Karanlıklar
- engincix
- 3 saat önce
- 6 dakikada okunur

ENGİN SEVİNÇ
*
Kapıyı açıp içeri girdi. İçerisi; iki pencereli, perdeleri örtük, bir dikdörtgen kenarı biçiminde yerleştirilmiş iki kanepe ve ortalarına bakacak şekilde ahşap sehpa üzerine konulmuş bir televizyon olan küçük bir salondu. Ayaklarını kıçının altına sığdırmış oturan Akif, dışarıda yağan yağmurun sesini dinliyordu. Bakışları dalgındı. İçeriye girdiğini fark etmemişti bile. Biraz yürüyüp de karşı kanepeye oturdu. Bir elini çiçek desenli kanepe örtüsünde gezdirmeye başladı. Nakışları parmak uçlarında hissetmek istiyordu. Ayaklarını toparladı. Çorap giymemişti. Akif’e baktı; kahverengi çorabının üzerinden topuğunu kaşıyordu. Sonra sırtına uzanıp omzundan yukarısını kaşımaya başladı. Kareli kısa kol bir gömlek giyinmişti, atleti de görünüyordu üstelik. Döndü bir an, Hacer’i kendisine bakarken yakaladı. Bakışlarını kaçırmadı Hacer. Mum ışığında, uzun saçları yüzünün çehresini sarmış, oldukça güzel gözleri biraz karanlık kalmışlardı. Titreyen bir sarılık yüzünde geziniyordu; bir parmak gibi. Belki bir elin içini hissediyordur şimdi, diye düşündü Akif. Televizyonun üstündeki eriyen muma döndü; “Ne zamandır kesilmemişti” dedi.
Hacer, elektriği kastettiğini anlamadı önce, perdeye bakarak; “Yağıyor mu hala?” diye sordu. Gülümsedi Akif. “Dinecek gibi görünmüyor.” “Dünden beri yağıyor. Bütün kış yağmadı, şimdi yağıyor.” “Allah’ın işi işte” dedi Akif. Tekrar pencereye döndü. Perdeyi araladı. Bir otomobilin geçişi önce yüzüne vurdu, beyaz ışık kümesi gözlerinden geçti, sonra yeniden karanlık oldu. Birkaç saniye daha öylece dursa şimşek çakmasını görebilecekti. Perdeyi kapattı. İçten, tok bir ses duyuldu; büyük ihtimal uzaklara yıldırım düşmüştü. “Bir şikâyet dilekçesi yazacağım belediyeye. Bu trafoları neye göre koyuyorlar mahallelere çok merak ediyorum” dedi Akif. Yeniden Hacer’e dönmüştü. “Daha önce yazdıkların ne oldu peki?” diye sordu Hacer. Bir şey diyecekti Akif, açtı ağzını önce, dişlerinin bir kısmı gözüktü, sonra nefessiz bir an geçirip kapattı ve susmaya durdu. Topuğunu kaşıdı yavaşça. Muma döndü. Beyaz mum nasıl oluyor da yanarken sarı oluyor ve ardındaki duvarda içine kızıl ve siyah karışıyordu. Üstelik fena titriyordu. Kaşlarını çatıp Hacer’in yüzüne döndü; “Belki bu sefer bazı şeyleri değiştirebilirim” dedi.
Hacer elini kanepe örtüsünde gezdirmeye devam ediyordu. Canı sıkkındı. Her elektrik kesintisi onda duygusal bir boşluk yaratıyordu sanki, dolduracak hiçbir şey bulamıyordu. Bazen el radyosunu açıp dinlerdi. Bir tesadüfse eğer, her defasında eski şarkılara rastlardı. Hislenirdi. Olduğu yerde büzülür, saçlarına dokunur, tek bir noktada hayal kurardı. O şarkıyı ilk ne zaman dinlediyse o günlere giderdi muhtemelen. Çocukluğu, üniversiteyi terk edişi, evliliğinin ilk günü, sonra bu adam ve bu adamla birlikte başlayan şeyler. Tüm bunlara rağmen boşluk orada dururdu. İçinde, her karanlıkta saklandığı yerde gösterirdi kendini.
“Haklısın” dedi Hacer. Sırtında duran pencereye dönüp baktı. “Ama bu gece dinmeyecek gibi.” Oralı olmadı Akif. Yerinden kalktı, mumluğa uzanıp bütün ışığı avuçlarına aldı. Titreyen her gölge üzerini örtünmüş çocuk gibiydi şimdi, gözleri Akif’in üzerinde Hacer’in, nereye gideceğini merak eden bakışları fark edilmek istiyor.
Salondan çıktı Akif. Elindeki mumla koridoru geçip tuvaletin önünde durdu. Mavi terlikler hemen girişte duruyordu. Giyindi. Mumluğu aynanın önüne bırakıp tuvaletin dış kapısını kapattı ve fermuarını indirip işemeye başladı. Hacer kapı sesini duymuştu. Salonda tek başınaydı, karanlıkta kalmıştı. Tuvalet kapısını duyunca kendini oradaymış gibi rahat hissetti. Demek ki çok uzaklaşmamıştı Akif. Oysa karanlıktan ne çok korktuğunu bilirdi, mumu almadan gitse olmaz mıydı? Neyse ki sesleri duyabiliyordu. Karanlıktan çok korkardı Hacer. Çocukluğundan kalma bir alışkanlıktı. Büyüdükçe geçeceğini umuyordu. Değişen bir şey olmamıştı. En çok, karanlıkta yalnız kalmaktan korkardı. Dayanılmaz bir duyguydu bu. Tanıdık gelmeyen bir ses, bir çatırtı veya devrilen bir şey, tedirgin ederdi. Ama şimdi Akif burada yanındaymış gibi hissediyor. Bir an için uzak bir ses duymasa şu karşısındaki kanepenin hayalini Akif zannedebilirdi. Odanın köşesindeki kömür sobasını oturan bir çocuk, televizyonu da ayakta ellerini birbirine kavuşturmuş kaynanası olarak görürdü. Korkardı. Ama neyse ki duyuyordu, yağmur sesinin üzerindeydi her şey. Musluğun açılması, suyun akması, sabunlu eller, kapı açılması ve soyunup bir kenara fırlatılan mavi terlikler, küçük çıplak adımlar, kapı açılması ve ışığın içeriye girmesi; yağmur şiddetlenmişti. Akif mumluğu eski yerine bırakıp kanepesine oturduğunda Hacer kendini tutamadı. “Akif” diye seslendi. “Efendim” dedi Akif. Hacer biraz utanıyordu. “Şey, az önce diyemedim de, mutfağa su almaya gidebilir miyiz?” Bu, Akif’i şaşırttı. “Su mu?” diye sordu. Evet anlamında başını salladı Hacer. Akif’te bir bıkkınlık ifadesi; “Eh, peki, napalım” diyerek ayağa kalktı. Mumluğa yanaşırken Hacer arkasına geçmişti. Koridora geçtiklerinde Hacer ardından yürüyordu. Mutfağa girdiler. Suyunu içti Hacer. Geri dönecekleri sırada dışarıdan bir ses duydular. Garajın üzerindeki çinkoda yürüyen bir şey vardı sanki. Akif ne olduğuna bakmak için mutfak penceresine yönelirken Hacer korkusundan Akif’in omuzlarına tutunmuştu. Baktı Akif, bir şey göremedi. Hacer’den yana dönüp “korkmana gerek yok, kedidir” dedi. Oysa hoşuna gitmişti. Tatlı bir korkuydu bu, Hacer’i şirin gösteren bir davranıştı. Onun bu anki birazcık acizliği, kendini güçsüz hissetmesindeki güzelliği yaratıyordu ve bu durum Akif’i biraz daha güçlü yapıyordu. Bu güç memnun ediciydi.
Salona geçtiklerinde bir şimşek daha çaktı. Mumdan başka, salonu kocaman aydınlatmıştı. Teşekkür etti Hacer. Umursamadı Akif. Şimdi bir otomobilin geçişini izliyordu. Işıklar kaybolunca içeri döndü. “Karşı sokakta ışıklar var. Bu haksızlık” dedi. Perdeyi araladı Hacer, tam karşılarındaki evin perdeleri bembeyazdı. Gülüşmeler duyuluyordu. “Acaba bugün hangi film oynuyor?” diye sordu Akif. “Hep en eğlenceli şeyleri böyle zamanlar koyarlar zaten” diye de ekledi. Konuşmadı Hacer, sadece baktı. Biraz kinaye vardı bu bakışlarda ve “sorun da bu zaten” anlamı. İki gündür küstüler. Son zamanlardaki kavgalarının konusu hep aynıydı. Konuşamama. İşten gelir Akif, elini yüzünü yıkar bazen, odada üzerini değişip doğruca salona geçerdi. Bir şeyi izlerken elindeki kumandayla hayatı yönlendirir gibi görünürdü. Öyle dikkatle bakardı ekrana, kuşkusuz büyük problemi olan insanlar gibi gözlerini kısardı. O uzun oturmalar, soluksuz sessizlik, arada bir tuvalete ve mutfağa uğramalar, en sonunda yatağa uzanan kımıltı. Hacer, bir kıpırdanmayla irkilip uyanır ve Akif’in yatağa sürünen gövdesini fark edip saate bakardı; belki sabaha karşı dörttür.
Ranza altlarına savrulan kirli çoraplar, siyahlaşmış atlet ve menili külotlar, banyoda her tıraş sonrası unutulan kıl yumakları ve çoğu zaman su dökülmemiş tuvalet bırakmalar; bunlar yeterince bir insanı iğrendirirken, Hacer’i asıl bıktıran sebep Akif’in her şeye rağmen umursamazlığıydı. Her insan önemsenmek, düşünüldüğünü hissetmek ister. Takıntılı bir kız değildi Hacer. Takıntılı biri olmadığını düşünürdü. Birinin ona kapıyı açması, pardösüsünü çıkarıp bir yere asmak istemesi, o masaya oturmadan karşısındakinin ayakta durup ona bakması hoşuna giderdi. Bunlar küçük beklentiler olarak kayda geçebilirdi. Akif’in bilgisayar başındaki okey oynamaları, yemek masasındaki durgunluğu ve özellikle gözlerini gözlerinden kaçırmasındaki ustalığı, kayda geçilen beklentilerin karşılıkları da olabilirdi. Belki de bu yüzden bir gün bulaşıkları yıkarken serçe parmağını kesip kanatmış, bu sırada salonda televizyon izleyen Akif’in kahkahalarını işitip tükendiklerini düşünmüştü; tükenmenin çaresizliği bu. Sırf bu yüzden birbirlerine verecekleri başka şeyleri olmadığını düşünüp bıkkınlığa düşmüştü. Galiba bu alışmanın en son haliydi.
“O orospu çocuğuna arabasını kapının önüne park etmemesini söylemiştim. Görüyor musun nereye koymuş yine?”
Perdeyi aralayacaktı bir an, durakladı. Akif’in kendisine bakmadığını fark etmişti. İçinden, baksın öyle aralıyayım diye geçirdi.
“Dur sen, yapacağımı bilirim ben” dedi Akif ve yerinden kalkıp dışarı çıktı. Arkasından seslenmek mi, dur Akif yapma demek mi, yoksa bu yalnızlık anını düşünmek için harcamak mı?
Yavaşça, perdeyi araladığı o ufacık parçadan Akif’in sinirli adımlarla bahçe kapısını açıp arabanın yanına varışını izledi. Sokak ışığı yanmıyordu. Yağmur gelecekti herhalde, ağaç dalları ve Akif’in gömleği yelleniyordu. Arabanın orada, tam yanında yürüyordu. Etrafı kolaçan ediyor, hiçbir şey yapmıyor görünerek bir yandan elindeki anahtarla arabanın kaportasını çiziyordu. Sonra ardından bahçe kapısını kapatarak avluyu geçip içeri girdi. Salona geçerken hala söyleniyordu.
“Bu insanlar beni delirtiyor. Mesela ben arabamı kapımın önüne bırakmak istesem, bu hayvan yüzünden bırakamayacağım. Yan komşumun kapısına bırakmak zorunda kalacağım ve o götü boklu yüzünden insanlarla aram bozulacak. Bu ona ders olsun”
“Bizim arabamız yok ki” dedi Hacer. Perdeyi aralayıp eserine bakacaktı Akif, olduğu gibi durup Hacer’e baktı.
“Ne yani, iyi yapmadım mı şimdi” diye sordu.
“Bizim gerçekten arabamız yok” diye yineledi kendini Hacer. Anlaşıldığından mı emin olmak istiyordu?
“Ne demek istiyorsun?”
Bir suçlunun bir suçsuza baktığı gibi bakıyorlardı birbirlerine. Sanki biri çok konuşuyor, diğeri onu bir dilsiz gibi dinliyordu. Hacer başını çevirip televizyona baktı; hiçbir şey yoktu. O karartıda Akif’i görmesi mümkün değildi. Yalnızca mum ışığının vurduğu kadarıyla iki gölgeyi seçebiliyordu.
Perdeyi araladı Akif. “Bence güzel oldu. Sabahki şaşkınlığını görmek isterdim” dedi gülümseyerek. Sonra saatine baktı, üçe geldiğini gördü. “Yatmayacak mısın?” diye sordu Hacer’e. “Saat üç olmuş.”
Umursamadı Hacer. Parmak uçlarını çiçek desenli kanepe örtüsünde gezdirmeye devam ediyordu. Arada bir dikiş atan yerlerde duralıyor, o tomurcuk başında parmağını büküp bir şeyi iyice hissediyordu. Gözleri hala televizyon ekranındaki karartıdaydı; belki bir gölgeyi seçmişti.
Tekrar yerinden kalktı Akif. Mumluğu alıp dışarı çıktı. Salon kapısının buz camından koridorda ışığın kaybolmasını izledi Hacer. Bir kapı açılıp kapandı, bir çekmece açıldı sonra. Işık bir kez daha göründü ve yavaşça büyüyüp tam olarak irileşince salona girdi. Elindeki kulaklıkla kanepesine uzandı Akif. Kahverengi çoraplarını soyunup yere savurdu. Başının altına bir kırlent alıp kulaklığını taktı ve dışarıdan duyulacak kadar müziğin sesini açıp dinlemeye başladı. Gözlerini tavana dikip kim bilir hangi hayali kurmaya yeltenmişti? Bir süre sonra gözleri kapanıp hafiften horlamaya başladı.
Fazla dayanamadı Hacer. Sanki Akif’in horlamasını bekler gibi aniden yerinden kalkıp mumlukla birlikte salonu terk etti. Yatak odasına gitti. Çarşafı açıp koca yataktaki tek yastığına başını dayayıp uyumaya durdu.
Saat beşi çeyrek geçe gözlerini açtı Akif. Kafasının içinde tumturaklı bir müzik çalınıyordu. Kulaklığı fark edip çıkardı ve doğruldu. Perdenin ardında gri bir ışık oynuyordu. Araladı. Sonra pencereyi açtı. Çinkonun üzerine küçük damlalar düşüyordu. Uzakta bir camide ezan okunmaya başladı.
“Allahü ekber Allahü ekber..”
Karşı evin sokak kapısı açılıp biri göründü, arabaya yanaştı, otomatik kapıları açıp bindi.
“Eşhedü en la ilahe illallah..”
Marşa bastığında horultulu bir motor sesiyle beraber arka sokaklardan köpek havlamaları duyulmaya başladı. Birbirine karışan kavgacı seslerdi.
“Eşhedü enne Muhammeden Resulullah..”
Ön farlar yandı, silecekler çalışmaya başladı.
“Hayye Alesselah..”
Köpek sesleri artarak devam ediyordu. Bir sokaktan diğerine geçiyordu. Araba hareket etmeye başladı.
“Hayye Alelfelah..”
Seslerin içinden bir köpek çıkıp arabanın arkasından kovalamaya başladı.
“Esselatü hayrun minennevm..”
Pencereden çekildi Akif. Perdeyi kapatıp karanlık içinde yatak odasına gitti. Hacer, farkında olmadan çarşafı beline kadar indirmiş, yastığı bacaklarının arasında uyuyordu. Ona doğru yürüdü.
“Allahü ekber Allahü ekber..”
Elektriklerin gelip gelmediğini kontrol için lambayı açıp kapattı. Gelmişti. Yatağın Hacer’den sonrasına yavaşça kıvrılıp öte tarafa döndü. O da uyumaya durdu. Hacer’in gözleri kıpırdamıştı.
“La ilahe illallah..”


















































Yorumlar