top of page

Yazar Olacak Çocuk

Güncelleme tarihi: 15 Ara 2025


Şenol YAZICI

*

Akrabamız olan Celal öğretmen bende bir hikmet görmüş olmalı ki yere göğe sığdıramıyordu. Annem ve babam, onun övgülerini duyup, simit satarak katkıda bulunduğum okul kütüphanesinden aldığım ders kitaplarının arasına saklayarak okuduğum kitaplarla olan derin ilişkimi görünce nasırlı elleriyle başımı okşar "vali olacak benim oğlum," derdi.


Elimde değildi, gürültüyü duymak için kulak kabartır, açık kapıdan sokağa bakardım, o dediği, geçecek valiyi görür, neye benzediğini anlarım diye...


Hastanede sıhhiyeci olan bir yakınımızdan ete kemiğe bürünmüş doktorluğu duymuştuk ama vali, neydi, kimdi, nasıl olunur, bildiğimiz yoktu, yine de doktorluktan öte, paşalık gibi yüksek bir yer olduğunu hissediyordum.


Babam benim sonumu göremedi, yolda aramızdan ayrıldı, böylece varsa bile vali olma şansımın yok olduğunu anlamamıştım, ama annem, beceremediğim köy öğretmenliğini bırakıp akıldışı bir dönemde Ankara'da üniversiteyi bitirmeme, olaylı yıllarda sıkıntılı eğitim yaşamıma, ardından bir hayat kurduktan sonra sıradanlıktan, haritada bir nokta halinden kurtulma gayretime, elimdeki tek sermayeden sözcüklerle süsleyerek somut bir Nietzsche diyesi "kendi fevkinde", "önemli adam" yaratma sürecine hem tanık, hem kefil oldu.


Kitaplarım ardı ardına çıkarken, Kerbela'daki Hüseyin'in hikayesini kulağıma fısıldayarak ilk esin perim olan annemin benden daha çok mutlandığını, torunlarının peşinde uzun süredir hasret kaldığı bağından bahçesinden dolayı nasırlarını kaybeden elleriyle başımı okşamasından anlardım.


Vali olamamıştım ama galiba yazar olma yolundaydım.


*

"bilinen öyküdür,

adam olması beklenir öncelikle, çocuktan,

ben ve ötekiler

ne vali olabildi ne de adam..."


Arka kapakta bu dizelerim ve elimde sigara bir resmim vardı.

O günlerde Ahmet Kabaklı dahil tüm büyük adamların ders kitaplarında bile tütün delisi, sigaralı resimleri yer alırdı ve sigaranın otuz yıldır süren terörden de, çevre kirliliğinden de, kimsesizlikten, işsizlikten ve açlıktan ve aşksızlıktan da kötü olduğunu henüz bir büyüğümüz ak’ledememişti. Yirmi yaşında yazdığım ama ancak otuzlu yaşların sonunda yayınlatma cesaretini ve borç ​parasını bulduğum bugünse 4. baskısını yapan ilk kitabımın arka kapağında işte onlar vardı.


Ülkenin en iyi edebiyat fakültelerinden birini bitiren bir edebiyat öğretmeniydim, dünyayı okumuştum, sahip olmak için neyim varsa tükettiğim binlerce kitabım vardı... ve yine denemeyle sabitti ki dünyanın en güzel aşk mektuplarını yazıyordum, televizyon, radyo programları yapıyor, çalıştığım kentlerin il çapındaki etkinliklerinin kamberi olmayı gururla taşıyordum.


Ben yazmayacaktım da kim yazacaktı?


Yirmili yaşlarımda yazdığımı, on beş yıl sonra bulduğum borç parayla uydurma bir matbaada sanat ve edebiyat aşkını ağzından hiç düşürmeyen bir matbaacıya acısını hala hissettiğim fahiş bir fiyatla bastırdım...

Bastırmaz olaydım...


Sonrası...

Yanıtsız bir aşk mektubuydu. O ağır sessizliği şimdi bile olanca netliğiyle anımsar ürperirim...


