top of page

Bir Dünya Bayramlık Şiir





ŞENOL YAZICI

*

En zorlandığım yer burası:

Bir etkinlik sonrası o etkinlik için bir şeyler yazmak dersem eksik olur, davet edildiğim bir etkinlik için yorum, değerlendirme yazmak beni kilitliyor... daha doğru.


Oysa davetsiz gittiğim, herkese açık etkinliklerde bu hali görmüyorum. Hatta onlarda bir beni ilgilendirecek bir parıltı bir ışık görürsem nasıl hevesle yazıyorum.


Aslında nedeni biliyorum da dilim varmıyor demeye. Ben davet edildiğim etkinliğe Bekçi Murtaza gibi gidiyorum da ondan. Yani yazmaya, övmeye mecbur...

Emeğe saygıyı benden iyi kimse bilemez, onca yıl yaptığım o, buza yazı yazmak... Ya da Çetin Altan diyesi kimsenin memnun kalmadığı ama herkesin ısınmasını istediğim ateşler yakmak...

Öte yandan davet size ikram edilen dolu bir tabaktır. O davete katılıp da ondan söz etmemek boş tabak geri göndermektir. Bunu da benden iyi kimse bilemez herhalde.

Öte yandan övgüyle yazmak mecburiyeti beni geriyor, yoruyor, bir görev aşkı sarıyor ki sormayın, ama arkadaşımsınız da beklemeniz hakkınız, kilitleniyorum.


Beni davet etmeyin, ben denk geleyim daha iyi...


DOST acı söyler.

Benim bakış tarzım ele güne değil de arkadaşlarıma rahatsız edici gelir. Haklı olarak onları kayırmamı beklemelerinden kaynaklanır bu. Öyle ya adam beni dost saymış, adam saymış, yanında yer almamı, kusurunu örtmemi, altının beşibir yerdesini, en ağırını takmamı beklerken...


Bir dakka ya, size eş bulmaya gelmedik buraya değil mi ya da yuva kurmanıza yardım etmiyoruz sonuçta ki kusurları örtmek için yalan söylemek mübah olsun. İnsanlığınızdan ya da erdemlerinizden kuşkumuz olsa zaten burda ne işimiz vardı?


Yani olayda var olsanız da sizin dışınızda bir şey bu: Emeğinize, ürettiğinize tanık olacağız.

Olsa olsa yaptığınız ya da yapmaya niyetlendiğiniz soylu bir uğraşın vuslatına, ürettiğiniz bir eserin doğuşuna tanık olacağız bu etkinlikte.

Yani tarihe tanıklık etmemiz gerekecek.

YAPITINIZA AYNA OLMAK İÇİN BURDAYIZ.


Dostunuzsak objektif olmamızı beklersiniz bizden değil mi?

Ne kadar olabilirsek... Kendimiz kadar, çapımız kadar...


Siz de de hoş göreceksiniz, çare yok.


*


Bu kez hepsinin bir araya geldiği bir bayram oldu. Şeker bayramı bir yandan, Nevruz bir yandan, bahar bir yandan... Nasıl çiçek, nasıl çiçek?!.. Geçmiş yıllar gibi usul usul değil , bir anda gümbür gümbür, sel oldu; dağ taş çiçek kesti.

Şeker bayramı çiçeklendi.


Ne var ki içimizde tek bir yaprak oynamıyor niyeyse?


Her gün içinden geçtiğim yoksul park, cadde birkaç günde çiçek zengini oldu çıktı, olağanüstü diri ve güzel renkleriyle yoldan geçen araçlara, parkta yürüyen insanlara çiçek çıkabilir, diye bağırıyorlar ama gören kim?


Niyesini biliyorum aslında.


Hükümetin istikrarlı bir biçimde emekli kesimi yoksullaştırma politikası meyvesini verdi. Sadece ben değil, çevremdeki bana benzer, ÖZAL'ın ortadireğim deyip sarıldığı kesim bel veriyor. Temel giderlerini çözemeyen insan, bayramı bir yıkım gibi algılıyor, nasıl yüzü gülsün, nasıl etrafındaki çiçeği, yaprağı görsün?


Öte yandan Ortadoğu 92'den bu yana savaşın pençesinde, şimdi de sıcak savaş 17. Yüzyıldan beri aramızda hiç sorunumuz olmayan komşu İran'da... Bildiğiniz gibi Amerika sever bu işleri; önce Kore, ardından Vietnam... Dünyanın öteki ucundan gelip Afganistan'ı 20 yıl işgal edip ama umduğu ne ise bulamayınca savaştığı Taliban'a teslim etti. Libya, Irak, Suriye'de sahnelediği kanlı oyunda Müslüman kanına ve Arap Baharına doymamış olacak ki bu kez İran'a yüklendi. Sanki İslam alemiyle bir derdi varmış gibi... Daha şimdiden nerden geldiği hala tam anlaşılamamış üç füze düştü ülkemize. Olası İran muhalefetine, kimi azınlık gruplara yaptığı onca çağrıya olumlu yanıt alamayan Amerika'yı tanıyınca Ortadoğu'nun en büyük ve düzenli gücü Türk ordusunun ne kadar iştahını kabartacağını tahmin etmek zor değil. Yani bir sabah bir şehrimizi bombalanmış bulmamız ve İran'la savaş emrivakisiyle karşı karşıya kalmamız zorlama bir senaryo değil.


Hem Özal demez miydi; bir koyup beş almak istiyorsak Irak'a girmemiz gerek diye... Daha dün, işgal edeceğimiz Şam'da Emevî camisinde namaz kılmanın hazzından söz eden başbakanlarımızı ne çabuk unuttuk? Yani bizde de o göz ve akıl varken...


Bunlar yetmiyormuş gibi savaş nedeniyle oluşan yüklü petrol zamları zaten darboğazda debelenen ülkenin şimdiden eflasyonu delirtecek gibi. Yakıt demek her şey demek... Zincirleme bir reaksiyonla aklına gelecek her şeyi etkiler.


Öte yandan kış boyu görmediğimiz soğuk ve kasvetli hava, Martın Nevruz'u geldi geçiyor, hiç gülümsemeye niyetli değil, soluk aldırmayacak gibi görünüyor.


Hal böyle olunca gel de bayram düşün ya da baharı...


DÜNYA ŞİİR GÜNÜ                                                                                                                                                            Muhsine ARDA & Tarık GÜNERSEL
DÜNYA ŞİİR GÜNÜ Muhsine ARDA & Tarık GÜNERSEL

Böyle bir ruh hali üstüne geldi Muhsine Arda'nın daveti.


Tarık Günersel'in katılacağı Dünya Şiir Gününün kutlamasını yapacaklardı. Kalabalık olmasını arzu ediyordu.


Muhsine Arda, maviADA'nın kuruluş günlerinde bir süre aramızda yer almış, o süreçte dergiye de hayli yararlı olmuş nitelikli bir yazar, tek başına gerçekleştirdiği etkinliklerde başarılı olduğunu gördüğüm, edebiyata gönül vermiş bir şair arkadaştı. Sonradan yollarımız ayrılmış her birimiz aynı alanda ama başka başka projelerde yer almıştık. En son 2020'de Yalova etkinliğimizde yer alsa da uzun soluklu bir işbirliğimiz olmamıştı.



Epey bir zamandır, dergiye yayınlanması için gönderdiği duyurulardan anladığım kadarıyla bir otelde yerel şairlerle şiir etkinlikleri yapıyordu. Bir dolu şairin adı oluyordu. Bir programa onca şairi nasıl sığdırdığını merak da ediyordum, ama gitme fırsatını yaratamadım.


İtiraf etmeli, gitmeyişimin altında yatan neden başkaydı; bana rahatsız olduğum bir anıyı anımsatıyordu.


