top of page

franz vilimsky'nin hikayesi





Engin SEVİNÇ

*



“insanoğlunun vücudundan daha uzun yaşaması ne kadar trajik.”       

sigmund freud


4 Mart 1946 sabahı Franz Vilimsky, beton blokları arasından demir şeritlerle döşenmiş tramvay yolunun ortasında yürümekteydi. Cebinden sarkan beyaz mendilini birkaç dakika arayla alnına götürüp terini siliyordu. Yorgun değildi. Sabahları içtiği sıcak viyana kahvesi ve birlikte yediği francala, onu tok tutuyordu. Uykularını düzenli uyuyor, muntazam giyindiği kıyafetlerini caddenin köşesindeki kuru temizlemecide temizletiyordu. İşsiz ama bakımlı biriydi. Kibar sayılırdı. 4 Mart 1946 sabahı Tuna’nın soğuk sularının üzerinde güneş aksederken, Franz Vilimsky babasından miras kalan dairesinin kapısına kilit vurup yürümeye başlamıştı. Tramvay yolunun tam ortasında adımlarını sayarken, Stephan katedralinin çatısında beyaz güvercinler birbirine dokunarak ısınmaktaydı.


Dükkânların kapıları birer ikişer açılıp kokulu kadınlar kaldırımda boy göstermeye başladığında beşinci ara sokaktan sonraki ilk saatçi dükkânının önünde durup beklemeye koyuldu. Dükkân açık değildi. Bir zaman camekânda saçlarını düzeltip koyu lacivert ceketinin yakasına şekil verdi. Arkasından geçmekte olan güzel bayanların pudralanmış yüzlerini seçmekte zorlanmıyordu. Bay Peter, köstekli saatine bakınarak geldi ve kapıyı açtı. Mutsuz bir yüzü vardı; belki biraz bıkkındı.


Hoşgeldiniz Bay Vilimsky. Size nasıl yardımcı olabilirim? gibi üstünkörü bir soruyla başladı güne. Franz, bir eli yan cebinde, gerinerek dükkânı baştan aşağı süzdü.


Güzel bir saat arıyorum dedi.


Bay Peter ellerini dayamış olduğu cam sehpanın altındaki dizili saatleri gösterdi. Ölmüş birer balık gibi kımıltısız yatıyorlardı.


Mümkünse bana yakışsın istiyorum dedi Franz. Gözünde Bay Peter’in köstekli saatinin zinciri parıldıyordu. Bay Peter, dükkânın köşesine sinmiş kapkara bir kapıdan içeri girip bir süre gözden kayboldu. Geri döndüğünde özenle taşıdığı kırmızı bir kutuyu cam sehpanın üzerine bıraktı.


Bu.. dedi hırıltılı bir sesle. Bu gördüğünüz saat tam size göre bir şey. 


Franz dikkatle eğilip saatin şekline ve rengine bir bütün olarak bakındı. Kolundaki boşluğa göz ucuyla bakıp yakışıp yakışmayacağını düşündü. Bay Peter’in yuvarlak camlı gözlüklerine baktı. Sonra kolundaki boşluğa yeniden döndü ve;


Yakışır mı dersiniz? diye sordu.


Bence mükemmel olur. Bir deneyin isterseniz. İzninizle.. dedi bay Peter ve saati dikkatle, canı alınmamış bir yüreğe dokunur gibi yumuşak bir şekilde eline alıp Franz Vilimsky’nin koluna taktı. Ohh.. Muhteşem oldu dedi gülümseyerek.


O sıra geçmekte olan bir tramvayın gürültüsü, Franz’ın göz bebeklerinde ışıldayan saatin yelkovanını sarsıyordu.


5 Mart sabahı tramvay yolunun ortasında iki eli cebinde yürümeye başladığında, katedral duvarlarında geceden kalma ayaz erinmekteydi. Kül rengi havanın altında şehir, bir ölümlünün uykusunda kıpırdıyordu. Caddeler ve sokak araları, sabahın esintisiyle yavaş ve sakin bir şekilde üşüyordu. Dükkânlar kapalıydı. Franz evinin kapısına kilidini vurup yürümeye başladığında, birazdan kilisenin kapısı önünde içine temiz havayı soluyan Peder ile göz göze geleceğini bilmiyordu. Saat altıydı. Peder, Franz’ın gözlerine hiç uyumamış gibi bakmıştı. Hafif bir baş selamı verip içeri girmişti. Franz dışarıdaydı. Yürüyordu. Son altı yıldır kahvaltısını yapmak için her sabah aralıksız uğradığı pastanesine doğru gidiyordu. Madeleine, fırından yeni çıkardığı francalaları sıcak kahve fincanıyla masasına bırakırken kısacık gülümseyip;


Bugün nasılsınız bayım? demeli ve cevabını beklemeden tatlı sarışınlığını tezgahın ardına geçirip Franz’ı öylece seyretmeliydi. Franz’ın boğazında ilerlemekte olan lokmanın şişkinliğine odaklanmalı, yükselip alçalan sakalın ahenginde bir kadın dudağının neler yapabileceğini hayal etmeliydi. Kırmızı olsun ya da olmasın, ıslaklığını bırakıp giden her dudak izi onun için bir “anne” demekti. Anne; yani doğurgan. Madeleine her şeyin o iki et parçası arasından doğduğuna inanırdı. Hayatının büyük kısmı o arada sıkışıp kalmış olmalıydı. Bir gün bitecek olursa aynı yerde bitmeliydi. Bu mantık, mesai bitiminde ışıkları söndürüp kapının sürgüsünü çekmesi ve tramvay yolunun tam ortasında yürümeye başlaması kadar pürüzsüz geliyordu ona. Yirmi üç yaşında, annesiz bir evin yalnızlığını babasıyla paylaşan genç kız için hayat, bu kadar basit ve manidar olmalıydı.


Kahvaltısını bitirip pastaneden ayrılan Franz yürümeye devam ediyordu. Yine iki eli cebindeydi ve ara ara sol kolunu sıyırıp saatine bakıyordu. Bir yere yetişir gibi değildi. Gayet sakin yürüyordu. Onun bu yürüyüşünü yalnızca arkasından yaklaşan bir tramvay değiştirebilirdi.


6 Mart sabahı Peder yine kilisenin önünde içine çektiği havanın tadına varırken Franz’a hafif bir baş selamı verdi. Saat altı olmalı diye düşündü Franz. Saatine bakma gereği duymadı. Pastanede kahvaltısını yaptıktan sonra biraz ilerideki gazete bayiine uğradı ve manşetleri en büyük olanların aksine, arada sıkışıp kalmış renksiz bir gazeteyi alıp okumaya başladı. Haberler pek iç açıcı değildi. Her sayfada daha bir ümitsiz yüz ifadesi takınıyordu. Dünya’nın herhangi bir yerinde olup bitenler, Franz için önemli geliyordu. Vietnam’da, tarlada çalışan işçilerin ayakları altında patlayan bir mayın, evinin arkasındaki ıssız sokakta kavgaya tutuşmuş iki kedinin çığlığından farklı değildi. Mağlup olan kedi uzaklaşıp gider ve Franz bölünmüş uykusuna devam ederdi; hepsi bundan ibaret. Yine de var olan bir gerçek penceresinden sızarak yatağını aydınlatırdı. Ay, her gece gökte parlarken mağlup kedi yine gelir ve bir kez daha savaşırdı. Her gece uyanır, cama yaslanıp sessizce kavgayı seyreder ve biri mağlup olup da bir diğeri zafer kazanıncaya dek düşünürdü: bu savaşı kim kazanmalı?

Gazetesini okumayı bitirip yerine koyarken sırtından bir tramvay geçmekteydi.


7 Mart sabahı uyuşuk ve sersem bir halde geçti kilisenin önünden. Peder ona selam vermiş olmalıydı ama o bakmadı bile. Başı önünde ve elleri cebinde yürüyordu. İçinden ne saatine bakıp pastaneye uğramak, ne gidip gazete okumak geliyordu. Her zamankinden biraz farklı, gidip nehrin kıyısında oturmalı diye düşündü. Ayaklarını sürüye sürüye Tuna’nın soğuk sularına vardı. Buraya en son gelip düşünmeye oturduğunda babası ölmemişti. Ervin Vilimsky, yatağında asalak bir beden gibi uzanmış hareketsiz yatıyorken, Franz burada oturup öngörülerde bulunurdu. Üniversiteden mezun olduğundan beridir işsizdi ve bir vakit sonra ona bakacak kimse olmayacaktı. Ne yapmalı, nasıl etmeli? diye düşünürdü. Cebindeki boşluğa sığdırdığı anahtardan başka varlığı yoktu. Babası onu titreyen elleriyle uzatırken;


Bir vakit, senin de bu anahtarı emanet edebileceğin biri olmalı Franz demişti. Sonrasında Franz, bir insanın boğumlu gırtlağındaki son hava kütlesini dişleri arasından savururken, gözleri açık da uyuyabileceğini görmüştü. Babası ölmüştü. Ervin Vilimsky öldüğünde Franz’ın aklından nehrin kıyısına gelip anahtarı suların derinliğine fırlatmak geçmişti. Sonra odasının düzensizliğine, babasının öldüğü yatağa, kirli merdiven basamaklarına, paslanmış kapı tokmaklarına ve kırık çekmecelere göz gezdirip bu fikrinden vazgeçmişti. İşte burada, şimdi oturduğu yerde olmuştu bu vazgeçiş. Tramvay sesi uzaklardan yaklaşırken kalkıp evine gitti.


8 Mart sabahı o kadar bitkin bir haldeydi ki, içinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Hangi ara caddeye çıkıp yürümeye başladı? Kilisenin önünden ne zaman geçti? Pastaneye nasıl uğradı? Gazete okumuş muydu? Nehrin kıyısına varıp güneşin doğuşunu seyretti mi? Hiçbirini anlamadı. Farkına varamıyordu çünkü. Hasta mıydı yoksa? Biri alnına dokunup ateşi var mı yok mu anlamalıydı. Pastaneye girip Madeleine’i aradı gözleri. Yoktu. Şişman bir ihtiyar öylece oturmuş horluyordu. Yanaşıp beyaz saçlarına dokundu.


Buyurun, ne istemiştiniz? diyerek irkildi adam. Uyandırılmak zoruna gitmişti.


Burada çalışan kıza ne olduğunu soracaktım dedi Franz. Yüzü ateş içindeydi; adeta yanıyordu.


Maalesef bugün işe gelmedi.


Ayrıldı mı?


Bildiğim kadarıyla hayır. Babası çok ağır hastaydı. Büyük ihtimal, şu an onun cenazesindedir. Niçin sormuştunuz?


Franz, bir depremde sallanır gibi dükkândan dışarı attı kendini. Titriyordu. Tramvay yoluna çıkıp ağır ağır yürümeye başladı. İçinde tuhaf bir bulanıklık vardı. Kokusuz, iğrenç bir mide bulantısı ya da göğsünde bir yerde olduğuna inandığı bıçak sancısı olabilirdi. Canı sigara çekti. Biri gelip alnındaki ateşe dokunurken ağzına bir dal sigara yerleştirse ne güzel olurdu. Yalnız, içine çekerken etrafında kimseler olmasındı. Utanırdı çünkü. Hayatında bir tek kere, üniversite yıllarında beğendiği bir kızın cenazesinde sigara içmişti. Âşık olduğuna inandığı, çok kereler konuşmak için fırsat kolladığı ve uğruna derin bunalımlara düşüp ömrünün altın çağında ona ilk çöküşünü yaşatan kızdı bu. Hiç kimse kızın neden ölmek istediğini bilmiyordu. Franz’ın kıza açılmak için uyanıp işte bugün dediği bir gün, tavana asılı olarak bulunmuştu. Franz bunu öğrendi ve tramvaya atladığı gibi cenazeye vardı. Gözleri kuruyana kadar ağlamıştı. Ondan başka herkes ağlıyordu. Sonra herkes dağıldı. Bir tek o ve yakın arkadaşı Tomas kalmıştı geriye. Toprağı okşayıp içini çekmişti. Tomas’ın uzattığı sigarayı yakıp hızlı hızlı içmişti ve gitmişti.


Bunu hatırlamak hiç iyi gelmedi Franz’a. Kendini daha kötü hissetmesini sağladı. Uzaklardan tramvayın sesini duyunca binip eve gitmeli diye düşündü. Sonra vazgeçti. Gitmeyecek, şurada bir yerde oturup iyileşmeyi bekleyecekti.


9 Mart sabahı henüz güneş doğmamıştı. Yorganını aralayıp gözlerini açtı ve birkaç saniye kadar nefes almadan hareketsiz durdu. Sonra saatine baktı. Paniğe kapıldı. Saat durmuştu ve şu an saatin kaç olduğunu bilmiyordu. Perdeyi aralayıp havaya baktı. Güneş doğmamıştı. Yine de kendini mutlu hissetmedi. Yatağından kalkıp camı açtı. Bu sabah daha iyiydi sanki. Belki daha kötüydü. Buna karar vermesi için bir şeyler hissetmeliydi, ama hiçbir şey duyumsamıyordu. Var mıydı yok muydu belli değildi. Aşağı inip tramvay yoluna baktı. Her gece kavgaya tutuşup mağlup olan kedi, ölmüş yatıyordu. Gözleri ve ağzı açıktı. Dişlerinin arasından sıyrılmış dili tramvayın demir şeridine dokunuyordu. Üzüldü üzülmedi gibi bir şey, yürümeye koyuldu. Kilisenin önüne vardığında Peder iki elini arkasında birleştirmiş, başı önünde bekliyordu. Yüzü asıktı, gülümsemiyordu. Boşu boşuna hafif bir baş selamı bekledi Franz.


Günaydın Peder dedi. Karşılık gelmedi. Peder onu duymamıştı bile. Yavaşça içeri geçip kapıyı kapattı.


Franz sonra hızlı hızlı yürümeye başladı. Saatçinin camekânına varıp saatlere baktı. Büyük ihtimal saatinin pili bitmişti ve değiştirilmesi gerekiyordu. Bütün saatlerin durmuş olduğunu gördüğünde gözleri büyüdü. Tesadüf olabilir miydi? Cama baktığında arkası diye bir şey yoktu. Kendini göremiyordu. Bir tek, gelip geçen kokulu kadınları görebiliyordu. Pudralı yüzlerini aynı dikkatle seçebiliyordu. Ama kendi yoktu. Bu çerçevede bir resimdi yaşanan an; ve o, etiyle kemiğiyle, onca bütünüyle bu anın içinde yoktu; hayret!


Paniğe kapılıp koşmaya başladı. Farkında olmadan yolu pastaneye düşmüştü. Francala ya da sıcak kahve değildi buraya gelmesini sağlayan. Madeleine.. Onu görmeliydi. Onun gözlerinin içine bakmalı ve konuşmalıydı. Ondan ne kadar çok hoşlandığını, neredeyse ona âşık olduğunu söylemeliydi. Madeleine.. Neredesin?


İçeri girdiğinde ihtiyar yine aynı yerde uyukluyordu. Sert şekilde dürttü onu. Uyanmasını istiyordu. Adam deliksiz bir uykudaydı sanki. Uyanmıyordu. Sanki uyanmamak için direniyordu.


Uyansana be adam! Uyan! diye bağırmaya başladı Franz. Ağlıyordu da. Bu sabah yaşadıklarına bir türlü anlam veremiyordu. İşin tuhafı, içinde herhangi bir şey de hissetmiyordu. En azından ufacık bir bulantı olsun, yoktu.


Tramvayın sesini duydu. Bunca zamandır sırtını dönüp onu görmezden geldiği doğruydu. Oysa şimdi müthiş bir açlıkla onu görmek, durdurup binmek istiyordu. Ya da tramvay şoförü onu görsün, böylece var olduğunu anımsasın istiyordu. Tramvay yavaş yavaş geliyordu. Franz’ın durmakta olduğu yere yanaşırken demir çubuklarda ilkin bir cızırtı duyuldu. Sarı tanecikler halinde etrafa savrulan ateş, tramvayı Franz’ın hemen önünde durdurdu. Tramvaya bindi. Bir sonraki durakta başka birini daha almak üzere yola devam ettiler. Franz’ın içinde olduğu tramvay yoluna devam ederken, saati durmuş bir kol yatağından aşağı öylece sarkıyordu.

 


Yorumlar


bottom of page