Beklediğim değildi.


Nerden bileyim ki o sessizlik ne kadar uzun sürerse başarının, dostundan, düşmanından aldığı not da o derece yüksektir. Şimdi bir şey yaptığımda öğrendiğim bu ölçüyü kullanırım, susuyorlarsa sen güzel bir şey yapmışsındır. Değişen bir şey yoksa başarı arama yaptığında; ya anlamamışlardır ya da kayda değer bulunmamıştır, azıcık üzül ama yüreğin rahat olsun, başın dingin kalacak; senin için cehennem kuyuları kazılmayacak demektir.


Ama yok susuyorlarsa, yani hiççç bir şey olmamış gibi davranılıyorsa, yani gölgelenmeyecek bir başarıya imza atmışsan eğer, bir başka yanından da kork, içten kaynayan cadı kazanına da hazırlan...


Neden sonra o buz gibi sessizlik çözüldü.


Belediye başkan adaylarından biri, beni onurlandırdı; yemeğe davet etti. Onca sessizlikten sonra hiç beklemediğim bir tonda da olsa ses almak sevindirdi ama siyasi misyonunu biliyordum, ben şabloncu hiç olmadım, siyaseten hoşgörülü olmayı da öğrenmiştim zaman içinde, ama karşımdaki o işten, yani siyasetten hayatını kazanan biriydi ve bizzat şablon üreten ve ancak onların varlığıyla kendisi de varolacak biriydi, düşüncelerimiz taban tabana zıttı. Belli ki dört eğilimden birinde eksik kadro vardı, benimle tamamlayacaktı. Eksik olan eğilimlerden hangisini tamamlayacağımı çok merak etsem de deneme yanılma yapacak zaman olmadığının farkındaydım, telefonun ucunda bekliyordu. " Teşekkür ederim ama devlet memuruyum," dedim.

Bulabileceğim tek çıkış kapısını da böylece kapattım.


Kimse kitabımdan övgüyle söz etmedi, umutla verdiğim birkaç kişinin de okuduğunu da sanmıyorum, kimse de bıraktığım kitapçıdan satın almadı, hatta mektuplarımı sabırsızlıkla bekleyen arife dangalak böcekleri de... İyi ki de almamışlar, neden sonra satılanların parasını da çoğu kitapçı ödemeyecekti zaten. Bir tek Yalova Kitabevi satmasa da verdiğim kitapların hepsinin parasını verdi...

Yine de bulunduğum küçük kentin kahramanı oldum, ama başka bir nedenle. Utanmadan sigaralı resmini kitabının arkasına koyan kötü örnek bir öğretmen olarak popülerliğime çok emek verdi en yakın arkadaşlarım ve elbet dönemin yerel siyaset dukaları ve uşakları...


Sigara yasakları o zaman olsaydı, yanmıştım. Sigara yüzünden yaşı büyütülerek asılan ilk kişi olacağımı düşünürüm hala.

Yıldım mı? Deli misiniz, yaptığından ders alacak aklım olsaydı zaten yazmazdım. Bir sonraki kitabıma mayolu resmimi koyacağıma, aba altından sopa göstererek beni yıldırmaya çalışan vali yardımcısına yeminle söz bile vermiştim.


Şenol YAZICI / BENİM KİMSEM OLSANA

Altı ay sonra bir yayınevi ikinci baskısını önerdi kitabın, yaptırdım. Mayolu resmi mi soruyorsunuz, o kadarına cesaret edemedim, ama yine de yakındı arka kapaktaki resmim. Bu kez de, hem de İzmir gibi bir yerde resimden beni okuyan edebiyat öğretmeni bayan okurlarım, maço erkek sıfatını yakıştıracaktı. İlk kitapla beraber bitirdiğim yeni kitabımı da yayınlattım. O zamanlar böyle çok edebiyat dergisi yok, adı duyulmayana sayfasını açansa hiç yok, okurumla yüzleşmek, boyumun ölçüsünü almak için bana öneri getiren gazetelere yazmaya başladım...


İşte o zaman kıyamet koptu.


Yazdığım gazetenin bana layık olmadığını, kendi gazetelerine yazmamın yazarlığıma ufuklar açacağını çabucak gören dönemin garip koalisyon iktidarının yerel uzantıları, milletvekili adayı da olan okul müdürüm kanalıyla ikna için her yolu denedi.


Yazarlık namusu diye bir şey vardı, hiç görmemiştim, görmedim de, ama Zola'dan biliyordum, herhalde vardı ve ben kalemimi kimsenin emrine vermeyecektim. Yanaşmadım. Nefes alsam suç oldu, almasam suç...

Benim teklifini geri çevirdiğim kişi seçimi kazanıp belediye başkanı olmasın mı? Boyuna posuna bakmadan onu reddeden beni unutur mu? Sen misin haddini bilmeyen; komünist olduğuma dair bir yazı döşendi, hiç zoruma gitmedi, ama benim aşkı anlatan öykü kitabıma "komünist saçmalıkları" demesi çok zoruma gitti.


Oysa çevremdeki komünistler de, seni küçük burjuva, neden "DAS KAPİTAL"ın Şenol versiyonunu yazmak yerine aşkı işledin, diye veryansın ediyordu.


Aklın tutulmuş bakarsın, soramazsın, "Niye ki, aşk da bir emek hak ilişkisi değil miydi?" diye... Yok değilmiş ve kutsal değerler sorgulanmaz mış...

Benim olmadığı kesin de ... Kimin kutsal değeri bu?

Yanlış anlama olmasın, onlara göre kutsal olan aşk değil, DasKapital...


Yaşadığımız deprem sonrasında herkes canıyla uğraşırken onlarsa affedemedikleri yazarlığımın şanlı direnişini bitirmek için olsa gerek benimle uğraşmayı sürdürdüler ve... yıkılan evimin enkazına çadır açmış olan ben, bu kez başa çıkmaya çapımın yetmeyeceğini anlayıp gönüllü sürgüne gittim.


Zaman su gibi aktı, kitaplarım çoğaldı. Kazaen içine düştüğüm maviADA dergisini çeyrek yüzyıl yaptım, yapıyorum, görünen öteki dünyada da yaparım. Yüzlerce yazı yazdım, onlarca etkinlik... Bütün Tüyaplarda aşkla seferberdim, salt kendim değil, derginin yazarlarını da taşıdım. Çok ilk kez yazanı, kitaplı yazar oluncaya değin destekledim, omuz verdim, başarılı olanların ilk bana ve elbette dergiye de omuz silktiğini de gördüm. Küstüm, kırıldım ama hiç de ders almadım.


Biliyordum; o kişiyle biz uzun yol dostu da olsak aynı olurdu, insan mayası bu; adamsa her yerde değilse cennette bile... İnsan kendini büyüteni, sır verdiğini, borç aldığını; kısaca düşkün zamanlarının tanığını sevmez. O anasının rahminden peygamber doğmuştur.


Bir güvercin uçurmakla peygamber olunmaz deyip kimisi 4. baskısını yapan on kitap yazdım ve çeyrek yüzyıldır da sorumlusu olduğum bir kültür sanat edebiyat dergisini yaşatmak için cenk ediyorum.

Kimlerle mi? Sistemle, basın yasasıyla, deneyimli ama egosu deli, kendinden başka peygamber tanımayan yazarla, şairle, deneyimsiz, kırk yaşına kadar bir yerde yazısı bile yayınlanmamış, ama potansiyeli olduğuna çok inanan, ilk kitabı çıktığında Orhan Pamuk'un bir milyon ödüllü Nobelli hali olacağına çok emin yazma özentisi, ama bilinç ve nezaketinden yoksun arife dangalak böcekleriyle, gerçekten iyi niyetli, emeğe saygılı, ama rotasını çizemeyen, kendine hedefler koyamayan yeni yazanla, dergiye özveriyle destek veren, iyi de yazan ama işbirliği yapmayı birilerinin boyunduruğuna girmek olarak alan insan egosu, yazarlığından daha gelişkin arkadaşlarımla, ortada bir pasta varmış gibi ben yiyeceğim diyerek birbirini boğazlayan öteki imece dergilerle... Ellerimle armağan ettiğim kitabı bir salyangozmuş gibi küçümser bir edayla tutarak, yaşamında ilk okuduğu kitap benimki olduğu halde inanılmaz bilmiş;"sende mi yazdın," " şu sayfada benden söz etmişsin, kadına / erkeğe çevirmişsin beni ama kaçmaz, tanıdım..." diye edebi hikmetler yumurtlayan arkadaşlarımla hatta kitaplarımda atalarıyla benzerlikler bulan akrabalarımla ve elbet para, dağıtım, dizgi, baskı sorunuyla... yani gölgem dahil herkesle ve her şeyle... bir kendi adıma değil, kitabına emeğine sahip çıkmaya çalıştığım arkadaşlarım adına da...


Gülmeyin fare delikten geçemez ama kuyruğuna teneke bağlarmış, olsun kahramanlık ütopyamızdır.


Hala düşünürüm, bana onca sıkıntı, masraf ve emeğe malolan, hiçbir maddi geri dönüşünü göremediğim bir kitap ne kadar sihirli bir güçmüş ve ne kadar haset uyandırıyormuş. Çoğu yazan çizenin başına benzer şeylerin geldiğini, bazılarının ailelerinin bile bu beklenmedik piyangoya dayanamayıp dağıldıklarını duymak da beni teselli etmiyor.


Sürecin başlangıcını, onca yıldır verdiğim bu uzaktan anlaşılmaz, yanındaysa hiç katlanılmaz, körlemesine mücadeleyi bilen, sağ olsunlar aklıma güvenen, boşa kürek çekmeyeceğime de inanan dostlar, benim mutlaka bir zengin maden yakaladığıma ve bu nedenle inat ettiğime ve kesin büyük adam olduğuma emin soruyorlar. Başlangıçta yılmadan anlatıyordum. Çok söz ediyordum ama anlattıklarımda bilinen anlamda bir kazanım olmadığını görünce bana besledikleri güvenin sarsıldığını görüyor, ağlayasım geliyordu. Oysa bana kalsa ben istediğimi elde etmiş, çok şey kazanmış, ancak ülkenin çok küçük bir azınlığının ulaştığına ermeyi başarmıştım.


İlk kitabımda fal açmamıştım, ama doğru görüyormuşum. Deneylerden sabitti. Her ne kadar bu ülkede büyük adamlığın yolu emekten ve akıldan geçmiyorsa da, elbette akıllı çocukların büyük adam olması beklentisi doğaldı. Ne var ki ben ve bana benzeyenlerin sistemce onanmış ne vali ne de büyük adam olamayacağını yetmişli yıllar zaten kanıtlamıştı.


Herkes eksiğinin peşinde koşar.

Geçenlerde "Bursa'nın Değerlileri" sergisinde Deli Ayten, Zeki Müren'den sonra seçilen birkaç kişiden biri olduğumu, sergi salonunda büyük boy resmimi sergilediklerini görünce duyduğum gururu söylesem, biliyorum ona da gülüp geçersiniz.


Yine de sormadan edemiyorum, hiç kimseden yardımsız, kendi emeğimizle yaptığımız ve salt bize özel, aklımızı ve yüreğimizi koyduğumuz, başarırsa insanlık durdukça bütün çağları aşabilecek başka neyimiz vardı?


Benim için yazmak, elbet öğrendiğim bir okul, kendimi geliştirdiğim bir arena, evrene bir müdahale, haksızlığa karşı bir savaşma biçimi, kavgayı asla kaybetmeyeceğim bir alana çekme yöntemiydi, doğru. Ama hepsinden doğrusu benim için yazmak, kimsenin giremeyeceği, şifrelerini çözemeyeceği kendi özelimi yaratmaktı.


Vali olmak değil...


*



Yorumlar


bottom of page