top of page

Bir Yazarın Anatomisi



Selim İleri Diye Biri...

*

ŞENOL YAZICI


*

Zigana'nın eteğinde, bütün vadilerin açıldığı dere yatağında kurulan pazarda yapma destan satan yaşlı amcadan satın aldığım Kerbela kitabından sonra bana bir hal olmuştu:

Artık polis değil, yazar olacaktım okuyup.


Ne var ki Selim İleri gibi değil...


Öyle görüyor, öyle düşünüyordum. O gözlüğüm hiç değişmeyecek sanıyordum.

Önyargı ne kötü bir şeydir.

Şimdi aynı değil bakışım: İnsan bu değişir diye değil, evrilir belki... En çok değiştirdiklerimizin eldivenlerimiz değil fikirlerimiz olduğunu gördükten sonra kuşkusuz...


O dönem öyleydi.

Arka mahalle çocukları için sınıf atlamanın birkaç meşru yolu vardı: Ya okur vali olurdun, ya da doktor... Elbette o da kafayla olurdu, artı emek, sabır, senin için o yatırımı yapacak, yoluna bir servet dökecek, o kadar okutacak aile de isterdi... Kazanmaksa Feto henüz emekleme çağında olduğundan soruları çalacak kimse yoktu, kafayla olurdu, o kafada yoksa sende şansın varsa futbolcu, şarkıcı, artist... Biraz mürekkep yalamışsan, varsa yeteneğin yazar olmakta bir olasılık, ama zor, uzun yol; hem de nasıl meşakkatli...


Yolu hapishaneden geçmeyen iyi bir yazar olamazdı.


Bir bak; Nazım Hikmet'ten al, Kemal Tahir ya da Orhan Kemal'den çık, hemen hepsi...


En dertli, sıkıntılısı yazarlık; hapsi var, yasaklanması var; dünya emek ver tam ün kazan, kitapların peynir ekmek gibi satılsın, o zaman da söylediğinde hikmet var sayıp dünyanı karartırlar, Nazım'ı yurdundan sürgün ettiler işte; ne var ki namın sen öldükten sonra da sürer, öyle güçlü...


Demek ki imkansızlıklarım çok, düşlerim ve hırsım gem tutmaz; hepsini deneyenlerdenim.


Erzurum Tıp Fakültesinin kapısından bir Anatomi Atlasının 1600 lira olduğunu duyunca geri dönmüştüm. 1600 lira deyip geçmeyin, bir öğretmenin maaşı 1.ooo L. olduğu dönem...


Valilikse, bak onu denemedim, bildiğim değildi ki. İnsan bildiğini hayal eder... Çevremde okuyan yok, bütün arkadaşlarım koltukçu, mobilyacı, yorgancı... Bir ağabeyim asker, bir ağabeyim eğitimci, babamınki nasıl akılsa, bir bizde okuyan çocuk, başka bildiğim örnek yok, kasabada yok...


Ne tuhaf herkes gider mersine, bizse tersine... Beğenmediğin o dönem bugünkü gibi değil; şimdi eğitim görenler işsizliğe ya da pazarlarda limonculuğa yazgılı; o dönemse yeter ki aklın olsun, yeter ki oku, eğitim gör, ... devlet epey dediğim dedik despot olsa da hakkını verir, en güzeline gelirsin makamın.


Babam yolda beni doktor yapma sözünden caydı, öldü. Ağabeylerim varsa da uzaklarda kendi ekmeklerinin derdindeydi. Kaldım mı bir başıma, aklım var ama bilgi ve görgüm yok... Artık yaşıma başıma bakmadan aile reisi de olmuştum, acil o reisliğin gereğini yapmalı, para kazanmalıydım. Yazarlık hala aklımdaydı ama bu ülkede yazarların para kazanamadığını, daha çok hapislerde yaşayıp mağdur olduklarını da görüyordum elbet. Para da bir yanıyla yazarlığa uymayan bir onursuzluk görüyor, ama ne olursa olsun ekmeğin parasız olmuyordu.

Bir süre kararsızlık yaşadıktan sonra, en son çıkar çıkmaz iş bulacağım öğretmenliğe karar vermiştim. Önce spor eğitimi öğretmenliğini denedim, bir süre okuduktan sonra edebiyat öğretmenliğinde karar kıldım. Ne var ki bu özverili, alçak gönüllü mesleği biraz daha cilalayacak bir iş daha düşünmüş olmalıyım ki gene yazarlığı alacaktım sıraya.



