Kör Gece

Pazar Kitapları

-BAĞBOZUMU-

ROMAN

Bölüm 3

"KÖR GECE"



Dünya, gecenin tam orta yerinde bir öğle sonrası kadar aydınlık ve berraktı.

Denizin orada, Boztepe’deki Amerikalıların, Rusları kollayan radarlarının uzun direkleri, direklerin ucunda yanan lambaları bile gözüküyordu. Batıda büyük ormanların gökle kesiştiği yerde, beyaz bulutlar fosforlu ay ışığında şekilden şekile giriyordu.

Dağ taş fındıklarını bekleyen insanlarla dolu olsa da, tarlalar, harmanlar bir ışık seli içinde yıkansa da, bir tek köpek havlamıyordu. Gece kuşlarının sesinden başka çıt yoktu nedense. Bir taş gibi ağır bir sessizlik dört bir yana sinmişti.


Ormandan aç gözlü bir yılana yakalanmış bir kuşun canhıraş ötüşü dehşetli bir çığlık oldu. Sonra o da kesildi.


Toprak, tıpkı bir insan gibi yorgun ve yaşlıydı. Kulak verilse, milyonlarca yıllık yorgun ciğerlerinin hırıltısı duyulurdu. Mısırlar, patatesler, tütünler, fasulyeler, fındıklar toplanmış, toprak, kırık dökük dallar, yapraklarla örtülü ve koparılmış, olgunlaşıp hasat edilmiş sayısız bitkinin bedeninde bıraktığı deliklerle yaralı öylece yatıyordu. Kışı, onu bir ana kucağı gibi saracak, onaracak, dinlendirecek karı bekliyordu. İlk kara, sonbaharın sararmış yaprakları dalların uçlarında bir iki belirmişse de, daha çok vardı. Önce göçmen kuşlar geçecekti. Güneyden bir kara bulut gibi, sanki bu evrenin dışından bir yerlerden gelmiş, binlerce kuş değil, bütün gökyüzünü örten, 'V' biçiminde, bir tek yaratık olup çığlık çığlığa geçerlerdi. Ardından bıldırcınlar gelecekti. Zozof kaplı tarlalarda, bir dirhem kuş için ağzı sulanmış insanlar, ellerinde fenerler, gecenin bütün mahremiyetini götüren dehşet verici bir kıyıma girişirlerdi. Köpekler, çılgınca havlayarak tarlalarının orta yerinde dolaşan insanlara saldırmak için bağlarını zorlardı.


Bu gece inadına bir fındık yaprağı bile sallanmıyordu.


Azizin Kıran, ayın gümüş ışığında, iki yanından geçen ırmakların orta yerinde, Tanrılar için göklere yükseltilmiş bir masa gibi gözüküyordu. Yusuf, derme çatma fındık çadırında uyuyordu. Direklerden birine asılı fenerin ölü ışığı dalgalanarak harmana serili fındığı, karayemişleri, arkadaki evi korkulacak varlıklara çeviriyordu.


Hacer, çadırdan epey uzağa, düzlüğün, büyük bir eğimle ırmağa inen yamaçla birleştiği uca oturmuştu. Diplerden gelen ırmağın çağıltısını işittikçe, ayaklarının altındaki yüzlerce metre aşağılara uzanan karanlık dik yamacın boşluğunu algıladıkça, gökyüzünde oturuyormuş hissine kapılıyordu.


Küçük torununu kucağına yatırmış, olanca ağırlığıyla hissettiği geçmişi düşünüyordu.


"- Burada, kendimi gökyüzünde oturmuş ayaklarını yeryüzüne doğru sallandırarak eğlenen bir çocuk gibi hissediyorum, Yusuf," demişti, kim bilir ne zaman?

Kendisi gencecik bir kız, Yusuf ise başında poşusu, belinde piştovu, omzunda tüfeği ve deli deli bakan gözleriyle cehennem bir delikanlıyken mi?

Hacer belki aşkı bilmezdi, ama içinde köpüren cinselliği, bir erkek gereksinmesini, evde artık eli ayağı tutmayan anasıyla yaşadığı yoksulluğu, evlenmenin koşulluğunu bilirdi. Bu genç adam, onu bütün açmazlarından kurtarabilirdi

"- Var bana o zaman. Sana burada bir ev yapayım," deyip gülmüştü, Yusuf.


Ağaçların bile uykuya yattığı bir saatte, Hacer kız, şimdi, yerinde dört yana akarak ululaşmış bir kiraz ağacı olan eski tütün damında, sırtına sırtına batan otların arasında canı yanarak kadın olmuştu. Hatırlıyordu, o sırada gözü, tarabalardan sızan ay ışığının yansıyarak tavana ulaşan bir ışık demeti oluşturduğu Yusuf'un aldığı yüzgörümlüğü aynadaydı.


Yusuf iyi adam mıydı, kötü adam mıydı, nerden bilsindi. Her şey emsaliyle ölçülmez mi? Başka erkek bilmezdi ki, kocasıyla kıyaslasın, her erkek gibiydi işte. Onu döver, sever... Erkek işte, nasıl olması gerekirse öyle.

Fatma, kara yazgısıyla birlikte doğmuştu. Üç günlük loğusayken en dehşetli dayağını yedi. Ardından, üstünden kan boşandı. Yusuf, karnını tekmelerken, bir erkek doğuramadın kahpe, diye bağırıyordu. Günler boyu kan işedi. Bir daha ne erkek, ne de kız, hiç çocuğu olmadı. Yusuf da bir daha dövmedi ama ağzını açıp gönül alıcı tek söz de etmedi. Bir küçük tarlaları, birkaç ocak fındıkları vardı, hepsi o işte. Yarı aç, yarı tok ömür tüketmişlerdi. Bu insan diksen yeşerir dağlarda, yoksulluktan hiç kurtulamadılar.


" Biraz daha yaşasaydı, Menderes," diye düşündü Hacer. “Menderes biraz daha yaşasaydı, buğdayı ayağımıza getirip bedavaya verdiği gibi, Zigana dağlarını yol yaptığı gibi bizi de adam ederdi. Bırakmadılar, iyi adam çok yaşamaz, astılar adamı. Sağır, köylünün kalkınmasını istemedi."

