Sanat ve Siyaset


Yaşamın gerçeği başka bir şey, kitabın gerçeği başka…


Öyle olduğunu biliriz ama yine de hayatı bir kitabına uydurmak ve açıklamak hoşumuza gider. Bunun altında hiç ilgimiz ve sevgimiz olmasa da içten içe kitaba duyduğumuz saygının payı vardır diyerek avunuyorum.


Siyaseti sözlük anlamıyla kotaramadık ya ona da sanatla bir itibar kazandırmak en büyük kaygımız.

Sanat ve Siyaset ilişkisi salt bugün değil yıllarca tartışılan konu. Oysa biliriz ki hayatın gerçeği kitaba uymaz. Siyaset her devir sanatın da belirleyici başat etmenlerinden olmuş.


Aksi söylenebilir ama bence Picasso, “Guernica”yı yaparken ne kadar siyasiyse ondan yıllar önce “Avignonlu Kızlar”ı yaparken de o denli siyasidir. Sadece yansıyan siyaset doz, etki ve tür olarak başka başkadır.


Kim ne derse desin, insanın siyasetten soyutlanması zaten olanaksız. Yazar da birey olarak yaşayacağı hayatı belirleyecek seçimleri yapmak, uğruna mücadele etmek hatta savaşmak hakkına sahip olacaktır, kuşkusuz. Ne var ki yazar, sanatçı olarak sıra insandan başka bir yerdedir. Bir tür kanaat önderi rolüne soyunan yazar egemen siyasetle uzlaştıkça, sanatın doğasını bozmakla kalmayacak dar bir alana da hapsolacaktır. Oysa sanatçı hayata müdahale eden, ezberi bozan, olması gerekeni hayal edip önerendir.


Bu yargı da kitabi bir yargı aslında. Dar alana hapsolmayı isteyen yazar sanatçı düşünemeyeceğimize göre sanatla siyasetin hiç işi olmamalı değil mi?

Oysa gerçek bambaşka. Yapıtın kalıcı olması, geniş kitlelere ulaşması, para etmesi için sanatçının siyaseti de elinde tutan egemen güçlerle istemese de bir "duygusal bağ(!) oluşturması gerektiğini tarihten biliyoruz. Saray olmasa Divan Edebiyatı olur muydu? Saraya kafa tutan bir Divan Edebiyatı yazarı ya da öyle bir Fuzuli, Nedim... düşünün... ne kadar fuzuli kalırlardı onu da...

Bu küçük örneklemelerden bile anlaşılır ki güncel siyasete kul olmayan bir sanat söylemi aslında riski göze alan çok devrimci bir söylemdir.

Her ne kadar amacı sanat değilse de yine de temel ilkesi objektif ve tarafsız olması gereken gazetelere baksanıza...Siyasete yaslanmadan ayakta durabiliyorlar mı?

***

Bu vesikalık resim gibi ciddî ve asık yüzlü duran “Sanat ve Siyaset” konusunu düşündükçe aklıma İkinci Yeni’nin parlak şairi Cemal Süreya geliyor niyeyse. Yüzünde hınzır bir gülümseyişle, hayatı bütün badireleriyle yaşamış, yaşadığından kendini oldurmuş, özümsemiş, anlamış ve hakkını vermeye kararlı çapkın bir şair geliyordu. Elbette dizeleri de… Daha ince, daha edebi, daha örtülü, imgeyle, çağrıştırdıklarıyla daha zengin, insanın en büyük macerasını katman katman anlatan bir dizeyle geliyordu:

“ Önce öp sonra doğur beni,” diyordu, Süreya.


Bu dizede sadece aşkı, erotizmi, arzuyu, şehveti en incesinden tanımlamayı değil, azıcık derinine düşünen bir okursanız Süreya’nın ciltler tutacak bütün macerasını bulurdunuz. Elbette yüreğimi uyandıran, büyük arzulu, ateşli, insan yanını yani erotizmini hiç inkâr etmeyen sahici bir aşkı görüyorum ilk olarak… Ne var ki bunun yanında yüzyılın başında daha çok küçükken ait olduğu kültürden, coğrafyasından, Pülümür’den koparılıp Bilecik’e göçe zorlanan Sunni bir kültürde var olmaya çalışan Alevi bir çocuğun, ateşin ortasına hiç hazırlıksız düşen yemyeşil bir filizin, zeki, çok hisseden, o günün koşullarında ender bulunan dil bilen, eğitimli, bilinçli bir şaire dönüşünü ve tüm bu süreçte hissettiği ezici kimsesizliğini ve bitmeyen bir kimse arayışını da çok derin hissediyorum sözcüklerin gizeminde. AŞK zaten yaratılışın genlerimize kazıdığı en güçlüsünden hayvansal basit bir gereksinme olmasının yanında, ruhuna uyacak KİMSE arayışı değil midir? Biri bedensel biri ruhsal bu iki vazgeçilmez, onu evrenin en büyük, en güçlü uğruna ölümlere gidilen ve de hoş görülen, adına destanlar yazılan sevimli günahı yaratmaz mı?