Kalemimden kan damlayacak, haksızlığa isyan eden yazdıklarımla ortalığı birbirine katacaktım korkusuzca ve aynen Nazım Hikmet gibi, Sabahattin Ali gibi, Orhan Kemal gibi, Zola... gibi erkeninden hapse düşecektim.


Ya da Çetin Altan gibi T.B. Millet Meclisini tarumar edip bayrak asacak, elbette dayağımı yiyecek ama susmayacaktım.


Mahkeme görmeyen, hapse girmeyen, yazdıkları en az bir kez yasaklanmayan kimin ciddiye alınacak yazar olduğu görülmüştü ki?


O dönem yazarlık buydu: Bir tür süpermen...


Dönem o:


"Zararlı neşriyat" sayılan bir kitap, bir sayfalık yazı değil, iki dize şiir bile olsa üstünde bulunan, o bir ev yapımı nadide bir bomba, en azından Karadeniz yapması 7.65 bir tabanca, sen de "anarşist" muamelesi görürdün.


141, 142 ya da bilmem ne maddesi, ama dehşet verici bir adla fikir suçları... diyerek sadece düşündüğün için yıllarca içerde yatılan zamandı.




İşin ilginç yanı, bizler 68 kuşağı ve ardılları, tıpkı asılan ya da bir sokak köşesinde kıstırılıp öldürülenler ya da hapishanede işkencede can verenler gibi tüm gençlik, yani ülkenin koca bir on yılı, ölüm dahil başımıza gelecek her şeye teşne, bir "türkü söyler" gibi büyük bir aşkla koşuyorduk.


Nasıl bir halse, bize zulmedecek olan bir devleti hayal ediyor, bir benzerlik bulunca da Yılmaz Güney filmindeymişiz gibi dayak yemiş, yüzü gözü şiş ama haklı, ama mağrur, ama yenilmemiş mağduru oynuyorduk.




Kolay değil kendini kurtaramayan iki üç ergen çocuk ülke kurtarma niyetindeydi.


Denizlerin asıldığı yıl yani on küsür yaşımda yeni mezun ilkokul öğretmeniydim, aklım asılacak darağacı arıyordu ama iç güdülerim ; yaşasan da bir işe işe yarasan daha iyi olmaz mıydı derken, en büyük kahramanlığım olacak yazarlığı hayal ederek taksitle ödenmek koşuluyla bir Almancı yakınıma bir daktilo sipariş edip getirtmiştim.


17 yaşımda, yazık ki ideolojik bir nedenle değil de, şimdi utandığım avantür bir olaydan, "kaymakam dövmekten" hapse düşmüş, açığa alınmış, beş altı ay açıkta geçirmiş, maaş alamadığımdan ödeme yapamamış, daktiloyu Almancıya geri kaptırmış, yazarlık hayalimi ötelemek zorunda kalmıştım. Sonra da Yeni Ortam gazetesinde, yazar olacağımın ilk kanıtları herhalde, yaşadıklarımı yazdığım Mustafa Ekmekçi kanalıyla yayınlanacak ve yine onun kanalıyla bizzat gidip görüştüğüm Ecevit ve Mustafa Üstündağ tarafından göreve iade edilme onurunu yaşayacaktım.


Göreve iade edilmiştim ama hakkımda beni devlet memurluğundan attırmaya kararlı bir soruşturma başlatılmıştı. Ne yani kaymakamlarını dövdürmek gibi bir alışkanlığı mı vardı devletin, yanıma bırakmayacaklardı. Müfettişin biri geliyor biri gidiyor, hiç akla hayale gelmeyen suçlarla suçlanıyordum. Bir Allah'ın kulu da çıkıp sormuyordu; ne zorun vardı her aybaşı maaş almaya geldiğinde kafayı çektiğin kaymakamla?



O zamanlar kırsalda okullar Ekimde açılır, 19 Mayıs'la kapanırdı, yani o kadar iş günü yoktu bile ama ben içerdeyken ortadan kaybolan sınıf defterinin olmayışına dayandırarak, o kadar eğitim öğretim süresi yoktu ama 200 gün devamsızlık çıkarmışlardı.


Fark etmeyecekti; belli beni yiyeceklerdi.



Kim söylediyse, istifa edersen soruşturma düşer deyince, bırakıp üniversiteye gidecektim.


Tam yerine gitmiştim. Tanrı tek başıma ülkeyi kurtaramayacağımı anlamış olmalı ki beni benim gibi binlerce uzgörü yoksulu romantik gencin olduğu bir denize atmıştı.


Dönemi biliyorsanız sonrası biliyorsunuz... Siyasi olaylar nedeniyle anamızdan emdiğimiz burnumuzdan gelerek sağ kalanlarımız üniversiteyi bitirmişti.


Hala aklımın ermediği biçimde soruşturma da düşmüş, bir daha bana kimse o konuyu sormamış, ama yatılı okumamın bedeli olarak yüklü bir tazminata mahkum edilmiştim. Ne var ki o tazminatı eğer ki devlete öğretmenlik yaparsam ödemem mümkün olacaktı.


Derdim o günleri ya da becerilerimi ya da davamızın asaletini anlatmak değil, yazarlığa ya da el mahkumluğuna, oradan da giderek Selim İleri'ye bakış açımı anlatmaktı..



İşte tam o günlerde duyacaktım adını SELİM İLERİ'nin. Harçlığımdan artırabildiğim bazen aldığım dergilerde ya da ender çıktığı TV'de siyah beyaz görüntülerinde benden birkaç yaş büyük bir küçük burjuva kökenli gibi duruyordu. Yüzünde ve anlatımında kapristen ve kompleksten arınık bir ifade, ama benim ilgi alanım; insanı ancak ve ancak onun kurtarabileceğine yemin edebileceğim emek ve proletarya ilişkisine hiç değinmeden kültür sanat ve edebiyatın soyut güzelliklerinden dem vuruyordu.


Sanki bu ülkede yaşamıyordu; sokaklarda kol gezen ölümü, yoksulluğu, adaletsizlikleri görmüyor, her gün elliye yakın ölen, öldürülen gençleri duymuyor, sorgulamıyordu.


Sonradan öğrenecektim, küçük burjuva da neymiş, bizimle kıyaslarsan üretim araçlarını elinde tutan şanslı kesimden bir burjuvaydı Selim İleri. Yani tam bir kentliydi, hem de yedi kuşak...


Yani o günlerin egemen yazar kitlesinin çoğunluğunun dayak yemiş, ezilmiş, hırpalanmış, alt sınıflardan kırsaldan, en çok kasabalılardan ve büyük şehrin varoşlarından çıktığını, çoğunun dar gelirli, sınırlı olanaklarla meslek sahibi olacak kadar okuduklarını düşününce bu İngiltere eğitimli yüksek mühendis İstanbullu bir babanın Hukuk Fakültesini sadece daha rahat yazabilmek için bırakmış oğlu beyzadeyi anlamam ve kabul etmem, arkadaş saymam zor olacaktı doğal olarak.


O da bir ülkem yurttaşıydı ama bizden biri değildi;


30 Nisan 1949 doğumluydu; sorarsan bir 68'li, 1947 doğumlu DENİZ GEZMİŞ'in çağdaşıydı.




Ne var ki onun yazılarında bu romantik idealistlerin esamisi okunmuyordu, elbette karşıtlarımızı da alkışlamıyor; her aklı olan esnaf gibi havayı kokluyor, kazanacak olanı bekliyor; o süreçte de bizim gibi köylülerin mücadelesini de küçümsemiyor; daha doğrusu görmezden geliyor, sağolsun hiç o konulara girmiyordu .




Bu kaleminden kan damlamayan , proletaryayı savunmayan, bildiğimiz söylemleri kullanmayan ama karşı da çıkmayan, aleyhinde de bulunmayan, az sonra başlatacağı devrimden söz etmeyen, o devrim adına kıllı, nasırlı yumruğunu masaya vurmayan bu yumuşak, fazla şehirli, çok efendi yazarı sevmemiştim.




Aman Tanrım, karıncanın bile gönlünü incitmeyen, sanki her akşam eve ekmek götürmemizi sağlayan edebiyatmış gibi anlatan, o efemine konuşma benim yazar idolüme yakışır üslup muydu hiç?




Sen ne diyorsun, Ecevit'in dağa taşa adını yazdığımız, sol anlayışın %49,5 oyla iktidarın kapısına dayandığı, "o kış işçi devrimin gelebileceğini" karşı ideolojinin, ne ideolojisi bildiğin uydurma ülkem particiliğinin bile kabul ettiği, ettikleri için ülkeyi günde elli kişiyi öldürerek kanla temizlemeye çalıştıkları günlerdi. Aslında olacaklar belliydi; halkın en geniş kesiminin, yani her yeniden gelenden medet uman toplumun en yoksul olan büyük kesimlerinin oylarını toplayarak seçilen ECEVİT'E huzurla bir gün başbakanlık yaptırmayacaklardı. Tencere tava... ne bulduysalar sokağa döküleceklerdi.


