Aslolan Hüzündür

BAĞBOZUMU

Roman

Bölüm:8 - SON - "As'lolan Hüzündür "


Ay, yüreğine sarkıtılmış bir kandil olup Kot Kaya’nın ordan ulu göğe sıyrılınca, dalları usul bir rüzgâr sarar, korkuları şakır şakır kanat açardı. Büyülenmiş gibi cama ve beynini pençeleyen düşlerine takılır, bir tek güzellik düşünemeyen, anlatamayan büyükannesine, yaşamla tek bağlantısı gibi asılırdı.

Capcanlı, kılıktan kılığa geçerek büyürdü gece...


Büyükanne, oğlu öldürüldüğünden beri, herkesin kulaklarını tıkadığı sesini çocuğun yüreğine dayar, tek diş kalmış ağzını, korkutucu biçimlere sokup anlatırdı. Çocuk da bütün bedeniyle kulak kesilmiş, onun ağzına odaklanmış dinlerdi.


"- Bak, baban orda yatıyor. Boğaz’da pusuya düşürüp vurdular onu. Şıra gibi köpürdü kanı."

Bak, dediği yer camın ardıydı. Büyüyen geceyle biçim değiştiren uzun servileri, kimi yıkık sarıklı taşlarıyla öte dünyaya, ürkünçlüklere ait duran mezarlıktı. Bütün benliğiyle bakmamaya kararlı, kaskatı durur, ama sonunda büyükannenin kuru parmaklarının acımasız iticiliğiyle yüzünü o yana çevirirdi.

"Ali," derdi büyükanne. " Ali adını anan seni erkek doğurdu diye koyduk. Bir mezarlığa bakamıyorsun, uy başıma..."


Ait olduğu bir gücü ve onun kutsal andını çiğnediğini fark etmese de hisseden Ali, utanırdı . Korkmayacaktı, yüreği uçup gitmeye hazır bir kuş olsa da bakacaktı mezarlığa. Oysa çocuk yüreği, büyükannesinin anlattıklarıyla kilitli ama dağlar gibi endişelerle zorlanır, her şeyde korkacak bir nen bulurdu. Geceler, çocuk dünyasının geceleri biçim biçim yürürdü. Sallanan dal, büyüyen ay, doludizgin giden bulut, uçuşan gölge... büyük korku kaynaklarına dönüşürdü. Ali, erkekliğinin bilincinde kimi hortlak, kimi cin, kimi mezarında rahat edemeyen bir komşu ölü ya da Hazreti Ali'nin dövüştüğü ejder olan görüntüleri yenmek için çırpınır dururdu.Çocuk beynine işlenenleri aşmak kolay mıydı?


Aklın sınırlarına doğru dörtnal giderken birden büyüdü. Korkuları da… Sadece, artık onları saklamayı öğrenmişti.

"- Korkmayın," diyordu, Gökçe'nin dedesi Yusuf. "Korkmayın. Birden öyle büyüyeceksiniz ki, cinler, periler korkutamayacak sizi. Dünya sizi korkutmak için daha büyük ürkünçlükler icat etmek zorunda kalacak. Siz büyüdükçe, o daha büyük dehşetlere soyunmak zorunda kalacak. Bir yılan, bir akrep ne ki? Onları yenmeyi çoktan öğrenmiş olacaksınız çünkü."



İki çalının arasına sıkıştırdığı akrebi, ispirto ateşinin içine kordu. Akrep, öldürmeye hazır dolanır durur, ateşin yalımları onu sarmaya başlayıp çıkış kapısı bulamayınca umarsız, iğnesini geriye doğru kıvırır, siyah zırhının ortalarında bir yere saplardı.


" - Yediremedi kendine. Herkesin zorlanmaya karşı bir çapı vardır. Akrebinki de o kadar. Dünya, siz büyüdükçe yenilerini bulacak dedim ya, aşamazsanız korkunuzu, kilitlenirseniz, çapınız da o kadarsa, orda bitersiniz. Ya dünya bitirir işinizi, ya kendiniz..."

Gökçe hayran hayran sorardı.

"- Senin kadar büyür müyüz dede?"

"- Benden büyük olamazsanız, yer sizi bu dünya."

Gökçe nerdeydi şimdi?


Öldüğünü duymuşlardı, ama aslı çıkmamış, ölüsü gelmemişti. Büyüyememiş miydi yeterince, baş edememiş miydi dünyayla? Büyüklük, dünyanın bin türlü düzeniyle, ürkünçlükleriyle baş edebilmek, var olabilmek değil miydi? Yani büyüklük ezilmeden yaşamaktı.

Gökçe’nin öldüğüne hiç inanmamıştı. Bir yerlerde olmalıydı. Belki sınırı geçmiş, yurtdışına çıkmıştı. Belki de daha Eylül gelmeden gitmişti. 12 Eylül'den sonra herkes bir yerlere kaçmıştı. Belki de dağlardaydı. Belki de yaşamla baş edebilecek bir yol bulmuştu. Ölmüşse, ruhu... Bilinçsizce göğe baktı.

Gökyüzünün boşluğuna şaşırdı. Gökçe'nin ruhunu göreceğini mi ummuştu, ne? Onu orada görse, onu bir ruh olarak görse sevinecekti, öyle arandı.


Ne çabuk büyümüşlerdi, gerçekten. Zaman dediğin hızlı bir Arap atıydı. Dün bir damla çocukken, bugün Gökçe'nin dedesinin sözünü ettiği yeni ürkünçlüklerle birebir savaş veriyorlardı. Bir kenarda oturup seyretmiyorlar, en ön safta dövüşüyorlardı. Sıra insan, kahraman olmak zorunda bırakılmıştı. Yaşam, sanki onların büyümesini beklemiş ve hiç kimsenin akıl edemeyeceği bir kargaşa üretmişti. Olağan bir yaşamın gereklerini bile göğüslemeye hazır değilken, ateşin tam ortasına, hem de çiçekli bir bahar dalı olup doğmuşlardı. Büyüyemeyen çocuk yürekleriyle nasıl başa çıkarlardı? Savaşmak ve aşabilmek donanmış insanların işiydi, onlar neylerdi? Dede kadar güçlü olmak bile yetmezken...


Dede belindeki silahın sapına takılı gümüş zinciriyle oynarken gülümserdi onlara, Zülfikarlı Ali kadar güçlü görünürdü.

"- Bizim zamanımızda, insan santim santim büyürken, dünya da santim santim büyürdü. Arada bir yangın yerine döndüğü olurdu, yaşamın, ama arada bir... Ve o da büyüklerin işiydi. Şimdi öyle değil. Kim derdi ki, şu dağlar makinelerin oyuncağı olacak, kim derdi insan yapısı ışıklar dağ başlarının gecelerini yutacak, kim derdi insan aya gidecek? Görmem o ki, işiniz bundan sonra zor. Bizden büyük olamazsanız, yer sizi bu dünya. O yemezse, ama siz yenilir de yüreğinizi de hissedecek kadar akıllı ve onurlu olursanız, akrep gibi kendinizi sokarsınız, mecburen."


Dünya, bin yıldır sürdürdüğü durağanlığını bırakıp çılgınca bir hızla değişirken, bu değişime uyamayıp sancılar çekerken onlar büyüdü. Yanmaya, acı çekmeye, zorla büyümeye geldiler. Yerine oturmaya çalışan dünyanın sarsıntısından kuşkusuz, o da payını aldı. Yine de ucuz kurtardı. Ucuz kurtaranlar, anımsamak istemedikleri geçmişin mezarını, her gün toprak taşıyarak örtmeye çalışırken aslında hiç unutmuyorlardı. Sonu gelmez öz eleştirilerle kendilerini yiyorlar, bir kedi pençesiyle yaralarını kaşımaya çalışıyorlardı.

Başkalarının daha kötü durumda olduğunu düşünmek bir avunmaydı. Sürekli olmasa da bir serinlikti. Öyle ya, ölüp gidebilirlerdi, sakat kalabilirler, tutuklanır, fişlenir, yaşamı boyunca büyük bir gözün hapsinde yaşayabilir ya da sürgit içerde yatabilirlerdi. Ondan sonra ne kadar inkâr edersen et, o uzak yaşama biçiminin bir lanetli üyesi olmaktan kurtulamaz, şimdi silah elde olmayan kurtuluşlara kaçmak için dolanıp durabilirdin.

Anası ne akıllıydı:

"- Sin, gözükme. Gözükürsen, er geç hatırlarlar. Bir ihbar edilirsen, bir damgalanırsan...”

12 Eylül sonrası evden dışarı adımını atmamış, sonra İstanbul'a halasına gitmiş, aylar sonra, tutuklamalar hız kesince dönüp gelmişti. Ne korkular yaşadığını, gerçeklerden daha çok, aklının ürettiği dehşetle nasıl başa çıktığını kendi bilirdi. Sonunda kurtulmuştu ya ona bakmalıydı. Arkadaşlarının bir kısmını içerden çıktıktan sonra görmüştü. Artık bu dünyalı değillerdi. Üstüne üstlük daha dün onlarla yan yana olmak bir onurken, şimdi, herkes onlardan kaçıyordu. O duruma düşmemişti ya...

Gerçi, burada, bir kıyamet sonrasında tek başına kalmış insanın dehşetli burukluğunu yaşamıyor değildi, ama as'lolan yaşamak, ne olursa olsun yaşamaktı. Öyleydi de, nedense, arada bir içinde ayağa kalkan bir şey, değmeyecek bir yaşamı sürüklediğini ve böyle öleceğini anımsatıyordu. Bin yıl yaşasa, hiçbir şey değişmeden, öyle bir köylü olarak kalacaktı. Öyle zamanlarda, Gökçe'yi çok kıskanırdı. Onun okumaya Ankara’ya gitmesini, kentleşme gayretini, başarmasını hep kıskanmıştı. Hele örnek gösterilmesi…

Artık istese de bir köylü olamıyordu. Takındığı siyasi tavrın bakışı, lise eğitilmişliği, okuduğu kitaplar, köylünün o kaderci, kurnaz, kısır yaşamını irdelemesine neden oluyor, tepkileşiyordu. Büyüttüğü korkuları sonucu tavırlarına yansıyan ürkeklik, yaranma kaygısı, tedbirli olmaya çalışmak, 12 Eylül'den sonra, arkadaşlarından uzak durma gayreti, onu çevresinden iyice koparmıştı. Herkes tutuklanmış, bir basit afiş asan bile aylarca içerde yatmış, onunsa kılına bile dokunulmamıştı. Kimse ona güvenmiyordu. Dahası kimi ihbarları onun yaptığı düşünülüyordu. En sonunda, sadece üç kişinin bildiği, ormandaki büyük kestanenin içinde, bir Alman tüfeğiyle, iki yapma tabanca da bulununca, şaşmaz biçimde buna herkes inanmıştı;Ali ispiyonluyordu. Bu üç kişiden biri Gökçe, biri Eylül'den hemen önce İstanbul'da öldürülmüş Osman, diğeri de Ali'ydi.

Burada durduğu günce, bin yıl yaşasa dahi, hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyordu. Her şeye yeniden başlayabileceği, geçmişin olmadığı bir yer bulabilse, biraz parası olsa, en önemlisi anası olmasa, her şey durulmuşken yeniden girse, üniversite sınavlarına... Artık bundan sonra, içi bu kadar kirlenmişken olur muydu?


Kendisiyle eğlendi.

Artık geç kalmıştı, o zaman gitmeliydi. Anasının, sen de ölürsün, demesine aldırmadan, en önemlisi korkularını aşıp üniversiteye gitmeliydi. Gitse ölür müydü? Ölüm, bugünden daha mı kötüydü? Hem hiçbir şeye karışmadan da... Hadi canım, bu ülkenin neresinde kim bir şeylere karıştırılmadı? Dağ başlarındakiler bile, korkunç bir organizasyonla, bu toplumsal isteriye sürüklenmedi mi? Ağabeysi burada, dört yan hısım akraba doluyken vurulmadı mı?

Ağabeysi… Onun dobra dobralığını, hiç korkmaz duruşunu, beyaz dişlerini parlatan gülüşünü, aydınlık yüzünü kıskançlıkla anımsadı. Yaşasaydı şimdi... Ölüsü, paramparça beyaz bezlerle sarılı yüzü gözlerinin önüne geldi. Jandarmayı, gelip gidenleri, evdeki kan ve ölü kokusunu, annesinin yeri göğü tutan çığlıklarını, büyükannesinin çıldırmaya doğru kayan aklını ürpererek anımsadı.


Annesi bir kanlı yumağa dönen gözlerini ona dikip:

"- Kim ne derse desin, bulaşmayacaksın. Ağabeyin gitti, bir sen kaldın. Ocağımızı tümden söndürme. Bu evden kaç yıldır eceliyle ölen yok," demişti.

Sonraki günlerde, bir kenara çekilip inildeyip durmuş, ama gözleriyle hep aynı şeyi söylemişti. Ne var ki, büyükanne, yürüyen şekil değiştiren geceleri ve söylenceleri yükleyip sözlerine, öyle gelmişti. Cenaze servilerin altında toprağa verildiği günün gecesi, camın önünde çöküp salt kemik parmağını mezarlığa uzatıp, başlamıştı.

"Oğul," demişti, usul usul. " Öldü, evimizin direği öldü, onun öcünü almak sana düşer."

Kat kat giysilerin altından, göğsünden mumlu bir beze sarılı tabancayı çıkarmış, kutsal bir emanet gibi uzatmıştı.

Bir hayalet gibi köşede duran ana, boydan boya çığlık kesilmiş, ortaya atılmış, karşı durmuştu, ama büyükannenin yıllardır bilenmiş öç tutkusuyla başa çıkamamış, cılız bir hayır kalmıştı.

"- Onlar sağ sol, kan davası değil bu." İtirazı hiç kimseyi etkilememişti.

"- Onu öldüren bir insan, senin benim gibi. Yakalanmış, hapiste çürümeye bırakma, vur onu," demişti büyükanne.

Silah, dokununca canlanacak bir yılan gibi durmuştu masanın üstünde. O durdukça büyükanne köpürmüş, buyruğu yalvarmaya, yalvarma tehdide dönüşmüş, etkileyecek her yöntemi deneyerek, yaşamanın tek anlamı intikammış gibi anlatmıştı Anlatısı, aklın sınırlarını aşmış, bir eski zaman büyücüsünün, insanı kurban olması için ikna etmeye uğraşan bir şamanın sözlerine dönmüştü.

"- Bu memeyle emzirdim babanı, erkek olsun, erkek soy versin diye..."

Meme, bir Rus süngüsüyle yırtılıp içi boş bir ağaç kabuğuna dönmeden yaşamın kaynağı olmuş, ama şimdi, kadının avuçları içinde, hala kan ve irin akar gibi gizemli korkuların üreticisi duruyordu. Tarih Rus'uyla, Rum'uyla, Ermeni'siyle zülüm ve şiddet saçarak evin içinde dört dönüyordu. Ali, kimi bir Ermeni süngüsünün ucunda çocuk, kimi Rum çetecinin kafa derisini yüzdüğü Kemal Paşanın ordusuna silah kaçıran Türk oluyor; baskı büyüdükçe, düşleri ve korkuları da artıyordu.


Yer ocağındaki çam dallarının mavi alevi, bin bir kılıkta hortlaklar olur, dolanıp dururdu evi. Dolanır, tür tür korkular üretirdi.

"-Yak ateşi oğlum. Ermeni'den mi korkun, hasımdan mı korkun ki, evinde ateş bile yakmıyorsun. Yak! Korku, bir kez aşmışsa bizi, ölüm yeğdir. Yak, korkma! Ateş, insan demektir, evim insan solusun. Kaç ev var, ateşi yanmaz, ısıtan bir aleve hasret? Kaç ev var, karanlık artınca insanlarını özler, taş taş? Yak dalları oğul! Hasmından bu kadar da korkma, korkundan utan, yak."

Ana, büyükannenin yönlendirişine engel olmaya çalışırdı:

"- Böyle deyip erkeklerimizi ölüme sürdün. Bari bu sabiyi bırak."

Onun duyan mı vardı? Büyükanne, o bildiği büyüyü sürdürürdü. Ali'nin beynine bir eşsiz devrin ayrıntılarını, denenmiş erkekliklerin, ağdalana ağdalana büyüyen onurların, törpülenmemiş insanlıkların öykülerini; yaşanmış, akıl almaz acımasızlıkları ve destansı intikamları işlerdi.


Tam o günler çıkıp gelmişti Gökçe. Okulu olaylar yüzünden kapanmıştı. Burada oturup büyükannesinin elinden kurtulduğuna memnun konuşmuşlardı.

"- Bir yola girdik," demişti, Gökçe. "Eskiden insanlar evreni tanıyıncaya kadar, ne büyük haksızlıklar olduğunu anlayıncaya kadar büyüdüklerinden yıkım az olurdu. Oysa salt bizim kuşağa her şey ayan beyan göründü sanki. Bu kadar kahra ve haksızlığa hazır değildik, dünya bizi zorladı, zorlandıkça arttı öfkemiz. Egemen güçlerin işine geldi bu, kışkırttılar, azdırdılar sanki. Baktılar ki, sesimiz çoğalıyor gene bizden birilerini diktiler karşımıza. Şiddet bundan. Her şey durulacaktır eminim. Hiçbir güzellik kurbansız elde edilmemiş. Ağabeyin onlardan biri."

Öyle anlatıyordu ki, sanki bin yıldır ezilen bir masumluk, birden çılgın bir yüreklilikle deve başkaldırmıştı. Devin kim ve ne olduğunu kestiremiyordu, Gökçe de somutlaştıramadığı sözlerle tanımlıyordu ya önemli değildi, birilerine başkaldırmışlardı ya önemli olan oydu.

Gökçe, alınacak bir öcü yokken soyunmuştu da o ise... Büyükannesine ondan öyle, biraz olur gibi mi bakmıştı?


Bir gece, silahı balmumu kaplı kabından sıyırıp koymuştu masaya. Işığın menevişlendiği öldürücü siyah metal bütün yürekliliğini çözmüş, elini süremeden bakıp kalmıştı öyle. Yaşlı kadın çocuktaki yönelişi sezmiş, yüklenişini artırmıştı. Bir hayalete dönen bedenini zor sürükleyerek peşinde dolaşıyor, anlatıyordu. Anlattıkça, anlattığının işlediğini hissettikçe, gözleri metal mavisi kesiyor, o mavi, ölüm kokan bedenini sarıyor, diriltiyordu. Ali, o büyüyen maviliğin ardını apaydınlık görüyordu. Gözlerin ardı mezardı. Bir mezardan onca ışık nasıl çıkardı, şaşmıştı. Korkmuş, acımış, yine de onu erince kavuşturacak şeyi yapamamış, silahı kucaklayıp karanlıklara dalamamıştı.

Yaşlı kadının umudu azalınca gözlerindeki o zehirleyici mavi, usul usul sönüyor, geç kalmış, alınmamış öçlerin ayakta tuttuğu beden eriyordu. Umutsuzluk ışığı yiyordu.

Bir çığlığı kalmıştı salt.

"- Ali'm!.. Sarı Ali'm!"

Kayıp gittiği sonsuzluktan bir sesini kurtarmıştı, sanki. Çok zaman önce ölmüş, ama ruhunun koruyucu olarak buralarda bir yerde dolaştığına inandığı kocasını çağırıyordu. Ev direk direk, hartama hartama canlanıp Sarı Ali'nin darmadağınık ruhunu bir araya getirecekmiş gibi gelmişti, Ali'ye. Ne var ki, yerevi, zifir kesmiş tahtaları, bel vermiş arka duvarıyla ölmeye hazırdı, hiçbir çığlığa yanıt olacak gibi değildi.

Yaşlı kadın, ocağın küllerinin üzerine kapanmış, dünyayla tüm bağlantısını koparmış, olanca gücünü, yıllar önce gene böyle bir öç ateşi yakarak, hiç kazanamayacağı bir savaşa ittiği kocasının gittiği yere, ölüm ve ötesine çevirmişti. Sanki insanüstü bir güçle oraya erişmeye çalışıyor, biraz daha gayret etse ulaşacakmış gibi duruyor, inancının ve arzusunun ateşli tırnaklarıyla bir yerlere kenetleniyordu. Tutunduğu yer, neresiyse artık geri gelemezdi. Bu kesindi.

"- Sari Ali'm, yiğidim!" diye inliyordu arada bir.

Delirmenin bıçak sırtı kıyıcığında durduğunu algılamıştı birden. Etini çimdiklemiş, en doğru bildiği gerçeklikleri bir bir düşünmüş, aklının bulduğu ilk aralıktan su gibi sızıp geldiğini duyumsamıştı. Büyükannesini, yeniden gerçek boyutlarında görmüştü.

"- Büyük ana!" diye haykırmıştı. Onu oradan, tutunduğu yerden geri alabilmek için tek yolun silah olduğunu kavrayıp tabancayı elinde sallarken bağırmıştı.

"- Sari Ali kim bilir hangi komar kafulunda zifin çiçeği olalı bin yıl oldu. Kalk ana, kurtar kendini!"

Kadın çoktan, belki birkaç ay daha sürükleyebileceği yaşamıyla tek bağ bırakmadan, erkeğinin güvencesini duyduğu zamanlara kaçmıştı.

Annesi, o zaman, artık evin büyük kadınlığını devraldığını algılayıp önüne durmuştu.

"-Yapma oğlum, vururlar seni, hapse düşersin. Neylerim ben? Ağabeyini hiçbir şey geri getirmez. Vuran cezasını buldu."

Annesiyle arasındaki benzerliğe şaşmıştı. İkisi de dehşetli biçimde korkaktılar ve aşamadıkları korkularına ne de mantıklı gerekçeler buluyorlardı.

"- Vazgeçmenin hep bir yolu var. Çekil ana," demişti.

Ömründe ilk kez yürekli, savaşçı fırlayıp çıkmıştı geceye. Haklılığının yarattığı öfkeyi boşaltacak yeri buluncaya değin gidecekti. Örümcek ağı gibi yüzüne yapışan pis bir gecede, mezarlığı aşmış, dereye inen yamacı geçip buraya gelmişti. Burada, içindeki ateş tükenmiş, nemli çimenlerin üstüne çöküp kalmıştı. Endişeleri, korkulara dönüp onu ele geçirmeden bir şeylere bulaşması gerekiyordu. Belki o zaman, eyleminden duyduğu suçluluk, korkularına baskın gelir ve sürdürürdü. Daha çok düşünmemişti. Silahın haznesine mermiyi sürmüş ve fındıkların içinden öteye, solgun ışığının bir nokta gibi göründüğü eve doğru yürümüştü.


O evde, o gece bir kadın öldürülmüştü.


Çorap söküğü gibi gelmişti ardı. Yakalanmamıştı. Yaptığının dehşeti, eylemi yaygın bir inancın örtüsüyle örtülünce azalmış, kimseye anlatamasa da içten içe gurur bile duymuştu. Ağabeyinin öcünü almış, inandığı dava adına karşı davaya inananlardan birinin yaşamına son vermiş, başkaldırı ordusunun içinde artık yerini almıştı. Korkuları onu yakalayamıyordu. Sürü psikolojisinin gücünden dehşetli yürekli, en keskin, en tavırcı oydu. En zalim de... Arada bir o kadının, ekmeğini pişirmek, fındığını toplamak, çocuğunu emzirmek dışında bir şey bilmediğini, bilemeyeceğini düşünmedi değil. Savunma hazırdı: Karşı tarafın yaptıklarının yanında onunki masum bile kalırdı. Onlar da, kimseye zararı olmayan insanları öldürüyordu.


Yaşadığı geçmişin ürperticiliğiyle kaskatı kesilmiş, dalmış gitmişti, yaklaşan ayak sesini neden sonra duydu. Ses yürüdü, yürüdü yanı başına geldi.

- Ne yapıyorsun burada, böyle?

Sesi alıyordu, insan soluğunu alıyordu, ama dönüp bakamıyordu. Ardında sanki büyükannesinin hortlağı vardı, düşmanıyla ebediyen birlikte yatacağı mezara açılan kapı vardı. Öyle tutulmuştu.

Gelen durumunu ya fark etmemiş ya da alışkın yanına çöktü. İlk gene o konuştu.

- Hatırlıyor musun? Eskiden bu saatlerde, burada oturur, bir gün gelip geleceğimizi konuşurduk. Bir geleceğimiz olacaktı sözde. Okuyacak doktor, mühendis olacaktık, kentli olacaktık. Şimdi?..

Hala bir sanrı sanıyordu onu. Yine de aydınlık gülümsedi.

- Artık bir olağanüstülük olmaz, sanıyordum.

Gelen de güldü. O zaman yüzüne bakabildi. Uzun saçlı, çökmüş avurtlu yorgun arkadaşını inceledi. Sertleşen bakışlarına karşın gözleri hala eski gözlerdi.

- Gökçe, sen misin?

- Emin değilim. Senin neyin var asıl?

Üzüntüyle başını salladı.

- Bilmiyorum bugünlerde... Belki hep öyleydim ya, özellikle bugünlerde...

Gökçe anlar gibi baktı. Avuttu onu.

- Çoğumuz öyleyiz. Kendimizi fazla zorladık ondan, aklın ve yüreğin sınırlarını zorladık.

Öyle ya neler yaşamıştı kim bilir. O durumda bile, ona sığınılacak yer olmaya çalışması hoşuna gitti. Duygulandı. Konuşurken sesi titriyordu.

- Akrepleri hatırlıyor musun? Kendini sokan akrepleri?

- Biz oyuz, birer alevle çevrili akrebiz, dedi Gökçe. Ne tuhaf, şu an, seninle ben apayrı yerdeyiz, ayrı koşullarda ve ayrı gelecekteyiz. Öyle de ikimiz de kendini, kendi gücüne yenilen akrep gibi hissediyoruz.

Apayrı gelecek, sözü tehlikeyi duyurdu, Ali'ye. Gerçeğe ayıktı. O anda Gökçe boyut değiştirdi, üstüne üstüne gelen düşmanlık oldu.

- Nasıl geldin? Her yer polis dolu, asker...

- Zordu, ama olmaz değildi. Ya sen? Tutuklandın mı?

Bir eksiklik, kendini ele verecek bir eksiklik duydu.

- Yo, tutuklanmadım da…

Bir an düşündü.

- Sorgulandım bir iki kez. Bir şey tutturamadılar. Bana boş ver de, sen ne durumdasın şimdi?

Yoksa, aklanıp geri mi, dönmüştü? Suçlarına bir delil bulunamamış ya da, o da arkadaşlarını ele verip sıyrılmıştı, az bir cezayla. Bu olasılıktan hoşlanmadı.

- Bilemem. Yakalanırsam, neden arandığımı öğreneceğim. Birçok şeye karıştım tabi, ama onlar ne kadarını biliyorlar, arkadaşlarım ne kadarını anlattı, bilmiyorum. Ne var ki, yakalananlara öyle ilgisiz suçlar yüklüyorlar ki, benim payıma da, ipe götürecek çok şey düşer her halde. Aksini nasıl ispat edeceğim? İçeri düşen bir arkadaşım anlattı, sen de tanırsın Akçaabatlı Nurettin'i. İçerde, silahları nereye sakladıklarını soruyorlarmış, öyle gülerek sormuyorlar tabi. Çocuk uyduruyor, filan yerde diye, atıyor yani. Silahtan hiç haberi yok. Ertesi gün yerinde tespite götürüyorlar. "Dua ediyorum Allah'a ki, birileri oraya silah saklasa da, tank, top bile olabilir, üstlensem, kurtulsam, sorgularından, diyordu '

İkisi de sustu. Usul usul bir yaban gülü gibi kızaran ufka baktılar. “Birazdan şafak söker," diye düşündü Gökçe. "Birazdan güneş düşer ormanlara."

Ali'ye döndü.

- Çok şafak bekledim, burada. Bir fındık ayında o şafağa yakalanmış, bir daha da bırakamamıştım. Hacer annem beni burda bulur, kızardı. Sahi nasıl öldü, Hacer annem?


Ali şaşırdı bir an. O kadar çok insan ölmüştü ki, bir yaşlının doğal ölümü önemli gözükmüyordu. En son dileniyordu kentte. Sonra öldüğünü duymuşlardı. Cenazesi köye gelmemişti, belediye kaldırmıştı galiba.

- Dilendiğini duymuştum. Bana para gönderebilmek için dilendiğini duyurdular. Yalvardım, yakardım, kar etmedi. Baktım olur gibi değil, okulun da biteceği yok, olaylar yüzünden. Öldü, diye yazdırttım, dedirttim, bırakıp köye çıksın diye. Zavallı kadın, okuyayım diye nelere katlandı. İyi ki kurtuldu, ölüp de... ya bugünümü görseydi. Ev de yanmış ha.

Zaten tükenmişti. Bu eski evleri, insan varlığı ayakta tutardı. Bir boşalıp insandan uzak kaldı mı, kendi kendini yerdi ev. Öyle yıkılmaya yüz tutmuşken biri ya da bir çocuk çakıvermişti kibriti.


Ali'nin aklı bir kaçakla olmanın tehlikesindeydi. Ya biri görür derse ya Gökçe yakalanıp...

- Bura senin için tehlikeli değil mi?

- Ölmek için her yer bir. Bura da, Ankara da, Filistin de. Lübnan'dan bir gemiye tayfa girip geldim İstanbul'a. Gelirken çok düşündüm, ölmek için yer ne fark eder, öyle geldim. Ne bulacağımı bilmiyordum ama...

Durdu bir an, Ali'nin yüzünü inceledi.

- Sanki bu dünya, bizim dünyamız değil, sanki bize yabancı. Öyle düşündüm. Uğruna savaşılacak her şey, yalan görünüyor, gidecek yerimiz yok.

Dönüp göz attı. Ali'nin tepkisizliğinden rahatsız oldu.

- Seninle ben aynı dili mi, konuşuyoruz?

Gerginliğin tırmanışını hissedemedi, Ali. Kendi endişelerine takılmıştı. Gökçe'yi hiç görmemiş olmayı isterdi. Bir türlü huzuru bulamasa da, dengeyi sağlayamasa da, üstünden bir silindir gibi geçip onu tuz buz edebilecek geçmişi yaşamaktan, hesabını vermekten iyiydi. Oysa şimdi geçmişi en gizli yanlarıyla bilen biri hortlak gibi geri dönmüş yanı başındaydı ve gün doğmasına karşın hiç de yok olmaya niyetli gözükmüyordu. Keşke ölmüş olsaydı.

Beyni panik içinde çıkış yolları arıyordu. Onu teslim olmaya ikna edemez miydi? Böylece yasal açıdan itibarı bile olurdu. Sözü teslim olmaya getirmeye uygun bulmadı, dolaştırdı.

- Tabi aynı dili konuşuyoruz. Benim düşündüğüm, başlangıçta bir iki yürüyüş, slogandı. Kim derdi ki, böyle bir kargaşa yaratacak?

Gökçe durduk yerde öfkelendi:

- Öyle. Ne garip değil mi? Kırklı yıllarda hükümet güdümünde matbaa basıp yakan gençlik, altmışlı yıllarda orduyla birlik hükümet deviriyor, devlet koruyucusu oluyor, yetmişteyse 'büyüklerine' baş kaldıran anarşist... Sanki birileri istediğinde ipleri çekiyor, biz de uyuyoruz. Yok, arkadaş biz de hiçbir hareket bir diğerinin devamı değil. Kuşkusuz, hiçbir şey birden doğmaz ama, 68, batıya özenmeydi, sahiplenme değil. Ülkenin kendi koşullarının ürettiği bir hareket değil, çapı kendiyle sınırlı bir modaydı. Bizse... Bizi bu ülke üretti. İçte başlayan hastalıklara bir uyarı olarak nasıl lenfleriniz şişer, biz de öyle, belki bir hastalığa, toplumsal bozulmaya bir tepki olarak doğduk. Biz halktık, çokluktuk; moda değil, yaşama biçimiydik. Şimdi düşünüyorum da çokluktuk da, neden silaha gerek duyuldu? Belki de istenilen buydu. Bizi kana bulaştırmak, gençliği birbirine düşürmek, bölmek, parçalamak, azlık yapmak, koparmak halkından, kana bulaştırıp öcü göstermek... Silah hataydı. Böyle düşününce bizi de koşulların değil, birilerinin ürettiğini düşünmek mümkün tabi. Öyle ya, Hasan Sabbah’ın Fedaileri gibi ölmeye kararlı, sağından solundan çoğu gerçekten yurtsever binlerce genç, nasıl oldu da birden bire ortaya çıktı?

Zamanı, diye düşünüp atıldı Ali.

- Madem hataydı, teslim olunsa...

Umduğu olmadı. Öfkesi artmadı, Gökçe'nin. Duruldu dahası, düşündü.

- Bak, sen ki, bir şeylere bulaştın. Şimdi kendini dışarıya çekmiş, ahkâm kesiyorsun. Biz günah keçisi olduk, siz yakalanmayanlarsa temiz. Belki de bundan, herkes bir ölçüde bulaştığı bu işte, kendi sorumluluğunu unutturmak için başka karalayacak birini arıyor, kurban arıyor. Bulunca da öyle bir saldırıyor ki, tozdan dumandan gerçeği kimse ayırt edemiyor ya da etmek işine gelmiyor, çünkü aynı dramı o da yaşıyor.

Durdu. Temiz havayı soludu. Geceyi dinledi. Gökyüzünün yüksekleri gecenin koyu laciverdinden günün mavisine geçiyordu. Orman dingin bir hışırtıda sesleniyor, dünya duyulur bir huzuru yaşıyordu. Bu huzura uymayan haline tepkileşti yeniden.

- Sen ne diyorsun, arkadaş? Bu dünya bizim değil artık. Sevdiklerimiz ya öldü ya hapis damlarında ya da bir Vietnam gazisi gibi hasta. Herkes sığınacak yer derdinde. Her bir şeylerini inkar ederek, yeniden doğarak… Yirmisinde bebek olmak nasıl bir şey bilemezsin, öyle başlayarak yaşamı öğrenmeye çalışıyor. On yıl gitti. Gelecekte bu ülkeyi yönetecek, eğitilmiş beş binden fazla insan öldü, ondan fazlası sakat, ruhsal, bedensel sakat, gelecek yok artık. Akıl almaz, belki farkına bile varılamayacak, başka şeylere yorulacak tuhaf bir ülke olacağız. Geriden gelenlerin örnek alacağı ağabeyler, ablalar yok. En az yirmi yıl, bu ülkeyi yönetecek doğru insan bulunamayacak. Çok sürmez görürsün, varsa erdemlerimiz boydan boya alt üst olacak. Bunu anlamak için o günü görmek gerek. Ayakların baş olduğunu görmek için çok beklemeyeceğiz. Doğru diye bir şey olmayacak artık. Neyse... Baksana gökyüzü kızarıyor, şafağa çok yok, gitmeliyim.

- Nereye?

- Uzaklara. Biraz mermi, biraz da yiyeceğe ihtiyacım var. Sen...

Geriledi Ali, hiçbir şekilde bulaşmak istemiyordu.

- Bulamam, nerden bulayım? Herkes Eylül’den sonra teslim etti silahını.

- Bulursun. Bir kutu olsa yeter, dokuz milimlik. Burada kimse silahsız duramaz.

- Topladılar hepsini.

Çok zamandır, en zor iş güvenmekti. Ali'ye güvenmişti işte. Düş kırıklığı sinirlendirdi onu.

- Çıldırtma adamı. Uyduruk silahların teslim edildiğini biliyorum.

Ayağa kalktı. Yüzü karmakarışıktı.

- Kimileri şanslıydı, dedi. Kimileri her haltı yiyip yağdan kıl çeker gibi sıyrılıverdiler. Kimileri bir şafakta, masum insanların ciğerlerini söküp adına ideoloji dediler, senin gibi. Kimileri hasta beyinlerinin zulmünü bu maskeyle doyurdular ve gün hesap günü olunca, önce onlar saldırdılar bize. Biz kaybettik. Biz, itilip kakılmaktan usananlar, kim de umut görmüşsek, kim bilmem neyim hıyar demişse, onun peşine takılıp biraz daha diyenler, bin bir çeşit yaftayla damgalanıp, sizi niçin aramıza aldığımızı bile düşünmeden kaybettik.

Eli belindeydi. Eli montunun altında kabarık duran yerdeydi. Ali telaşlandı:

- Bulacağım, dedi. Nereye getireyim?

- Bulacaksın, dedi kesin bir dille.

Artık aralarında barış yoktu. Artık dünden, bugünden tek ilinti yoktu. Gökçe, sözün bıçağını derine daldırdı.

- Bir puştluk edersen o kadını herkes öğrenir. Vurduğun kadını, adına ideoloji dediğin, ağabeyinin öcü dediğin iğrenç eylemini belki unuttun.

Ali, istese de unutamazdı.


Büyükannesinin doldurduğu yüreği bu düzlükte tükenmişti o gece. Ömründe ilk kez gösterdiği kararlılık hoşuna gitmişti. Bir şeylere bulaşmalı onun yükümlülüğüyle hep sürdürmeliydi.

Kadını hiç sevmezdi, dedikoducu, fesat biriydi. Kocası karşı düşüncedendi, ağabeyinin vuranların yakını oluyordu. Almanya’da işçiydi, senede bir gelirdi.

Ağabeysini öldürenlerle birlik düşünmüyor muydu, adam? Evine girer, karısını, çocuklarını biraz korkutamaz mıydı? Bulursa bilezik milezik filan... Birilerini öldürmeyecekti, hiç olmazsa. Kapıyı çalıp tabancayı kadının alnına dayasa tamamdı. Böyle öç alamaz mıydı?

Umduğu gibi olmamıştı. Kadın, tabancadan korkmuş gibi duruyordu. Ne var ki, elini boynundaki altını almak için uzatınca bütün korkusunu silip atmış, inanılmaz bir savunmayla saldırmıştı ona. Karanlığın ve ağaçların boğduğu çığlıklar atmış, dişiyle tırnağıyla savaşmıştı. Bilinçsizce ateşlediği tabancasıyla ağır yaralamış, anca öyle durdurabilmişti. Sonra da...

Az mı acı çekmiş, az mı pişmanlık duymuştu? Öyle olmasını istememişti. Zaman içinde karşı düşüncenin kendi eylemini fersah fersah aşan yaptıklarını duydukça haklılıklar bile üretmiş, bir ölçüde rahatlamıştı. Böyle bir haklılığa sarılıp bir içki sofrasında, biraz da kendini önemsetmek için anlatmıştı Gökçe'ye. Sonradan korkmuştu. Gökçe ağzından kaçırırsa ne olurdu? Bir bu nedenle Gökçe'nin ölüm haberi geldiğinde sevinmişti. Oysa şimdi...

- Sana güvenmemeliydim, diye kekeledi.

- Ben de sana şimdi güveniyorum işte. Kaldı ki, savunman gereken insanlara yaptığın affedilir değil.

- Onlar yapmıyor muydu? Bebekleri bile öldürmediler mi, bombalarla?

Gökçe kararlı bir sesle kestirip attı.

- Bizim farkımız oydu, olmalıydı. Başkalarının iğrençliklerine bakarak kendi suçlarımızı bağışlayamayız.

Sırtını dönüp ormana yürüdü. Ali onun kaçmak, kimseye görünmemek zorunda olduğunu düşünemedi. Ardından koştu.

- Ne yapacaksın, beni ihbar mı edeceksin?

- Ne yararı olur? Siz, asıl suçlular bir yolunu bulup sıyrılırsınız. Mermi istiyorum, yiyecek de. Artık şafak söktü. Bu akşam Keşişin oraya getir. Üç kısa ıslık çal geldiğinde.


Ali, ruhu korkunun pençelerinde, ardından bakakaldı. Her şey bitmiş, her şey düzelmiş derken bir ağzını tutamayışın bedelini ödeyecekti şimdi. Yeniden korkuları büyüyecek, içgüdülerinin peşinde kurtulmak için çırpınacaktı. Dağılan düşüncelerini ne yapsa bir araya getiremiyordu. Ağzı kuruyor, elleri sigarayı tutamıyordu. Eve gidip sakladığı silahı almayı ve onu öldürmeyi kurdu. Yapamazdı, ardında büyükannesinin gerçeküstü itişi yoktu.

Götürse mermi ve yiyeceği, bıraksa gitse, kurtulsa... Şimdi de kurtulduğunu sanmıştı. Gene aynı şey olmaz mıydı? Günün birinde çıkıp geleceği korkusuyla mı, yaşayacaktı? Bakardın bir af çıkardı. Bakardın yeni bir yol tutulur, başka düşmanlıklar üretilir, eskiler bağışlanırdı. Geçmişte öyle olmadı mı, vatan haini denilenler, bir zaman sonra baş tacı edilmedi mi? Birilerine söylediğini ya da jandarmaya ihbar ettiğini varsayıyordu. Ne olurdu? Onca yıl sonra kanıtlanamazdı belki, ama kadının akrabaları duyarsa, kanıt filan aramazlardı. Akşamı bulmaz vururlardı onu. Nasıl duyacaklardı? Gökçe bu durumda köyün içinde dolaşıp anlatamazdı ya. Anında jandarmaya haber giderdi. Jandarmada ifade verirken anlatırsa... Onca yararlı olmuştu onlara. O kadar kişiyi ihbar etmişti, sanki bugünü hesap edip. Jandarma korur muydu onu? Hadi canım. Nasıl ispat edilecekti peki? Ya duyulursa? Nasıl duyulacaktı? Suçu neydi, belli değildi ama Gökçe'nin hapse atılacağına emindi. Uzak bir kentte, kimsiz kimsesiz hapisliğe ne kadar dayanırdı? Bir bakarsın, asarlardı onu, hemen. Belki de teslim olmayacaktı. Çatışmaya girecek ve ölecekti.

Aklına geleni beğendi. Çoğu arananlar, ölü ele geçiriliyordu. Ne yapacaklardı, bunca adamı hapiste mi, bakacaklardı? O zaman öyle yapmalıydı ki, komutan onun çok azılı biri olduğuna inanmalıydı. Gökçe de, teslim olmamalı, silah kullanmalıydı. Teslim olacak gibi durmuyordu zaten. Ola ki, planı tutmadı, ne olurdu? Kaçardı en çok. Ya da, tutuklanıp çıkamayacağı bir hapse girerdi. Bugünkünden kötü olmazdı ya. Olurdu. Gökçe kendisini ihbar edenin o olduğunu, anlamayacak mıydı? Yok, yüzbaşıyı ikna etmeliydi.

Tepeden vadiye, derenin kıyısındaki karakola bir solukta indi. Sabahın serinliğinde, yokuş aşağı geldiği halde ter içindeydi. Komutanın odasında çayını içerken, önce kekeleyerek, sonra bir ezberi okur gibi anlattı anlattı.

- Yani, dedi yüzbaşı. Aranılanlardan biri, silahlı olarak Keşişin Düz’de seni bekliyor, öyle mi? Yiyecek, silah istiyor, götürmezsen aileni de öldürmekle tehdit ediyor ve de büyük bir eylem planlıyor ha.

Askerler ve Ali dağlara giden yollara vurduklarında karanlık çökmüştü. Gök yıldız doluydu. Ateş böcekleri, ağaçların arasında, dallara özenle asılmış minik, parlak çiçekler gibi gözüküyordu.












K

eşişin Düz, ırmakların üstünde, sarp yamaçları, tepeleri kaplayan sık ormanların içinde yer alıyordu. Güneyde, düzlüğün tek çıkış yolu olan dar yolun bitiminde, belki de İsa'nın çarmıha gerildiğine tanık olmuş çamların arasında, mora ve zibilanke dikenleriyle ağ gibi sarılmış kilise yıkıntısı vardı.


Gökçe, düzlüğün ucunda çimenlerin üstüne sırtüstü uzanmıştı. Aklı karmakarışıktı. Gökyüzünden denize doğru bir şelale gibi akan yıldız dolu geceye görmeden bakıyordu. Duyulur bir sesle akıp giden enerjisini, posalaşan genç vücudunu dinliyordu. O, yüreğine çakılı olduğunu sandığı umut, yeri göğü sarsan çığlıklarla sökülüp gitmişti. Bura sondu? Keşişin düzlüğü, altmış yıldır umudun ve geleceğin mezarıydı. En çok da geçmişin…

Doğruldu. Dolunayın dal dal, taş taş aydınlattığı düzlüğe, kilise yıkıntısına, burada son yüzyılda yaşanmış olan her şeyi görüyormuş gibi göz gezdirdi. Mavi aydınlıkta inanılmaz ölümüne ağlar gibi ağlar gibiydi yıkıntı..


- Ulan dede! dedi, boşluğa öfkeli sesiyle.

Dedenin hayali bütün düzlüğü kaplamıştı. Bir tüfek namlusu gibi duran gözlerini aça aça anlattı yeniden:


"Kudurdular. Rus, denizden bir kara duman gibi gelip gemileriyle, çökünce üstümüze, kudurdu bu Ermeni, Rum milleti. Durun, dedik, ulan durun, onca yıllık hukukumuz var, onca yıllık birlikteliğimiz, kardeşliğimiz... Devran onların ya tek bir Osmanlı koymayacaklar akıllarınca, öyle bizi tüketmeye kararlı geldiler, tükettiler de. Sonra bir ulu gece, hiç unutmam, yıldızlar sabaha değin yediveren gülü gibi açtı, gök içten içten yandı durdu, öyle bir gece, ayağa kalktı bunalan. Tersine akan sel olup Keşişin düze dayandı. İşte o gece, hak galip geldi."


- Ah dede! Yalanını, insanın insana ettiğini anlamam için, bin yaşına mı, gelmem gerekti?


Taş duvarlar, ölümü bin bir çeşit otla birlik olmuş saklıyordu, ama kıyılmış insan emeğini gizleyemiyor, avadanlıkların, moraların arasından su üstünde uçan bir yunusun, salkım salkım üzümlerin ya da parlak, iri demir elmalarının özenle işlendiği bir taş, bir Rum ustanın alın terini akıttığı bir mermer, inadına ölümsüzlüğü haykırıyordu. O ölümsüz taşlar, gecenin çok özel bir yerinde, insan acımasızlığına inat kanatlanıyor, duvar, kapı, tavan birleşip capcanlı küçük kilise oluyordu.


Kilise, insan varlığının, emeğinin, alın terinin sembolü olarak ormanın orta yerine, o ıssızlığa ve yabanıllığa, var olan bütün kimsesizliklere meydan okuyarak gelip yerleşmişti. Keşiş, uzun eteklerini toplayarak küçük çan kulesinin tahta merdivenlerini tırmanıyor, yankılarda büyüyen çanı çalıyordu. Ormana dağılmış, ağaçların arasındaki çakal folları kadar küçük evlerden çıkan kıvır kıvır siyah saçlı, renkli gözlü, uzun burunlu insanlar, mutlu kahkahalarla yollara dökülüyor, açık kalmış kapılarından tedirgin olmadan, küçük düzlüğü tıklım tıklım dolduruyordu... Ve orman vahşiliği yeniyor, dağ taş insan kokuyordu.

Tam o anda, geliyorlardı.

Gecenin o özel anında, göklerin yıldız açtığı saatte geliyorlardı. Taşlar kanat açıp geldikleri yerlere dönemeden, mermer oluktan su içen geyik, başını kaldırıp gökte dolaşan ayı selamlayamadan tersine akan bir sel gibi, ellerinde meşaleleri karşı konulmaz bir ölüm ırmağından farksız kıvrıla kıvrıla tırmanıyor, tek çıkış yolu olan orman kıyısını kesip geliyorlardı.


"Bir düşün dede. Senin Osmanlın yetmiş yıldır şuraya gelip de ev bile kuramadı. Onlar, ta o zaman insan emeğini, insan onurunu dikmişler buraya. Sense kalktın öldürdün. İnsan bu, nasılsa ölmeyecek miydi? Sen ölmedin mi? Bıraksanız da öleceklerdi, hem de, yüreğiniz de damla azap bırakmadan. Ne var ki, yaşadıkça dünyaya, dünyanın kahrolası çirkinliğine bir damla güzellik katsalardı, kötü müydü? Neye yaradı ölümleri? Umduğunuz oldu mu sanki? Bak sen öldün gittin, oysa bura, bu taşlar, taşınıp birinin evinin duvarı da olsa, bu yıkıntı, bu mermer oluk, bu Keşişin Düz bütün öyküsüyle hep var olacak. Dahası da var dede, bir gün birisi çıkıp o küçük kilisenin aynını belki turist gelsin hesabıyla, dikerse buraya, mezarında dört dönmekten öteye ne yapacaksın? Yanlışın ne olacak? Ne olacak bu dağlara çektirdiğin yalnızlık?"


