AL EYVANDAN SONRA



Uyandığımda, penceremden içeriye şerit gibi uzanan gün ışığının içerisinde kaybolduğumu fark ettim. Yatakta oturdum biraz, günümü nasıl geçireceğimi düşündüm. Mutfağın sıcak ve anaç kollarına sığındığımda, sert bir kahve içip yeniden uyanmak istedim. Mahalle manzaralı kahvaltı masasında, kahvemi yudumlarken, buzdolabının tepesinde, son okuduğum kitabı fark ettim. Önceki akşam, su içmeye geldiğimde koymuş olmalıydım. Alıp devam ettim sarı sayfalarda gezinmeye... Altını çizdiğim en son cümleye ilişti gözüm: "Yereli evrensele ulaştıranlar, dünya vatandaşıdır." Yarım saat sonra bitti kitap. Sırada bekleyen kitabımı çantama koydum, duvara asılı kavalımı yanıma alıp bisikletime bindim. Şehrin uzağında ormanlık bir tepeye gittim. Oldukça ıssızdı.. Kafa dinlemek için birebirdi aslında. Kendime oturacak bir yer ararken duydum o ağacın feryadını... Yardım dilenen sese yaklaşınca, sevgilisinin adını ağaca kazıyan oğlanı gördüm. Kız ise bu onurlandırıcı eylemi seyrediyor, siyah rujlu kocaman dudaklarının arasından, kahkahalar kusuyordu ağacın üzerine... Sürmeli gözlerine, acılar içinde kıvranan ağacın görüntüsü yansıyordu. Feryadı içime oturdu bu canlının. Hemen varıp yanına, sarıldım gövdesine... Teselli ettim onu... "Melek" isminin kazındığı yere avuçlarımı sürdüm merhem yerine... Beni deli zannedip kaçtı sevgililer... Dalları kırık, kabukları yolunmuş, gövdesi oyulmuş bu ağacın yanından ayrılmadım. Derdiyle dertlendim. Dizinin dibine oturdum. Sırt sırta verdik şehre bakan tepenin üzerinde. Diğer ağaçlar, yasımızı tuttu. Kavalımı elime alıp, bizi anlatan ezgiler saçtım şehre doğru... Üfledim, üfledim, üfledim... "Kalk artık, ıslandın..." dedi içimden bir ses... Yağmur, gittikçe artıyordu. Çantamı kapıp bisikletimi bağladığım yere gittim. Neden sonra kırık kilidi fark ettim yerde... Yürümek zorundaydım eve kadar. Yanıma hiç para almamıştım. Ne zaman kendimi tabiatın kollarına bıraksam, böyle yapardım. Doğada parasız, daha özgür olacağımı düşünürdüm. Cüzdanım, benden habersiz, evde, komodinin üzerindeydi. Yürüyordum ıslak adımlarla... Saçlarımdan damlıyordu yağmur... Yanımda, bisikletimi çalan adam da vardı. Hiç konuşmuyordu benimle... Sadece gülümsüyordu siyah dişleriyle.. O ıslanmıyordu hiç... Çocukken izlediğim kötü bir çizgi film karakterine benziyordu. Bisikletin pedallarını hızlıca çevirip uzaklaştı yanımdan... Giderken günahları dökülüyordu ceplerinden. Bir bulut, alıp götürdü onu kötülükler ülkesine... Yağmur başlamasaydı, şehir manzaralı tepede kaval üfleyecektim saatlerce. Sonra açıp kitabımı, yeni bir romanın kucağına atacaktım kendimi. Ama bu yağmur, bereketiyle gelmemişti. Nereden baksan üç saatlik bir yolum vardı. Yürü yürü bitmeyecekti... Kavalın sesi hâlâ kulaklarımdaydı. Yanık bir Anadolu türküsü üflemiştim en son... Etkisinden kurtulamamışım ki yürürken sözleri dolanıyordu dilime: Ana beni bir çocuğa verdiler Verdiler de günahıma girdiler Toplumun değer yargılarına kurban edilmiş bu kadını düşünmeye başladım yürürken... Hayallerini, umutlarını çalanları düşündüm. Bu türden bir hırsızlığın yanında, bisikletimin çalınması, hiç acıtmadı içimi... Al eyvanına yatak serdim yumuşak Emmim oğlu yanıma geldi bir uşak Öpmesi yok, sevmesi yok konuşak Unutmak istedim hemen. Bir yanım sızlıyordu sanki... Bağrıma bir yük bindi. Yürümekte güçlük çekiyordum. Bilinçaltıma ittim gelini... Yürüyordum.... Yağmur, kesildi... Islak kaldırımların sessizliğine bırakıp kendimi, ilerliyordum. Etrafta kimse yok sandım. Görmemişim yol kenarında bekleyen kadınları... Onlara yaklaşmak istemedim. Karşı kaldırıma geçtim. Uzaktan uzağa gözlemledim onları. Önünde duran arabalarla pazarlık yapıyorlardı sanki... Neydi bu kadınları onlarca erkeğin paralı kucağına iten? Onları da istemedikleri bir hayata itenler olmuş mudur? Türküdeki gelin gibi... Sahi, bu kadınlar gelinlik giymiş midir hiç? Görünmeyeni sorgularken görünenin karşısında çarpıldım bir anda. Bedenini pazarlığa çıkaran bu kadınlar, yolu kestiler. Soyunmaya başladılar. Bir dans ekibi kadar uyumlu hareket ediyorlardı. Elbiselerini onları seyredenlere doğru fırlattılar. Birinin pantolonu, önüme düştü. Herkes, onların çıplak bedenini seyrediyordu. Şuh bir kahkaha attılar topluca. Ardından hep beraber siyah bir gelinlik giydiler. Türkünün yüzünden oldu bunlar. İyi değilim galiba. Bir yanım sızlıyordu sanki. Bağrıma bir yük bindi. Yürümekte güçlük çekiyordum. Bilinçaltıma ittim bu kadınları. Yürüdüm... İki saattir yoldaydım. İleride, yol kenarında, yemyeşil bir park gördüm, bir bank bulup oturdum. Burası oldukça dingindi, içindeki insanlar gibi... Arada bir çocuk sesleri saplanıyordu sessizliğe, o kadar... Hatta bu sakinlikte, bir bebeciğin nefes alıp verişini bile duyuyordum. Büyüsü her an bozulabilecek bir uykudaydı. Meydanda biriken güvercin sürüsünü delerek dört nala giden atlılar gibi koştu parkın yaramaz çocukları... Ağızlarında düdüklerle bebek arabasına doğru, bir kaleye saldırır gibi geliyorlardı. "Bi-biiiip... Dü-düüüt...Hah-hah-haaa... Heh-heh-heeee..." Bir kılıç gibi kaldırdım elimdeki kavalı..."Yavaaaş..." dedim bağırmamaya çalışarak, "Yavaaaş çocuklar... Bebeği uyandıracaksınız!" Uzaklaştılar kendilerini uyardığımı görünce... Öylesine korktum ki bebeğin uyanmasından, uykusu pekişsin diye, kavalımla bir ninni üfledim ona. Tiz ve rahatsız edici sesler, çocuk kahkahaları tekrar duyuldu. Düdük sesleri, konvoy arabalarının kornalarına karıştı. "Düüütttt, dü-düüüüttttt... Düt-düt-düüüüüüüt... Biiippp... Bi-biiiipppp..." Bebeğin annesi, iç güdüsel bir hamleyle fırladı oturduğu çimlerden. Susturmaya çalıştı bebeği. Bir yandan da caddeyi kesen konvoyculara dikti bakışlarını. Konvoyu yürüten araba, yolu kesmiş; teybi son ses açmıştı. Takım elbiseli adamlar, arabadan iniyor, oyun havaları ve korna sesleri eşliğinde caddenin orta yerinde oynuyorlardı. Bebeğin iniltisi, çarptığı bütün sesleri kesiyordu. Kadın memeyi verince ağzına, sustu; rahatladı. O an, bir öfke ve hararet bulaştı sanki annenin tenine... Fakat bu geleneksel eylemi kabullenişi, onu