top of page

GECE 02.15



Niyazi UYAR

*

Aynı okulun, aynı bölümünün, aynı sınıfında arkalı önlü oturmuş iki arkadaştılar. Sınıf arkadaşlığından öte bir şeyler paylaşmış, dert yoldaşı olmuşlardı; ama zamanın sert iklimi, çağın hoyratlığı, içlerinde filizlenen duyguları bir ateş topu gibi büyütüp yine içlerine gömmüştü. Dillerine varamayan bir sevda, gözlerine yerleşip kalmıştı yalnızca.


Enstitünün kapatılmasıyla yolları ayrıldı. Ayrı şehirleri tercih etmek zorunda kaldılar. Belalı enstitü günleri, yüreklerinin sesine kulak vermek, o günlerde lükstü. Sevdaya dair tek kelime etmeden içlerine gömdüler yüreklerinin yangını.

Enstitüyü bitirdiler. Atama için beklemeye başladılar. Beklemek… Ne beklemekti ama! Umacılara gark olmuş bir bekleyişti bu. On dört ay sonra atamaları yapıldı.

Yeşilliğin bin bir tonuna yaslanmış, bahçe içlerinde evlerin sıralandığı bir kasabaydı burası. Ses etsen, ünlesen, sesin insana değil, ağaçlara çarpıp geri dönerdi. Karadeniz’de bir kasaba desem, görmemişti hiç Karadeniz’i. Burası, Sakarya Akyazı Yuvalak Köyü desem, orası da değil. Ama neresi olursa olsun, ün etsen duyacak biri vardı: Mirciloğlu Nusret. Yeşilin her halini bilen bir yerdi burası.


Kasabanın tek ortaokulu, tek ilkokulu vardı. Bir eğitimcinin gönül rahatlığıyla oturabileceği ev sayısı ise bir elin parmaklarını geçmezdi. Kasaba eşrafından Nida Bey’in bahçe içindeki evi, gelen öğretmenlerin kader durağıydı. Alt katta tuvaleti, ortak banyosu olan, birer odalı müştemilatlar lojman niyetine kullanılırdı. Başka evler vardı elbet, ama Nida Bey’in evinden başka evde kalmak, onu çiğneyip geçmek sayılırdı. Dışarıdan gelenler ona mahkûmdu.


Nida Bey, Allah var, çok kira almazdı. Mesela ramazan ayında hiç kira almazdı kiracılarından. Hıdrellezde kiracılarını pikniğe götürür, bir kuzu kestirir, canı isteyen şarabını, canı isteyen rakısını içer, içmek istemeyene ise reyhan şerbeti ikram edilirdi. Yeleğinde köstekli demiryolu markalı saati, üstünde İngiliz külotu pantolonuyla heybetli bir adamdı. Geniş gönüllüydü. Dışarıdan gelenlere kol kanat germek onun işiydi, başkasına bırakmazdı.


Kasabanın altı sınıflı tek ortaokuluna aynı anda iki öğretmenin tayini çıktı. Tesadüf bu ya, ikisi de Türkçe öğretmeniydi. İki aile, birbirlerinden habersiz, Nida Bey’in avlusundaki odalara yerleşti. Yol yorgunluğu ağır bastığından akşamdan yattılar.


O gece, birbirinden habersiz iki eski arkadaş, enstitü yıllarına dair aynı rüyayı gördü. Uludağ’ın yamacından Bursa Ovası’na doğru kanatlanıp uçuyorlardı. Ne ağırlık vardı ne korku. Yalnız rüzgâr ve genişlik… Rüya yorumcusu Ali Paşa’ya anlatsan, “bir tarafların açıkta kalmış” deyip gülüp geçerdi. Uçuk, kaçık, manasız bir rüyaydı belki; ama içlerinde yıllardır bastırılmış bir arzunun yankısıydı.


Sabah olmuştu. Kahvaltılar edilmiş, vakit ikindiye doğru ağır ağır akmıştı. Bahçede, yeşilin ortasında iki sofra kurulmuştu. Yeni gelenler ne göz göze gelmişler ne bir merhaba demişlerdi birbirlerine. Nida Bey, prensibi gereği, yeni misafirlerini ayrı ayrı çağırırdı.


Kerem Bey, karşı komşularıyla henüz tanışmamıştı. Yemek bitip sohbet dereden tepeden akarken, başını yirmi metre ileride oturanlara çevirdi. Aynı anda, o sofradaki hanımefendi de başını kaldırdı, yirmi metre ötedeki yeni gelen aileye baktı. O anda yeni gelen hanımefendi de onlara alıcı gözle bakıyordu. İki meraklı bakış, onuncu metrede buluştu. Buluşur buluşmaz tanıdılar birbirlerini.


Hanımefendi, saçlarını ara ara yukarıdan at kuyruğu yapan, ince dudaklı, çekik gözlü, tek gamzeli Aynur’du. Kaymakam koruması Hasan Efendi’nin iki numaralı kızıydı Aynur. Aynı enstitünün, aynı bölümünün, aynı sınıfının öğrencisi olmuşlardı. Bir zamanlar yan yana oturup yüreklerinin sesine kulak vermeyen iki arkadaştılar.


Zamanın duvarları, onları yıllar önce birbirinden ayırmıştı. Şimdi birinin eşi, birinin kocası vardı. Hiç konuşmadılar, acı bir tebessümle, göz göze gelmekle yetindiler. Yemek bitene kadar yan gözle, kaçak göçek bakıştılar sadece. Köçekler çoktan oynamış, geçmişti. Devir, onları yan yana getirmemişti. Ne ön koltukta ne arka koltukta yerleri olmuştu devrim arabalarının.


Kerem, birken iki, ikiyken üç, üçken dört can olmuştu. Aynur ise birken iki olmuş, lakin üç olamamıştı. Doktor ebe deyip çok kapı aşındırmışlardı. Küçükken geçirdiği ateşli hastalık, umutlarını sessizce söndürmüştü. Bu, konuşulmayan ama herkesin bildiği bir acıydı.

Gece yarısını geçmişti. Uykunun yolu ikisine de uğramıyordu. Yataklarında dönüp durdular. Keçi saydılar, koyun saydılar, sayı saydılar; nihayet sayılar tükendi. Saat 02.15’te, sanki kavilleşmiş gibi, aynı anda yataklarından kalktılar. İkisi de odalarından aynı anda ayak uçlarına basa basa kapıyı açtılar. Gecenin karanlığına karıştılar.


Gece, gizlenmenin değil, özgürlüğün adıdır. Karanlık, canandır. Beş dakika, on dakika… Hiç konuşamadılar, yalnızca sarıldılar. Yılların hasreti, kelimelere sığmadı. Konuşacakları çok şey vardı, ama tek kelime çıkmadı ağızlarından. Birbirlerinden ayrılırken, eskiden tanış olduklarını bir Allah 'ın kuluna söylemeyeceklerine dair içlerinden yemin billah ettiler..


Ayrıldılar. Ayrılış, o ayrılıştı, taş bastılar yüreklerine, kan kusup kızılcık şerbeti içercesine sustular.


Sevgili okur, merak ediyorsun biliyorum. Ama ben peşinen söyleyeyim: Bu anlattıklarım, Dahiliye Uzmanı Doktor Enver Çiçek’in aynasında görülenlerin anlatımıdır. İnanmak veya inanmamak senin tercihin. İster inan, ister inanma. Ya da en iyisi, sen kendi kurgunu kur...


Yorumlar


bottom of page