Canı sigara çekiyordu. Çıkardı. Yaksa... Büyüyen ay şafağında durması bile deliceyken, sigaranın ateşiyle, kokusuyla ölüme kolay av olmaz mıydı? Olurdu da, başından beri, ilk slogan, ilk yürüyüş, ilk başkaldırıdan beri kolay av değil miydiler? İsteseler daha ağzını açmadan, daha eli silaha varmadan gırtlağına çökmezler miydi?

Ulaştığı nokta dehşet vericiydi. Ne acımasız bir doğruydu bu? Baştan beri onları bu noktaya sürüyorlardı. Bu açmaza gelmelerini bekliyorlardı.

İlk içeri düştüğünde, sorgulayan polis ne demişti?

"- Sizin ne haltlar yediğinizi bilmediğimizi mi sanıyorsunuz? İstesek hepinizi saklanmış olduğunuz deliklerden bir gecede toplamaz mıyız? Ama zamanı var..."

Zaman ne zamandı?

Öyle ya iki slogan attı, yürüdü sokaklarda diye kimi içeri atarsın? Atsan kaç gün tutarsın? Basını var, muhalefeti var, kamuoyu var. Bunlar var diye, sayıları giderek artsa da, üç beş zibidinin kurulu düzenin canına okumasına göz mü yumacaklardı? O zaman biraz daha palazlansınlardı hele. Sonra gırtlaklarına çöker, ülkeyi kurtarırlardı o üç buçuk anarşistten. Kahraman da olurlardı, böylece. Toplum hastalıklı çocuklarını öldürmek için, belirtilerin ortaya çıkmasını beklemişti. Daha önemlisi onların hastalıklarını kışkırtacak özel koşullar hazırlamıştı.

Sürek avındaki geyik gibi, avcıların önüne sürüldüklerini yeni değildi fark etmesi. Ecevit, devletin içinde kontrgerilla var, dediğinde, solcu paranoyası demişlerdi, solcular da dahil. Tümden ayıkmaları, niçin bunca zaman almıştı? Bir açmazda, kana ve kavgaya bulaşmış, toplumsal köklerini yitirmiştiler anladıklarında. O komiserin tanımladığı, zaman da gelmiş olmalıydı. O güne kadar, başa çıkamayan, günde otuzlara varan ölümlerle, giderek tam bir savaş görünümüne ulaşan olaylara engel olamayan güvenlik güçleri, nasıl olmuşsa bir gecede, 12 Eylül'de bitirebilmişti her şeyi? Nasıl olmuştu da, bunca güçlü olan yasa dışı güçler, tek bir direniş gösteremeden silinmişti, ortadan? Ya diğerleri... Her gün gazetesinde, radyoda en yurtsever düşüncenin kendisininki olduğunu iddia ederek karşı düşünceyi kanla boğmaktan söz eden kışkırtıcılar, sakalı bitmemiş delikanlılar, gelinlik kızlar güpe gündüz sokak ortalarında boğazlanırken, kimlik kariyer, mal mülk sahibi olanlar şimdi nerdeydi?

Her şey için çok geçti artık. Avcılar ardındaydı. O, istemediği bir yerde, düz bir duvara tırmanmaya uğraşıyordu. Tıpkı dedesi gibi... Onun gibi bir yanılgıya ulaştığını dehşetle algılıyor, artık sığınacak bir yeri kalmadığından soyunduğu o yanlışı, kaskatı kesilmiş savunuyordu. Çünkü varlığı, harcanan geçmişin aklanması, o yanlışın herkesin paylaştığı bir doğru haline gelmesine bağlıydı.

Korkusu çözüldü. Komiserin sözünü ettiği zamanı, nihayet fark edebilmek haz verdi ona. Beri yandan hep birilerinin istediği çizgide yürüdüğünü düşünmek, kendini yadsımak gibi geldiğinden itti o bakış açısını. Kim ne derse desin, başlangıç, ulaşılmak istenen için yeterince soylu, duru ve katıksızdı. İzlenen yol yanlış olabilirdi, ama insan kendini savunmak zorunda bırakılırsa başlangıcı unutup yanlışı görmez olurdu.


Başlangıcı anımsıyor muydu? Erinç dolu bir yaşama ulaşmak, suyun başını tutanlardan biri olmak için nesi var, nesi yok tüketirken, tam ulaştım derken, onca yıllık amacına ihanet edip bu savaşa soyunmuştu. Arzularının, belki kendini kanıtlama derdinin, belki bir rastlantının ürettiği bir başlangıçtı. Bir yerde yer alması gerekiyordu, almıştı. Tam karşıda da olabilirdi. Ulusların da tıpkı insanlar gibi sorunlu zamanları oluyordu. Dokuz doğurduğu zamanlar... Sürüklendiğiniz o ortamlarda doğruyu, her zaman doğruyu yapamayabilirdiniz? Yargıyı belirleyen başlangıç ve varılan çizgiydi. Dedesi de böyle bir zamanda bir taraf seçmişti. Başlangıçta doğruluğuna o da inanmamış mıydı? Anlattığında, herkesin olur vereceği soylu amaçlara oturtan kendisiydi tabi ki.

Öyküyü bin bir ağızdan dinlemişti. Sonunda dedesinin o acıklı öyküde sahiplendiği yeri, başlangıçtaki kahramanlıktan bir soysuzluğa kaymıştı. Ucunun kendisine dokunduğunu algılayınca da unutmaya karar vermişti.


Aşağılara, vadinin dibinden bir gümüş yılan gibi süzülen dereye baktı. Ondan ayrılan, sık ağaçların içinde kaybolan yolu araştırdı. Sonra uzanıp başını toprağa dayadı. Toprak yeşil kokuyordu, ham yeşil.

Anlatsaydı ya, dedesi. Doğruyu bir o değil, herkesin bildiği günde değil, o zamanlar anlatsaydı ya. Haklılıklarını da...

"- Anlatsana dede. Bak zamanı yiyoruz, hadi anlat."

Dede dayak yemiş bir köpek eniği gibi inledi. Pos kaşları dağılıp camlaşan yaşlı gözlerinin üstüne dökülmüş, bakamıyordu. Acıdı ona. Yiğit adamın utancı taşınmıyordu. İnsanın utancı yere göğe sığmıyordu, ama erkekliğe soyunmuş, hep onu oynamış insanın ki en zoruydu.

"- Dedik ya, oğul, bir haber gelmiş, Mavra Düzünde muhacirlikten dönen Osmanlı katledilmiş. Keşişin orayı yatak yapan Rum eşkıyası yapmış. Durun dedim bizimkilere, bir aslına astarına bakıp gelelim. Dursun, ben, bir de Sarı Temel, üç kişi çıktık yola. Daha gençliğe yeni durduğumuzdan Rum bize kıymaz diyorduk..."

Dedesi, şu an bile dümdüz doğruyu anlatsa affederdi onu sanki. Oysa o her seferinde ayrıntıları değişen, ama aslını değiştiremediği, o yüzden de bitiremediği bir yalanı sürdürüyordu. Dedesinden yüzünü alıp yere tükürdü. Gene aşağıya, gümüş yılan gibi akan dereye, belli belirsiz ayrılan yola, beklediğine baktı. Bu cılız umudun da, yüzüne tükürdü, öfkeyle.

"- Sen..." dedi. "Dede sen..."


Dede şimdi anlamlanıyordu. O avı tuzağa süren avcıydı. Zamanı yaratan, kuralları koyan başoyuncu. Gücü bundan geliyordu. Diğerleri, onunla gidenler, bak onlar kendine benziyordu. Tek farkları, gücün yanında yer almaları, kazanan yandan olmalarıydı. Ya, zaman onlardan yana olmasaydı. Kaybetselerdi? Yeni hükümetin, Atatürk'ün önünde nereye kaçacaklardı? Gökçeler gibi, sığınacak yer bulamayan bir akrep benzeri kendilerine mi yöneleceklerdi?

Küçükken, Ali'yle birlik, Ermeni, Rum evlerinin yıkıntılarında, masallardakine benzer olağanüstü bir nenler bulacakları umuduyla dolanır dururlardı. Kimi eski bir çömlek, kimi üzerinde Arap harfleri olan bir para buldukları olurdu, bakla bakla yılanlar, fareler ve yığınla akreple karşılaşırlardı. O zaman çığlıkları yere göğe sığmaz eve koşarlardı. Dedesi yüzlerine tükürürdü ilkin. Sonra seyrine doyamadıkları bir oyuna başlardı. Akrebi boşluğa çeker, dört yanını ispirtoyla dolaşır, verirdi ateşi. Garip, şekilsiz, ölüm yüklü yaratık binlerce yıldır ateşi tanır, gücünü bilir olmalı ki, aleve doğru yürümez, ortada döner dururdu. Sonra... Kuyruğunu kıvırır, beline saplardı.

Dedesi gözlerinde garip bir ışıkla:

" Hayvan hayvanken aşağılanmaya dayanamadı, bir de insanı düşün, çıkış kapısı bulamayan insanı."

Sorun çıkış kapısı bulmaktaydı. O kapıyı bulan yasayı koyuyor, sırasında yanılgısını yasa yapıyordu. Ya bulamazsa? İğne usul usul arkaya doğru kıvrılıyor, belin üstünde gergin bir yay gibi titreyip...

İlk, sınırdan geçtiklerinde düşmüştü aklına bu. Filistin'e gitmek moda mıydı ne? Yoksa direnişin kutsal kabesi miydi, Filistin? Sınırdan öte yana geçliğinde toprağa değil, sonu bulunmayan bir dipsiz kuyuya adım attığını sanmıştı. Dönüşü yoktu. Dev bir makasın ağzındaydı ve usul usul kapanan bıçaklardan kaçamıyordu.

Uzun, ilkel, sanki beş yüzyıl öncelerde yürünmesi gereken bir ortaçağ yolunu aşarken aklı, hep bu iki ağzı keskin bıçak hesaptaydı. Değil çözümü, sorunu bile tam bulamıyorsa da, tek umudun kazanmaya kaldığını hissediyordu. Önünde kurulu bir makine giden Yakup'a ilk kez belli ettiği bir kuşkuyla sormuştu.

"- Kazanamazsak ne olur?" Bunun yanıtını çok iyi biliyordu ama, sormuştu işte.

"- Kuşku inancı yıkar. Kazanacağız, halkımız yenilmeyecektir," demişti, Yakup.

Arkasında homurdanarak yürüyen kırk beş milyonun gücünü mü, duymuştu ne. O çıplak tepeleri, tarihi ve geleceği dolduran kırk beş milyon… İyi de diğerleri, karşı gruplar da aynı şeyi söylüyordu. Onlar da halkı arkalarına aldıklarından dem vuruyordu. Ne garip, Filistin kampları tuhaf bir tapınaktı. Karşıt guruplar, aynı yerde yeni silahları, gerilla taktiklerini öğrenirler, birbirine yan bakmazlar, Türkiye'ye dönünce...

İnsan eylemin içinde kendini göreceği boy aynası bulamıyordu. Bulduğu olursa da bilinçle algılayamıyordu. Yanılgıyı bir sabah aydınlığında Mavi Kız'ı severken dile getirmemiş miydi, kendisi?


Kırmızı bir şafak, perdenin kenarlarından sızıp Mavi’nin üzerinde, yağmur düşmüş bir portakala benzettiği nemli göğüslerinde düğüm oluyordu. Az sonra yeni bir yürüyüşe gideceklerdi. Belki de birileri o yürüyüşten geri dönmeyecekti. İnsan, kalabalıklarda, ölümün gelip kendisini bulmayacağına öyle inanıyordu ki, eğer onunla gitmezse, Mavi ölebilirdi.

Kaygıyla konuşuyordu:

"- Halkı kurtarmak dedin? Kimden? Kurtulmayı istemeyen bir halkı kendinden mi kurtaracaksın? Çözüm bu değil. O halkı eğitmeli, doğruyu seçer hale getirmeli."

Bunu kim bilmiyordu ki? Biliyordu da niçin yapılmıyordu? Yapılsa çözüm müydü? O zaman da bilmiyordu, şimdi... Dünyanın dört bir yanında çözümü bilmeden, çaresizliğinden kendince çözümler üreterek, sonunda gene çözümsüzlükte ölen, öldüren iyi niyetli insanlar vardı. Sonunda akrep gibi kendine dönen insanlar vardı.

Mavi kız şehla şehla gözlerini açarak boşversene der gibi ellerini sallardı.

"- Kim eğitecek o halkı? Osmanlı altı yüzyıl geri bırakmış egemen olması gereken ulusu. Ya öncesi, Selçuklu ne yapmış sanki? Saadettin Köpek'i hatırla, adı ne güldürmüştü bizi. Moğol'la işbirliği yapıp kendi halkını kırdıran beyleri hatırla. Şimdi onca yıla gereksinme var. Kim bekleyecek, kim yapacak? Herkesin dolacak havuzu var. O zaman, suyun başını tutanın bir umudu kalır. Halkın gözünü açmaması, ortaçağ inanlarını santim aşmaması. O zaman onun yobazlığını sömürür, koyun sürüsü gibi güdebilir. Dedik ya kim yapacak?"

Çözüm sözcüklerde çok basit duruyordu.

"- Eğer, Atatürk bir on yıl daha yaşasaydı."

Bu hayalciliğe kızardı, Mavi.

"- Ama öldü. Atatürk binlerce yıl yaşayıp bu halkı koruyamazdı ya, hem bil ki, tam zamanında öldü. Yaşasaydı kahrolurdu. Adamın ölüsüyle bu kadar uğraşıyorlar ya dirisine ne yapmazlardı? Şimdi görev bizim."

Öyle iterdi onu kız. Doğrulur, uzun saçlarını bir yağmur gibi, biçimli omuzlarına boşaltarak az biraz dargın giyinmeye dururdu. Sonra, döner sitemli sitemli bakardı.

"- Seni anlamıyorum. Hep kuşkulusun. Korkuyorsun, diyemiyorum. Halkı kendi dışında alıyor, kendini halk saymıyor, tanımadığın için de sorunlarını kavrayamıyorsun. Oysa senin sorunların halkın da sorunu. Bu kadar çok sorguladığın bir davayı nasıl savunursun?"

Kapıya doğru yürürdü öyle dargın. Sonra onu yakalayacak bir şeyler bulur ya da bulmayı beklerdi. Bulup, iletişimi tekrar kurunca odaya sanki koca bir deniz dolar, dört yan maviye ağardı.

”- Ne işin var senin bu hareketin içinde?"


Ne işim mi var? Ne işim olabilirdi? Sen vardın ya, Mavi Kız. Sen neredeysen, ben ordaydım ya. Başlangıçta, hangimiz için bu denli rastlantısal değildi. Başlangıçta, sadece gökyüzünü maviye boyamıyor muyduk? Nereye varacağımızı hangimiz biliyorduk. Bir oyun değil miydi her şey, bir mahalle kavgası?

Sadece, dünyayı değiştirebileceğini sanmak, o kadar korkunç değildi. Sanki binlerce yıldır ilk kez onlar, başka türlü düşünüyor, haykırıyorlardı. Parmak uçlarına basarak yürüdükleri sokaklarda, ayak seslerinin yeri göğü tutması onca ezilmişlikten sonra sevimliydi.

Bütün istedikleri gökyüzünü maviye boyamaktı.

O zaman sadece sestiler. Müthiş bir türküyü aynı notada, tam havasında söyleyen tek ses. Birileri o sesten korktu. O zaman karşıtlar üretildi. Özünde aynı sesin parçaları karşıt yapılıp, şiddetle ağdalanıp önlerine sürülmedi mi? Ses, o zaman somutlaştı, maddeleşti. Belirlenen hedefi şaşırıp, gösterilen yeni hedeflere yürüdü. Karmaşa başladı.

Kan aktı. Oradan buradan boğazlanmaya başlandılar bir bir. Önce korkutulmak için, sonra yok edilmek için.

Artık rastlantısal değildi. Sorarsan idealler için, insanların iyiliği için kardeşler öldürülüyordu. Tuhaftır, tarih boyu, öldürmenin büyük günah olduğundan ve barıştan dem vuran dinler ve ideolojiler için her kezinde ne çok insan öldürülmüştür.

Mavi Kız, parçalanan bir yürüyüşte öldü. Kanı korkuyla koşanların ayaklarının altında köpürdü köpürdü bitti. Artık yanılgı başlamıştı. Artık ödünsüz, katı, tek doğrucu, yanılgıda taş kesilip sürdürülmeliydi. Savaş elde etmek için değil, var olmak içindi.

Bahar Ankara'da kelebek gibidir. Öyle güzel, öyle kısa ömürlü. Çankaya sırtlarından yürüyen akşamlarla birlik hanımeli ve iğde kokusunu getirir bahar. Ola ki, yaşınız on sekizdir ya da yetmiştir, ama yüreğiniz yetiyordur henüz, bahar sevmek zamanıdır.

Değildi. Akla sığmaz bir bağbozumunu yaşayacaklardı. Yaşamak, sevmek, sanki yarınları varmış gibi, sanki sonraları varmış gibi erteleniyordu. Sevgiliye söylenecek en güzel sözler bekletiliyordu. Şimdi daha önemli işleri vardı. Atatürk'ün ölümünden bu yana biriken, devletin, toplumun ürettiği baskı, zülüm ve haksızlıkları algılıyor, toplum adına, gelecek adına, toplumu pisliklerinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Sadece tepki, sadece tavır, sadece başkaldırıydılar. Onları sihirli bir kavalla istediğiniz yere sürerdiniz. Ne var ki, kaval ve kavalcı bir tane değildi.

Yürüyorlardı.

Güneş, Ankara kalesinin üstünde bir top olmuş dönüyordu. Tandoğan iğde kokuyordu. Kiraz ağaçları çiçeğe durmuştu. Uzun sıcaklara daha çok vardı. Ecel, tam tepede, elinde tırpanı körpe cana düşkün bekliyordu. Nasıl ki, 60 İhtilalinin vaz geçilmez piyonlarıydı gençlik, gene öyle önlerdeydiler. Ama bu kez hazırlıklıydılar. Yukarılarda bir yerde, bir alıcı kuş, gözlerinde timsah yaşları bekliyordu.

Altmış'ın cumhuriyet bekçisi gençliği, kendisine yüklenmiş misyona deli divane sarılmış yürüyordu. Altmış'ta, hareketin içine halkı çekmek, eylemi meşrulaştırmak için kullanılmışlar ve Türkiye'yi kurtarmışlardı ya gene kurtaracaklardı.

Bir düğüne gider gibi, sevgilinin elinden tutup uzun ağaçların altından gezintiye gider gibi, yürüyorlardı.


Dört yan polisti, dört yan duvar. Mavi kız elindeydi.

Mavi Kız, o gün öldü. Ölüm davuluyla, zurnasıyla gelmedi. Ölüm sinsi sinsi, pusuda, kurarak tuzağını bekledi. Mavi yurdu için, anlatamadığı sevgisini haykırmak için öldü. Sokaklarda bağırarak yürümekle, yurdu sevmenin ne ilişkisi vardı? Anlatmanın başka bir yolu olsaydı, gösterselerdi, onu yaparlardı.

Bir koyun boğazlanır gibi sokak ortasında boğazlandı. Kimsenin kılı kıpırdamadı.


"Beni ayakta sadece korku tutuyordu dede. Hiçbir şey anlayamadan öylece, ölümün ağzında dikiliyor, kargaşanın bitmesini bekliyordum sanki. Mavi Kızın düştüğünü görmedim. Onun vurulup tek bir kanat çırpmadan düştüğünü görmedim. Yalnız avucumdaki buz kesen elinin, an bir an ölümü kucaklayışını duyumsadım. Garip değil mi, şu anda hiçbir şeye, Mavi Kız'ın gerçekten olup olmadığına bile emin değilim. Yetmiş altı diye bir yıl oldu mu, ona bile emin değilim. Tüm insanlar unutmuş. Bizi günah keçisi yapıp unutmuşlar. Beş bin insanın öldüğü yetmişli yıllar unutuldu. Emin değilim, dede. Mavi'yi bir haklılık bulmak için mi, uyduruyor belleğim, senin kendine haklılık üretmen gibi. Değilim de, avucumdaki o eli, an bir an çözülüşünü... o buz kesişi..."


Gökçe yerinden doğrulup esen rüzgârın önünde dikildi. Artık umutla bakmıyordu. Göze oynaş geldiğinden dağların üstünde usul usul kıpır kıpırdanan gümüşi çizgiyi izliyordu ara ara. Dedesini düşünüyordu. Altmış yıl önce, bir ulu gecenin başında iki arkadaşıyla bir sırtlan gibi ava çıkan dedesini.

Çamların arasından, düzenlerini iyice olgunlaştırarak geçmiş olmalıydılar.


Sonun öyle geleceğini kestiremeden, hızlı yürümüşler, ağaçları aşıp kilisenin ardına dolanan yamaca vurmuşlardı. Tam buraya ilişmişlerdi, teker teker.

Birden büyüyen, bütün dünyayı kaplayan ayla burun buruna gelmişlerdi. Hiç ayı öyle büyük görmemişlerdi. Sanki ayın içindeydiler. Korkmuşlardı.

Yusuf, Sarı Temel ve Dursun sine sine, çamların içinde zor fark edilen kalın kereste duvarlı eve sokulmuşlar, niyetlerini yeniden hesaplamışlardı. Keşişin olası altınları orda olmalıydı. Ve kadınla; ergenliklerini azdıran kadınlar, hesabı sorulamayacak kadınlar. İnce kan oluklu Sürmene bıçaklarını avuçlarında sıkıp duvar boyu, seslerini aldıkları kadınları görecekleri ışık sızan bir aralık aradılar.

"- Bugünler son," demişti, Yusuf. "Kemal Paşa gâvuru denize döktü. Döktü de düzenini oturtmasına var daha, oturtsa gücünün buralara erişmesine var. Çok değil ama. Bugünler son, bu karışıklıkta, bu siste..." Oturdukları harmandan yukarılara, çamların altında solgun ışıklarıyla canlanan Rum evlerine bakmıştı üçü de, bakıp yeşertmişlerdi düşüncelerini.

"- Bu dumanda kurt ne yapmaz." demişti, Dursun. "Ne yapıp da yanına kalmaz."

"- Öyle," demişti, üçü de.

Yusuf, kural koyucuydu. Yanlışlığı doğrulayandı. İnsanların düşünmesine olanak vermeden, eksik gedik bırakmadan, kafalardaki bütün soruları öldürerek saldırtandı.

"- Bir mübadele lafı gidiyor, gidecekmiş Rumlar. Yerleri biz dururken dışardan gelen Türklere verilecek."

Kıvır kıvır siyah saçlı, ince belli, yaprak gözlü Rum kadınları ve sarı altınlar, keşişin küple sakladığı Pontus altınları... Nasılsa gitmeyecekler miydi? Öyle yürümüşler, yürüyüp ayın tüm dünya kesildiği küçük düzlüğe erişip bir sırtlan gibi tırnaklarını geçirmişlerdi.

"- Ben pencereye gidiyorum," demişti, Dursun. O mavi gözlü gelin, orda.."

Rum erkekleri belirsizlikte beklerken, dönen ve çoğu acılı Türklerin saldırısına uğramamak için ormanlarda, evlerinden uzakta saklanıyorlardı. Dursun, Ağustos gecesinin sıcağından nefes almak için aralanan pencereden gelinin yanına kaydı. Berikiler kapıya dayandılar direk. Kapı kolayca açılabilecek gibi değildi.


- Ey gidi dede! İnsanın inanacağı tek şeysi kalmaması en kötüsü.

Dede, saklanacak tek bir yeri kalmamış çakal gibi, harmanın ortasında duruyordu. Artık bir olağanüstülüğü yoktu. Artık kimse kahraman değildi.

Yüreği dağ kadar ağır bir kahırla dolmuştu. Çığ düşen çimenlerin üstüne uzanıp ağladı. Gözyaşlarıyla birlik yalnızlığı, kimsesizliği, bütün yürekliliği aktı gitti. Kendini akrebi seyreden çocuk gibi, büyük bilinmezliklere kanat açmış, meraklı, onca korkak, onca masum buldu.

Ay, küçük bir buluta takılmış, uçuk bir fosforla yanıyordu. Yaşlı gözlerle mavi aydınlığa, göğün derinliklerine baktı. O zaman ormandaki garip, ağır sessizliği hissetti. Tek bir gece kuşu ötmüyordu. Doğal olmayan derin bir sessizlik vardı. Doğa, kendi dışında bir şeylere tepkileşiyor, karanlığına çekiliyordu.

Umut tükenmişti. Kaçsa, nereye kaçacaktı? Çoktandır, gidecek hiçbir yeri olmadığını biliyordu.

- Alın beni, diye mırıldandı boşluğa. Gelin alın.

Kimse gelmedi.

Tam uca, aydınlığın ortasına yürüyüp, hiç saklanmadan dimdik durdu. Rüzgâr uzun saçlarını yüzüne doladı.

- İyi ki, gelmedin. İyi ki, ihaneti seçtin, dedi, gümüş dereden ayrılan yoldan gelecek beklediğine.

Gelseydi, umudu çıkıp gelseydi, ihanet etmeseydi, nereye gidecekti sanki? Dünya, bir devir sevdayla büyüttüğü çocuklarını şimdi yiyordu.

Ali’yi, ihaneti seçeni düşündü. Akrep kovaladıkları günden bugüne az yol gelmemişlerdi. Biri burada, biri büyük şehirlerde, ikisi de birilerinin öcüne soyunup aynı düşüncede büyümüşlerdi. Büyük şehrin belası daha bir büyüktü. Ondan dolayı o, daha onulmaz dertlere düşmüştü. Diğeri, hep keskin, hep sivri uçlarda değil miydi sanki? Şimdi aynı noktada olmayışları nedendi peki? O, ölümü öğrenirken, diğerinin ihaneti öğrenmesi sadece saçma bir rastlantı değil miydi?


Dönünce bir gece yarısı, çocukluklarında oturdukları düzlükte bulmuştu onu. Şafağa kadar oturmuşlardı. Yabancılığını, tedirginliğini algılamıştı ya, başka seçeneği mi vardı? Kime güvenebilirdi artık?

"- Elimden tut," demişti." Her ne kadar köprünün altından çok sular akmışsa da, tut elimden, aynı çizginin adamı değil miydik? Buraya niye geldiğimi bile bilmiyorum, ama gitmem gerektiğini iyi biliyorum. Silah, mermi..."

Onun gevelediği sözcüklerde kesin bir olmazlık vardı, ama o zaman görememişti. Öyle ya, herkes bir yerlere sığınmak, saklanmak, kendini unutturmak derdindeydi. 12 Eylül her bir şeyi bıçak gibi kesip atmak kararlılığındaydı. Hem de öyle bir kararlıydı ki, bir ihbarla masum insanların bile ocağı sönüyordu.

Ali silahların toplandığından dem vurmuş, olmazlanmıştı. İnanmamış, sabırsızlanmıştı. Onun korkusunu, yabancılığını anlamıyordu. Köşeye sıkıştırılmış bir hayvan gibiydi ve artık ne çıkarsa önüne dövüşmeye hazırdı. Müthiş bir aşağılamayı sözcüklere yüklemiş, saldırmıştı. Geçmişte köyde öldürülen bir kadını anımsatmış, tehdit etmişti. Ali hemen anlamış, kül kesilmişti. Yine de yakasını bırakmamış, sözcüklerin vuruculuğunu kullanmıştı.

"- Yoksa, o kadını duymayan kalmaz," demişti.

Hemen teslim olmuştu, Ali. Çok çabuk yön değiştirmesinden kuşkulanmalıydı. O sırra çok güvenmişti.

"- Derede biri satıyormuş, bir bakayım," demişti. Ayrılmışlardı.


Kilisenin taşları arasına saklanmış birkaç yarasa, başını alıp beceriksiz, dalgalı uçuşlarla aşağılara atıldılar. Ay aydınlığı, o denli güçlüydü ki, çamların üstünde bir gümüş nokta oluncaya değin gördü onları. Bir şey onları yerlerinden etmiş olmalıydı. Hassas kulakları doğal olmayan titreşimleri almıştı.

Ordan gelmiş olmalıydılar. Dedesinin ve Sarı Temel'in kışkırttığı köylüler, o çamların içinden yamaçlara sarılıp tepeye çıkmış olmalıydılar. Bir bölümü de, düzlüğün tek çıkış yeri olan ormanla birleştiği yeri kesmişlerdi.


Uzun palaları, çifte su verilmiş ama paslı kılıçları, ağızdan dolma tüfekleri, kazma ağzından bozma bıçakları vardı. Hiçbir silahları olmasa da, uzun savaşın güçlü nefret ve korkularıyla dişleriyle boğmaya, parçalamaya hazır çıkıp gelmişlerdi.

Ala karanlıkta, bir ürkütücü yığın olup düzlüğü çevirdiler.

Keşiş, gelin akı badanalı evinden çıkıp mavi ay ışığında, acının hayvanlaştırdığı yüzlerde tanıdıklık aramıştı, ölüm ve kan dışında. Çok zamandır, hiçbir şeyle tatmin olmayan gözlerdeki o buzdan bakışı görünce, insan merhameti üzerine her iki dinde de söylenen birkaç sözü de unutmuş, korkuya teslim olurken mırıldanmıştı.

"- Birileri sizi kışkırtıyor, yalan söylüyor. O evde iki kadını ırzına geçip öldürmüşler, hangi dinde var bu?"

Yusuf'la, Sarı Temel sararmıştı.

Kapıyı kırıp içeri girdiklerinde, donmuş kalmış kadınlara ürkütücü gözlerle bakarken, acemi elleriyle nereleri gelirse oraları ellemeye çalışırken, odanın kapısı geriye yatmış ve Dursun yüreğinin orta yerinde bir bıçak, öyle anadan doğma yerevine yuvarlanmıştı. Bıçak yerinden fırlamış çıkmış, kan ta tavana değin fışkırmıştı. O zaman, işte korkuları panik olmuş, önlerine ne gelirse doğrayarak...

Sarı Temel, kalabalığı önüne alarak bağırdı, arkadan.

"- Mavra düzünde öldürdükleriniz yetmedi mi? Yetmedi, bir de. Dursun kardaşımı katlettiniz, durduk yere.”"

"- Ne Mavra'sı kardaşlarım? Tam barış gelmişken, tam bağımıza bahçemize dönecekken, tam..."

Keşiş umarsız, çemberin orta yerinde dört dönerek, anlar birilerine bir ömür vermeye hazır arandı durdu.

"- Yüzlerce yıldır beraberiz, yüzlerce yıldır..."

Yaşlı bir kadın sıyrıldı kalabalıktan, yanında Yusuf'u sürükleyerek. Elinde, alev alev yanan çaput bağlı meşalesi ve sıkıca kavradığı uzun saplı kör tırpanıyla gerçek dışı gibiydi.

"- Bak hele keşiş, bak hele. Kim yaptı bunu? Kim öldürdü bebelerimizi, süngü ucuna takıp, kim geçti kızlarımızın ırzına Urus'la birlik? Yetmedi mi, keşiş, şimdi de Mavra düzü ha..."

Yırtıp açtığı göğsünü aydınlattı meşale. Memelerinin olduğu yerde hala irin akan pis, geniş bir yara vardı salt. Keşiş önce yaraya, sonra kadının yüzüne baktı. Tanıdı. İrkildi. Hiç affetmeyecek bir düşmanla karşılaşmanın sıkıntısı, bir dehşet olup yüzüne yansıdı.

"- Rabia!" dedi fısıltıyla.

Kadın, dişsiz ağzını açarak zalimce gülümsedi.

"- Tanıdın, değil mi?" Yanında dikilen Yusuf'u çekeledi.

"- Vur Yusuf!" dedi. "Vur ırz düşmanına."

Elinde tırpanla donmuş kalmış genci iteledi. Tırpan ışıklandı havada. Keşiş, yukardan gelen ölümü engellemek için bilinçsizce ellerini kaldırırken, şaşkınlıkla Yusuf’a bakıyordu. Bir yandan da Tevrat’tan bir bölüm okuyordu. Musa’ya inen on emirden ilkini.

- Asla öldürme! Öldürdüğün yakının olabilir.

Ay ışığında ışık saçan bir kılıç oldu, uzun kör bıçak. Elleri doğrayarak İndi.


Keşişin bedeni daha soğumadan kiliseyi yakmış olmalıydılar. Yusuf dedesi, öz babasını, Gülizar anasının büyük sevdasını kör bir tırpanla ikiye biçmişti.


Sigarasını ormanlara savurdu Gökçe, kendi kendine söylendi:

- Çok alçaksın dünya! İnsan gücünün ve güçsüzlüğünün tüm sınırları sende. İçindeki şeytan böbürlenmemize kahkahalarla gülüyor olmalı.


Üç kısa ıslık duyuldu. Ali çok yakında olmalıydı. Başını çevirip baktı. Mermer oluğun yanındaydı, çaprazda durarak ateş hattının dışına çıkmış olmalıydı, ya diğerleri? Ötekiler de, saklanabilecekleri tek yerde mora dikenlerinin ardındaydı, her hal. Ne kolay hedefti şimdi. Yine de istese kaçardı. Hiç olmasa denerdi. Dik yamaçtan çamlara değin bomboştu. Bir adım atsa, yuvarlansa, onlar düzlüğün ucuna varıncaya değin çoktan ağaçların arasında yitip giderdi.

Nereye gidecekti? Gelirken, oradan sınıra ulaşır, İran'a geçerim diye düşünmüştü. Irak'a karşı savaşacak paralı asker aldığını duymuştu. O zaman düşünmüştü, işte. Şimdi, o düşüncenin sadece buraya gelmesi için aklının ürettiği bir neden olduğunu fark ediyordu. Gidecek hiçbir yeri yoktu.

Kendini uzaydan dünyaya düşmüş, yurduna hiç dönemeyecek biri gibi algıladı. Şu anda, Türkiye'nin yüzlerce yerinde binlerce gencin aynı konumda olduğunu biliyordu. Belki, yasalar onlara içeri tıkmaya ya da ipe çekmeye yetecek kadar suç yüklemiyordu, ama gidecek bir yerleri yoktu. Artık bu dünyalı değillerdi. O büyük sarsıntıda, dünyalarını yitirmişler, bu dünyaya sığamayacak kadar büyümüşlerdi. Dengeyi bir türlü tutturamayacaklar, bir türlü dünyanın istediği insanlar olamayacaklardı, kimse de onları ne anlamaya çalışacak, ne de acıyacaktı.

Ne demişti, yaralandığında onu evinde saklayan Kıbrıslı kız?

"- Sorarsan kimse, savaşı istemez. Yine de bir ulus göster bana ki, katıldığı her hangi bir savaşın kutsallığını savunmasın. Başka türlü kimseyi savaşa süremezsin ki. Başka türlü kimseye, git öl, ben istiyorum, diyemezsin. Asıl sorun savaştan sonra sağ kalanlar için... Artık katıldığı savaşı, öldürdüğü insanı, ölen arkadaşını sorgulayan insandır o. Böyle birini de kimse istemez. Onlarda, ya kimsenin kendilerini anlamayacağını bildiklerinden, ya da kahraman olmanın yolunun savaşı savunmaktan geçtiğini anladıklarından olsa gerek, müthiş bir savaş yanlısı kesilirler. Başka türlü, ya hapse, ya tımarhaneye gideceklerini bilirler tabi. Bir de, kimlik derdi. Lağım temizleyen de önemli sayılmak ister, cumhurbaşkanlığı köşkünde oturan da, pezevenklikle geçinen de. Herkes cumhurbaşkanı olmayacağına göre... Yanlış da olsa insan yaptığını savunur. Onu güzelleştirir, büyütür. Sizi de anlamayacaklar. Siz de yanlışı savunup olağanüstü bir geçmiş yaratacaksınız kendinize. Belki de tarihin tekrarının altında birazcık da bu yatar.

"- Ya diğerleri? Karşıt grup, komünistlere karşı ülkemizi savunduk diye mi, övünecekler? Maraş'ta, Çorum'da tüyü bitmemiş çocukları ondan mı yaktık, diyecekler?" diye sormuştu, Gökçe.

"- Onlarınki, iyice acıklı. İnandıkları anlamsızlaştı. Birileri adına savaşıyorlar. Sadece size engel olmaya kurulmuşlar. Onlar hiçbir yere tutunamayacaklar. Boş bir geçmişle övünen mahalle külhanbeyleri gibi boşluğa düşecekler ya da var olmaları için yeni karmaşalar yaratacaklar. Sizler ve onlar ancak toplumda çöküş varsa yaşayabilirsiniz."

Yüreği burkuldu.


Çimenden gözlerini gökler kadar açarak kendine bakan Mavi Kız'a gülümsedi.

- Gördün mü? dedi görüntüye. Ben haklıydım. 68 modaydı. Bir solukluk, insana onurlu devirlerini anımsatan bir moda. Ondan göklere çıkartılıyor. Oysa biz kemikleşmiş bir yaşam tarzıyız. İşte bunu bağışlayamazlar. İnsanları, dağ başındaki çobanı bile kendini, düzeni sorgulamaya ittik. İzlediğimiz yol yanlış olabilir, ama yaptık bunu. Bitirmek istiyorlar, ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bilmiyorlar. Birileri anımsamasın diye bellekleri bile kazımaya uğraşacaklar. Bizi bırakmayacaklar.

Mavi Kız:

- Boş ver, herkes başkaları doğrulasın diye yaşarsa Spartaküs olur muydu? Boş ver, biz, doğru bildiğimizi yaptık. Daha iyi bir doğru üretselerdi onu yapardık. Hiç olmazsa bundan sonra ayaklarının altında kalanı da düşünürler."

Hüzünle başını salladı, Gökçe.

- Ama, benim gidecek hiçbir yerim yok. Bizi onlar üretti, ama neden bağışlayamıyorlar, anlamıyorum.

- Gidecek yerin var, dedi Mavi.

Birkaç kır menekşesi, aslanağzı, kekik oldu, dümdüz çimen oldu, yitti gitti.


Ardındaki ayak sesine döndü.

- Geldin mi? dedi Ali'ye

Ali nedense öksürdü.

- Geldim, dediklerini de aldım. Orda taşın dibinde hepsi.

Biraz daha yaklaştı, Gökçe'ye. Anlamsız bir gizlilikle fısıldadı.

- Sanki, bir hışırtı duydum arkamda. Ne olur ne olmaz, silahını eline al.

Gülümsedi Gökçe. Onun ne yapmaya çalıştığını bildiği halde, dediğini yaptı. Ağır ağır gösterilen yere, büyük mora kafuluna doğru yürüdüler. O birkaç adımda, yakalanırsa yatacağı uzun hapislik yıllarını düşündü. Yanlışlarıyla, doğrularıyla boğuşarak, kimi kendini aklayarak, kimi mahkûm ederek geçecek uzun yıllarını. Çıktığında doğrular iyice değişmiş olacak, hiçbir şeyin yanlışını kestiremeyecekti. Bir tabaka tütün yüzünden hapislerde sürünen biri, şimdi dört yan yabancı sigaralarla doluyken ne düşünürdü acep? O hapisteyken dünya hızla değişecek, insanlar günahlarının üstüne çabucak sünger çekip, gençleri sürecekleri yeni ürkünçlükler üretme derdine düşeceklerdi. Kimse onları anımsamayacaktı bile. Şimdi içine düştüğü uzaklıktan çok daha uzaklara yuvarlanacaktı. Beri yandan, parasız pulsuz hapislik... Asılmak da vardı ya. Katıldığı eylemleri düşündü. Hiç tanımadığı, nasıl bir insandır, hiçbir zaman öğrenemeyeceği, belki de dünyanın en erdemli insanını, sadece okuduğu gazete, gittiği kahve ya da çevresindeki arkadaşları nedeniyle belli bir kimliğe dahil edip öldürdüğünü, yaraladığını düşündü.

Yerdeki paketi almadan dikildiler. Cebinden sigarasını çıkardı. Aldırışsız yaktı. Dumanını nerdeyse bütün göğü kaplayacak dende büyümüş aya doğru üfledi.

Hep belli bir uzaklıkta durmaya çalışan Ali'ye göz attı. Onun yerinde olmak istemezdi. Bu ihanetin ağırlığını bir ömür nasıl taşıyacaktı? Bir gülümseme dolaştı yüzünde.

- Biz bittik, bitti, dedi. Senden benden belli bu.

Ali, şaşkın mırıldandı.

- Ne, anlayamadım?

- Ne çabuk büyüdük, değil mi?

Derin derin nefes aldı, kollarını açıp, gümüş bir örtüyle sarılı tepelere, uzak ormanlara, kuzeyde gözükmeyen şehrin ışıklarıyla pembeleşmiş gökyüzüne baktı. Bakışları yakına, kiliseye çevrilince yumuşadı, hüzünlendi.

- Yusuf dedem, burada Rabia büyükannemle Keşişi öldürürken, yakarken bu evleri, gerçek babasını öldürdüğünü biliyor muydu acaba?

Ali şaşırmıştı:.

- Sen bu hikayeyi duymuş muydun?

Yanıt vermeden yürüdü iki adım kala durdu. Yüzüne dikkatlice baktı.

" Ne fark eder," diyecekti. " Dedem, bilmeden öz babasını öldürdü, bilerek kızını. Öldürdüğümüz herkes bir yerden yakınımız olamaz mı, yok ettiğimiz her şey bizim bir parçamız değil midir? Sen bana ihanet ederken, satarken beni ölüme, akraban, çocukluk arkadaşın olduğumu bilmiyor muydun? " demedi.

- Ben, dedi. O seni korkutan olaydan kimseye söz edemezdim. Boşuna korktun.

Ali bu candan üzüntüyü anlamazlıktan geldi, üstüne gitti inadına. Kendince vurulabilecek neresi varsa, oradan vurmaya kararlı konuştu.

- Senin için anasını dilendirerek Ankara'da orospularla geziyor, dediler, bunu yapmışsan, o hainliği niye yapmayasın?

Gökçe bu anlamsız, yerden bitme, ama apaçık kışkırtmayı fark edemedi.


Çok sonraları Hacer Ananın fındık parası diyerek gönderdiklerinin, aslında dilenerek kazandığı paralar olduğunu anlayacaktı. Bir akrabasına denk gelmişti Ankara’da. Adam, sanki yarada bıçak çeviren bir edayla, nenen dileniyor, sana para gönderiyor, sen de buralarda geziyorsun, diyecekti. Delirecekti nerdeyse. Oturup daktiloda bir mektup yazmıştı, Hacer Anaya başkalarının ağzından, öldü dedirtmişti, kendi için. Çok geçmeden de Hacer Ananın öldüğünü duymuştu. Aranıyordu o günler, gelip mezarını bile görememişti. Ordan buraya, ne yapabilirdi? Onun dilenmesini o istememişti ki. Duyması bile hayli zaman almıştı. Şimdi bu haksızlıktı?


Tükenmiş sinirleri yay gibi gerildi. Ağlamaya dönen kabullenmiş yüzü, kaskatı öfke kesildi.

- Hangi şerefsiz bunu söyledi?

Ali, üretebildiği öfkeden memnundu. Ne var ki, istediği bir başka sorumlu aranması değildi. Bu tepkiyi azaltabilirdi. Bu güne değin hiç bir riski açıktan göğüslememişti. Şimdi yaparsa ölebilirdi, ama eğer umduğu gibi gelişmezse her şey, bundan sonraki yaşamı ölümden beter olacak gibiydi. Yüzbaşı hiç de, anarşistleri yaşatmam, düşüncesinde değildi. Silaha sarılmazsa, kimse ateş etmeyecek, demişti erlere. Ne olacaktı, peki? Üç gün sonra Gökçe, içerden çıkacak, sonra...

Bir iki adım yerinden oynadı. Böğürtlenlerin hizasından iyice uzaklaşıp Gökçe'yi ortada bıraktı. Nefret ediyordu. Hep etmişti, şimdi çok net duyumsuyordu. Çocukluğundan beri onun övülmesinden, örnek gösterilmesinden bıkmıştı. Öldürecek ve ölecek kadar nefret ediyordu.

- O şerefsizlerden biri benim.

Söyleyip gözlerini yummuştu. Gökçe'nin silah tutan elinin havaya kalktığını görmüştü, son anda.

Namlu önce Ali’yi hedeflemiş, el tetiğe kilitlendiği anda birden yukarıya, gökyüzüne, yükseklerde kendi uzak dünyası gibi yanarak yüzen aya çevrilmişti. Tetiğe bastı. Orman, altmış yıldır ilk kez yüreğinden titredi. Sisli dağlar, uzun yankılarla büyüdü büyüdü.

Mora kafulunun ardındaki, çoktandır onu hedefleyip bekleyen uzun namlulu, geniş çaplı tüfeklerin aç ağızları ateş ve barut kustu. Gece, o soylu yediveren gül gibi durmadan yıldız açan gece paramparça oldu. Zayıf vücudu, güçlü kurşun darbeleriyle bir o yana, bir bu yana savruldu. Sonra dalından kopan bir çınar yaprağı gibi usul usul, Mavi Kız'ın topraktan, gülümseyen yüzüne doğru düştü.


Jandarmalar, yerlerinden çıktı. Başlarındaki genç yüzbaşı, yere düşmüş tabancayı aldı, baktı. Ardından kendi dünyasını özleyen gözleri ateş gibi yanan Gökçe’nin yüzünü ay ışığına çevirdi. Elindeki feneri gözbebeklerine tuttu, bir tepki yoktu.

- Ölmüş, dedi askerlere.

Sonra başı elleri arasında, çökmüş kalmış Ali'ye çıkıştı.

- Hani bir orduya yetecek cephanesi vardı. Topu topu bir kaç mermisi varmış, onu da... Hadi arayın her yeri.

Cesetten biraz uzağa çimene oturdu. Hayranlıkla, aşağıdaki vadiyi, dağları, gökyüzünü seyretti. Ağzı acılandı.

Ne demeye ateş etmişti durduk yere? Bu muhbiri vursaydı hadi neyse? O kadar mesafeden kör bile şaşırmazdı.

Geldiklerini anlamıştı demek ki. Belki de çok azılı biriydi. Bir yere kaçamayacağını anlayınca ölmek istemişti. Böyle bir gecede bu kadar genç ölmeye kalkmak akıl alır gibi gelmiyordu. Ölüye son kez baktı.

Kalktı, ölünün yanına gitti. Feneri yeniden gözbebeklerine tuttu, katılaşmaya başlayan gözkapaklarını elleriyle sıvazlayarak kapattı. Sonra Ali’ye döndü:

- Ne biçim göz rengi var, menekşe rengi gibi, öyle miydi?

- Rum o, dedi Ali. Dedesi Rum’du.

- Anlamadım.

- Dedesi bu düzlükteki Kilise’nin keşişiydi.

- Hımmm... Peki seninki ne biliyor musun? dedi Yüzbaşı. Ali'nin yanıtını beklemeden sürdürdü konuşmasını: Bu hikayeyi ıstiyorum, Yaz, Pazartesi getir, tamam mı?

- Tamam, getiririm.


Gökçe, ancak şimdi tüm sorunlarını aşmış mutlu bir çocuk yüzüyle çimenlerin üstünde uzanmış yatıyordu. Annesinin çoktan çürüyüp toprağa karışmış yanık kemikleri, üç adım ilerde, toprağın bir metre aşağısında, dedesinin mezarı bulunsun diye diktiği yaban gülünün hemen altındaydı. Oğlunun kuş bedenindeki olanca kan, sanki bir an önce ona ulaşabilmek için, çoktandır yağmur görmeyen toprağın çatlaklarından aşağıya süzülüyordu.


Sarı Temel ölmüştü, ama anası Fadime Abla hala sağdı. Köyün tüm öyküsünü bilirdi, Keşiş’i, Gülizar’ı tanımıştı. Ona gitti ertesi gün. Kadının anlattıklarını bir öykü gibi yazdı, Keşiş’in ağzından, Gülizar’ın ağzından.

Pazartesi götürüp Yüzbaşıya verdi.

Yüzbaşı yorgundu. Gökçe’nin ölüsünü kente iletip morga kaldırmıştı. Tam dönmüştü ki, yukarıdan emirler gelmişti. Seçime katılacak yeni kurulan partilerden birinin Turgut Özal adlı başkanı oradan geçecekti, önlemler alması gerekmişti.

Gene de ilgiyle okumuştu öyküyü. Ali’ye bakmıştı bitirince:

- Sende sadece Judas karakteri yok, aynı zamanda iyi bir yazar yeteneği de var, demişti ciddiyetle.


Ali gururlanmıştı, ama Judas kim, diye hep merak edecekti.

*

ÖNCEKİ BÖLÜM

"Son Kez Mavileşti Gökyüzü" BAĞBOZUMU





mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA