutsal metinler dışında en çok okunan metin olma özelliğini kazanır. Daha sonra ağızdan ağıza yayılarak değişik melodilere bürünen şiir, hepsi hüzünlü pek çok şarkıya güfte olur. Şarkılar öyle popüler olur ki Simonov mektubunun gazeteye ulaşıp ulaşmadığını bile bilmezken, bir gün cephede kendi şiirinin bestelenmiş halini bir askerin ağzından duyar. Bekle kızgın sıcaklar içinde, Karlar savrulurken bekle beni “Yalnızca seninle ben, ikimiz Ölümsüz olduğumuzu bileceğiz” O sırrı, o hiç kimsenin bilmediği. Kimseler beklemezken Beni beklediğini. Nihayet savaş biter, Simonov büyük bir heyecanla Valentina’nın yanına gider ve 1943 yılında evlenirler. Simonov’un savaşta olduğu bu özlem yıllarında Valentina artık Sovyet sinemasının en ünlü oyuncularından biridir. Savaşın tüm hızıyla sürdüğü o günlerde yaşam, insanlar, ilişkiler de değişmiştir, ama Simonov sanki hâlâ Stalingrad cephesinde yaşıyor gibidir. Uğruna ölümlere gidip geldiği, sadece ona kavuşmak umuduyla hayatta kalabildiği kadını artık pek tanıyamaz O hâlâ ılık bir yaz gününde geride bıraktığı sevdiği o kadını görmek ister ama göremez. Valentina’nın uçarı ve aykırı bir hayat sürmesi, ortalıkta bazı dedikoduların dolaşması Valentina’ya olan aşkını zerre kadar azaltmaz. Ancak günün birinde yaşananlardan etkilenip, canı kadar sevdiği bu kadını incitebileceğinden korktuğu için, 1957 yılında hiçbir açıklama yapmadan onu terk eder ve bir daha hiç geri dönmez. O günden sonra Simonov kendini yazmaya verir. Albayın Aşkı, Savaşsız Yirmi Gün, Günler ve Geceler, Savaş Günleri, İnsan Asker Doğmaz ve Silah Arkadaşları gibi kitaplarını yazar. Sovyet Yazarlar Birliği başkanı seçilir, Türkiye de dahil birçok ülkeye gider. 1975 yılında Valentina öldüğünde cenazesine bile gitmez. Ama cenazenin ertesi günü Valentina’nın mezarında, üzerinde “Bekle Beni” şiirinin yazılı olduğu, çiçeğin birine iliştirilmiş bir kağıt parçası bulunur. Simonov, sevdiği kadını daha fazla bekletmeden, sadece dört yıl sonra 1979 yılında hayata veda eder.
- Şehirler ve Şiirler
Nurten B. AKSOY * ANKARA * Ankara Acıları hüznümün dudağıdır gökte açan karanfil talih, bir cellat gibi vurdu yüreğimizi ateşler ülkesinde o ve ben, iki mahkum kâh bir sevda çölünde parlayan ay ışığı kâh rüya bahçesinin zehirli sarmaşığı uzaklardan bir rüzgar esiyor efil efil sessizlik, acze düşen bir hayal kadar sefil şimdi gül, ey korkular şehrinin yelpazesi hasretin o en uzun, acının en tazesi neden hala tütüyor burnumda karanlığın ruhum neden yıllardır kahrının pervanesi bu esrar senin midir, yoksa gemilerin mi hemen her gün bir yıldız kayıyor gözlerinden gözlerin kan ağlayan deniz kadar derin mi yoksa habersiz misin ruhumun kederinden ah, bağrımda pütürlü bir bıçak kadar keskin tabutumu bekliyor ankara acıları bu ne bir aşk masalı, nede heyula ve kin dumanlı bir çöküşün en kara acıları NURULLAH GENÇ *** İZMİR Nasıl Olduysa nasıl olduysa birden adımı unuttum adını unuttuğum o sıcak şehirde yıldız alacası yüzen bir zakkum yanımda o hayal kız ikide birde yolumu gözlerine bakıp bulduğum sahi ben ne hırçın bir çocuktum ele avuca sığmaz aklı fikri şiirde mısra mısra başımı belaya soktum İzmir cezaevi dokuz yüz kırk bir’de kaşla göz arası liseden kovuldum inanmakta geç sevmekte çabuktum bazen yaşadıklarım aklıma gelir de kaç kere umutsuzluğun yolunu tuttum istenmeyen adam hemen her devirde hemen her devirde ateşten bir buluttum binlerce umuttan belki bir umuttum ATTİLA İLHAN *** MARDİN Mardin ruhumun sol kıyısı kederlere müptela ağıtlar yakılırsa dönüp de bakar mısın inci gibi yaşları dizersem gerdanına yüreğimle tutuşup benimle ağlar mısın mardin sen yarsın varılası en güzel diyarsın ONAT KUTLAR *** ERZURUM Erzurum Sabahtan uğradım ben bir fidana Dedim mahmur musun, dedi ki yok yok Ak elleri boğum boğum kınalı Dedim bayram mıdır, dedi ki yok yok Dedim inci nedir, dedi dişimdir Dedim kalem nedir, dedi kaşımdır Dedim on beş nedir, dedi yaşımdır Dedim daha var mı, dedi ki yok yok Dedim Erzurum nen, dedi ilimdir Dedim gider misin, dedi yolumdur Dedim Emrah nedir, dedi kulumdur Dedim satar mısın, söyledi yok yok ERZURUMLU EMRAH *** BURSA Bursa'da Zaman Bursa'da bir eski cami avlusu, Küçük şadırvanda şakırdayan su; Orhan zamanından kalma bir duvar... Onunla bir yaşta ihtiyar çınar Eliyor dört yana sakin bir günü. Bir rüyadan arta kalmanın hüznü İçinde gülüyor bana derinden. Yüzlerce çeşmenin serinliğinden Ovanın yeşili göğün mavisi Ve mimarîlerin en ilâhisi. ...... Bu hayâle uyur Bursa her gece, Her şafak onunla uyanır, güler Gümüş aydınlıkta serviler, güller Serin hülyasıyla çeşmelerinin. Başındayım sanki bir mucizenin, Su sesi ve kanat şakırtılarından Billûr bir âvize Bursa'da zaman. AHMET H. TANPINAR *** KONYA KONYA Benim yarim bezden kilim Dokur Konya'da Konya'da Bülbül olmuş dertli dilim Şakır Konya'da Konya'da ...... Mevlana'nın sezmediği Mantıkları çözmediği Kitapların yazmadığı Fikir Konya'da Konya'da Ayrılıktan yemiş tekme Yakma gurbet onu yakma Burda gezdiğine bakma Bekir Konya'da Konya'da BEKİR SITKI ERDOĞAN *** DİYARBAKIR Diyarbekir Kalesinden Notlar Açar, Kan kırmızı yediverenler Ve kar yağar bir yandan, Savrulur Karacadağ, Savrulur zozan… Bak, bıyığım buz tuttu, Üşüyorum da Zemheri de uzadıkça uzadı, Seni, baharmışın gibi düşünüyorum, Seni, Diyarbekir gibi, Nelere, nelere baskın gelmez ki Seni düşünmenin tadı… AHMED ARİF *** BİNGÖL Bingöl Çobanları Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum. Bu dağların en eski âşinasıdır soyum, Bekçileri gibiyiz ebenced buraların. Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi, Her gün aynı pınardan doldurur destimizi Kırlara açılırız çıngıraklarımızla... ........ Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun Nadir duyabildiği taze bir heyecanla... Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla Bingöl yaylarının mavi dumanlarına, Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına! KEMALETTİN KAMU *** SAMSUN Bir Gemi Yanaştı Samsun'a Bir gemi yanaştı Samsun'a sabaha karşı, Selam durdu kayığı, çaparası, takası, Selam durdu tayfası. Bir duman tüterdi bu geminin bacasından, bir duman Bir duman değil bu! Memleketin uçup giden kaygılarıydı. ....... Kalkıp ayağa ardı sıra baktı dalgalar, Kalktı takalar. İzin verseydi Kemal Paşa, Ardından gürleyip giderlerdi, Erzurum'a kadar. CAHİT KÜLEBİ *** İSTANBUL İstanbul Destanı İstanbul deyince aklıma martı gelir Yarısı gümüş, yarısı köpük Yarısı balık yarısı kuş İstanbul deyince aklıma bir masal gelir Bir varmış, bir yokmuş İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir Anadolu’da toprak damlı bir evde Gülcemal üstüne türküler söylenir Süt akar cümle musluklarından Direklerinde güller tomurcuklanır Anadolu’da toprak damlı bir evde çocukluğum Gülcemal'le gider İstanbul’a Gülcemal'le gelir İstanbul deyince aklıma Bir sepet kınalı yapıncak gelir ....... BEDRİ R. EYÜBOĞLU *** SİVAS Sivas Ellerinde Sazım Çalınır Kul olayım kalem tutan ellere Katip arzuhalim yaz Şaha böyle Şekerler ezeyim şirin dillere Katip arzuhalim yaz Şaha böyle Sivas ellerinde sazım çalınır Çamlıbeller bölük bölük bölünür Yardan ayrılmışam bağrım delinir Katip arzuhalim yaz Şaha böyle Pir Sultan Abdal’ım ey Hızır Paşa Bizi hasret koydun kavim kardaşa Yazılanlar gelir sağ olan başa Katip arzuhalim yaz Şaha böyle PİR SULTAN ABDAL * DERLEYEN: Nurten B. AKSOY
- Hey Gidi Yalan Dünya
Nurten B. AKSOY * Yıllar ne kadar da hızlı akıp geçiyor, zamana bir türlü ayak uyduramıyor, bir türlü ânı yaşayamıyor, bir türlü olup bitenleri anlayamıyorum. İnsanları tanımaya çalışıyorum, ama nafile buna da gücüm yetmiyor. Yine eskilere gitmeyeceğim; ama çoğumuzun özlediği, hatırladığımızda içimizi ısıtan bir kaç şeyden bahsedeceğim. Çocukluğumuzdan yani; cep telefonsuz, bilgisayarsız, televizyonsuz yaşadığımız, mutlu geçen, sahip olduklarımızın tadına vardığımız, çirkin politikacıların olmadığı günlerden... Evdeki en önemli eğlence aracımız radyolarımızla pikaplarımızdı. Nasıl heyecanla beklerdik radyoda oynayan "arkası yarınları, radyo tiyatrolarını". Derslerimizi, gezmelerimizi, işlerimizi hep onlara göre ayarlardık, kaçırmamak için. Hafta sonlarını ise iple çekerdik, pikapları olan arkadaşlarımızın evlerinde toplanır, yeni çıkan plakları dinlerdik. Berkantları, Cem Karacaları, Adamoları ve daha nicelerini. Sonra her sabah "yazıyoooor, yazıyooor" diye bağıran gazeteci çocuğun kapımızın altından attığı gazeteleri beklerdik heyecanla. Gazeteyi alır almaz bölüşürdük her bir sayfasını evdekilerle, bir an önce okumak için. En güzel arkadaşlarımız olan kitaplarımız, çizgi romanlarımız, dergilerimiz vardı. Almaya paramız yetmese de değiş tokuş yaparak okumalara doyamadığımız Çalıkuşlarımız, Doğan Kardeşlerimiz, Tentenlerimiz... Öylesine meraklıydık ki okumaya, manavdan aldığımız öteberinin konulduğu gazeteden yapılmış kese kağıtlarını bile dikkatlice açar, okur da okurduk. Yetmişli yıllarla birlikte televizyon denilen "gayya kuyusu" girdi yaşamımıza. Bir çocuk kadar masumdu ilk yıllarda, günün belli saatlerinde başlardı yayın ve üç beş saatte biterdi. Bir kaç haber, bir kaç şarkı, siyah-beyaz bir film veya bir dizi ve sık sık arz-ı endam eden "necefli maşrapa"... Bütün ülkenin hep birlikte izlediği tek bir kanal vardı. Seyrettiğimiz diziler, filmler belki çok kaliteli, teknik anlamda çok yeterli şeyler değildi; ama iyiyi, güzeli, doğruyu daha çok vurgulayan sıcacık aile filmleri ve dizileriydi. Çocuk programlarında dünyayı yok etmeye çalışan kahramanlar, ölüm kusan oyuncaklar yerine sevimli "kurabiye canavarları" vardı, "pembe panterler" vardı, birbirini kovalayan Tom ve Jerryler vardı. Ya şimdi, dilim bile varmıyor anlatmaya, aslında bildiklerimiz... Şimdilerde hepimizin bizden daha akıllı telefonları var, en son teknolojiyi ve dünyanın dört bucağını emrimize sunan bilgisayarları var. Sonra günün yirmi dört saatinde içinden kin, nefret, öfke, çirkinlik, dalavere, ahlaksızlık, kavga, yalan dolan fışkıran yüzlerce televizyon kanalımız var... Tabii ki televizyonlar da hayatımızın vazgeçilmezlerinden. Günün her saatinde magazinden, evlenme programlarına; yemek programlarından, yarışmalara; haberlerden dizilere hayatımızın içinde. Kimini şaşkınlıkla, kimini gülümseyerek, kimini öfkeyle izliyoruz. Diziler ise televizyonların temel taşları; her akşam farklı bir dizi, farklı oyuncuları ile bir şekilde evimizin içine giriyor, zamanımızı çalıyor, yaşanması pek de mümkün olmayan hayatlarla insanları hayal alemlerine sürüklüyor. Ama beni en çok kızdıran bunca kötü insanın, birbirini sevmeyen aile fertlerinin, çarpık ilişkilerin, vahşetin, öfkenin ve çoğu kanun dışı yollarla elde edilmiş zenginliğin insanlara normal hayatlar gibi sunulması. Demem o ki sevgi, saygı, namus, adalet, doğruluk, bilgi ve daha nice kavram bir şekilde unutturulmaya çalışılıyor içi boş şeylerle ve bize de o pek çok şeyden mahrum olduğumuz güzel günleri özlemek kalıyor...
- Sevgililer Günü
Nurten B. AKSOY * Kimileri sevgi günü, kimileri sevgililer günü diye sahiplenirken cüce Şubat'ın tam ortasını kimileri de öykü günü diye adlandırmış... Eh sevgilimiz olmadığına göre bir öykü döşenmeli diye düşündüm ama nafile, çünkü o da marifet ister... Sahi kaç yıldır kutlanıyor bu Aziz Valentin günü, diye şöyle bir zihnimi yokladım ama çıkaramadım, galiba gençliğimizin, güzelliğimizin son demlerine denk gelmişti, yoksa insan hatırlamaz mı hiç? Ah, gençliğim... On beş yaşım, yirmi beş yaşım, yolun yarısı denen otuz beş yaşım... Sevgiyi bilmiyor muyduk acaba biz diye kara kara düşündüm, ama bilmez olur muyuz hiç canım? Aslında aşkın da sevginin de en âlâsını bilirdik. Ama o aşk, o sevgi en kutsalımızdı bizim. Açıklarsak, gözler önüne serersek kirlenecek, kutsallığını yitirecek diye ödümüz patlardı... Yüreğimizin en derinlerine saklardık onun için, bazen kurumuş bir gül yaprağına nakşeder, bazen kilitli hatıra defterlerimize yazardık... özlediğimizde açıp sarılmak için. Aslında hani derler ya "Aşk iki kişilik bir oyundur" diye, biz o oyunu hep tek kişi oynardık, öyle afili laflar bilmezdik "aşkım, sevgilim" gibi... O yüzdendir onca görkemli, onca unutulmaz olması... Kimi zaman perdelerin arkasına saklanıp yolunu gözler, kimi zaman rast geldiğimizde tanımazdan gelirdik, içimizde fırtınalar kopsa da... Belli edersek, dillendirirsek bitiverecek diye aklımız çıkardı. Şimdiki gibi kırmızı güller, kalpli, ama yüreksiz hediyeler, tek taş yüzükler yoktu o demlerde, parmağına geçirdiğin o incecik altın halka sevginin en büyük nişanesiydi. Üç gün şunla gezeyim, olmazsa bir de onu denerim, elbet birinden biri olur diyecek mangal yüreklerimiz de yoktu bizim. Biz sevdik mi bir kere ölümüne severdik. Sofraya koyduğumuz bir tas sıcak çorbayı, eve gelirken getirilen dumanı üstündeki ekmeği sever gibi severdik... Sonra o aşkın meyvesi çocuklar, birlikte yürünen yollar, paylaşılan mutluluklar, dökülen göz yaşları, atılan kahkahalar en güzel sevgi hediyeleri, aşkımızın en değerli sembolüydü. Hey gidi günler hey... Ne diyeyim toprağın bol olsun Aziz Valentin... Yüreklerimiz buz tuttu artık, şu cemreler bir düşse de ısınsak biraz...
- Bahara Hasret
Nurten B. AKSOY * BAHARA HASRET yağan kar tanelerinin ardından seslendim özlemle, hadi dedim bahara... bak, geldi işte cıvıl cıvıl kuş sesleriyle çiçekler getirdi bana... seslensem şimdi çocukluğuma, duyar mı beni bahar yeli, yılların ötesinden minik kedimi alıp, gelir mi yanıma, babamı getirir mi bana? ah gençliğim, ilkbaharım! renk ver yine rüyalarıma getir aldığın sevgilileri nisan yağmurlarıyla bana... eyvah geçip gitti ömür! ne gençliğim geri geldi.. ne gidenler döndü bana eremedim bir bahara... hazan kaldı yine bana...
- ANNELER GÜNÜ
Nurten B. AKSOY * "Ah anneme ne alsam, onun için ne yapsam, acaba aldığım hediyeyi beğenecek mi?" diye düşünürken bir anneler gününü daha idrak etmeye hazırlanıyoruz. Anlamına ve masumane içeriğine baktığımızda son derece anlamlı ve güzel bir gün farz edilen anneler günü belki de kapitalist sistemin en çok pirim yaptığı, kazanç sağladığı birkaç özel günden biri. Böylesi güzel bir gün için iyi bir girizgah olmadığını biliyorum ama kutsal sayılan sevgilerin, maddi nesnelerle kutlanmasına gönlüm bir türlü razı gelmiyor. Duygu dozu abartılmış çeşitli reklamlarla günler öncesinden insanlara anneleri için hediye almaları gerektiği anlatılıyor. Ve bir anlamda bu dayatma yapılırken maddi ve manevi yönden bir anneye sahip olmayanların ya da bir şeyler almaya gücü yetmeyenlerin yaralarına sürekli tuz basılıyor. Anne olmak ya da bir başka deyişle evlat sahibi olmak yaşamdaki en güzel duygu belki, ama isteyen herkes anne olamayabiliyor ya da şu veya bu şekilde evladını yitirmiş milyonlarca anne var etrafımızda. Bunun yanında annesini kaybetmiş milyonlarca da öksüz çocuk tabii... Belki biraz empati yapabilseydik birilerinin canının ne kadar yandığını fark edebilirdik. Ülkemizin bir köşesinde anneler ve çocukları yoksullukla, açlıkla savaşarak yaşama tutunmaya çalışırken veya asgari ücretle geçinmek için çırpınırken, anne sevgisinin kanıtı sanki bunlarmış gibi, annelere alınması tavsiye edilen bilmem kaç liralık pırlanta takılardan, akıllı telefonlardan, pahalı hediyelerden dem vurulması zalimlik gibi geliyor bana. Anne sevgisi gibi gerçek sevgilerin hiçbir zaman maddi bedellerle gösterilemeyeceğine, keza anneliğin de sadece bir çocuğu dünyaya getirmekle kazanılmayacağına inanıyorum. Dünyaya getirdiğiniz çocuklarınız kadar, getirmediğiniz çocukları da gerçek bir anne gibi sevebilir ya da onlar tarafından sevilebilirsiniz. Ama bunlara sahip olmak için illa da çok paranızın olması gerekmiyor. Bir tatlı söz, bir gülücük ya da sıcacık bir kucaklama ve gönül zenginliği tüm sevgileri anlatmaya yeter de artar bile... Bu nedenle böylesi sevgilerin bir güne sığdırılmasını ya da yaldızlı reklamlarla insanlara dayatılmasını içime sindiremesem de annelerin başımızın tacı olduğuna inanıyor ve onları çok seviyorum. TÜM ANNELERE KUCAK DOLUSU SEVGİLER
- İKİ YABANCI
Nurten B. AKSOY * Hani şairin "Yaş otuz beş yolun yarısı eder" dediği yaş var ya, işte o yaşı tamamlamaya 3-4 yıl kaldı. Yani yaş kemale erdi... Ha bizim yolun yarısı kaçtır, tabii ki onu bilmek mümkün değil... Neyse bu faslı bir kenara bırakalım ve şöyle bir bakalım geriye. O insanın başında kavak yellerinin estiği, hormonların harıl harıl çalıştığı, şimdilerde düşünüp ah vah ettiğimiz yaşlara... Sevdiğimizin gözümüzde bambaşka göründüğü, aşık olduğumuz, evlilik hayalleri kurduğumuz insanı yere göğe koyamadığımız, uğruna ölümü bile göze aldığımız demler... "Artiz gibi" olmasak da kendi çapımızda güzel ya da yakışıklı olduğumuz zamanlar... Sevdiğimizin gözünde ya bir Leyla, bir Şirin, bir Jülyet ya da bir Mecnun, bir Ferhat, bir Romeo'yduk hepimiz. Birbirimizin uğruna neler feda etmemiştik ki...Kimimiz ailesini karşısına almış, kimimiz okulunu terk etmiş, kimimiz yataklara düşmüş ama sonunda muradımıza ermiş, sıcacık bir yuva kurmuştuk sevdiceğimizle... Mutlu mu mutlu; el ele, göz göze geçen evliliğin ilk yılları, bir başka deyişle rüzgar gibi geçen yıllar... Sonra, sonra çocuklarla, işle, güçle çoğalan gaileler, yorgun günler, uykusuz geceler, azalan vakitler... Hala genç, güzel, yakışıklı, sağlıklı ve sevgi dolusun, ama zamana yetişemiyor ayak uyduramıyorsun bir türlü. O "yolun yarısı" denen en güzel yıllar bir hay huyun içinde koşuşturmayla geçip gidiyor... Yüzündeki çizgiler, saçlarındaki aklar artmaya başladıkça çevrendekilerin de sana ihtiyaçları azalmaya başlıyor zamanla. Çocuklar büyüyor, işler yoluna giriyor, taşlar yerine oturuyor ve bir de bakıyorsun o bir zamanlar birlikte olmak için her şeyi göze aldığınla baş başa kalmışsın... Ama o da ne, bu benim bir zamanlar sevdiğim kişi mi, diye düşünmeye başlıyorsun... Sanki aynı evi paylaşan, aynı havayı soluyan iki yabancısın artık... Ya sudan sebeplerle sürekli didişiyorsun o uğruna nelerini feda ettiğin kişiyle ya da derin bir suskunluğa bürünüyorsun. Belki de içinden bir şarkı mırıldanıyorsun sessizce: "Neydi, ne oldu halim/ Çektiklerim vebalim..."
- Umut Çiçekleri
Nurten B. AKSOY * Soğuk kış günlerinde özlemini çekip "ah bir gelse" diye dört gözle beklediğimiz yaz mevsimi geldi nihayet; havalar ısındı, önce çiçeğe durup pembe- beyaz olan ağaçlar yeşili bol rengarenk elbiselerini giyindiler. Artık güneş yüzünü iyice gösterip iliğimizi kemiğimizi ısıtırken kimi zaman da yağmur yüklü bulutların arkasına saklanıyor. Bazen hafiften esen lodos yeni açmış ıhlamurların, manolyaların, beyaz akasyaların kokusunu taşıyor, dünya toz pembe görünüveriyor gözüme... Oysa ruhum ağaçlara, çiçeklere bakıp sevinirken insanlara baktıkça karalar bağlıyor. Çünkü insanların gittikçe bencilleştiğini, çirkinleştiğini ve yozlaştığını görüyorum hayretle. Güzel insanların köşelerine çekildiğine, sessizliğe gömüldüğüne, özgürlük adına yozlaşmalara kucak açıldığına şahit oldukça "Bahar gelse ne olur, yaz gelse ne olur" diye düşünüyorum. Nezaketin, zarafetin, tevazunun yerini kabalığın, hoyratlığın, kendini beğenmişliğin, hatta küfrün aldığını gördükçe "Çiçekler açsa ne fayda" diyor içimden bir ses... Herkes birbirine düşmanken, herkes birbirinden nefret ederken, kaba kuvvet ülkemde kol gezerken, insanlar sokaklarda dövülüp öldürülürken yaz yağmurları nasıl temizler ki bunca pisliği... İçim kırgın, yüreğim umutsuz... Bahara sevinecek mecali kalmamış ruhumun tek tesellisi penceremin önünde açan çiçeklerim... Bunlar benim umut çiçeklerim, bunlar benim bahar çiçeklerim ve onlar kurumasın diye gözyaşları misali sular döküyorum topraklarına

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı



