Şaşıyorum, nasıl oldu da ondan sonra aynı söylemi farklı bir biçimde kullanarak iktidar olan ANAP'a ve AKP'ye itiraz etmemişlerdi. Demek ilmi siyaset buydu; nabzı tutacak, halkı hazırlayacaktın, bak o zaman...


Yazarın hızla, haksızlık etmeyeyim emin adımlarla demek daha doğru, yükselişini süreç içinde gözledikçe, ülkeyi cehenneme çeviren o büyük depremden hiç etkilenmeyişini izledikçe de kayıtsızlığım giderek öfkeye dönüşmüş, bir tür unutmaya vurmuştum.



Artık benim için Selim İLERİ yoktu.


İşte bu en büyük yanılgım olacaktı.


Hele ardıllarından Orhan PAMUK'un benim esnaflık dediğim, başkalarının "Nobel Avcılığı" dediği yolda izlediği yöntemleri gördükçe bu temiz yüzlü, sözün dikensizini seven burjuva çocuğu, ben sokak kedisi, o ev kedisi paradoksu ortada olsa da giderek sevimli gözükmeye bile başlayacaktı.


Aslında her şey ta başından çok açıktı, sadece ben o günlerde gözümde at gözlüğü nedeniyle kodları doğru olarak okuyamamıştım.


Onun para kazandıran senaryo yazma ilgisine ne diyordu Haldun Taner:

"İyi bir okur yalnızca edebi metinleri okur. İyi bir yazar yalnızca edebi yazılar yazmalıdır. Siz yetenekli bir insansınız, böyle düzeysizliklerle uğraşmaya hakkınız yok. Yarın, daha çok güzel şeyler yazacaksınız.."


Selim İleri ise kendi yazdığı anılarında bu söyleme çok kızdığını anlatacaktı.

İnsan ihtiyaçlarının peşinde koşar.

Belki de açıkça söylemiyordu ama şimdi savunmasını okuyabiliyordum.


O da bizden biri...

Unutulmak adlı kitabı gönderdiği yayınevleri tarafından geri çevrildi.

İlk kitabı öykülerinin yer aldığı Cumartesi Yalnızlığı/Güz Notları'nı 1968'da Vedat Günyol'un da yardımıyla yayınlattı ve merhum babasına ithaf etti. İsmi olmayan bir yazarın başına gelen onun da başına geldi: Kitabı satmadı. 1970'lerin başında tanıştığı Halit Refiğ'in etkisiyle senaryo yazmaya başladı. 1971'de Cennetin Kapısı adlı ilk senaryosunu yazdı ve para kazandı.


Piyasa işi şeyler ya da senaryo yazmak ona çok erkeninden ün ve para kazandırıyordu; onun da buna ihtiyacı vardı.


Belki bizim yazarımız hiç olmadı, ama bizimle de bir hesabı olmadı; ülkem insanı ve yazarı işte; gemisini kurtaran kaptan...

...ve başardı,


kubbede kalan o hoş seda...


8 Ocak 2025'te, 75 yaşında aramızdan ayrıldı.


Yeri aydınlık olsun.

*


*

Ali Selim İleri (30 Nisan 1949, İstanbul - 8 Ocak 2025, İstanbul),

Türk yazar, senarist, eleştirmen.

Babası aslen Kıbrıslı, makine mühendisi Hasan Hilmi İleri, ev hanımı olan annesi Süheyla İleri Adapazarlı’dır.


İlk eğitim yıllarını Firuzağa İlkokulu’nda geçiren Selim İleri, lisede edebiyat öğretmeni Rauf Mutluay ve Fransızca öğretmeni Vedat Günyol’un etkisiyle yazarlık dünyasına adım attı.


Selim İleri; asıl ününü Halit Refiğ'in etkisiyle başladığı senaryo yazarlığında yaptı. 1990 sonrası yazdığı bazı romanlarında kimi edebî ürünleri romanına malzeme yapar. Osmanlı’nın son dönemlerinde-Cumhuriyet’in ilk yıllarında eser vermiş Türk edebiyatının belli başlı yazarları, yazarların dönemlerindeki sosyal ve siyasî ilişkiler, eserlerdeki itibarî dünya onun romanlarına malzeme olur. Geçip giden bir dönem, kaybolan bir kültür, üstünkörü yaklaşılan geçmiş kitaplarında yaşar. Selim İleri kitaplarında edebiyatın romana malzeme yapılması roman türünün sınırlarını da zorlayacaktır.

*





MERAKLISINA;



Yorumlar


bottom of page