25 yıl önce maviADAyı ilk çıkardığımda yeterince şairim olmadığından Menekşe Bahar adıyla şiirler yazmaya başlamıştım. İlginçtir, benim o koca dergiyle verdiğim mücadele, yazdığım, bana kalsa ateş parçası yazılar ses getirmemiş ama Menekşe Bahar adıyla dergiye koyduğum ama beğenmediğim iki şiir dikkat çekmişti. Öyle ki Menekşe Bahar'ı Bursa'nın komşu bir ilinden bir dergi, yapacağı etkinliğe konuk olarak davet etmişti.


Gittim. Durumu bir yoluyla açıklardım, edebiyatta mahlas herkesin kullandığıydı, şaşırtıcı bir yanı yoktu diye düşünmüştüm. Nitekim de öyle oldu. İlginç şeyler gördüm orda. Çok seçkin yazar ve şairlerin yanında şiirle yazıyla hiç işi olmayan ya da yazmaya özenen, bir şekilde yazdığına inanmış ya da inandırılmış insanlar teyzeler, amcalar, belki yüz kişi, orda üç gün boyunca söyleşmiş, şiirler ukumuş yemiş içmiş, eğlenmiştik.


Daha eriklerin, kirazların dallarında yeni yeni belirmeye başladığı kaplıcalarıyla ünlü küçük şehre konuklar sayesinde bir yaz canlılığı gelmiş, alışveriş artmış, esnaf hareketlenmişti. Asıl işi muhasebecilik olan derginin sahibi ve ekibi canla başla çırpınmış, belediye elinden gelen desteği vermiş, konuklar ağırlanmış; belki de hiçbir zaman bir şair, yazar olarak ortaya çıkmayacak, bir kitabı yayınlanmayacak, ama içimizden birilerinin annesi babası olarak bir anlık bile olsa üstlendiği şair yazar rolünün ona yüklediği özgüvenle ondan sonraki hayatı daha rahat taşıyacak herkes, çok mutluydu.


Bunda ne kötülük vardı?


Bu yönünü içimin bir yanıyla hissetsem de gençliğin at gözlüğüyle yadırgamıştım.


Kasabanın yerlisi telaşlı bir teyze; "Kızanlara pide yapıyordum, unutmuşum, şiir okumam varmış, yetişeyim derken..." deyip unlu, hamurlu gündelik giysilerini bir yandan silkelemeye çalışıyor, bir yandan da ilgiyle bakan bize durumu açıklıyordu. Az sonra da sahnede, aynı bir Türk işi Lois Aragon havasıyla şiirini okurken akpak saçlarındaki unları ayıklamaya çalışan hali hala gözümün önünde.


O zamanlar benim için edebiyat, sanat kutsal bir mabetti, ancak liyakatli insanlar o sıfatı taşımalıydı diye düşünüyordum. Sanki insanlar anasından şair yazar doğarmış gibi, deneyimsizlerin bu işe bir şekilde bulaşmasının bile okula gitmek, eğitimini görmek gibi gerçek şair ve yazarların ise kendini mükemmelleştireceği bir uygulama alanı bulmak gibi olumlu etki yapacağını düşünemezdim.


Oysa hayat başka türlü akıyordu. Dergide de öyle olmuyor muydu? Artık olgunlaşmış yazarların yanında, bazen benim ricamla, bazen kendiliğinden hevesle gelen, geçmiş mektup örneklerini deneme diye ilk yazıları olarak gönderenleri düşünün. Bazıları yarı yolda bırakmış, bazıları da aldığı olumlu eleştirilerle şimdi nerelere vardıklarını da... İnanmazsınız ama maviADA'da ricamla gönderdiği, ancak benim küçük müdahalelerimle dergiye giren ilk yazısından bir yıl sonra o günün en pöpüler ödülünü alan yazar bilirim. Öyle ki o güne değin derginin en hamarat temsilcisi iken ödülü alınca ilk işi "bana yakışmaz " diyerek temsilciliği bir başkasına devretmişti.


Kahvede geçirilen bir gün ya da altın günü ya da konken partisi değildi ki bu. Yaşamını anlamlı bir meşguliyetle doldurmaktı ve yazmak bu anlamda gerçekten sihirli bir yana da sahipti. Her yazanın özünde var olan kökten yalnızlığın en büyük terapisi değil miydi yazmak.

Bu toplantılarla işe bir de başka insanları katarak sosyalleşme de katıyorlardı. Bilirsiniz belki, kemale ermiş, profesyonel yazarlar kendi yazdıklarından başkasını okumaz. Ama bu amatör, geleceğin yazarları kendilerini mükemmel oldurabilmek için edebiyat, sanat dünyasının ilgili ilgisiz her şeyini okur ve bilirler de... Okumama hali özgüvenleri arttıkça artar. Yani aslında iyi bir okur, etkinliklerin en vefalı izleyicileri gene onlardır.


İnsan dediğin değişiyor; artık öyle düşünüyordum:


Bir zamanlar hem benim bahçemde hem de bensiz olmaz diyen yasakçı Oflu hoca örneği ibrikçibaşıyken, şimdi yaşanan her şeyin güzelliğinden dem vuran bir Dalaı Lama olgunluğuna erişmek, düşüncelerimi kolayca değiştirmek değil de bedelini canımızla ödediğimiz YAŞLANMAKLA ilgili olduğunu da biliyorum. Harika bir şeydi bu. Hele artık ununu elemiş eleğini asmış insanların dünyasına tropikal bir esinti gibi gelecek ruhunu güzelleştirmeyi de amaçlayan çok sayıda insanı bir araya getiren doğal terapi eylemine şapka çıkarılırdı ancak.


Keşke herkese öğütlenseydi bu şair olma uğraşı.


Bu aşamaya nasıl geldim bilmiyorum ama şu doğruymuş: İnsan ihtiyaçlarına göre şekillenir. Sanırım yanıt bunda saklı; acıtsa da yaşlanmanın dayanılmaz öğretmenliği, her kişiye gereksinimlerine göre bir gözlük taktırıyor.


Bunca çiçeğe karşın bu denli sevimsiz kalan bayrama şimdi ne güzel giderdi doğru yere vuran birkaç şiir.


Çok düşünmüyorum; gelirim diyorum Arda'ya.


Saatinde orda oluyorum. Nilüfer'de metro hattı üzerinde bir otelin zemin katında oldukça geniş bir salon etkinliğin yapılacağı yer. Küçükbir alanında konuşmacıların oturacağı zeminden yukarıda bir platformda kurulu bir masa, yanında bir kürsü ve karşısında yirmiye yakın insanın şimdiden gelip oturduğu "U" şeklinde dizili birkaç masa var ortada. İki yanı da dolarsa 50-60 kişi alır diye düşünüyorum. Bu da bir şiir etkinliği için hayli düzgün bir varsayım...


Köşede kaynayan bir semaverden insanlar çay kahve alıyor. Ben de almak için sıraya giriyorum, Tarık Günersel'e benzettiğim bir beyle selamlaşıyoruz. Çayımı önümde sıraya girmiş genç ve güzel bir hanım doldurup veriyor. Beklemediğim bu nezaketle şaşırıyor, teşekkür ediyorum. "Eskiden erkekler hanımlara öncelik verirdi, " diyorum gülerek, "yaşıma saygınız için teşekkür ederim..." diye ekliyorum.


Bu gün bana nazar değecek artık, bu nasıl hidayete ermekse... Yaşamın en acıtan yanları bana böyle hiç görünmemiş ve ben de o kadar kolay kabul etmemiştim hiç birini.. .


İlişecek bir sandalye arıyorum "U" şeklinde masada. Masanın diğer ucundaki tanımadığım benden biraz daha yaşlı olduğunu düşündüğüm bir hanım " Adın ne senin" diye ordan sesleniyor bana. Dilimin ucuna "ne yapacaksın adımı? " demek geliyor ama ne olursa olsun uzlaşmaya kararlı halimden vazgeçmiyorum. Adımı söylüyorum, elindeki kağıtlara bakıyor ama baktığı yerde bir davetli listesi olduğunu hiç sanmıyorum, çünkü böyle bir liste yoktur bu tip etkinliklerde. İçimden "az sonra listede adınız yok diyecek, sen de çıkıp bu sıkıntıdan kurtulacaksın, " diyorum gülümseyerek.

Kadın orda yaptığı neyse onu ve listeye bakmayı bırakıyor, yanıma geliyor. "Burda otur," diyor bana. Ben gösterdiği sandelyeye yönelirken " Yok orda değil burda otur," diye değiştiriyor emrini. Kürsünün önüne doğru bir masa getirildiğini görünce "Orda otursam olmaz mı?" dememe sıcak bakmıyor, " Hayır, sen otur. Adını yaz şu kağıda..." Elinde bir liste var henüz iki kişinin adı yazılı , oraya yazmaya yöneliyor, sonra da fikrini değiştiriyor küçük bir kağıt ve kalem uzatıyor bana . "Buraya yaz ," diye buyuruyor. Dayanamıyorum, ama ağzımdan şaşılacak biçimde yumuşak bir biçimde "SEN ÖĞRETMEN MİSİN?" diyorum, "SEN"in üzerine bastırarak. "Evet " diyor, neden sordun demeden. Tanıdığımı düşünerek, bana bakmadan " Sen de yaşlanmışsın ya...benim gibi, " diyor yüzüme.


Belli bu kadın beni bir yerden tanıyor, sanki hınç alıyormuş gibi konuştuğuna bakılırsa iyi de tanıyor.

O anda anımsıyorum ancak. maviADA'nın yükselişe geçtiği günlerde yerel gündemde rolü olan saz çalan bir hanım arkadaş vardı. Uludağ'da yapacakları bir etkinliğe konuşmacı olarak davet etmiş, gidemeyince de gene yılmamış gıyabımda o etkinlikte bana bir plaket sunmuştu. Galiba oydu.

Söz etmedim, "Tahmin ettim" dedim. "Öğretmenler gibi emir kipiyle konuşuyorsun,"


O arada Muhsine ARDA gelip hoş geldin diyor.

Her konukla ayrı ayrı ayrı ilgilendiğini görüyorum. Onun yanlarına gittiği her insanda ben hatıralarımı tazeliyorum. Aslında giderek kalabalıklaşan salonda yeni başlayanlar hariç çok kişi tanıdık, yani aynı yolun yolcusu...


Bir zamanlar maviADA'nın hemen her etkinliğinin konuğu olan Yıldırım'ın emekli milli eğitim müdürü de olan Zeki Baştürk'ü görüyorum. Yanımda oturan direk tanışmasak da göz aşınalığım olan bir kaç şair hanımla selamlaşıyorum. Onca yılda hepimiz çok değiştik, belki daha dikkatle baksam daha çok tanıdık çıkar...


Muhsine ARDA masaya geçip açılışı yapıyor. Sözü az önce çay alırken denk geldiğim Tarık Günersel alıyor. Günersel çok zamanın şairi ve yazarı. Tanışmamız denk gelmedi ama adını duymuşluğum çok oldu. Üyesi olmadım ama Pen Yazarlar'ının bir devir başkanı olduğunu da bilirim. Dünya Şiir Gününün tarihini ve geçirdiği süreci anlatıyor. 1996'da ilk önerenlerden biriymiş. O zamanlar 21 Nisan'da kutlandığını öğreniyoruz.



Ben daha çok şairin empati yeteneğine bayıldım izliyorum. Çoğu konuk yazar ve şairlerde gözlediğim hal Günersel'de yok. Samimi ve rahat davranıyor, sanki bir etkinliğin konuğu şair değil, hep burada olan biri, gruptaki herkesi mahalleden tanıyormuş gibi... İmreniyorum bu yönüne...


Salon basık ve akustiği kötü. Mikrofon kullanınca ses daha da sorunlu hale geliyor. Yine de iyice odaklanınca ayırt edilebiliyor ne denildiği.


96'dan bu yana ilmik ilmik dokuduğu bir halıyı kıvançla anlattığını anlıyorum.

Üstündeki giysileri göstererek renklerin ŞİİR GÜNÜNÜ temsil ettiğini ve bundan sonra bu kutlamalarda hep bunu giyeceğini söylüyor.

Yok sevdim bu adamı.


Yine de onu heyecanlandıran bu konu bana belki mikrofonun azizliğinden çok çekici gelmiyor ama o samimi heyecanı sevimli görünüyor.


Muhsine ARDA araya birkaç şiir okuyan alıyor. Salon dinlemeyi bilen insanlarla dolu. Bazıları mikrofon kullanmıyor okurken. Haklı olduğumu görüyorum. Diksiyonları olduğu gibi yansıyor salona ve ne dedikleri de anlaşılabiliyor.





Kabul ediyorum; ben bir seçkinciyim. Ötekilere itibar etmiyor, her şeyin kusursuzunu arıyorum.

Şiir mi yazıyorsun, iyi yazmalısın, öykü mü, o da öyle... Sözünle eyleminle iddia ettiğine yakışmalısın diyordum dün. Öyle ya sen, bir peygamberim diyerek ortaya çıkıyorsun, her yanından acemilik akıyor. Olacak şey mi? Azıcık makyaj yap, güzelleş de öyle gel bari... Yıllarca böyle düşündüm.

Hatta daha da fanatikleştim bir dönem. Yapıtında tutarlı olan bir yazarın yaşamında da hata yapmaya hakkı yoktur diyen yapısalcılar gibi bakıyordum. O nedenle bir dönem çok sevdiğim Ezra Paund'u bile Faşizm hayranlığı nedeniyle nefret listeme aldım ve yıllarca hiçbir eserini okumadım.


İtiraf ediyorum, Nietzsche'yi okumayı, R. WAGNER'İ de dinlemeyi bırakamadım. Ne yani insanlık düşmanı Hitler'in hayranlığını kazandı diye onları da terk edecek değildim herhalde.


Şaşılacak şey ama şimdi farklı düşünüyorum. Özünde doğru olan bu yargı ve beklenti, edebiyat sanat gibi çok sabır, ilham ve emek isteyen bir alanda olunca geçerli olmadığını düşünüyorum. Kendini sınamak, ölçmek için de bir mihenk taşı gerekli her peygambere.

İyi yazanlar nerde öğrendiler bunu? Ya kötü yazanlar hangi aynada görecekler yansımalarını. Yazar, şair olarak doğan var mı?

Daha iyisini, daha güzelini bulmanın da yolu bu.

Ustaları yetiştirmenin , öğrenmenin de başka yolu yok.


Hala gelenler var, şiir okuyanlar artıyor. Salon giderek kalabalıklaşıyor. İlgi güzel. İnsanlar bayram gününde kapalı bir salonda bir şiir gününü tercih ediyorsa ülkede çok şey değişiyor demektir.



"Kaygılanmayın herkes şiirini okuyacak. Gerekirse geceye kadar burdayız," diyor Muhsine Arda.

Saatime bakıyorum, nasıl geçtiğini anlamadan 2,5 saat olmuş bile. Şiir okuyacakları merak etsem de gitmem gerekiyor.


Dışarı çıktığımda güneş sisin içinden sıyrılmış göz kırpıyor.


Halinden memnun gülümsüyorum. Güzel bir gün geçirdiğimi düşünüyorum.


Bu kez bayramlığımız şiir oldu.




Yorumlar


bottom of page