Hacer, yüklü vergileri, kıtlığı, vesikayı, tahsildarı ve jandarmayı hatırlatan Sağır’ı hiç sevmezdi. Derenin doğusunda oturanları, yani kendisine oy verenleri yola, bolluğa boğan Menderes'i, onun ezanı Arapça okutmasını dün gibi hatırlıyordu. Batıda kalanların hemen hepsinin oylarını, Sağır’ın partisine vermelerini bir suç görüyor ve anlamıyordu. Bu suçu işledikleri için kendilerinin ilahi bir güçle cezalandırılıp yoksul bırakıldığını düşünüyordu.


İşte doğuda değillerdi. Orada arabaların geçtiği geniş yollar, geceleri ışıl ışıl yanan elektrikler varken, burası karanlıkla ve yoksullukta boğuşuyordu. Bir avuç mısır, iki çuval fındık, biraz fasulye koca kışa neylerdi? Bahar geldiği zaman taze sütlücelerin, tomaraların, sirhanların peşinde ormanları doldururdu insanlar. Tanrının yarattığı yabani otlar için kan dökmeye kadar varan kıyasıya kavgalar kopardı. Bir tava pidesine insanlar canlarını verirdi, değil tarlalarını. Ömer ağa, öyle ağa olmadı mı?

- Off! dedi Hacer. Of ki of!

Zaman dediğin önemliyse, Arap atı oluyor, uçup gidiyordu. Daha dün ayağında yırtık bir fistan, şu bayırlarda sığır bekleyen ufacık bir kızdı; burnu akan, yüzü çilden görünmeyen sarıca bir kız. Her şeyi ne kadar iyi anımsıyordu. Nazara diye sevdiği bir ineği vardı. Şuradan aşağıya, ırmağa değin yuvarlanmış, etleri, bağırsakları dört bir yana yayılmıştı. Annesinden de dünyanın dayağını yemişti. Babası ?.. Bak, onu iyi çıkaramıyordu. Burma bıyıklı, sarıca gözlü, başı gugullu bir uzun adamı, şöyle böyle anımsıyordu. Sonra o adamın öldüğünü, anası ve dayısıyla tek göz bir evde, müthiş bir yoksulluğun içinde yaşadıklarını biliyordu. İpek yaparlardı o zamanlar, ipek. Gökçe, bunu bilmeliydi.

- İpek böceği yetiştirirdik, biliyor musun gara oğlum?

Uyuyan Gökçe'den ses çıkmadı.

İnsanlar şimdi, tutturmuşlar bir fındık, dibini bekliyorlar. Eski işleri hep unuttular. Bir zamanlar ipek yaparlardı oysa. Koynunda saklardı ipek böceğini, göğüslerinin arasında. Koza sıcakta durmalıydı. İlk gençlikte, kanı gümbür gümbür kaynarken göğüslerinin arasında bir yabancı canlıyı saklamanın ürpertisini duyardı kadınlar. Sonra, el tezgâhlarında keten dokur gibi dokurlardı ipeği. Zor işti, zordu ama her bir şeye bir kolaylık bulan gâvur, ona da bir kolaylık bulacaktı er geç. Bulacaktı ya bekleyemediler. Tutuldular fındığın, tütünün peşine. Elin gâvuru, aya gidiyormuş... Neler düşünüyordu, hiç aya, Allah’ın şavkına gidilir miydi?


Büyük bir günah işlemiş gibi tövbe etti. Başını gökyüzüne kaldırıp lacivert göğün yükseklerinde bir altın tepsi gibi dolanan aya gülümsedi. Birkaç dua okudu.

Çocuğu, hala güçlü kollarıyla kucakladı. Öpüp, kokladı kirli başını. Ağzından sular sızıyordu. Karnında kurt olduğunu düşündü, kabak çekirdeği bulup yedirmeliydi hemen.

- Kara yazgılı oğlum, sen oku emi? Oku da bizim gibi çekme. Belki şu kadersiz büyük nenen elinden bir ekmek yer kocalığında.

Üstü çuvallarla örtülü küçük çadırın kapısındaki bezi araladı. Çocuğu Yusuf’un yanına koydu. Bir süre dikilip ağzı açık horlayan kocasına baktı. Ne kadar küçülmüştü, o dağ gibi Yusuf. Küçülmüş küçülmüş de bebek olmuştu sanki. Onca yıldır, ilk kez eşine duyduğu öfke yumuşar gibi oldu. Özenle üstünü örttü.

“ O da, bir gün görmedi,” dedi içinden. Birden ona bir şey olursa ne olacağını düşündü, korktu. Kimi vardı, başka? Bir kızı, Fatma’sı vardı, o da ölüp gitmişti. Mezarının nerede olduğunu bile bilmiyordu. Kaç kez sormuş, duvardan ses almış, Yusuf'tan yanıt alamamıştı. Bir yerlerde, keşişin oralarda bir yerde gömülüydü, ama nerede? Defalarca gitmiş, aramış, çalıların diplerine, ırmak yataklarına bir bir bakmış, bulamamıştı. Ölmeden kızının mezarını bir görebilseydi.


O akşamı hiç unutmuyordu.

Gecenin ilerlemiş bir saatinde, artık Yusuf’un gelmeyeceğini düşündüğü bir anda, at kişnemeleri duymuş, içi ürpermişti. Yusuf'un kaçağa gittiği günlerde, endişe içinde beklerken at sesleri yüreğini kaldıran bir müjde olurdu, ama o an?.. Koşarak kapıya çıkmıştı. Karın donuk aydınlığında önce atları, sonra Yusuf'u görmüştü.

Yusuf hiçbir şey söylemeden atları ahıra çekmiş, sonra yer ocağının başında, göğsünden bir bohça çıkarır gibi çocuğu çıkarmıştı. Çok sevinmişti Hacer. Torununu çok severdi. Gözleri dışında bir yanı anası tarafına benzemezdi ya, hep istediği, ama doğmayan oğlunun yerini tutardı, öyle severdi.

" - Oğlumu getirdin he. İyi yaptın da bu karda kıyamette üşümesin çocuk?"

Kocası, sessiz, kurşun yemiş gibi ateşe bakmış durmuştu. Çocuğu içeri götürüp yatırmış, kocasının çamurlu giysilerini değiştirmiş, süt kaynatmış ama o, hep öyle oturmuştu.

"- Ne var herif? Desene artık," demişti dayanamayıp.

Boynunu vursan, gık, demez Yusuf, gözleri yaş içinde bakmış,

"- Fatma öldü, Fatma’mız öldü," diyerek ağlamıştı.

Öyle kalakalmıştı, Hacer:

"- Yalan!" demişti fısıltıyla. " Yalan! " diye bağırmıştı nefesi yettiğince ve bayılmıştı.

Günlerce evde yemek pişmemiş, günlerce çocuğun ağlamaları dışında bir insan sesi duyulmamıştı. Hacer tüm dünyayla iletişimini koparmış, yer peykesinin üstünde saçı başı darmadağınık oturmuştu. İlk gün dışında ağlamamıştı da. Duvarların ötesinde bir yeri görüyormuş gibi, isli gemici fenerine bakıp durmuştu. Bir ara, Yusuf'un kazmayı, küreği alıp bir yerlere, dağlara doğru gittiğini fark etmişti, ama bir şeye yoramamıştı.

Üç gün sonra kocası, karşısına dikilmiş dürtmüştü.

"- Bu çocuk mısır ekmeği kemirmekten ölecek, kalk bir şeyler yap."

Çocuk, ocağın başında, bir kirli çuvalın üstünde oturmuş, çürük dişleriyle küflü ekmeğin kabuğunu kemirmeye çalışıyordu. Burnundan akan sümükler her yanına bulaşıp kaskatı kesilmişti. İçi acımayla dolmuş, canlanmış, kalkmıştı. Kocasının karşısına dişe diş bir hasım gibi dikilmişti:

"- Onun sevdiği vardı, verme onlara dedim, dinlemedin. Dünya ahret sana hakkımı helal etmem,"

Yusuf, onca yıldır ağzını açmayan saygılı kadının öfkesi karşısında şaşalamış, yüzü pancar gibi kıpkırmızı bakakalmıştı. Sonra, o, ateşi yakmaya çalışırken, iyi zamanlardaki yumuşak ses tonuyla söylenmişti.

"- Ben böyle ister miydim? Kim sürer yavrusunu, bilerek ateşe?"

Pişmanlığı ve üzüntüsü, değişen yüzündeki birer yarığı andırır çizgilerden de belliydi. Neye yarardı ama?


Sonradan kızının ölüşünü, yanışını bir bir duymuş, duydukça da kocasından uzaklaşmıştı. Artık, çökmeye yüz tutmuş eski evde, iki yaşlı yabancı gibi olmuşlardı. Hele, Yusuf mezarın yerini söylemeye yanaşmayınca, yabancılıkları iyice keskinleşmiş yakın zamana değin zorunlu olmadıkça hiç konuşmamışlardı. Yıllar yılları kovalamıştı. Hacer kanıksadığı acılara bir yenisini daha ekleyip bütün sevgi ve ilgisini torununa, dedesinin taktığı yeni adla Gökçe'ye vermişti. Ama şimdi konuşmak zorunda olduğunu hissediyordu. Artık, üzerinden bunca zaman geçince kocasını o kadar suçlu bulamıyordu.

Gökçe'nin okula başlama yaşı gelince, Yusuf, ağırdan almıştı işi ya, Hacer kadın delilenmişti. Ona göre bu yoksulluğu yenmenin bir tek yolu vardı, o da okumak. Kendi okumamıştı, kızı da. Ne olmuştu sonunda? Fatma, kara toprağın altına girmiş, o ise, köpek gibi sefil bir yaşamı sürüklemek zorunda kalmıştı. Köylünün bin yıl yaşasa mukadderatı buydu. Ama Gökçe bir okursa, Kör Ali’nin Celal gibi bir okuyup da öğretmen olursa, Hacer, Hacer Hanım olacaktı o zaman. Bu köye sultan olacaktı.

"- Ne halt ederseniz edin," demişti Yusuf, sonunda.

Hacer kadın, o yaz fındık yevmiyesinden, ganzilisten kaç kuruş kazanmışsa hepsini çocuğun ganzilis paralarıyla denkleştirmiş, pazardan pantolonlar, önlükler, kazaklar almıştı. Sonra da okulun yolunu tutmuştu. Tutmuştu ya, ilk sorun o zaman ortaya çıktı.

"- Nüfus kâğıdı lazım, Hacer Ana," demişti Celal." Bugün değilse, yarın gerekecek."

Nüfus kâğıdı mı? Oğlanın babası Fatma’nın ölümünden altı ay sonra anlı şanlı bir düğünle yeniden evlenmiş, çocuğu unutmak da işine gelmişti. Damadına duyduğu öfkeye karşın kalkıp oralara değin gitmiş, nüfus kâğıdını sormuştu. Yoktu, hiç yazdırmamışlardı. Yazdırırlardı, acelesi yoktu. Yusuf'a açmıştı konuyu, onun da oyalanmasına iyice öfkelenip okulda, Celal Öğretmende almıştı, soluğu. Anlatmıştı. Kör Ali’nin Celal halden anlar adamdı. Olanları da biliyordu.

"- İyi de, anne baba gerekli. Babası zorunlu buna," demişti.

Hacer, kızmıştı.

"- Ne babası, babalık mı yaptı o domuz? Adı Gökçe. Anası ben, babası da Yusuf. Öylece yazdır, senin tanıdığın vardır. Yap bir babalık, okusun bebe. Vatana millete bir yararı olsun."


Celal, iki gün sonra evlerine yeni bir nüfus cüzdanı getirmiş, Gökçe de okula başlamıştı.

Hacer ömründe ilk kez okuryazar bir insanla sürekli aynı çatının altındaydı. Onun edindiği her bilgide kendi emeği olduğunun bilincinde hep yanında yer alıyor, destekliyor, izliyor, körüklüyordu. Ödevlerin çabucak bitmesine alışamıyor, daha yazılması, okunması gerektiğini söyleyerek zaman zaman çocuğu bunaltıyordu da. Çocuk da okuyordu. Celal Öğretmen hiçbir çocuğun el sürmediği okulun kısır kitaplığını ona vermiş ve hepsini de kısa bir zamanda da okuduğunu görmüştü. Okulun bitmesine yakın Yusuf'u, çağırmıştı.

