top of page

         SELVER'İN DÜĞÜNÜ     

                                      





 Niyazi UYAR

*

                    En güzelleri, en çirkinleri, en güzel giysilerini giymişlerdi Gülümser'in kına gecesinde. Kınaları Hint ellerinden getirttiğini söylüyordu köyün tek eskici bakkalı Topal Mevlüt. Topal Mevlüt, namazında niyazında bir adamdı da kimsenin aklına öyle üçe satmış, beşe satmış  gibi şeyler gelmezdi. Zaten onlar da öyle üçü, beşi bilecek durumda olsalar birikimlerini ona teslim etmezlerdi iki kilo şeker, iki kilo pirinç uğruna... Kınalar hastır, yakılan ele, ayağa kan gibi girmektedir. Kına gecesinde Gülümser'in kınası uğur getirecektir, nasibi kapananların nasibini açacaktır. Bir de Topal Mevlüt'ün has kınasından yakınılacaktır...Akşam yemeğini yiyen bulaşığını yıkamadan yer kapmak için erkenden kız evinin yolunu tutmuştur.

                   Tefçi Fadime, tiz sesiyle seke seke çalmaktaydı keçi derisinden yeni gerdiği tefini. Hem sekiyor, hem söylüyor, hem de coşturuyordu.

                

"Muratgil'in damından hoplayamadım

 Liralarım döküldü toplayamadım.

 O yare mektup yazdım yollayamadım.

 Vurmayın arkadaşlar ben yaralıyım..."

               

   Gecenin yıldızları cam cam olmuş, yuvalarından pörtlemiş patlak gözler gibi, yeşilli, kırmızılı, pembeli kızların oyunlarını izlemekteydi kimsecikler görmeden. Kimseye görünmezlerdi, kimselerin görmemesi de lazımdı zaten. Erkek sinekler bile kaşlarını kaldırıp bakamazdı onların seke seke oyunlarına. Gecenin ulu ağırlığı, ayın şavkıyla, bir aydınlığı değil; bir ürpertiyi, bir ürkekliği egemen kılmaktaydı. Ay ışığı, kara örtülü evlerin gölgelerini koca bir canavara benzetmekteydi: Sessiz. sakin bir canavara. "Nasıl olsa seni avlarım,"diye bekleyen bir canavara.

                    Güneşten, ayazdan kavrulmuş kara yüzler, tefçinin tiz sesiyle, seke seke çaldığı havalarla daha bir coşuyor, coşkunluğuna coşkunluk katıyordu. Bu yeşilli, pembeli, kırmızılı kızları gündüz görsen hayretinden küçük dilini yutarsın: Öyle sessiz, öyle mülâyimdirler çünkü. Ama şimdi, dans öğretimi almış bir dansöze taş çıkartacak şekilde kıvrım kıvrım kıvrılmaktadır. Evlisi, bekarı, çoluğu çocuğu tüm kadınlar, bu akşam Tefçi Fadime'nin havalarıyla kendilerinden geçmektedir.

                     Kamber'in, Şehribanca'nın aracılığıyla anlaştığı, seviştiği kendinden yaşça büyük Selver'i de oradadır. Onlar iki elleri kanda da olsa; göğün rahmeti, afâta da dönse ne yapar ederler bir fırsatını bulur, Şehribanca'nın evinde buluşurlardı üç güne bir. Ocaklığın bir köşesine biri, diğer köşesine biri oturur da öyle konuşurlar. Şehribanca:

                  "Geliyorum yavrularım, ineğe az saman vereyim de geleyim, gelen olursa  aşağıda oyalar, yukarı çıkarmadan kapıdan uğurlarım, siz rahatça konuşun. Süleyman Amcanız da yok, koyun güdüyor biliyorsunuz. Zavallım bir günden bir güne evde kalamıyor. Olsaydı bizimde bir oğlumuz elini değiştiriverirdi azıcık. Ama ne yapalım, gözel ırabbım oğlan çocuğunu mehel görmedi bize."

                "Tövbe de Şehriban Aba, töbe. Allah'ım ne mehelse onu verir. Hem biz de senin çocuklarınız sayılırız. Bir şey isteseniz, Kamber de ben de koşar geliriz!"

                  Selver'in gözleri, kara üzümün tanesi gibidir. Az ışık değmeye görsün ışıl ışıl yanmaktadır. Şehirli kızları gibi bir giyindirip kuşandırsan; değme mankenler su dökemez eline: İnce bir bel, ince bir boyun ve sanki bir heykeltıraşın keskisiyle yontulmuş bir kalça: Ne yukarıda ne aşağıda... Hele yürüyüşü, Karacabey Harası'nda yetiştirilen saf kan Arap atlarının yürüyüşü gibi rahvandır. Dünürcüsü o kadar çok gelmiş, o kadar gelmiş ki; babasının kafasını karıştırdıkça karıştırmış. Halı parası çok tatlı gelir ya bu Deli Osman'a, o nedenle kız çıkarmak istemez bir türlü... Ayda bir halı dokunup parası cebe indirilir. Köylük yerde peşin para adama pusulayı şaşırtır. Kimse inanmaz ama, bu Anadolu köyünde analar kız evlât doğurduğunda babalar zil takar da oynar. Başka yerde olduğu gibi kadının üstüne kadın alınmaz. Beş erkek doğuran Gök Münevver dördüncü oğlunu doğurduğunda; kocası:"Bir kız doğuramadın, bir kız!" diyerek kafasına ekmek torbasını yapıştırmıştır doğum yaptığı gün.

                  Selverle Kamber'in aşkı eşyanın tabiatına aykırıdır. Geceleyin güneşi doğururlar, belki yazın karı yağdırırlar. Lâkin, Kamberle Selver'i  bir araya getiremezler. Kamber'in inanışı, Deli Osman'a göre değildir. Deli Osman, Nakşi İmam'ın en has adamıdır. Camiye herkesten önce girer; herkesten sonra çıkar. Nakşi İmam izin verse; camide yatıp kalkacaktır. Onun sohbetlerini can kulağıyla dinler. Kafasındaki kirden yeşili kaybolmuş takkesi ve kan oturmuş gözleriyle her daim kavga etmeye hazır görünümü vardır.

                  Kamber, Çanakkale'de üç kardeşini kaybetmiş heybetli İsmail Ağa'nın torunudur. 1.Paylaşım Savaşı'nda üç kardeşi şehit olduğu için askere gitmeyen savaş ganimeti midir nedir, üç kadınla evlenen korkusuz İsmail Ağa'nın torunu. İsmail Ağa, iki metrenin üstünde boyu, yüzün üzerindeki kilosuyla devasa bir adamdır. Çardak dedikleri evin açık salonuna bir sandalye atar; meydan sazını eline alır, el gün ne der diye aldırmadan çalar söyler. Çalıp söylemektedir ya bir de gözü pektir ya ondan ötürü;"yolumuza dede ol bizim demişler." O da "elime, belime hâkim olurum, lâkin dilime olamam "deyip reddetmiştir.

                  İsmail Ağa'nın torunu olmak Kamber'e güven getirmiş, o nedenle Selver'i kaçırmayı koymuştur kafasına.

                 "Şehriban Aba, bak ne diyeceğim? Bu Deli Osman var ya, öte yaka bu yakaya, bu yaka öte yakaya geçse, Selver'i bana vermez. Yarın Gülümser'in kına gecesi var. Rüzgâr Şerif'in evinin arkasında bekleyeceğim onu, ne olur deyiver Selver’ime, iyi mi?"

                  "Deyivermesine deyiveririm de... Biliyorsun bu dürzü, dünyada Selver'i sana vermez. Selver ne kadar isterse istesin, bu iş katiyen olmaz. Gıyık gıyık keser, her parçasını itlere verir de yine sana vermez yavrum. Çünkü sen..."

                 "Biliyorum Şehriban Aba, hiç bilmez miyim, onu bildiğim için kafama koymuşum, ne olursa olsun kaçıracağım. Öleceğimi bilsem yine alacağım Selver'i. Biz Tanrı katında sözlendik, ölüm bile ayıramaz bizi. Bugüne kadar çok yardımcı oldun bize: Buluşturdun, konuşturdun, yüreğimizin elçisi oldun; akıttın gönüllerimizi birbirine. Son bir kez daha kapına geldim, ne olur elimi boşlukta koyma benim. Bu dünyada katiyen Selver olmayınca yapamam. Onu yalnız gecelerime yoldaş kılacağıma. Canını canıma katacağıma ant içtim. Bak aba eğer Tanrı bize bir çocuk verirse, ilk çocuğumuz da kız olursa; anamın değil, senin adını koyacağım, söz."

                 "Tamam Kamber'im, elimden geleni yaparım, lâkin bu gözü kanlı delinin şerrinden korkarım. Selver'i sana yâr etmez, evinizi taşa tutar, taşa tutmakla kalmaz, alimallah yakar bile. Ben bu çember sakallı heriften korkuyorum. Bir hatadır işledim, sizleri buluşturdum, koklaştırdım, sevinizi birbirinize akıttım, gel biraz daha düşün sen!"

                "Hiçbir şeyden, hiçbir kimseden korkmuyorum. Benim bir sürü dayım var, onlar olunca kimse bana bir şey yapamaz. Ne olursa olsun, ucunda ölüm bile olsa Selver'den vazgeçmem. "

               Ayın on beşine birkaç gün vardı daha. Ay tam olarak doldurmamıştı dairesini. Gökyüzündeki ak bulutlar, parçalıydı. Az sonra Mezar kesiği tarafından, köye doğru bir yürüyüşe geçtiler. Tam köyün üstüne gelince yavaşladılar, sonra eğleştiler. Ta ötelerden öteki ak bulutlar da toplaşmaya başladı. Toplaşan ak bulutlar Ay'ı kaplamaya başladı. Ayın ışığı, şimdi alaca beleceydi. Toprak örtülü, kırmızı kiremitli evlerin karanlık koyu gölgeleri az önceki belirginliğinden uzaklaşmıştı.

               Güzel Selver oyununu oynamış, yavaş yavaş çemberin önünden geriye doğru çekilmiştir. Gerçi oynamıştır oynamasına da o mu oyunu oynamış, oyun mu onu oynamış, orası pek belli değildir. Yerinde duramaz artık. Zaman, gittikçe daralmaktadır. Yüreği söz dinlemeyen deli bir kısrak gibi tepinip durmaktadır. Kardeşim dediği çocukluk arkadaşı Firdevs'le göz göze gelir, uzaktan uzağa vedalaşır, helalleşir ve usulca, bir gölge gibi süzülüp saniyede Rüzgâr Şerif'in arka kapısından dışarıya bırakır kendini. Tıpırtısız bekleyen Kamberle sarılmadan öpüşmeden el ele tutuşarak yolu ele alırlar. Gökyüzünün ak bulutlarının alacaları daha da sıklaşmaya başlamıştır. Kamber'in akşam ezânında Kördere'de İbrahim amcasının armut ağacına bağladığı atına vardılar, tamamdır. Ama beş dakika bile çekmeyecek olan mesafeye ulaşmak, saatler sürer sanki ve yol da uzadıkça uzamıştır sanki. Bu arada birkaç münasebetsiz sünepe köpek, sokak aralarında havlayıp durmaktadır. Sonra öteki köpekler de bu havlamaya katılır.  

              Kimseye rastlamadan, kimseye görünmeden Kördere'ye varmışlardır. Bereket versin ki, atı, akşam bağladığı yerdedir Kamber'in. Çilbirini çözmeden sarılırlar önce sımsıkı, sımsıcak. İki deli yürek, sınır tanımaz sevdalarıyla kimsesiz bir karanlığın içinde özgür, fakat tedirgin, yan yanadır şimdi. Biraz sonra kopacak fırtınanın farkında olarak yürek yüreğedirler. Yola koyulurlar. Kamber, tırısa giden atın yürüyüşü ile karnı ağrımış olacak ki; sıkı sıkıya sarıldığı dizginleri kapıp koyuverir. Kara sevdalı iki yüreği taşıyan at birden fırlar. O da canını dişine takmış; ödevini yerine getirmeye çalışır. Ve küle dönmüş, yolun ak topraklarının üstünden karanlıkta kayan bir yıldız gibi akar gider. Sevda yolcularının yürek çarpıntısı, yol kenarındaki pırnalları, sövdekleri, böğürtlenleri yerinden koparıp alırcasına sallar. Heyecanı korkuya çalan Selver, aşkını daha da büyüterek sımsıkı dolanır Kamber'e...

                Balpınar'a gelip de o bal gibi akan sulardan içmemek olur mu? Kana kana içerler. Sonra kavakların karanlıkta uzayıp giden yeşillikleriyle gökyüzüne çevirirler gözlerini. Derenin içinden yukarılara merdiven kuran yeşillikler, Aylı gecenin korkulu karanlıklarıdır şimdi. Kamberle Selver, gecenin yalnızlığında bir bilinmeze doğru sürüyorlardı atı. Hiç konuşmazlar, yürekleri konuşur içlerinde. Bilirler ki, küçücük bir ses gecenin sessizliğini delerek ta ötelere varır, kurdu, kuşu uyandırır. Hamaz Taşı'nın yanından geçerken onu taşlamaları gerekir, buradan geçerken hep taş atar herkes. Taşlamadan geçmek uğursuzluğa dalaletmiş... Atılan taşlar, Hamaz Taşı'nın üstünde kalırsa tutulan dilekler gerçek olurmuş. Öyle demiş büyükleri. Kamber atından iner, taşların kayrak gibi olanlarını seçer. Kayrak gibi üç taş, bakalım kaçını üstünde bırakabilecektir. Atar. Yalnızca birini bırakabilmiştir. "Haydi, Selver'im üç taş da sen al, kaçını bırakabileceksin bakalım?" Üç taş da Selver atar ve o üç taşın ikisini Hamaz Taşı'nın tam üstüne kondurmuştur. “Üçte iki Kamber'im, üçte iki."

                 "Üç çocuğumuz olacak Kamber dedi Selver. Üç güzel melek doğuracağım sana. Erkeğinin gözleri kapkara olacak, tıpkı senin gözlerin gibi yalım kesecek, yürekleri dağlayacak. İkisi de kız olacak: Biri Ay yüzlü, biri gök gözlü..."

                   "Dünyaları bana verirsin, bir bilsen ne kadar mutlu olurum. Sana olan sevdam daha da büyüyecek dağ olacak. Bütün yaratıklar bizim sevgimizi örnek alacak; bütün alem bizimle birlikte gülecek, bizimle birlikte ağlayacak..."

                  Tavşan Tepesi'ne vardıklarında gecenin tam ortasıydı...

 

                  Bu ara onlar Tavşan Tepesi'ne varakoysunlar, Selver'in babası, topal ayağına destek bastonunu eline almış, Kamberler'in evine yollanmıştır. Küfürlerin, hakaretlerin bini bir para.

                 "Ulan boynuzlu dürzüler, siz kim oluyorsunuz benim kızımı kaçıracak? Ulan sizin namazınız kılınmaz be, kestiğiniz yenmez be!"

                  Topal Osman, topal ayağının üstüne çöke çöke adımlarını sıklaştırır. Onun huyunu bilen akrabaları bir delilik etmesinden korkmaktadır. Deli Osman bu, kafasının bir tahtası noksandır. Çiftesinin de eline aldı mı patlatırdı Kamberler'in evine doğru. Bu herifler belâlıdır, bir pire için çok yorgan yakmışlardır zamanında. Bir de birbirlerine çok bağlıdırlar ya... Bunu onlar bilir de Deli Osman bilecek durumda değildir. O karanlığın görünmezinde eline geçirdiği taşları fırlatır boyuna. İlk taşı avlunun tahta kapısına, sonra çardak dedikleri açık salona. Osman'la birlikte oğul Ahmet, Selver'in küçüğü Munise de taş yağdırmaktadır durmadan. Hem sövüyor hem de taşlıyorlardı. Kamberler'in evinden bir Allah'ın kulu da siz niye taşlıyorsunuz "demiyordu. Bu durum Deli Osman'ı daha delirtiyordu. Karşı koyulmamak, adam yerine koyulmamak asıl bu durum...

                "Ahmet! koş evden gazyağı şişesini kap gel, yakalım bu dürzülerin evini damını, bildirelim bunlara Deli Osman kimmiş!"

                Ahmet'in denilenlere karşı çıkması mümkün değildir. İki kiloluk yeşil cam şişeyi getirerek," yakalım baba bunların her şeyini yakalım, benim bacımı kaçırmak nasıl olurmuş öğretelim." diyerek verir. Deli Osman cam şişeyi avlu kapısının orasına burasına boşaltır. Yarısına kadar döker, sonra kalanı şişesiyle birlikte çardağa fırlatır.

                "Çakmağı ver Ahmet!"

                "Yok çakmağım."

                " Munise git ocaklığın başında olacak getir, durma koş!"

                 "Olmaz baba, katiyen getirmem!"

                "Getir diyorum sana!"

                 "Getirmiyorum!"

                 "Kız seni ayağımın altında alır da üzüm çiğner gibi çiğnerim, utanmaz terbiyesiz! Dulkarı öğrettiği misin sen, bir vururum, bir de yer vurur, haydi koş!"

                 "Ne yaparsan yap, getirmiyorum. Görmüyor musun evler birbirine yaslanmış, dayamaca. Birini yakayım derken koca köyü yakacaksın? Sen yak, ben Borlu'ya gidip karakola haber vereceğim. Babam köyü yaktı diyeceğim. Sıkıysa yak, yeter artık canımıza tak dedirttin be. Üzüm çiğner gibi çiğnermiş de öldürürmüş de... Elinden geleni arkana koyma! Ablam kaçmış, varsın kaçsın, sevdiği oğlana kaçtı, kötü mü etti, nasıl olsa vermeyecektin, iyi ki kaçtı. Sen sevgi nedir bilmezsin, tatmamışsın ki; sen bizi bile sevmedin, bir güne bir gün kucağına alıp bir kere bile okşamadın ki. Bırak bizi, sen anamı bile sevmedin. Sen sevgiyi hiç mi hiç tanımadın. Senin sevdalın Nakşi Hoca. Sen onu, bir de camiyi seversin... Sulh olmandan başka çaren yok, sen onlara hiçbir şey yapamazsın, yaşları tutuyor çünkü, onlar Tanrı katında birbirlerine söz vermişler...!"

               Kaş kaş olmuş, cam cam olmuş bütün komşular, kulak kesilmiş baba kızın kavgalarını izlemektedir. "Aferin Münise'ye" demektedir Arife kadın. Bizim demek istediklerimizi dedi. Hem de Deli Osman'a karşı. "Aferin kız Münise, aferin sana! Bundan sonramızı yeniden yazdın, yediğin içtiğin helâli hoş olsun kız senin. Ayaz gecelerde sütü çekilen ananın yerine emzirmiştim seni ya, helâl olsun, gözlerimi yaşartın kız benim, aferin sana, aferin!"

Gökyüzündeki Ay yürüyüşünü durdurmuş Münise'nin baş kaldırışına tanıklık etmektdir...              

 

 

 

              Tavşan Tepesi'nin en tepesi düzlüktür, kesik bir koni gibidir adeta. Ak sakallılar, yüzü nurlular, ulu bir ateş yakmışlar. Büyük Tavşan Tepesi, Küçük Tavşan Tepesi, Alan Yaylası kıpkızıl ışığa kesmiştir. Yalımlar önce toprağı yalar, niyaz eder gibi, sonra santim santim doğrularak göğe ağmaktadır. En tepelerden aldıklarını toprağa vermektedir tohum saçar gibi. Sonra, bir öne bir arkaya, bir sağa, sola durmadan patlamakta volkan gibi. Ak sakallılar, yüzü nurlular halka olmuş ulu ateşin çevresine. Birimiz kırkımız için, kırkımız birimiz için dercesine, kutsal mı bir ayini eda etmektedir adeta. Koca Haydar, meydan sazını almış, büyük bir aşkla çalmakta. Bütün kuşlar, börtü böcek, tekmil yaratıklar da halka halka olmuş kıpırtısız Koca Haydar'ı dinlemekte. Selverle Kamber de bodur bir meşenin dibindedir. Bir zaman takip ettiler. Sonra Selver, varıp ince yüzlü, çekik gözlü olanın önünde durdu, eğilip üç kere toprağı, üç kere de elinin içini öptü. Doğruldu, Kamber'in yanına vardı. El ele tutuşup ortaya doğru yöneldiler. Tam orta yere gelince, "birimiz kırkımız; kırkımız birimiz içindir "diyenlerle göz göze geldiler ve ellerini göğüslerinin üstüne koyup selâma durdular. Bir süre sessizlik oldu, dağ taş, börtü böcek hareketsiz kaldı. Göktekiler göğe asılı; yerdekiler yerde sıralı kaldı. Koca Haydar meydan sazının üstüne çökmüş, gözlerini kapatmış, kutsal bir aşkın hazzıyla çalmaktadır.

               Selver’le Kamber de dönmektedir boyuna. Bu gece ilk kez semaha duran Selver tam bir semahkâr olmuştur. Kamber küçük dilini yutacak gibi olur hayretten. Beklemez bu kadarını. Kamber yana çekilmiş, sevdalısının duygu dolu dönüşünü izlemektedir. Kolları bir kartalın kanadı, bedeni bir kuğunun dalgasız bir gölde süzülmesidir. Selver, Göğün bereketini avuçlarına alıyor döne döne toprağa saçıyor. Koca Haydar, makamı hızlandırmış, semahın figürlerinin değişeceğini haber vermektedir şimdi. "Birimiz kırkımız, kırkımız birimiz içindir" diyenler, kurtlar, kuşlar, tekmil yaratıklar, bu güzel yüzlü yeni konuklarının yeldirmesini izlemektedir... Bir düğün kurulmuştur şimdi Tavşan Tepesi'nin yücesinde. Herkes destûrsuz semaha kalkmıştır. Bütün doğa semâha durmuştur, Kamberle Selver'in düğününü kutlamaktadır şimdi. Bu düğüne herkes kendiliğinden katılmış, coşkuya ortak olmuştur.

              Tavşan Tepesi'nin en tepesinde bir düğün kurulmuştur Deli Osman'dan habersiz. En ulu konukların tanıklığında, iki sevgili, can olmuşlardır...                                   

                                        

Yorumlar


bottom of page