BİR HAYALE TEK KURŞUN
- niyazi uyar
- 2 saat önce
- 5 dakikada okunur

Niyazi UYAR
*
Çoluk çocuğa kavuştuk çok şükür. Yarın inşallah torun topalağa da karışırız(!)
O zaman ne olacak unumuzu eleyip eleğimizi göğün en yüksek katına mı asacağız? Öyle. Ne yapacaksın, devran böyle. Sen de ben de bu düzene uyacağız; zaten uymayacağız desek bile uyduruyorlar adamı. Ne demiş çokbilmiş atalarımız: “Kırkından sonra azanı teneşir paklar” Öyle, evinden işine; işinden evine gidip geleceksin! Sonra ne der konu komşu? Ne der ahali, ne der amcan, ne der halan, dayın, ne der o, ne der bu…
Hani aşka gelip yağmurlu bir bahar günüydü diye başlayan öykülerinde meşeli tepenin esintisi gül yüzlünün yanağını okşarken, derdin ya onu esintiden kıskanırdın ya hani? İşte o gül yanaklın, yele verdiğin o gül yüzlün, şimdi uzaklarda, çok uzaklarda, diye ağıt yaktığın, tek gamzeli mavi gülün yok, yok, yok ve hiç olmayacak!
Şimdi dur bekle, istersen yürü git kime ne? O eskidendi, çok eskidendi, uğruna mahpusları göze aldığın, aldan al, gülden gül yanaklın şimdi yok!
“Bir seni, bir onu,
Bir de Bozdağın Kırkoluk’lu çeşmesini,
Unutamadım bir zaman,
Bir seni, bir de onu!”
Diye dizeler dizdiğin var ya şimdi o unutmuş! Unuttu veya unutmadı, kaç yazar veya ne yazar? Otuz yılda ne yazdı, kalan zamanda ne yazacak?
Hani demiştin ya,
“Diyemezsem haklı sevdamı,
Söyleyemezsem haklı sevdamı,
Varsın dört mevsim kış olsun,
Varsın ay akşamdan aşsın,
Varsın güneş hiç doğmasın,
Diyemezsem haklı sevdamı,
Ak gelinliği, alkan olsun!”
Olsun, her şey lafta kaldı. Artık yok, bundan sonra da olmayacak! Demişti ya bir gün Muavin İpek:
“Hocam senin bildiklerin yok artık, eski camlar bardak oldu!” Sanki eski camın ne demek olduğunu bilirmiş gibi, şamı şekeri bilmeyenin baş olduğu Anadolu coğrafyasında o da insan denizine kaz çobanı olmaya gelmiş!
Evin önünde bir araba durdu. Bu sırada karşı apartmanın sakinleri kaş kaş olmuş cam cam olmuş, geleni takibe başlamışlardı. Arabanın içinden insan azmanı, bir adam çıktı. Gözleri kara bir gözlükle örtülmüş, esvabı da kara gözlüğü gibi kara, kapkaraydı. İzleyenlere tepeden baktı, sonra küçümser bir eda ile sırıttı. Bu sırıtış öyle bir sırıtıştı ki, ‘biraz sonra olacakları seyredin de ben kim mişim görün,’ der gibiydi. ‘Kim olduğumu öğrenince dudaklarınız uçuklayacak, dudaklarınız!’
Ceketinin düğmeleri açıktı. Belindeki silahı görenler pencereleri kapatıp perde aralarından bakmaya başladılar. Kara Gözlüklünün ağzındaki sakızın şakırtısı adeta sokağı inletiyordu. Büyük bir keyifle çektiği sigarayı yere tükürdü, sonra üstüne çıkıp ezdi. Öfkesini ifade etmek için bu sefer daha bir büyük tükürdü. Tükürüğünde bile öfke vardı. Sonra hızlı adımlarla apartmana yöneldi. Apartmanın giriş kapısı kapalıydı. Açmak için bir iki yüklendi, çelik kapı bana mısın demedi. Belindeki silahın kabzası ile kapı kolunun yanından camı kırarak açtı.
Vakit öğleye yaklaşıyordu. Kimsecikler kalmamıştı ortalıkta. Hani, “paran çoksa kefil, işin yoksa şahit ol,” derler. İnsanlarda buna uyarcasına yok olmuşlardı. Asansör, girişte gelenleri beklemek için hazır beklerdi her daim. Üçüncü kat düğmesine bastı… Kapı ziline ara vermeden bastı. Kapı, ‘kim o’ denmeden açıldı. Kara Gözlüklü, meşin ceketli, siyah pantolonlu adam ceketinin bir tarafını hafif yana kaydırınca belindeki silahı görmüştü adam. Kara Gözlüklü, selam melam demeden ağzından tükrükler saça saça:
“Sen benim namusumu iki paralık ettin! Kırlaşmış saçlarına bakmadan, beni ben edenleri elimden aldın! Beni, ben eden soluk yoldaşım ne dedi biliyor musun, ne dedi biliyor musun?” Tükrükler saçılıyordu, çelik kapının orasına burasına.
“…”
Tutulmuştu, bugüne kadar yüzünü bile görmediği birisi, hesap soruyordu. Belki de canını alacaktı. Niçin canını alacaktı, bir bilebilse, acaba biri ile karıştırmış olmasın?
“Konuş, ne susuyorsun?”
“…”
“Şimdi bu herif nereden çıktı diyorsun, ben daha açık konuşayım, belki o zaman dilin çözülür! Beni, ben eden kadınım dün akşam ne dedi bana biliyor musun?”
“…”
“Bilemezsin tabi ne dedi, söyleyeyim de duy: Sen bedenime sahip olabilirsin; fakat ruhuma asla! Ne demek bu, sen beni katil mi edeceksin?”
“…”
“Söyle sen olsan ne yaparsın, adamı tam alnından vurup gebertmez misin? Şimdi ben seni gebertmez miyim, oğlum, ben seni gebertmez miyim?”
“…”
“Sen nereden çıktın, sen benim hayatımı zehir ettin ya, zehir ettin! Ben de sana hayatı zehir edeceğim. Hayır, zehir etmeyeceğim, hayatına kastedeceğim. Seni bir çekirdeğe değişeceğim! Bir çekirdeğe, bir çekirdeğe. Şöyle tam alnının ortasından vuracağım. Dur, dur o kadar da ucuza gitme, ne de olsa beni ben eden kadının hatırına bu silahı boşaltayım, o kadar da ucuza gitme değil mi, ayıp olur! Yıllarca aynı yastığa baş koyduğum insanın hatırı olmalı değil mi?”
Konuşmak ne mümkün, bunları duyunca Adamın iyice dili tutuldu. Tamamen kendinden geçmişti. İradeli, iradesiz bütün uzuvları buz kesmişti. Bağırsa, bağıramıyor, çağırsa çağıramıyor. Ölüm yanı başındaydı, ölüm tepesindeydi. Otuz yıldır, bir kez bile yüzünü görmediği, hayali bir aşk uğruna, ölüm kapısına dayanmıştı.
Silahı, bir kez ateşledi Kara Gözlüklü. Apartman boşluğunda yankılanan sesin şiddeti daha bir arttı. Komşular, öteki apartmanların sakinleri perdelerini sıkıca kapatmışlardı. Çok meraklılar da perdenin bir kıyıcığından olanlara bir anlam vermeye çalışıyorlardı. Anlam veremedikçe de meraklarının çıkmazında boğulup gidiyorlardı…
Silahı ateşlediğinde komşuların kapıları perdeleri daha bir sıkı kapanmıştı. Kara Gözlüklü Adam bir süre olduğu yerde kaldı. Elindeki tabanca hâlâ havadaydı.
Karşısındaki adam yere düşmemişti,kalakalmış, şaşkın şaşkın bakıyordu. Kara Gözlüklü, kapıdan içeri girince orta yerde duran eski masanın kıyıcığında duran sandalyeye oturmuş, adamı da karşısına oturtmuştu. Adam, cesarete gelmiş, sakince,
“Niye geldin?” dedi.
Kara Gözlüklü Adam, cevap vermedi. Ceketinin iç cebinden sararmış defteri çıkardı. Masanın üstüne attı.
“Bunu tanıyor musun?”
Adam deftere baktı. Parmakları titredi. Açmadan tanımıştı.
“Otuz yıl aynı kadını, benim kadınımı yazmışsın, benim kadınım da seni yazmış!” dedi Kara Gözlüklü. Bir zaman ikisi de konuşmadılar. Kara Gözlüklü:
“Hiç görüşmemişsiniz,” dedi dişlerini sıkarak. “Hiç dokunmamışsın. Ama benim yatağımda hep sen vardın.”
Adam başını kaldırdı.
“Ben kimsenin yatağına girmedim,” dedi.
“Yalannnn, sen yalancısın!"
“Hayırrrr, hayırrrr... Fakat aslında cesaret edemedim!”
Kara Gözlüklü bir an durdu.
“Ne demek o?”
Adam sandalyesinde doğruldu.
“Seviyorduk birbirimiz, fakat olmadı, ayrıldık ve bir daha hiç karşılaşmadık. Yazdık sadece. O da yazdı. Ben yazdım. Başka hiçbir şey olmadı.”
“Yalan söylüyorsun,” dedi Kara Gözlüklü.
Adam başını iki yana salladı.
"Hayır yalan söylemiyorum! Onu en son ne zaman gördüğüm günü bile hatırlamıyorum bile. Ama yazmayı bırakırsam tamamen kaybolacak diye korkuyorum, ona sebep hep yazıyorum, günahsa da bu günahı işleyeceğim; suçsa da bu suçu işlemeye devam edeceğim!”
Kara Gözlüklü masanın üstündeki defterin arasından vesikalık fotoğrafı çıkardı. Kadın otuz yıl önce el yazısıyla şöyle yazmıştı fotoğrafın arkasına:
“Unutursan ben ölürüm.”
Birden karısının geceleri yatağın kenarında sessizce oturduğu anlar geldi aklına. Konuşmadığı geceler, dokunduğunda titrediği geceler.
Kara Gözlüklü Adam silahı kaldırdı. Adam gözlerini kapattı, tetiğe bastı, silah boş çıktı; şarjörü çekip baktı. Mermiler cebindeydi, ne zaman çıkardığını hatırlamadı. Uzun süre birbirlerine baktılar. Sonra Kara Gözlüklü sandalyeyi çekip oturdu.
“Ben seni öldürmeye gelmiştim,” dedi.
“Biliyorum,” dedi adam.
“Otuz yıldır benimle yaşayan bir kıskançlığı gömmeye geldim.”
Sessizlik oldu.
“Gömebildin mi?” diye sordu adam.
“…”
Kara Gözlüklü defteri aldı, kapıya yürüdü, çıkarken geriye doğru bakıp
“İnsan, bazen karısını değil… gençliğini kıskanıyormuş!”
Kapıyı kapattı, apartman boşluğunda yalnızca ayak sesleri kaldı.
Mart 2006 / Bornova



















































Yorumlar