Ve bunu yapabilen, tek dizede insanın bütün öyküsünü anlatmayı başaran edebiyat değil miydi? Yani sizce bu dize de sanat vardı ama siyaset yok muydu?


Bukovski’yi uyandırıp işte edebiyat bu, senin yazdığın pornografik et gerçeği değil, demeli anlayan birileri. Edebiyat bu, sanat da… İmgeyle, eğretileme mecaz ve adaktarmalarıyla ciltlerce kitabın yapamadığını, onlarca eğitmenin anlatamadığını, koca bir hayatın öğretemediğini bir dizeyle yüreği olan herkese, ama herkese tanımlama işi. Elbette siyaset vardı. Harflere, daha çok temaya yedirilmiş bir dönemi ve koca bir şairin fırtınalı, en baştan kaba siyasetin oyuncağı bir hayatın içlenmesi vardı, ama çok örtülü, ama çok nazik…


“Tek yol devrim!,”“ Faşizme geçit yok!..” söylemleri de elbette etkileyici. Anlamak için üstün bir zekâ ve radar gibi hisseden yüreğiniz olmasına ve oturup kafa yormanıza da gerek yok, saflarına çağıran sloganlar bunlar. Paylaştığınızsa kalkıp saflarına katılasınız gelir. Sizi yaşama direk müdahale etmeye, hayatınızın kontrolünü elinize almaya çağıran siyasettir o. “Bu mahalle solculara mezar olacak…” da bunlardan biridir ama. Tartışmayan, buyuran, aitseniz, sizin yerinize de düşünen siyasetin gerçeği böyle değil midir, karşıtlarıyla dişediş savaşmak için vardır o. Bir iktidar mücadelesi… Basitlersek pastadan pay kapma savaşı…


Siyaset, eylemine taraftar kazanmak, anlayışını geniş kitlelere yaymak için sanatın kabul gören güzel kılıfını kullanmayı elbette düşünecektir. Gorki’nin devlet buyruğuyla oluşturduğu edebiyat ya da Tanzimat Döneminin gerçekte olmayan edebiyatı bu bağlamda örnek olarak düşünülebilir. Bir kuram olarak gerçekten alkışlanacak ve paylaşılacak bir doğrunun aracı olması değildir kötü olan. Taraftarsak hoşumuza gitse de Adorna’nın da, Sartre’nin dediği gibi siyasal yanlışları içeren biçimler ebedi olan sanatı bozacaktır. Özgür ve kendine özgü insan düşüncesinin ve hayal gücünün bir “büyük biraderce” yönetimi demektir sanata giydirilecek ideoloji. Bütün siyasetleri üreten insansa eğer, ancak donanımlı ve özgür düşünebilen insanın koşullarına göre sağlıklı yeni siyasetler üreteceğini biliyorsak; kuşkusuz uzun sürse de bir gün bitecek bir siyasete insanı koşullandıracak bir sanata, özgür düşünmeyi ve hayal gücünü kurban etmek… yeniden düşünülmesi gereken bir eylem değil mi?


Ebedi olan sadece insan. Montaigne’nin dediği gibi her şey olabilen insan… Bazen faşist bazen komünist, bazen bir aristokrat, bazen bir arka mahalle dilberi, bazense yoz bir genelev fahişesi, bazen Kürt, bazen Türk, bazen Müslüman, bazen Musevi… olabilen insan bu… Tektipleştirmenin tek bir insana bile uygulanamayacağının en iyi örneği gün yirmi dört saatti birbirine uymayan bizken milyarları tektipleştirmek nasıl olacak ki?

Lucas, Picasso’yu iç savaşı anlatan Guernica’yı yaptığında artık avangart olmaktan çıktı diyerek toplumcu sanatçılar arasına dahil etmişti. Bence ondan asıl otuz yıl önce yaptığı fahişe kızları anlattığı Avignonlu Kızlar tablosuyla Picasso insanın yanında savaşan bir sanatçı olarak tarihe geçmişti bile.


İşte edebiyat ve sanat. Elbet özetle ve elbette o denli basit değil. Çünkü bozuk bir siyasetin kurbanlarından biri de yazardır, seyirci mi kalacak hep kutsal sanat bozulmasın, diyerek. Üçüncü bir yol da olmalı;


“Akın var, güneşe akın

Güneşi zapt edeceğiz, güneşin zaptı yakın…”

bu devrimci bir tezi konu alan bir sanatsal anlatı örneği. Muhteşem değil mi? İşaret ettiği siyaset tam yüreğinizden yakalıyor, sarıyor, o lirik romantik ütopyanın bir parçası olmak istiyorsunuz. Ama bu mutlaka odur, diyemezsiniz, mahkemeye verilseniz inkâr bile edebilirsiniz, değildir diye. Sezdiriyor size. Gerisi size kalmış, siz bulun neyi işaret ettiğini, yerine ne koyacağınızı… İşte sanatsal siyaset belki bu… Kişiyi zenginleştiren, hissettiren, özgür düşünmeye itendir, siyaseti konu, tez olarak alan sanat.


Vatan haini sayılarak kovulan şairimiz Nazım’ın yaptığı da bu, zararlı bulunarak derin devletçe öldürülen Sabahattin Ali’nin de yazdığı da. Kimin kime oy verdiğine bakılıyor, kişisel siyasî söylediklerini ya da yakıştırılanları bırakın bir yana, bizi ilgilendiren, üzerinde durduğumuz edebi yapıtları, değil mi? Gösterin, hangisinde kaba, ham siyaset vardır. Güncel siyasete yaslanan bir sanatın bugüne ulaşması mümkün mü? Karl Heinrich Marx’ı, doktrinini isim olarak bilen, haberdar olan, belki uğrunda anlamadan ölen, ama kitabından, yazısından habersiz çok insan, Nazım’ı, Sabahattin Ali’yi ezbere bilir, aşkla okur, dün onu unutturmaya uğraşanların bugüne uzananların düşüncelerini desteklemek için onun şiirinden destek almaları gibi. Çünkü onların yazdığında ayırmadan her insanın özlemleri, hevesleri, dünyası vardır.


Oysa yapıtın kalıcı olması, geniş kitlelere ulaşması, para etmesi için sanatçının siyaseti de elinde tutan egemen güçlerle istemese de bir "duygusal bağı(!) vardır. Saray olmasa Divan Edebiyatı olur muydu? Padişaha kafa tutan bir Divan Edebiyatı şairi ya da öyle bir Fuzuli, Nedim... düşünün... ne kadar fuzuli kalırlardı onu da...


Aslında tarihine, hatta mantığına baksanız sanatın siyasetle çatışması olanaksız gibi görünüyor. Çünkü sanatın alıcısı olan egemen sınıfı yaratandır siyaset… Rafael ya da MiçhelAncelo kiliseyle çatışsaydı bugün adları anılmaz, yapıtları bir yerlerde okunmazdı bile. Picasso Burjuvanın sanat tüccarlarından onay görmeseydi ne olurdu acaba. Burjuva, resmin, heykelin tek örnek yapıtlarını ticarî olarak görmese hiçbiri yaşamazdı.

Yazarlar biraz daha şanslı, çünkü yapıtları tek örnek kalmıyor, çoğaltılıyor. Yine de Zola siyasetle kitabıyla olmasa da eylemiyle çatıştı diye yaşadıklarını biliyoruz. Ülkesinden kaçmak zorunda kalmıştır. İspanya iç savaşında sürgüne gönderilenlerin, ölenlerin başında yazarlar, şairler gelecektir. Yukarıda örneklediğimiz Nazım Hikmet, Sabahattin Ali bizim bilinen gerçeğimiz. Ve ne üzücü ki bunların gerçekleştiği dönemlerde belli: CHP’nin tek parti iktidarı dönemi. Milli Şef halinden, aradan geçen zamanda solun ülke temsilcisine dönen CHP geçmişi sahiplenirken bunları da sahiplendiğini bir daha düşünmeli. Belki bir özeleştiri çok işe yarar, körelen kanalları açar.


Tanzimat Edebiyatı dediğimiz aslında siyasete karşı savaş açmış bir belgelikler bütünüdür, edebiyat değildir. Kültürel ve siyasî anlamda çok değerli olan bu özenti ve taklit dönemin sanatsal hiçbir değeri yoktur, diye düşünürüm. O yüzden de ders kitabında bile güçlükle okunur, ne derseniz deyin DİVAN EDEBİYATI öyle midir ama. Onun siyasetle bir işi olmamış ki, güzeli üretip padişahtan kesesini almaya bakmış. Bilinç düzeyiniz arttığında ise Tanzimat denilenin batı uluslarının dayatmasıyla oluşan bir form olduğunu düşününce bu edebiyat beni rahatsız bile eder. Her ne kadar padişahın yetkilerini budama, özgürlükler geliştirme anlayışı taşısa da sonuçta ortaya çıkan formül, azınlıkların türlü imtiyazları ve bölünmeye dörtnal giden bir ülkenin temel harcı olacaktır ve sanatçı bu yıkıma, bunaldığı baskıdan kurtulmak için düşmanımın düşmanı dostum diyerek destek verecektir.


İlerleyen dönemlerde siyaset sanatta bu tür özgürlükleri sınırlamaya başlayınca sanatçı, kahramanlığı bırakacak, çark edecek sanatta sanat söylemi gelişecek, bugün de tartışılan konunun da bizde temeli atılacaktır. Bu arada riski alan Tevfik Fikret, muhalif bir siyaseti izlemeyi sürdürecek, edebiyata yaptığı katkılarla da kalıcı olacaktır. Hadi ötekileri, dergilerinin kapatılmasına neden olacak yazıları kaleme alan Hüseyin Cahit Yalçın dışında kalanları anımsayın bakalım. Ulusal Kurtuluş Savaşı elbette yarattığı heyecanla sanatçının da önemlisi olacak, genç Cumhuriyetin ayakta kalma mücadelesinde yanında yer alacak kalemiyle ve ödülünü de alacak, çoğu milletvekilliğine seçilecek, tez zamanda. Haklı mıdır, elbette haklıdır, yeni bir devlete sanatçı da destek vermelidir, âmâ sanatı kurban ederek değil herhalde. Sonuç olarak her çarpık davranışın tanımlamasında kolay sıfat olan “köylü”yü keşfeden, Yakup Kadri dışında kimse kalmayacaktır anımsanan.


Bunu sırası gelmişken işaretlemeli, siyasete bulaşmanın bir güzelliği de var, her sanatçının bildiği: Cami duvarına işeyeni kimse unutmuyor. Yani siyaset unutulmazlık için de bir yoldur. Bu da samimi olmayan şan şöhret ya da ikbal peşinde olanlara da sevimli gelecektir her devir.

Bu küçük örneklemelerden bile anlaşılır ki siyasete kul olmayan bir sanat söylemi aslında riski göze alan devrimci bir söylemdir. Topu tüfeği, yargı gücü, yürütme organları, askeri polisi olmayan yazarın bunu sözcüklerle yapması nasıl mümkün olacaktır? Belki de o yüzden siyaset ayrı bir yapılanma ve organizasyondur.


Kim ne derse desin, insanın siyasetten soyutlanması zaten olanaksızdır. Yazar da birey olarak yaşayacağı hayatı belirleyecek seçimleri yapmak, uğruna mücadele etmek hatta savaşmak hakkına sahip olacaktır, kuşkusuz. Ne var ki yazar, sanatçı olarak sıra insandan başka bir yerdedir. Bir tür kanaat önderi rolüne soyunan yazar bir siyasetle uzlaştıkça, sanatın doğasını bozmakla kalmayacak dar bir alana da hapsolacaktır. Oysa sanatçı hayata müdahale eden, ezber bozan, olması gerekeni hayal edip önerendir.


Roman için söylenir yolda gezdirilen aynadır, elbette. Ama kalıcılık gücünü, evrenselliğini o aynaya yansıttığı görüntüye kattıkları, okura hissettikleriyle kazanır Yoksa yaratıcı yazına hiç gereksinme olmaz, dünün vak'anüvisleri bugünün gazeteleri, medyası bunu bizden iyi yapardı.

Bence sanatçıya yakışan herhâlde insandan yana sisteme muhalif ve sorgulayan bir duruş kazanmak insana daha güzel yarınları işaret eden ütopyalar üretmektir. Bu nedenle de sanatçı kendi inandığı siyaseti de olsa, onu bir konu olarak almalı, âmâ yapıtına amaç olarak yansıtmamalı, sanatın kendi siyasetine sadık kalarak hep eleştirel yaklaşmalıdır.


Çünkü İNSANın mümkündür, ama sanat yapıtının KEŞKEsi herhâlde yoktur.

Öner Yağcı-Zühal Tekkanat-Şenol Yazıcı

-maviADA Dergisi ve CEMAL SÜREYA derneği elbirliğiyle Kadıköy NOVADA AVM Cemal Süreya Konferans Salonu'nda 28 Nisan 2013'de düzenlenen"SANAT ve SİYASET" konulu panelden--

*:

maviADA'nın BÜTÜN SAYILARINI,YAZI ve YAZARLARINI GÖRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN

*

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA