top of page

ANLAM ARAYIŞI


ESRA ODMAN İYİER

*



Teknoloji ilerledikçe; Yapay zekâ birkaç saniyede roman yazıyor. Akıllı saatler kalp ritmimizi ölçüyor. Algoritmalar ne izleyeceğimizi ne satın alacağımızı, hatta kiminle birlikte olacağımızın resmini gösteriyor. Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok bilgiye ulaşabiliyor, onu işliyor, kendimize uyduruyor ve dönüştürüyoruz. Buna rağmen insanlar tarot kartlarının başında umut arıyor, doğum haritalarını defalarca yorumlatıyor, yıldız nameler okuyor, fal baktırıyor, numerolojiye yöneliyor, kendini keşfet, aile dizimi, psikoloji kampı gibi seminerleri dolduruyor.


Peki neden?

Teknoloji ilerledikçe aklın egemen olacağı düşünülüyordu. Oysa tam tersi oldu. Bilgi arttıkça belirsizlikler de aynı oranda arttı. Bilim pek çok soruya cevap verdi; fakat insanın en temel soruları yerli yerinde duruyor: Ben kimim? Neden buradayım? Neden mutlu değilim? Neden sevilmiyorum? Neden aynı döngünün içindeyim? Acılarım ne zaman son bulacak? Hayatın anlamı ne?


Bu soruların hiçbirine teknoloji cevap veremiyor.

Modern insan, tarihin belki de en yalnız insanı haline geldi son dönemlerde. Kalabalık şehirlerde yaşıyor, yüzlerce dijital arkadaşı var ama derdini anlatabileceği bir kişi bile bulamıyor. Psikologların sıkça dile getirdiği anlam krizi ortaya çıkıyor. İnsan sadece yaşamak istemiyor; yaşadığı hayatın neden yaşanmaya değer olduğunu da bilmek istiyor. Ve hayatı boyunca bunu öğrenmeye çalışıyor.


Tam da bu noktada kişisel gelişim kitapları, astroloji, tarot ve benzeri konular devreye giriyor.

İnsan beyni belirsizlikten hoşlanmaz. Nörobilim araştırmaları, belirsizliğin birçok kişi için kötü bir haber almaktan bile daha fazla kaygı yaratabildiğini gösteriyor. Çünkü beyin geleceği öngörmek ister; öngörebildiğinde kendini güvende hisseder. Belki de bundan dolayı programlar yapar, geleceğiyle ilgili planlar yapar.


Tarot kartı açıldığında ya da doğum haritası yorumlandığında, zihin anlatılan dağınık ihtimaller arasından kendine tanıdık olanı seçer ve yeni bir hikâye kurar.

İnsan çoğu zaman geleceği öğrenmekten çok, geleceğin kontrol edilebilir olduğuna inanmak ister.


Carl Gustav Jung, insanların yalnızca biyolojik varlıklar olmadığını; sembollerle, mitlerle ve arketiplerle düşündüğünü söyler. Ona göre rüyalar, masallar, dinler ve mitolojiler aynı insan ruhunun farklı dilleridir.


Bugün tarot kartlarına ilgi duyan bir kişinin aradığı şey çoğu zaman gelecek değildir. Aslında kişi kendi bilinçdışına ait bir hikâyeyi yeniden ama bu sefer kendi istediği şekilde yazmayı ister. Kartlar, yıldızlar ya da semboller bazen bir aynaya dönüşür. Gölgesiyle karşılaşan kişi bir anlamda yeni hayatı için planlar yapmaya başlar.


Jung'un, eşzamanlılık (synchronicity) kavramı da bu noktada dikkat çekicidir. İnsan bazen rastlantılar arasında anlam kurar. Bu anlam gerçekliği değiştirmese de kişinin yaşamını yorumlama biçimini değiştirebilir. Anlam arayışını bir nebze olsun tatmin eder.

Bugün kişisel gelişim yalnızca psikolojik bir ihtiyaç değil; aynı zamanda dev bir ekonomik pazar haline gelmiştir.


Kitaplar...Seminerler...Online eğitimler...

Koçluk hizmetleri...

Meditasyon uygulamaları...

Manifest teknikleri...

Enerji çalışmaları...

Teröpatik Yazma Eğitimleri…


Hepsi aynı vaadi farklı şekillerde tekrar eder: “Daha iyi bir sen mümkün. Nasıl ulaşabileceğini bilmen yeterli.”

Bu vaat elbette bütünüyle yanlış değildir. İnsan değişebilir. Öğrenebilir. Kendini geliştirebilir. Sorun şudur ki, mutluluğun sürekli gelecekte bir yerde olduğunun pazarlanması yanlıştır.


Bugünün insanı adeta hiç bitmeyen bir eksiklik duygusu içinde yaşamaya teşvik edilir.

Sosyal medya yalnızca başkalarının hayatını göstermiyor; aynı zamanda bize nasıl biri olmamız gerektiğini de söylüyor.

Bu, insanı sürekli kendini geliştirmeye, değiştirmeye, onarmaya çalışan bir projeye dönüştürüyor.


Fal, astroloji ya da yıldıznameye yönelen herkes bunların mutlak gerçek olduğuna inandığı için gitmez. Pek çok kişi sadece konuşacak birine ihtiyaç duyduğu için gider.

Bazen bir tarot seansı, kişinin ilk kez kendi hayatını yüksek sesle anlattığı yer olur.

Bazen bir astrolog, aslında dikkatle dinleyen ilk kişidir.

İnsanlar çoğu zaman kehanet değil, anlaşılmak ister. Onay bekler. Onaylandığı, doğrulandığı zaman mutlu olur.

Bu nedenle bu alanların psikolojik işlevini küçümsemek de onları mutlak hakikat olarak görmek de aynı ölçüde hatalı olacaktır.


Viktor Frankl, toplama kampı deneyimlerinden sonra şu sonuca ulaşmıştı: “İnsan haz aramaz; anlam arar.”

Belki de bugünün problemi bilgi eksikliği değil anlam eksikliğidir. Yapay zekâ bize milyonlarca bilgi verebilir. Ama “Hayatımı neden böyle yaşıyorum?” sorusunun cevabını yine insanın kendisi bulacaktır.


Mağara duvarlarına resim çizen insan da gökyüzüne bakıyordu. Antik çağın kâhinleri de gökyüzüne bakıyordu. Bugünün insanı da telefon ekranından günlük burcunu okuyor. Araçlar değişmiş olabilir ama mantık aynıdır.

İnsan, belirsizlik karşısında yalnız kalmamak için hikâyeler üretmeye devam ediyor. Kimisi bu hikâyeyi bilimde buluyor, kimisi sanatta, kimisi dinde, kimisi terapide, kimisi ise tarot kartlarında ya da yıldızların sessiz diziliminde.


Belki de asıl mesele, hangi yöntemi seçtiğimiz değil; o yöntemin bizi daha özgür, daha sorgulayıcı ve daha merhametli bir insana dönüştürüp dönüştürmediğidir.

Çünkü insanın en büyük yolculuğu geleceği öğrenmek değil, kendini tanımaktır. Ve kendini tanıma cesareti, hiçbir kartın, hiçbir yıldızın ve hiçbir algoritmanın tek başına sağlayamayacağı kadar derin bir yolculuktur.

 

Yorumlar


bottom of page