top of page

ağla yüreğim ağla

Güncelleme tarihi: 22 Oca 2022


Martı Öldü.


Başlangıçtan bu yana hep inanılmazdı, sanki bir filmi yaşıyorduk. Keşke bizim de yaşadığımız böyle olsaydı dediğimiz bir filme taşınmıştık. Biz lanetlenmiş Lut Kavminin sonuncularıydık, kendi gerçeğimiz hiç bu kadarını hak etmezdi. Biraz da bu yüzden ayırt edememiştik.



Piranha dişleri vardır sevinin

Dedi kodu alır yürür

Çiğner çiğ etlerini kardeşlerinin

Lut kavmi yeniden yeniden dirilir



Korkularımız mı daha çoktu, hazlarımız mı? Biz zaten çok namuslu, aynı zamanda sırtımızdan rengarenk kanatlar çıkaracak dende yürek kaldıracak ilişkilerin yaşandığı iklimlerde doğmadık ki bilelim. En iyi aşklarımız annemizle babamızınki gibiydi, görev gibi. Daha kötüleri de vardır. Bakkal Şakir amcanın gofretlerine göğüslerini ve kalçalarını değiş tokuş etmiş kız da bizdik, geçkin yaşının eksikliklerini fark edemeyeceğimizi iyi bilen Nazife teyzenin parasıyla, deneyimiyle ayarttığı, ama kent giysili bir hanımca beğenilmenin hazzıyla boyu uzamış on sekizindeki varoşlardan gelen delikanlı da. Hepsinde içten sevdalıydık, hepsinde öyle saman çiğner gibi yaşardık. İyiyi bilmeden kötüyü nasıl anlardın? Anlamaya kalmadı.


Bitti.


Tam alır gibiyken, bu benim hakkım, ben bunu yaşayabilirim derken yüreğim, yüzlerce yıl kapalı kalmış bir gizli tarikatın tapınak kapıları gibi gıcırtılarla açılırken güneşe, bitti.


Yüreğim bütün merhabalara dünya kapısı olup, açıktı. Günahsa günah. Hiçbir şey çalmamış, kimseyi ayartmamıştık, kendi seçimlerimizdi. Belki birilerinin hak etmediği ama rastlantısal sahiplendiğini alıyorduk. Yaratan en derin hazlarımızla pisliklerimizi bir araya koymuşsa bir zavallı insancığın ne suçu vardı? Dört yan yeniden gerçeğine döndü. Kuzgun kanadı zifiri zindan kesilip karardı.


Martı öldü.


Kol tükenir, yürek tükenir de kanat tükenmez mi? Yeni uçuşlara kalkıştığında bedeli biliyordun. Kaybedecek hanların, hamamların olmadığına göre bir canındı üstüne oynadığın. Okyanusun o deli mavisine bir tüy yumağı oldun düştün.


Bilirsin, gün olur ses arar yüreğin, insan arar. Sevgili olup boynuna dolaması gerekmez kollarını ya da yaslanacak bir omuz olması ya da acınızı ikiye katlayıp size geri verecek anne olması gerekmez.


Ses sendin.


Mezarlıktaki ıslık, gün doğumunda ulaştığın kentin düşman ayazından size dört el sarılan ilk çay sıcaklığı, yalnız kaldırdığınız cenazenize birden el atan eski dost, dokunarak konuşmaya deli olan çocuğunuz, sabahçı kahvesinde meleklerine gülümseyen gün görmüş ihtiyar, bıçak sırtı sevişmeleri yaşadığınız kavga günlerinden kalma arkadaşınız...işte öyle bir şey ya da her neyse.


Bir Akdeniz sabahında, söz gelimi bir Kaş mavisinde, gülümsediğiniz güneşten uyuduğunuz yatağa sarkıtılmış bir üzüm salkım, su damlalarıyla parlak bir portakaldın.


Ve öyle susamıştım. Ve sen öyle susamaları arıyordun.


Oysa şimdi yoksun.


O zaman tut ki şahlanan atları boğazlıyorlar. Tut ki ipek böcekleridir kozasında öldürülen. Tut ki on üçünde çocuklar tiner koklayıp, onlara insan yüzüyle gülümseyen tek kişiyi; öğretmenlerini parçalıyor. Tut ki bir günlük yaşama doğmuş kelebekler, daha bir sevda bile yaşamadan, büyümeden ala şafak, büyümeden gün, dolu bir yağmura tutulmuşlar.


Aşk geçe kalmışsa

İntiharıdır yüreğin

Bir gönül, bir sevda diyerek

Ya da bir başka kelebek

Sevmek yaşamı

Yağmura ve geçe kalmışsa

İntiharıdır kelebeğin

Deler kozasını

Süngü gibi saplar karnına

Bir günlük hayatı

Ve aşkı

Ölesim gelir


O zaman ağla yüreğim ağla.


Aç kapılarını, yok olsun sana ait ne varsa, dünya kapısı olsun yüreğim. Işığı söndür, bırak ay ışığı odanda yürüsün.


Bırak sessizliğin kimsenin duymadığı sesi yürüsün. Usul usul büyüsün çığlık. Ana rahminde büyüyen bir bebek gibi büyüsün. Şimdi tam zamanıdır.


Yak ışıkları.


Sevdiğin için, bir onun için çıplaktın, öyle biliyorsun. Oysa dünyanın orta yerinde yüksek localarından bakarak kahkahalar atan milyonlarca insanın gözü önündesin anandan doğduğun gibi. O ise baştan beri biliyordu.


Neden çıplakken savunmasızdır insan, hele aydınlıksa, hele seçmediğin birileri izliyorsa. İhanetin vuruculuğu mu? Sattığımız sevgililerin kahroluşu bundan mı, yüz binlerin gözü önünde anadan üryan bıraktığımızdan mı?


Arşı aladan okyanusun zeminine çakılan martının çığlığını duyuyor musun?


Onu aşağılara sen ittin.


Bir falçata yarası geçer yüreğimden, izsiz, kansız ama öldürücü. Ne anlamı var ki, tükeneni ne geri getirir?


Mumları söndür, müzik dursun, ziyafet bitti.


Yalnız şarabı dökmeyin. Gün bir kısa kanada yenilmiş ilahların üstüne doğmamalı. Ya da ben görmemeliyim. Duygular gece sarmaşığı gibidir, gün ışırken kapanmalı. Bin yaşına gelmiş insanların güneşin gördüğü bir tek zayıflığı olmamalı. Ondan dökmeyin şarabı. Gün beni görecektir, ona hükmüm geçmez, ama sarhoşsam ben günü görmeyebilirim. Utancımı da.


Şimdi gece. Yediveren gül gibi durmadan yıldız açan gece. Yüreğimi bayrak yaparım. İster çocuk olur, maviye boyarım gökleri, ister dünyaları kırpıp yıldız yaparım. İstersem gözyaşlarımda boğulurum.


Yarına çok var. Hiç korkma, gün doğmadan çocukluğumu ve duygularımı saklayıp, asık yüzümü, erkekliğimi, bilenen dişlerimle savaşçılığımı kucaklayıp orta yerlerde meydan okurum. Bu gece bitmeden yarının bütün çirkinliğini göğüsleyecek kadar insan olurum. Öldürürüm içimdeki Peter Pan'ı.


Siz çocukları sevmezsiniz bilirim.


Ama şimdi bırak doyasıya ağlayayım. Sen ölüme ve kimsesizliğe alışkın gibisin. Sen martı yüreklerini söküp atmaya ve ellerin kanlı derin uykulara kolayca geçmeye alışkın gibisin.


Ölüm öncesi eğlenen insanlara saygım var ama ölüm sonrası duyarsızlıklara çıldırıyorum. Sen onlardansın. Ağlayamayanlardan. Ve utkuyu taşıyamayanlardan. Utkuyu taşıyamayan insanlara çıldırıyorum.


Bu kazanmaksa kazandın. Martı öldü. Artık çığlığını duymayacaksın. O kutsal yaşamını ve uyduruk insanlarını sırtlayıp öylece ölebilirsin. Orada dilediğince kalabilirsin. Ben...Bana boş ver.


İnsanı sevmek temel hatam. Hüzünleriyle, sevdalarıyla, çakılışlarıyla büyüyen insanı. Yaşamı rol kesmek olarak alıp bir sezon sonra anımsanmayacak oyunlar sahneleyenleri sevmiyorum. Bir insanın diğerinin gülümsemesine neler borçlu olduğunu biliyorum. Yaşam bir ziyafet sofrası mı diyorsun, karnın doydu, kalk git mi?


Biliyorum. Benimki pis boğazlık mı? Bindin gemiye açıldın, şimdi çık artık...anlıyorum.


Anlıyorum da elimde değil. Giden herkes gibi gözüm arkada kalıyor, hele sende. Sanırım tadına doyum olmayan bir ziyafettin.


Martıyı özlüyorum.



Sevgili Yaz Annem Kitabı, sf. 68-72


Basım yılı 2000 / Armağan Kitapları


65 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

EROS İÇİN