"- Okut bu çocuğu. Neyin var neyin yoksa sat, okut," demişti.

Yusuf, okumaya hep yabancı durmuştu, ama Hacer'in direnişine boyun eğdiremeyince sesini çıkarmaz olmuştu. Okumaktan korkuyordu. Belki, belli edemese de, yaşamında vazgeçilmez olan Gökçe’nin bazı okuyanlar gibi gün olup onları beğenmeyeceğinden, uzaklaşacağından endişe ediyor, diyemiyordu da. Ne var ki, şimdi, öğretmenin söyledikleri gururunu okşamış, okumanın öneminden bile dem vurmuştu. Akşam eve geldiğinde övünçle,

"- Celal'a bakılırsa, bu oğlanda dehşetli kafa varmış, okut diyor. Okutsak mı?" demişti.

Biraz da, karısıyla arasında sürüp giden bıktırıcı soğukluğu onun arzuladığını onaylayarak gidermek istemişti, ama Hacer anlamamıştı.

"- Yok okutmayacaktın. Okutmayacaktın da, kendin gibi süründüreceksin, he mi?"

Yusuf da parlamıştı.

"- Gücün varsa git okut. Okumak bizim işimiz mi? Kentlinin işi, zenginin işi. Neyle okutacaksın? Tamam, okudu, ilkokulu bitirdi işte. Daha ne okuyacak, vali mi olacak? Görülmüş mü, köylünün vali olduğu?"

Deli Dumrul'un öyküsünden başını kaldırmıştı, Gökçe.

"- Olacağım," demişti. Hacer de ona katılmıştı, tüm baş kaldırışıyla, kocasına karşı onca yıl sonra işbirliği yapacağı birilerini bulmanın büyük hazzıyla, "Olacak," demişti.

Yusuf bu güç birliği karşısında şaşırmış, incinmişti:

"- Gidin olun," demişti saklayamadığı bir kırgınlıkla. "Ne isterseniz olun, ama benden bir şey istemeyin."

Kapının eşiğinde yakalamıştı onu Hacer. Yakalayıp geri döndürmüştü.

"-.Bana bak herif. Senden bir isteğim olmadı. Kızımı bile bile ölüme sürdün, sesimi çıkarmadım, ama bu çocuğu okutmazsan, bil ki alır giderim, gider şehirde dilenir okuturum onu. Sen de burada kendi başına geberip gidersin, anladın değil mi?"

"- Çekil be kadın, çekil. Vurdurtma bana kendini."

Kendini karanlıklara atmış, onlar yatmadan da, eve gelmemişti. Gün doğduğunda hala ateşin başında oturuyordu. Gözleri kan çanağı, Hacer'e bakmış, bakmış da gülmüştü.

"- Demek vali olacak bu oğlan, ha. Celal demese inanmazdım, ne yapalım deneriz. Neyle bilmem, ama deneriz."

O anda, kocası gençliğindeki dağ gibi Yusuf olmuştu gözünde. İçindeki kırgınlık uçup gitmişti.

"- Süt ister misin? Hemen sağıp geleyim," demişti. Yüreğinin bütün sıcaklığını sesine toplamıştı.

"- İstemem. Gel otur, otur da bu işi nasıl halledeceğiz, de bana."

"- Allah bir kolaylık verir."

Şimdi, burada otururken, nasıl kolay olacağını, Hacer de kestiremiyordu. Okulların açılmasına şuncacık bir zaman kalmışken, harmanda fındık bir damla kadar görünürken nasıl yapacaklardı? Çocuğu okutmaktan vazgeçmeyi zerre kadar aklına getirmiyordu, ama nasıl olabileceğini de bir türlü bulamıyordu.

Kente gitmek, orda ev tutmak, çocuk bakmak... Ayvasıl'da bir yerde devlet bir ortaokul açsaydı ya, köylünün çocuğu da sebeplenseydi böylece. Ama nerede? Şehirli milleti ister mi, köylü okusun? Köylü hep okusa, şehirli aç kalırdı. Kim dikecek mısırı, buğdayı, kim yapacak pis işleri sonra?

-Ne oturdun kaldın? Gençliğin mi, geldi aklına?

Kocası bir korkuluk kadar zayıf, yıkıldı yıkılacak başında dikiliyordu. İçinde, acımayla karışık büyük bir sıcaklık duydu ona karşı.

- Üşüyeceksin, ceketini alsaydın ya.

Yere çöktü, Yusuf. Tabakasından özenle bir sıgara sardı.

- Ne düşünüyordum biliyor musun? dedi kadın. Nasıl yapacağız bu işi? Fındık bir avuç çıktı. Daha hükümet fiyat da vermedi.

Hacer, sesindeki isyanı yitirmiş bir halde mırıldandı:

- Okutalım onu herif. Ne olur okutalım.

Uzun zamandır ilk kez böyle yalvarmalı, böyle sıcak konuşuyordu.

- Siz zaten öldüreceksiniz beni, ana, oğul, dedi, Yusuf yarı şakayla. Karısının yumuşamasına memnundu.

Tepelerin üstünden bir yıldız kaydı, gitti.

- Çok önemli değil mi, okuması?

- Çok, dedi Hacer.

- Her bir şeyden?..

- Her bir şeyden.

Adam, derin derin iç çekti. Zor karar verdiği belliydi.

- O zaman bir yolu var. Kumsalı satacağım.

Kadın ürpererek, bir tanrıya bakar gibi baktı ona. Onun toprağa duyduğu müthiş hayranlığı ve bağlılığı bilerek gözleri yaşardı. İnanamayarak sordu.

- Doğru mu, satacak mısın? Acele etmesek, bakarsın fındığa iyi para verirler. Allah büyük.


Yusuf cevap vermedi. Dağdan bir yerlerden kemençe sesi geliyordu. "Gene içiyorlar," diye düşündü.







K

eşişin Düz, iki yandan gürül gürül akan ırmakların üstünde, sarp yamaçları kaplayan ulu ormanların içindeydi. Çok eskiden ormanı açıp bir kiliseyle birkaç ev yapmışlardı buraya. Evler ve kilise Bağbozumu’nda yanmış yıkılmıştı. Hıristiyanlar, mübadelede gidince ıssızlaşmış, orman, verdiğini hızla geri almaya başlamıştı. Her yandan ormanın saldırısına uğrasa da, aşağıdaki köyün, uzaklardaki denizin ve kentin görülebildiği geniş düzlük duruyordu. Her bahar, düzlüğü, moralar, zibilankeler, yabani asmalar, kestane, çam fideleri kaplıyordu. Sığır beklemeye gelen çocuklar, hıdrellez eğlencelerine katılanlar ya da felekten bir gün çalmaya niyetli, ama bunun duyulmasını istemeyenler, ayaklarına dolanan bu bitkileri hızla temizliyor, diz boyu çimenleri yaz sonuna değin kuru, boz bulanık bir toprağa çeviriyorlardı. Orman, şimdilik, eski kilisenin dağlara verili sırtını, içinin bir bölümünü, iri taşlarla örülü yıkık duvarlarını, tamamen ele geçirmişti. Yılan, çıyan endişesi, kiliseyle ilgili söylentiler girilmesine engel olduğu için büyük Malta taşlarının arasında filizlenen ağaçlar, koca taşları parçalayarak kök salıyordu.

Gece mavi bir aydınlıkla için için yanıyordu. Bir ucu Mamat’a, bir ucu Kot Kaya’nın dev bir hayalet gibi dikildiği Kilat tepelerine tutturulmuş, gergin lacivert bir çarşaf gibi uzanan gök, silme yıldız doluydu. Ayın gümüş ışığında derin vadiler, yüksek tepeler kalın bir tülle sarılı gizemli parıldıyordu. Aşağıdaki köyde, fındık harmanlarında yanan irili ufaklı ışıklar, ateşböcekleri gibi gözüküyordu buradan. Batıda büyük ormanların gökle kesiştiği yerde yağmur toplayan bulutlar, fosforlu bir aydınlıkla şekilden şekile giriyordu.

Dünya, ormanın yumuşak hışırtısında duyulur bir huzuru yaşıyordu; yaşananlarla ve yazgısıyla hiç bağdaşmayan bir huzuru. Bu huzurun ve ay karanlığının içinde kilise yıkıntısı hüzün verici gözüküyordu.


Bir hışırtı duyuldu. Kilisenin yanında yerlere sarkan ardıç ağacının dalları aralandı, uzanan bir baş, bir geyik havayı kokladı. Düzlüğün boşluğuna karar verince, uzun ince bacaklarının üzerinde yüzer gibi uyumlu yürüdü. Düzlüğün ortasında, mermer bir oluktan şırıltılarla akan suyun başına geldi. Yeniden dört yana bakındı. Eğilip çimenlerin, moraların arasında küçük bir göl oluşturmuş suya eğildi, hararetle içmeye koyuldu. Bir canlının varlığıyla yıkıntı, elli yıl önceki gibi sapasağlam görünüyordu. Az sonra kapılar açılacak, keşiş uzun cübbesinin eteklerini toplayarak küçük kuleye tırmanıp, ormanda dehşetli yankılar yapan çanı çalacaktı. Aşağılardan, ağaçların arasındaki gözükmeyen evlerden kıvır kıvır siyah saçlı, yeşil gözlü insanlar, mutlu kahkahalarla yollara dökülüp çok geçmeden bu küçük düzlüğü tıklım tıklım dolduracaklar, ormanı tüm vahşiliğinden soyup insanlaştıracaklar gibiydi. Ne var ki, artık bu hiçbir zaman mümkün olmayacaktı. O insanların türküsü, sanki binlerce yıldır hiç söylenmemiş gibi yitip gitmişti. Geriye, artık herkese masal gelen öyküler ve tek inandırıcı kanıt bu kilise kalmıştı. Rum ustaların, kim bilir hangi mutluluk türküsünü işledikleri, üzüm, elma nakışlı taşları, çal çal tükenmemiş, doğanın ve belki de insanlığın acımasızlığına karşın durmuş direnmişti. Gündüzleri sığır gütmeye gelenlerin oyun yeri, geceleri önünden akan oluktan su içen hayvanların sığınağı olmuştu. Bu ormanın dehşetli ıssızlığında, bir insan yapısı olarak çok sıcak, çok sevimliydi. Hele bu gece...


Oluktan su içen geyik, başını gökyüzünde ağır ağır dolanan aya dikip salt kulak kesildiğinde huzur boğazlanmıştı bile. Ardına bakmadan kestane ağaçlarının altından ormanın derinliklerine kaçtı. Yıkık kilise iliklerine değin titredi.

Tıpkı, elli yıl önceki gibi, çıkıp geldi adamlar.


Uzun palaları, çifte su verilmiş paslı kılıçları, ağızdan dolma tüfekleri, Rus yardımı yeni tabancaları vardı. Hiçbir silahları olmasa da, sadece dişleriyle öldürmeye kararlı gelmişlerdi. Ala karanlıkta ürkütücü bir yığın olarak toplanmışlardı, Keşişin Düz’ün ucuna.

Keşiş, gelin akı badanalı evinden çıkmıştı önlerine. Kaçacak nere vardı Bağbozumu'nda? Zulüm, çok zamandır dört yanı sarmıştı. Artık herkes, köşeye sıkışmıştı. Korkunun üstüne gitmeliydi.

Soluk ay aydınlığında, çoktandır beklenen gücün hayvanlaştırdığı yüzlerde, bir tanıdıklık, sığınılacak bir sıcaklık aradı. Bulamadı. Bütün kederini sesine yükledi.

- Yüzlerce yıldır beraber yaşadık, yüzlerce yıl. Bir kötülüğümüzü gördünüz mü? Bağınızda, bahçemizde birlikte çalışıp, düğünlerde birlikte horon tepmedik mi? Ölülerimize birlikte ağlayıp doğanlara birlikte sevinmedik mi? Nedir şimdi? Nedir üstümüze düşen bu karanlık, ne yaptık size?

Sessizlik, bir şahin gibi geçirdi pençelerini düzlüğe. Bir kadın, Rabia Nene araladı suskun, ortak anılarla meşgul erkekleri, öne çıktı. Torununu da sürüklüyordu yanında. Elinde uzun bir tırpan ve alev alev yanan paçavralar bağlı bir sopa vardı.

- Bana bak, dedi kin dolu bir sesle. Bana bak, hele papaz. Kim öldürdü çocuklarımızı, kim yaktı evlerimizi biz dağlarda saklanırken, kim ahırlarımızdan ineklerimizi alıp gostel kemençesinin eşliğinde kesip yedi? Kim geçti karılarımızın, kızlarımızın ırzına, Urus askeriyle birlik?


Meşaleyi bıraktı, elinden. Yırttı açtı göğsünü. Memelerinin olduğu yerde hala irin akan kapkara bir yara vardı salt

- Kim yaptı bunu, papaz? diye bağırdı, olanca gücüyle. Ormanlarda yankıladı sesi.

Elindeki tırpanı kaldırdı. Eğri bıçak ay ışığında yalım yalım yandı. Keşiş santim kımıldamadı yerinden.

- Bizim ne suçumuz var? Düşürdüler bizi birbirimize... diye mırıldanabildi, sadece.


Dar, dik yoldan, düzün ucuna çıktılar gelenler. Dört kişiydiler. Üç erkek bir de kadın. Durup soluklandılar. Bir zaman, ayaklarının altında yüzlerce metre aşağılara uzayan, ay aydınlığında dalgalanarak bir deniz gibi büyüyen ormana, ağaçların arasından gümüş parıltılar saçarak akan ırmağa, ilerlemiş saate rağmen ışıkları yanan fındık harmanlarına baktılar. Biri aşağıdaki arkadaşlarına bağırdı.

- Atlar buraya gelmez, yol çok dik. Bağlayıp gel.

Dağıldılar çimene, ay ışığında dinlenen toprağa, kilisenin dört bir yana dağılmış taşlarına oturdular. İçki şişelerini, büyük bir karpuzu oluğun altına koydular, soğusun diye.

- Ne güzel şey bu yahu, dedi.

- Ne? diye sordu, biri.

- Şu oluk. Mermerden yılan gibi bir şey. İyi ki, çalmamışlar.

Yaşlı, ama ince uzun vücudu içinde dimdik duran Sarı Temel yürüdü, ondan yana.

- Çalmazlar, dedi. Çalan ummaz, keşiş dibinde can verdi, verirken beddua etti. Buna dokunanın zürriyeti olmasın diye.

Alayla güldü, kadın.

- Ben giderken götürürüm bunu. Varsın olmasın zürriyetim. Olacağı da yok.

Temel'in sarı yüzü karardı karardı, kömür karası oldu.

- Ona elini sürersen vururum seni!

Eli, yeleğinin altındaki tabancanın sapını kavramıştı bile. Sözcükler bir yılan ıslığı gibi çıkıyordu ağzından. Dudakları, bir bıçakla çizilmiş gibi kıpkırmızı bir ince çizgi biçimine dönüşmüştü. Kadın onun dediğini hiç düşünmeden yapacağını hissetti. Nutku tutulmuş öyle kalakaldı. Adamlardan biri fırladı, girdi araya. Kadına.

-Otur bir yere, dedi sert bir sesle. Sen de gel Temel Dayı, bir kanayaklıya mı, uyacaksın? Ağzının tadını bozma.

Kadın, diğerlerinin yanına gidinceye değin kendine gelemedi. Orda homurdandı tepkiyle.

- Sanki babasıydı keşiş. Bir taş parçası için vuracak beni. O kadar iyiydi, niye öldürdünüz keşişi, niye yaktınız, buraları?

Gençlerin ona destek vereceğini ummuştu, ama adamların hiçbiri duymuş gibi davranmadı. Biri ateşi yakmaya çalışırken diğeri ayağa fırladı.

-Hadin be, yakın ateşi. Şu zilliye çene yarıştırsın diye para vermiyoruz, hadi. Sen de Mehmet çal şu kemençeyi, oturma uyuşuk uyuşuk.

Mehmet köçeğin hem sazcısıydı hem de koruyucusu. Canı sıkılmıştı, ama Sarı Temel’i de iyi tanırdı. Bırak Urum zamanında yaptıklarını, sonradan kaç kişiyi gözünü kırpmadan vurduğunu duymuştu. Şimdi belki yaşlanmıştı, ama huy dediğin kolay çıkmazdı. Diğer iki kişiye, Hasan'la, Şakir'e baktı. Bunlar sıradan serseri, zavallı insanlardı, ama hep bir Temel olmayı arzu ettiklerinden ve de korktuklarından Temel'in yanında yer alacakları kesindi. Bu kadın da çenesini hiç tutamazdı. Belki kemençe havayı yumuşatırdı.

Kemençeyi çıkardı. Oynak bir hava tutturdu. Gecenin sessizliğinde kemençenin sesi ormanı aştı, aşağılara harmanlarında oturan insanlara değin ulaştı.

Temel, oluğu sevgiyle okşayıp kiliseye doğru yürürken kadın ardından dilini çıkardı. Gidip çöktü kemençecinin yanına.

- Karısıyım sanki herifin, ne kızıyor sanki?

Mehmet'e dudaklarını büzerek, anlamlı anlamlı baktı.

- Değil mi gülüm? Ona ne?

Delikanlı, cevap vermeden, yanakları al al, kemençesine eğdi başını. Kızdı buna köçekçe.

- Ödünüz kopuyor, ondan be, erkek misiniz siz de? Oynamam size, milyon verseniz oynamam. Hele o adama hiç oynamam.

Gençlerden biri atıldı.

- Kaporanı aldın mı, aldın. O zaman oynayacaksın.

Kışkırtıcı bir tavırla, horlayarak dudak büktü kadın.

- Zorla mı?

- Gerekiyorsa zorla.

Mehmet kemençeyi bıraktı. Bir ağız dalaşıdır başladı.

Temel tüm söylenenleri duyuyor, ama aldırmıyordu. Neşesi kaçmıştı. Buraya gelirken, artık kimselerin anımsamadığı, anımsamak da istemediği erkekçe zamanlardan bir anı yeniden, belki son kez yaşayacağını ummuş, uymuştu Hasan'a. Hasan kaçağa giderdi. Tütün eskisi kadar para etmeyince işi yapma silah işine dökmüştü. Temel, ıssız dağ başlarında silah da üreten küçük demirci ustalarının hepsini tanırdı. Uygun fiyata silah bulacak, onun adına satın alacak, kendi de bir pay alacaktı. Bu iş birliği onu buraya getirmişti.

Kahvede rastlaştıklarında:

"- Gel dayı. Eğleniriz. İş de konuşuruz," deyince, neden olmasın, diye bakmıştı. Çoktandır bir yere gittiği yoktu. Böyle şeyler arkadaşla olurdu. Arkadaşlarının büyük bir bölümü ya ölmüş ya da bunamıştı. Kalanlarsa, geçmişe sünger çekmiş, karılarının dizlerinin dibinde sofu kesilmişlerdi. Hele Yusuf, torun delisi olmuş, kahveye bile çıkmıyordu. Gerçi Yusuf'un yaşadığını Allah kimseye vermesindi, ama bu kadarı...

Hasan çağırınca biraz olmazlanmıştı. Ağarmış saçları, boyunu çoktan aşmış oğullarıyla... Millet ne derdi? Beri yandan yüreği hemen evetlemişti. Eskiden olduğu gibi bir ateşin başında, bir kostel kemençesinin eşliğinde, dans eden genç bir kadını izleyerek rakı içmek, kurşun sıkmak havaya, bir gecelik de olsa erkek gibi yaşamak istemez miydi?

"- Kimler gelecek? Muhabbet adamı olsalar, ağızlarını sonradan yaymasalar."

Hasan'ı ilgilendiren on beş güne değin götürmesi gereken silahlardı. Onları da ancak Temel'le bulabilirdi.

"- Olur mu dayı? İlk konuşanı ben vururum. Benim hısım var sadece. Şakir'i bilirsin. Haysiyetli adamdır."

Eti, tavuğu, kemençeyi, rakıyı ve daha dünden Yeşil Gazinosu'ndan getirip Musa’nın kullanılmayan demirci dükkânında sakladıkları, günlüğüne dünyanın parasını ödedikleri köçekçe Ayşe'yi alıp dağlara vurduklarında bu grupta tek bir haysiyetli adam olmadığını anlamıştı, ama ok yaydan çıkmıştı bir kez. Üstüne üstlük ay gökyüzünde deli deli şavkıyınca, o ala karanlıkta genç yaşlı belirsizleşince Temel’in damarlarında gençliğinin kanı akmaya başlamıştı. O yokuşlara bana mısın, dememiş, bir türkü tutturmuş, en önde yürümüştü. Seçilen yerin, Keşişin Düz olduğunu anlayınca, biraz burulmuşsa da belli etmemişti. Ne var ki, köçekçe, mermer su oluğunu götürmekten dem vurunca bütün neşesi kaçmıştı. Geçmiş olanca ağırlığıyla yüreğine çökmüştü şimdi. Her şeyi tüm netliğiyle anımsıyor, yeniden yaşıyordu.


Irmakta anımsamışlardı, Dursun'un yüreğinde fildişi saplı bir bıçakla evin ortasında, diğer kadınların cesetleriyle birlik yattığını. Nasıl anlatacaklardı, ölümünü. Delikanlılığa yeni dönen akılları, panik içinde çılgınca bir koşuyla çözüm bulmaya çalışıyordu

Sarı Temel ile Yusuf sonunda karar verdiler. Döndüler, Dursun'u ırmağa taşıdılar ardından uydurdukları hikayeyi anlatmak için köye koştular: Dağda Rum çeteciler önlerini kesmiş, Dursun’u öldürmüşlerdi. Kilise’nin orda saklanıyorlardı.

Öyle anlattılar.


Yaşam, olağan yatağında bir su gibi akarken, hiç önemli olmayan bir adımla, anlamsız bir sözcükle, akıl durduracak noktalara sürüklenebiliyordu. Sarı Temel, şimdi çok, ama çok pişmandı.

Dayanamayacaktı. Burada durmaya dayanamayacaktı. Ardındakilerin tartışmaları boyut kazanmıştı. Döndü yanlarına yürüdü. Yeni bir acının ortasında yer almak istemiyordu. Kadının oynaması gerektiğini inatla savunan Hasan’ı tuttu, çekti.

- Bırak şunu. Oynamazsa oynamasın.

- Olmaz, oynayacak, para aldı.

Temel, bu kadar diklenmeye, inada şimdi dayanamazdı.

- Gitmek istiyorsa, gitsin. Ona verdiğin paranın ceremesini birlikte çekelim, silah işini bitirdiğimiz de çözeriz, yarı yarıya.

Az sonra, kadınla Mehmet gitmiş, bir süre bekleyen Temel de evin yolunu tutmuştu.


Düzlükte, sadece Şakir ile Hasan kalmıştı. Bir zaman sessiz oturdular. Sonra Hasan, bir küfür savurdu peşlerinden. Gidip rakı şişesini açtı, susuz dikti başına.

- Yapma çarpılacaksın, yavaş iç, diye söylendi Şakir.

- Boş ver, karıyı kaçırdık sen ona bak. Verdiğimiz para da boşa gitti. Ya da bir miktarı. Ben, akşam dükkânda işi bitirmiştim Allah'tan.

Şakir, şaşkın şaşkın baktı, üstüne atıldı, alt alta üst üste boğuştular.

- Hayvan, dedi Şakir. Şerefsiz herif seni… Bir de bana iş için gideceğim, diyordun, silahlar için.

- İşi halletmedik mi, oğlum? Senin yanında söz vermedi mi Temel? O iş bitti say. Sen, karıyı bırak şimdi. Silahları bir götürelim, dönüşte seni Yeşil Pavyon’daki karıların ortasına atacağım, söz.

- Yapabilecek miyiz?

- Yaparız da, tek mesele hayvan bulmak. Alıcılar hazır, bekliyor. Aslında benim asıl amacım, Temel'i de kafesleyip getirmekti. Atı çok işe yarardı, biraz da tütün alırdık. Gerekirse, karıyla yan yana bir odaya atacaktım onları, ama şu oluk var ya, şu oluk işi bözdu. Ulan, bu para eder belki de, götürüp satarız onu müzeye.

- Temel, vurur seni vallahi, dedi Şakir.

- Bilirse belki. Hem ona ne yahu? Biliyor musun, buralarda vakti zamanında yığınla ev varmış, tam şurada da kilise… Yani bu orman insan doluymuş. Büyük savaşın bitiminde, işte bu Temel’le bir kaç kişi daha, Rum gelinlerle iş tutmaya gelirler, anla işte. Ne olursa, içlerinden biri öldürülür mü, yoksa Rum çeteleri mi, saldırır, tam bilemiyorum. Ne olursa, biri ölür işte. Köylüde ayaklanır, yakar yıkarlar buraları. Ne keşiş koyarlar, ne kilise. Şimdi Temel’deki biraz da vicdan azabı.

Şakir:

- Vay anasını, dedi, bir kadeh de kendine doldururken. Sorarsan, bu adamlar bize ahlak öğretir şimdi, biz onların yanında peygamberiz be.

Kısa sürede ikisi de, sarhoş oldu. Ondan sonra da hep aynı konuyu konuştular. Yükü götürmek için hayvana ihtiyaçları vardı. Kim atını ödünç verirdi? Çalacak bir yer bulsalar yaparlardı, ama kimde vardı? Hem çalsalar at dediğin kedi değildi ki, saklayasın. Bir olasılık kalıyordu. Satın alacaklar, sonra da dönüşte satacaklardı. Ama neyle? Borç bulabilecekleri yerleri düşündüler tek tek. O daha da zordu.

Sıkıntılandılar. Şişeyi, karpuzu, tavuğu bitirdiler. Oluktan kana kana su içtiler. Düzlük boyu gidip geldiler. En son Şakir akletti.

- Şimdi fındık ayı değil mi, niye çalmıyoruz? İki üç çuval götürsek, tamamdır.

Daha önce de, yapmışlardı. Sarhoş kafayla olur gibi geldi.

Ağaçların bile uyku açtığı bir saatte, atı yedeklerine alarak orman içinden, dar patikalardan köye inmeye koyuldular. Zaman zaman dengelerini yitirerek ağaçlara çarptıkları, dikenliklere yuvarlandıkları oluyordu. Gecenin sessizliğinde bir kervan kadar gürültü yapıyorlarsa da farkında değillerdi. Irmağın çağıltılarla aktığı düzlüğe eriştiler. Üstleri, başları yırtılmış, Şakiri'in alnında koca bir şişlik oluşmuştu, ama kimin umurundaydı.

- Atı burada bırakalım, diye önerdi Hasan. Fındıkları alabilirsek buraya getiririz. Buradan da dereye.

Atı bağlayıp ağzına da torbasını verdiler.

Dik bir yamacı aştıktan sonra durdular. Bir düzlükteydiler. Önlerinde ölgün bir ışıkla aydınlanan küçük bir fındık harmanı vardı. Kurumuş, yeşilden tamamen kahverengiye dönmüş fındıklar ayıklanmış, taneler bir gün daha güneşlensin diye yan tarafa, geniş bir çul üstüne serilmişti. Kenarlara ekili güz fasulyelerinin içine yatarak etrafı dinlediler. Karayemişlerin altındaki çadırda hiçbir hareket yoktu.

- Çuvalımız yok, dedi, Şakir fısıltıyla.

Hasan, öfkeyle bir tekme attı ona. Fındığın altındaki çulu gösterdi.

- Çul var ya. Önce dur, köpek möpek olmasın. Kaçmaya da, hazır ol.


Yanından topladığı toprak parçalarını çadırın çevresine savurdu. Bir süre bekleyip aynını yineledi. Köpek möpek çıkmadı, Görünen çadırdakiler çok derin uykudaydılar.

Kalktılar, birer tarafından tutup toparladılar fındığı, çulun üstünde. Oldukça ağırdı. Sürükleyerek yamacın başlangıcına değin götürdüler. Ondan sonrası kolaydı. Atın yanına indiklerinde, nefes nefese kalmışlardı. Fındığın bir bölümünü de yollarda dökmüşlerdi.

- Ne uykucu adamlar, dedi, Şakir. Fındık böyle mi, kollanır? Kimindi burası, biliyor musun? Ben sarhoş kafayla nerde olduğumuzu bile tam çıkaramıyorum.

Hasan biraz düşündü. Dağlara bakındı, yönünü tam çıkarmaya çalıştı.

- Boş ver, atın parası tamam sayılır, ona bak. Yürü.


Hacer, Güneşin altın sarısı ışıkları, tepeleri aşıp vadilerin sisler içindeki derinliklerine vurmaya başladığında ancak uyanabildi. Bütün vücudu uykusunu alamamaktan ve rutubetten ağrıyordu. Şişen dizini ovalayarak, çadırdan dışarı sürükledi, yaşlı bedenini. Işıktan kamaşan gözlerini kırpıştırarak çimende oturdu bir zaman. Sonra tuhaflığı algıladı. Gözleri büyümüş, ağzı açık, kalbi göğsünü parçalamak için atarak, dört köşe ağır çulun izlerini taşıyan ezilmiş boş çimenlere baktı kaldı. Gözlerinin ve aklının kendisine bir oyun oynadığını sandı. Orda, hiçbir zaman fındık olmadığını düşünmeye çalıştı. Ya da bir yerlere kaldırdıklarını... Neden sonra, bir insan sesinden daha çok bir hayvan ulumasına benzeyen bir sesle haykırdı.

-Yusuf, yetiş!

Don gömlek dışarı fırlayan Yusuf, fındıkların çalınmış olduğunu hemen fark etti.


Bir ay sonra, silah ve tütün yüklü atlarıyla dağı aşmaya çalışan Hasan’la Şakir, pusuda bekleyen jandarmaya yakalandı. Atlara ve tütüne el konuldu.




*

ÖNCEKİ BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN SONRAKİ BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN

"Selam Söyleyin Ay Işığına" "Atları Vurma Çağı"

KİTABI OKUMAK İÇİN

BAĞBOZUMU

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA