top of page
1/1075

MAHREM




Elif ŞAFAK

*


“Rüyamda bir uçan balon görüyordum. Gıpgri gökyüzündeydi, bem­beyaz bulutların arasında, sapsarı güneşin gölgesinde. Ben çatıya çıkmıştım. Aşağıdan uçan balona bakıyordum ki, şiddetli bir rüzgâr çıktı aniden. Aniden çıkan rüzgârın şiddetiyle sarsıldık hep birden. Simsiyah tozlar havalandı yerden. Uçan balon hızla sürükleniyordu. Onu gözden yitirmemek için vargücümle koşuyordum çatıların üze­rinde. Ben koştukça kiremitler yuvarlanıyordu aşağıya. Eğilip baktım kiremitlerin düştüğü yere. Aşağıda, şehrin caddeleri ışıl ısıldı ve kalabalık. Yollara yuvarlanan kiremitler yüzünden arabalar kaza yapmış­tı. Cart kırmızı, gıcır gıcır bir araba öfkeyle soluyordu yolun ortasın­da. On camını çatlatmıştı kiremitler. Çatlağın üzerine kocaman bir örümcek ağ kurmuştu. Değdikleri yere yapışan incecik, şeffaf İplikler uçuşuyordu etrafta. Arabanın sahibi beni arıyordu, aradığının ben ol­duğumu bilmeden. Gözünün önündeydim ama benden şüphelenmi­yordu.


Bembeyaz kar yağıyordu simsiyah tozların üzerine. Kaldırımdan yürümeye başladım. İpliklere basmamak için gayet yavaş yürüyor­dum. Birdenbire ayaklarıma takıldı gözlerim. Ayaklarımda kuş de­senli yün patikler vardı. Evden çıkarken ayakkabılarımı giymeyi unut­muş olmalıydım. Utandım. Kimse görmeden, bir yerlerden ayakkabı bulmalıydım. Mağazaların vitrinleri cıvıl cıvıldı. Bale pabuçları, içi kürklü çizmeler, sandaletler, bağcıklı botlar, ince topuklu kadın ayak­kabıları, yumurta topuklu erkek ayakkabıları, cicili bicili çocuk ayak­kabıları vardı vitrinlerde. Neli oldukları yazıyordu etiketlerinde. Bü­tün ayakkabılar dondurmadan yapılmıştı. Büyük mağazalardan biri­ne girip, vitrindeki karışık meyveli botları satın aldım. Çıktığımda, ön camı çatlamış arabanın sahibi gözlerini kısmış, dikkatle beni süzü­yordu. Parmaklarımın ucuna basa basa geçtim önünden. Peşimden gelmedi. Kaldırımı döndüğümde, uçan balonu gördüm sapsarı güneşin gölgesinde. Gönülsüzce kıpırdadı yerinden. O çekilir çekilmez, sapsarı güneş açığa çıktı. Korkuyla baktım yeni ayakkabılarıma. Damla damla, damla damla...”

 

 “Ya anne yaa, şuna bi şey söyle!”

Dizimin acısıyla sıçradım. Gene uyuyakalmıştım, gene olmadık bir yerde. Ter içindeydim. Toparlanmaya çalışırken, burnuma çalındı terimin kokusu. Başkalarının da kokuyu alıp almadığını anlamak için etrafıma bakındım. Minibüsteydim. Bindiğimde benden başka kimse yoktu. Öğleden sonra bu saatlerde bu istikamete giden pek nadir ol­duğundan, minibüsün kolay kolay dolmayacağını, dolmadan da kalk­mayacağını biliyordum. O rahatlıkla uyuyakalmışım. Zaten öğlen ye­meğini abarttığım yetmezmiş gibi, birde üstüne iki porsiyon kazandibini cila çekince, adım atacak halim kalmamıştı. Epey uyumuş olma­lıyım. Minibüs tamamen dolmuş. Bir kişi eksik sadece. O da gelsin, yola koyulacağız.


Yanımdaki kadın göz ucuyla beni izliyor. Muhtemelen ter koku­sunun farkında. Kucağındaki kız çocuğunun, rengi ağdalanmış çilek reçelini andıran ayakkabısının pirinç tokası hâlâ dizime batıyor. Ço­cuğun bunu bilerek yaptığından şüphem yok. Sırf beni uyandırmak için, uyanayım da kenara kayayım diye. “Ya anne yaa, şuna bi şey söyle!” diye cırlayan da o. Gerçi ben de uyku rehavetiyle iyice yayıl­mışım. Derhal toparlanmalıyım. Bacaklarımı bitiştirip, pencereye ya­naşıyorum. Sırt çantamı yan taraftan alıp, kucağıma koyuyorum. Çantayı kaldırınca, altından, baharatlı sarı leblebilerle dolu kesekâğı­dı çıkıyor. Minibüs dolana kadar atıştırmak için almıştım, unutmu­şum. Kesekâğıdım da kaldırınca, epeyce yer açılıyor onlara. Gene de memnun değiller. Bilhassa kadın, bir türlü rahat edemediğini göste­ren abartılı hareketler yapıyor; bir sağ bacağı bir sol bacağı üste gele­cek şekilde sık sık bacak bacak üstüne atıyor; haşır huşur sesler çıkar­tarak poşetlerini dizlerinin kâh altına, kâh üzerine yerleştiriyor; sanki bir yere gitmesi kabilmiş gibi “gel evladım” diyerek kucağında oturan çocuğu göğsüne bastırıyor; dönüp dönüp, endişeli gözlerle sağında kalan daracık boşluğa bakıyor ve bütün bunları yaparken durmadan oflayıp pofluyor. Böylelerini iyi tanırım. Niye böyle davrandıklarını bilirim. Alışkınım. Böyle şeyler sık sık başıma gelir.


Tabii en iyisi taksiye binmek benim için, ya da boş bir otobüs ya­kalamak. Ama her yere taksiyle gitmek bütçemi aşar; otobüsleri boş bulmaksa, malûm, pek mümkün olmuyor. Zaman zaman, bineceğim otobüsün ilk durağına taksiyle gidiyorum. Ama her güzergâh buna el­vermiyor. Eğer kalabalıksa, nadiren biniyorum otobüse. Zira ne za­man o yüksek basamakları hırıltılar arasında çıkıp, tıklım tıklım kori­dorda itiş kakış kendime yer açmak zorunda kalsam, bin pişman olu­yorum bindiğime. İçimden bir ses derhal otobüsten inmemi, eve dön­memi söylüyor. Ne mümkün. Şoförün şirret talimatlarıyla arkalara doğru ilerleyen kalabalığın akıntısı beni çıkıştan, çıkışı benden uzak­laştırmakta gecikmiyor. Baktım ki kurtulamıyorum, hiç olmazsa göz­lerle karşılaşmamaya çalışıyorum; merakla beni inceleyip, birbirleri­ne beni gösteren gözlerle. Yer veren çok oluyor gerçi. Ama bu işimi kolaylaştırmıyor. Ateş basıyor yüzümü her seferinde. Ter içinde zar zor oturuyorum boşalan yere. Zaten ben böyle anlarda hep terlerim. ister yaz olsun, ister kış, azıcık sıkılmayagöreyim, buz gibi soğuk ter­ler boşalır sırtımdan. Yerime oturur oturmaz, eğer iki kişilik koltuktaysam yandakine, tek kişilik koltuktaysam ayaktakilere değmemek için azami gayret sarf ettiğimden, baston yutmuşa benzerim. Bir yan­dan da, etrafımdakilerin ter kokusunu alıp almadıklarını anlamaya ça­lışırım. Hoş, alsalar da almasalar da elimden bir şey gelmez. Zaten ne zaman terlememeye gayret etsem, daha beter terlerim. Pencere kenar­larını severim. Pencereler sayesinde, varlığımın fazlasıyla farkında olan otobüs yolcularını değil, benden tamamen bihaber olan dışarıdakileri seyrede seyrede yolculuk edebilirim.


Bazen de kimse yer vermez. Bazen camlara yaklaşmak da müm­kün olmaz. İşte o zaman, gövdemi abluka altına alan bakışlardan ka­çabilmek, pürdikkat beni süzenlerin akıllarından geçenleri tahmin et­mek durumunda kalmamak için, ineceğim durağa gelene kadar rahat rahat, boş boş bakabileceğim bir nokta ararım. Kafaların arasından görebildiğim kadarıyla pencerelerin dışı, yolcuların ayakkabıları, ba­caklar arasına sıkışmış alışveriş torbaları, birilerinin ellerindeki kitap­ların kapakları, otobüsün uyarı levhaları, otomatik kapının düğmeleri, acil durumlarda kullanılacak çekiçler, katlanmış gazeteler, asacakları kavrayan ellerdeki yüzükler... işte bunlardır seçeneklerim. İçlerinden birini seçer ve ineceğim durağa gelene kadar gözlerimi ondan bir sa­niye bile ayırmadan yolculuk ederim. İster oturarak, ister ayakta ol­sun, bir hayli zordur benim için otobüsle bir yerden bir yere gitmek. Ama benim kadar şişmansanız eğer, minibüsler, otobüslerden daha da beterdir. (…)

                                                                         (Mahrem, 2000)



25 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

GÜNAYDIN

Comments


1/2