top of page

ZAP SUYU DELİ AKAR - II


DAĞLARIN KARI

*

Doğan SOYDAN 

/

ANI


Dağların karı eriyor, ortalık balçığa kesmiş. Caddede akan kar suyunun ışıltısı gözümüzü kamaştırıyor. Çukurca yolu açıldı ama Sümerbank hâlâ bomboş. Ne zaman gitsem “Yeni mal gelecek” diyorlar. Askeri gazinonun önünde oturuyorduk, o ucube ayakkabı yine ayağımda. Öğretmen Murtaza ayakkabıma bakarak, “Bende eski bir ayakkabı var, giysen birkaç gün idare edersin” dedi. Hiç düşünmeden “olur” dedim. Altı kauçuk, yüksek topuklu, ağır bir ayakkabı. “Benimkinden iyidir” diyerek ayağıma taktım. Meğer başımın da dişimin de ağrısının anası ayakkabılarımmış, ertesi gün ne ağrım kaldı ne sızım… 


Yarın son sınıf öğrencilerini Van’a götüreceğim, yatılı okul sınavına gireceklermiş. Orada ayrılacağız; onlar sınavdan sonra Çukurca’ya dönecekler, ben memlekete gideceğim. Tam da o gece şehri sallayan büyük bir gürültüyle uyandık. Evlerin lambası yandı, söndü. “Dağ göçtü!” dediler. Bir dağın yerle bir olduğunu, apartman büyüklüğünde kayaların yuvarlandığını düşünün. Dağ göçmüş, kayalar yolu kapatmış! Biz, “Ne ile gideceğiz, nasıl gideceğiz” diye düşünürken bir kara haber geldi; Balıkesirli hemşirenin kardeşi ölmüş! “Acele gel” diye yazmışlar telgrafa. Hemşirenin iki gözü iki çeşme! Her şeyi göze alarak Bakkal İsmail’in kamyonetine bindik. Hemşire ile ben şoförün yanında, 8 öğrenci kamyonetin üstünde gidiyoruz. 40 Km'yi böyle gideceğiz, sonrası belirsiz. Hemşire sürekli ağlıyor, bakkal İsmail, “Yalan dünya, Hepimizin gideceği yer!” diyerek hemşireyi avutmaya çalışıyor. Derken kamyonetimiz sert bir frenle durdu. Dağ parçası kayalar yolu kapatmış. Bakkal İsmail’in parasını ödeyip geriye gönderdik.


Şimdi yola sıfır ve paralel akıp gelen Zap Suyuna girip kayalara, ağaç, ot köklerine tutunarak yolu bulana değin yürüyeceğiz. Heybemizi torbamızı yere bırakıp paçaları sıvadık. Bakkal İsmail, “Ayakkabınızı çıkarmayın, taşlar ayağınızı keser” demişti hepimiz öyle yaptık. Murtaza’nın ayakkabısı her adımda ayağımdan fırlayacakmış gibi. Sağımız dağ, solumuz Zap Suyu. Yol, bu ikisinin arasında kayaların altında. Kimi yerde dağın burnu suyun içine değin sokuluyor, çocuklar burayı geçince görünmez oluyor, yaramazlıkları artıyor. "Yavaş gidin, bizi bekleyin" diye ünlüyoruz, biz yaklaşınca susuyorlar.  Sınavı kazanır da büyük kentlerin çarkına takılırlarsa bu saf, doğal terbiyelerinin bozulacağından korkuyorum.  “Zap Suyu deli akar! Ayağımız biraz içe kaysa bizi yutmaya hazır! Suyun içinde iki saat yürüdükten sonra heyelan bitti, yola çıktık, buradan sonra bir saat daha yürüyeceğiz. Hemşire hâlâ ağlıyor, hiç konuşmuyor! Arada bir “Yoruldun mu?” diyorum, başını indirip kaldırıyor. Asıl sorun buradan sonra başlayacak; Hakkari'ye ne ile gideceğiz? En çok da Köprülü Karakoluna güveniyoruz; ya da Irak tarafından gelecek yük kamyonlarına... Köprülü Karakoluna geldiğimizde askerler voleybol oynuyorlardı. Bizi görünce uzun uzun baktılar. Üşümüştük! Nöbetçi er, hemşireyle beni komutanın odasına, çocukları kantine aldı. Hepimize çay ikram ettiler. Bizim bu korkulu yolculuğumuz komutan için doğal olmalı ki halimizi hiç yadırgamadı. “Birazdan Hakkâri’ye erzak getirmeye gidilecek, sizi de alsınlar,” dedi.


Askeri araca doluştuk. Zap Suyu bir yana biz bir yana akıp gidiyoruz. Sümbül Dağı’n gölgesine girince hava iyice soğudu. Solumuzda Sümbül Dağın ikiziymiş gibi bir dağ daha yükseliyor.  Köprülü’den beri hep yere baka baka gelen arabamızın burnu birden dikleşti. Az önceye değin tekerlekle aynı düzeyde olan Zap suyu, şimdi derin bir vadinin içinde mavi bir çizgi gibi görünüyordu. Öğrenciler askerlerden, askerler öğrencilerden sessiz, hemşirenin gözü hep yolda hep yaşlı! Van’a giden bir arabayla karşılaşırsak hemen bineceğiz, hemşirenin acelesi var! Hakkâri’ye girerken karşılaştığımız bir minibüs bir far işaretiyle durduruldu. Telâşla askeri araçtan inip minibüse bindik. Saate bakıyorum gün yarıyı geçmiş. Çocuklar, toprağından koparılmış çiçekler gibiler, yüzleri solgun. Sanki dünyanın öte ucuna gelmişler gibi hepsi suskun ve garipsi...

 

Van’a girerken, damlarında tezek ve ot yığını olan tek katlı evler gördük, şehir merkezine yaklaştıkça yüksek binalar çoğaldı. Çocukların heybelerinde otlu peynir, haşlanmış yumurta, tandır ekmeği çoktu. Acıkmıştık da. Ucuz otellerden birini bulup girdik. Ne ayakta duracak ne oturacak gücümüz vardı. Çocuklar ikinci kata çıkıp üç dört yataklı odalara yerleştiler. Ellerini yüzlerini yıkadıktan sonra azık torbalarını çözüyorlardı. Onlar yemeklerini yerken ben de Balıkesirli hemşireyi otogara götürdüm. Otobüs perona girmiş bekliyordu. “Kendini çok üzme, metanetli ol” dedim, vedalaşıp ayrıldık.


Kahvaltı salonları, lokantalar, manavlar, mağazalar henüz açıktı. Manavların önündeki kasalar, Çukurca’da aylarca mahrum kaldığımız meyveler, sebzelerle doluydu. Sonra ayağımdaki ayakkabıya baktım; öyle ucube öyle çirkin, çamurlu ki! Ayakkabı almanın tam da zamanıydı. Gördüğüm ilk ayakkabı mağazasına girdim.  Küçük vitrinin ışığında parıldayan beş on çift ayakkabı sanki bana gülüyordu. Mağaza sahibi yüzüme bakmadan ayakkabıma baktı. “Atın çalımlısı nalından, adamın bakımlısı ayakkabısından belli olurmuş.” Ayakkabıma bakarak nasıl bir müşteri olduğumu az çok kestirebilirdi ama benim ayakkabım yanıltıcıydı; kimliğimi, mesleğimi yansıtmıyordu. En kaliteli, en pahalı ayakkabıyı pazarlık yapmadan alıp çıktım. Otele doğru yürürken elimde taşıdığım ayakkabı değil, sanki bir mücevher kutusuydu! Sabah uyandığımda çocuklar otelde yoktular, şehri gezmeye çıkmışlar. Onlar gelinceye değin duş aldım, Çukurca’da hiç giymediğim takım elbisemi giydim, kravat taktım. Sıra yeni ayakkabımı giymeye gelmişti. Bağcıklarını özenle çözüp incitmeden giydim. Odanın içinde duvardan duvara şöyle bir iki yürüdüm. “Akçe akıl, don yürüyüş öğretir” derler ya, yürüyüşüm gerçekten değişmişti. Sonra aynaya baktım, yüzüm gülüyordu! O anki ben dünkü ben değildim!

***

Çocuklar iki gün daha Van’da kalacaklar, ben yoluma devam edeceğim. Yiyecekleri, harçlıkları kısıtlıydı. Van’da bir Yatılı Bölge Okulu olduğunu biliyordum. Çocukları bu okula yerleştirmeyi Çukurca’dayken tasarlamıştım ama okul kabul edecek miydi? Aksi olursa onları kendi hallerine bırakıp gidemezdim. Biraz sonra otelden çıkıp Yatılı Bölge Okuluna gideceğiz. Aynaya bir kez daha baktım. Çocuklar dünkü çocuklardı ama ben bu halimle dünkü ben değildim.  Bu takım elbise bu yeni ayakkabıyla nasıl çıkardım onların karşısına. Murtaza’nın ayakkabısı Van kaldırımlarında nasıl eskisinden daha sönük kaldıysa çocuklar da benim yanımda öyle sönük kalacaklardı! Çukurca’ya bir daha ya gelir ya gelmez, ya görür ya göremezdim onları!  Düne değin nasılsam öyle kalmalıydım belleklerinde. Beynimi sarsan bu düşünceden sonra soyundum, dünkü elbisemi giydim, yeni ayakkabıyı kutusuna yerleştirdim, Yatılı Bölge Okuluna Murtaza’nın çamurlu ayakkabısıyla gideceğim. Van Gölü’ne uzanan cadde kıyısındaki Yatılı Bölge Okuluna doğru yürürken çocuklar hep arkada kalıyor, gördükleri her şeye bakıyorlardı. Kaldırımlar, vitrinler, vitrinlerdeki yapay mankenler, hükümet konağı, Atatürk Heykeli… Gördükleri her şey ilk, ilginç ve yabancıydı onlara.

Okul müdürüyle bahçede karşılaştık. Çocuklar aşağıda beklerken biz ikinci kattaki müdür odasına çıktık. Durumu anlattım, çocukların iki gün burada konaklamasını istedim. Okul müdürü beni dinledikten sonra, “Kalsınlar kalsınlar ama yemek parasını alırım” dedi sonra ondan da vazgeçti. Hep birlikte yatakhaneye çıktık, kalacakları odaları, ranzaları gezdiler, gördüler. Şimdi otele gideceğiz. Onlar eşyalarını alıp bu okula dönecekler, ben otogara gideceğim; son otobüse yetişme telâşındayım.

 

Çocuklar eşyalarını toplarken ben de kendi çantamı hazırladım. Murtaza’nın ayakkabısını daha fazla taşıyamazdım; çıkarıp kapının arkasına attım ve yeni ayakkabımı giydim. Caddede güle oynaya yürüyoruz! Şamatalarını uzaktan duyanlar dönüp dönüp bize bakıyorlardı. Moralleri yüksek ve sevinçliydiler. Otogara geldik, vedalaşıp ayrılacağız. İşte o an orada gördüm; otelde kapı arkasına attığım Murtaza'nın ayakkabısı, öğrencim Alikan’ın ayağındaydı!



 

Yorumlar


bottom of page