sinirlenip haykırmaktan alıkoyuyor gibiydi. Aklına kendi düğün konvoyu gelmişçesine dalmış bakıyordu. Polisi aradım. Gereğinden fazla neşelenen vatandaşların trafiği felç ettiklerini, ambulansı dahi engellediklerini bildirdim. Plakalarını bile söyledim. Kendi düğününde de konvoy âdetini yerine getirdiğini düşündüğüm polisler, bu kültürel rahatsız etme etkinliğinin olabilirliğini hiç sorgulamadıklarından olsa gerek suç mahalline gelmediler. Art arda dizili konvoy arabaları, bir ip olup karşı apartmanın balkonuna çıkan pijamalı, solgun yüzlü, uykudan yeni uyanmış gibi gözlerini ovuşturup küfreden yaşlı bir adamın boğazına geçti. Konvoycular ipin ucunu çekip onu boğmaya çalıştıkça yaşlı adam, onlardan kurtulmaya çalışıyordu. Kendimi hiç de iyi hissetmiyordum. Parkı derhâl terk etmeliydim. Bebeği, konvoycuları ve yaşlı adamı bilinçaltıma atmak istedim. Yürüdüm... Adımlarımı biraz daha hızlandırdım. Bir caminin önünden geçiyordum. Ezan okunuyordu. Bir turist, caminin yanı başındaki otelin penceresine çıkmış; hoparlörden yükselen sesi arıyordu ürpererek... Caminin önündeki kalabalık, ezanla birlikte ibadethaneye yöneliyordu. Kimisi, kucağında günahlarla giriyordu içeriye... Kimisi de çıktığında geri almak üzere ayakkabılığa bırakıyordu günahlarını, çamurlu pabuçlar arasına... Bazılarının yüzü, yol üstündeki kadınlarla pazarlık yapanları andırıyordu. Yürüdüm... Şehir merkezine ulaştığımda, meydanı kaplayan kocaman bir bayrağın üzerine bıçaklarla "VATAN, SANA CANIM FEDA..." cümlesini kazıyan adamlar gördüm, epik şarkılar eşliğinde... "Beyler.." dedim, "Bırakın o bıçakları..." Bir yabancıymışım gibi baktılar bana... Büyük harflerle "TERK ET BURAYI..." dediler. İçlerinden biri, üzerime geldi. Kavalımı elimden aldı, diziyle ikiye bölüp önüme attı. Dakikalarca kırık kavalı seyrettim yerde... Kalbim kırık, terk ettim meydanı... Yağmur, yeniden bastırdı. Biraz daha hızlanmalıydım. Kimse yetişmesin istiyordum bana... Koşuyordum, var gücümle koşuyordum. Koştukça ıslanıyor, ıslandıkça hızlanıyordum... Kendimi eve attığımda rahatladım. Kapıyı kilitleyip sürgüledim hemen... Oturma odasına girdiğimde kalbim duracak gibi oldu. Siyah dişli hırsızı gördüm. Büyük bir refleksle kapıyı suratına kapayıp salona attım kendimi. Gördüklerim karşısında dilim tutuldu. Siyah gelinlik giyen kadınlar, konvoycularla sevişiyordu. Yatak odasına koştum, yatağımda uyuyan bir bebek vardı. Nefes alamadım... Bebek uyanmasın diye ayak uçlarıma basa basa çıktım. Bu kez balkona attım kendimi... Boğuluyor gibiydim. Bugün yaşadıklarım zehirlemişti beni... Balkon demirine yaslanıp rahatlamak isterken çok daha rahatsız oldum. Bir oluktan geçer gibi dakikalarca aktı midemdekiler... Fakat midemden değil, sanki beynimden boşalıyordu her şey. Omzuma dokunan bir el, baştan aşağıya titretti vücudumu: "Evladım..." dedi yaşlı adam solgun yüzüyle, "Keşke bu kadar kusmasaydın bu öykünde... Neyse, pijamaların... Biraz uyumak, iyi gelecektir sana..."

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA