top of page
1/2

KARINCALAR

Güncelleme tarihi: 5 Oca 2022

Ali Yaşar

KARADENİZ


Yaşlı adam, yirmi adım öteden kendisine seslenildiğini duymuşsa da istifini bozmadan, bir taş gibi sessiz oturuşunu sürdürmüştü.

Kendi kadar yorgun kasketini yüzüne çekmiş, gözleri görülmüyordu. Sırtını akasyaya dayamış, ömrünün en güzel ve en rahat döşeğini bulmuş gibi kurulmuştu toprağa. Çiçeklerin kokusu ciğerlerine doluyor, arıların vızıltısı, daha önce hiç duymadığı ama hep bildiği bir şarkı olup beynine akıyordu.

Burası Kemal ustanın huzur bulduğu tek yerdi. Evinin yüz adım kadar güneyindeki bahçeye gelirken, yaşlı bacakları canlanır, zor hatırladığı delikanlılığından kalma hızlı adımlarla yetişeceği önemli bir iş varmış gibi âdeta koşardı. Zamanının çoğunu geçirdiği köyün en seyranlı yeri olan buradan, aşağılarda kalan, güneydeki ormanın başladığı yere kadar uzanan ekili tarlaları, ötelerden güneşin altında şavkıyan bir gümüş yılan gibi süzülen dereyi, vadilerden yükselen ormanları, karşı köyleri görmek mümkündü. Burası yeryüzünün cennetiydi, öyle bilirdi. Oysa bu köyün dışında, askerlikte gittiği Merzifon’u saymazsak bildiği bir başka yer de yoktu. Bazen evde yapacak bir işi yoksa yaşlı karısı da katılırdı ona. Birlikte sırta oturur, gözlerini ağaçların, tarlaların arasından gelen yola diker, çok önceleri gurbete gitmiş ve şimdi dönen bir yakınlarını beklermiş gibi, ağızlarından kelâm çıkmadan öylece saatlerce oturdukları olurdu.

Usta bu koca köyün en yaşlı insanlarından biriydi... Uzun ömrün, yaşlanmanın bedeli ağırdı. Tanrının bağışladığı ömür, yaşamın zorluklarının yanında öteki kulların hoyratça saldırıları, bitmez tükenmez hırsları karşısında daha zamanı gelmeden teslim olur, tükenirdi, ama yaşardı. O emsallerine göre daha güçlü ve şanslı olduğunu düşünürdü. Verdiği yaşam mücadelesini bir savaş ve kendisini de bu savaştan zaferle çıkan komutan olarak görürdü. Ustalık, ona ihtişamından hala bir şey kaybetmemiş olan köyün en güzel taş evlerini yaptığı, bedelini fazlasıyla ödediği bir unvan olarak verilmişti. Öyle ki; istese taştan adam bile yapabilirdi, öyle maharetliydi elleri. Kemal adını ise ona babası takmıştı. Babası, tâ bıyıkları çıkmadığı zamanlardan öldüğü güne kadar Mustafa Kemal Paşa’ya duyduğu hayranlığı hiç yitirmemişti. O, daha evlenmeden, doğacak oğluna Kemal adını vermişti bile. Yedi düveli yenen Sari Paşa’nın köylüyü milletin efendisi olarak adlandırdığı o günden sonra bu topraklarda doğacak kız oğlan her bir çocuğun Kemal olması, kemale ermesi, onun yaşamı boyunca yaptığı en içten duası olmuştu.

Olmuştu olmasına da, kader işte, ne doğanlar Kemal olmuş, ne de yaşayanlar kemale ermişti.

Babasını, onun söylediklerini anımsayınca içi acılandı. O zamanlar akasya ağacının beş kulaç sağında, şimdi bir eriğin ölmeye yattığı yerde göklere eren bir dut ağacı vardı. Uzun boylu birisinin bile gövdesini saramayacağı kalınlıktaki dut ağacının yıllarca babasına gölge olduğu günler geldi aklına. Babası; kızgın yaz günlerinde hep o ağacın altına çekilir, hemen önünden başlayıp geniş bir alana yayılan tarlalarda yan yana çalışanları seyreder, tarlaların arasından gelen yoldan gelip geçen insanlarla sohbet eder, günü akşam ederdi.

Bölge köylerin içerisinde şehre en yakın olanıydı Ocaklı. Bu yüzden herkesin yolu oraya düşerdi. Kalabalık nüfusu ve geniş topraklarıyla bir kasaba görünümündeki bu köyden yukarılarda, tepesinde bir tek çalının bile yaşama şansı bulunmayan Koca Dağın eteğine kadar

altı köy daha vardı, önlü arkalı. Bu köylerin hiçbirisinde toprak, Ocaklı köyünde olduğu kadar verimli değildi. Öyle ki bu köyde toprağa düşen her bir tohum zamanı gelince emeksiz fışkırırdı yeryüzüne.

Yukarı köylerin kadınlı erkekli insanları, topraktan ve hayvanlarından alabildikleri neyi var ise şehirlilere satabilmek için şafakla düştükleri yoldan ancak öğlene doğru Ocaklıya varırdı. Yağ, peynir, yumurta, lâhana… Herkesin sepeti kendilerinden esirgeyip satmaya götürdükleri öteberiyle dolu olurdu. Çerçiler de ıslak mendillerini çıplak başlarına gölge edip, ellerindeki kantarlarıyla yol kenarlarını çoktan tutarlardı. Şehre gidemeyecek kadar yorgun düşenler beklentilerini karşılamasa bile acil ihtiyaçlarının bir bölümünü alabilecek kadar satış yaparlar, kazandıkları paraları elbiselerinin içinde saklı keselerine muska kutsallığında yerleştirip, sevinçle evlerine geri dönerlerdi.

Şehre gidenler ise helva, ekmek dolu sepetleriyle bir gün sonra geri gelecekti…

O günden bugüne çok şey değişmişti. Sepetlerin yerini alan arabalar, köye gelirken, önceleri kendilerinin üretip kentliye sattıkları ürünlerle dolu oluyordu, artık. Değişen neyse iş tersine dönmüştü. O yıllarda kentlinin yiyeceğini, karşılığını tam olarak alamazsa bile köylü

üretir, satardı. Ya şimdi? Şimdi köylü, kentli gibi birilerinin fabrikalarında ya da merdiven altlarında, topraktan uzak ürettiklerini tüketir hale gelmişti.

Beş kulaç öteden babasının varlığını hissetti. Bu hissediş içindeki yangına serin bir rüzgâr gibi geldi. Yüreği ferahladı. Yabancısı olduğu bir gülüş geldi, yüzüne kondu. Erik ağacındaki kuru dal ayrılıp yere düştü. Gülüşü de aldı başını gitti. Bir çocuk telâşı içinde, ağrılarından çoğu gece yatağında kıvrandığı dizlerini karnına çekerken kasketini de geri attı. Yeşil gözleri göründü. O zamanlar babasının buradan gördüğü tütün tarlalarını görebilmek için gözlerini ardına kadar açtı.

Açtığı gibi geri yumdu. Bir daha açtı. Yumulu gözlerinin gördüğü bu yeşile kesmiş tarlaları, açıkgözle göremeyişine üzüldü. Koca bir hüzün yüzüne yapıştı.

Kemal Usta bahar başlarında başlayıp aylarca devam eden ve bir sonraki bahara babasının getirdiği lavaşa sarılı helva ile mutlu sona eren uzun, bir o kadar da zorlu tütün yolculuğunun her bir evresini, beş vakit namazı bildiği gibi bilirdi. Yıllarca içtiği sudan, yediği ekmeğe kadar her bir şeyine katılan, tütünün damağını yakan o zifir acısını yeniden hissetti. Yanında yöresinde bir tek yaprak tütün yokken tüm canlılığıyla anımsadığı zifir kokusundan mutlu oldu, içini kaplayan sevinci paylaşacak birini aradı, karısının yanında olmadığına üzüldü. Neredeydi acaba? Merak ettiği halde kafasını çevirip de etrafına bakmadı.

Elli yıl bir yastığa baş koyduğu karısı Gülsüm ile tütün damlarında başlamıştı sevdalıkları. O zamanlar sevda da başkaydı. Tütün gibi, fındık gibi dirhem dirhem çoğalırdı. Birbirlerinden ayrı zamanlarda tütün yaprağındaki dokunuşlarında tenlerini hisseder, birbirinin hayalinde yarınlarını kurarlardı.

Gülsüm’le evlenmesi geldi aklına. İki kez kaçmışlar iki kez de yakalanmışlardı. Gülsüm’ ün babası inat adamdı. Beş yıl direnmişti.

Sonunda teliyle duvağıyla koynuna almıştı onu. Elli yıl sonra o gün verdikleri mücadeleden yeniden gururlandı. Şimdiki gençlerin adına aşk dedikleri garip sevdalıklarına alayla güldü.

Yerdeki akasya çiçeğini aldı, kokladı. Bu kokuya bayılırdı. Gülsüm de… Çiçeği yeleğinin yaka cebine taktı. Bu güne değin yaşadıklarını film şeridi gibi bir anda gözünün önünden geçirdi. Her şeyin bu kadar hızlı nasıl değişebildiğini düşündü. Cevap bulamadı. Köylü de değişmişti, toprak da sevdalıklar da...

Güneş, Koca Dağ’ın üzerinden aşmaktaydı. Akşamın serinliği ağaçların altında daha iyi hissediliyordu. Kemal usta, sırtı ile akasyadan kuvvet alarak ayağa kalktı. Artık eve dönüş vakti gelmişti.

Biraz önce, sanki yıllar öncesinde olmuş gibi sisler içinde kalmış kendisine seslenen adamı birden hatırlamıştı. Bakındı, kimseyi göremedi. Tahmin etti: Herhâlde Hüseyin’di. Dünden helva alması için para verdiği Hüseyin. Bu kez daha bir dikkatle arandı. Yirmi adım kadar ötesinde yerde duran sarı saman kâğıdına sarılı paketi gördü.

Helvanın anımsadığı tadını damağında hissedince daha bir iştahla paketin yanına gitti. Almak için elini uzattığında, dört bir yandan pakete giren çıkan sürüyle karıncayı fark etti. Bir umutla helvasını kurtarmak için uzandı. O yörede ne kadar karınca varsa helvadan haberli toplanıp gelmişti sanki. Sanki koca paketi sürükleyip yuvalarına götüreceklerdi, vızır vızır kalın kâğıdı delmeye çalışıyorlardı.

Almaktan vazgeçti paketi, geri çekilip bir süre hayranlıkla onların mücadelesini izledi. Uzanıp paketi açtı, çocukluğundan beri değişmeyen tek tadı karıncalara terk ederek batan güneşle birlikte evine gitti.

*

maviADA 29.SAYI YAZ 2012

Etiketler:

36 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

GURBET

Comments