top of page

BAĞBOZUMU-4

Güncelleme tarihi: 22 Oca 2022

-PAZAR KİTAPLARI-

Atları Vurma Çağı

ROMAN

Bölüm 4

"atları vurma çağı"

ŞENOL YAZICI, Roman,BAĞBOZUMU, BÖLÜM 4,atları vuma çağı







Acımasız, uzun zemheriden sonra gelen bahar, şimdi rengarenk kanatlı dev bir masal kuşu olmuş, almış başını, üstünden geçtiği her şeyi bin bir renge boyayarak, Zigana boyunca denizden yukarıya, dağlara uçuyordu.


Artık leylekler dönüyordu.


İki yandan, kadife gibi gür ve parlak bir yeşille göklere yükselen yamaçların tam üstünde, mavi göğün içinde güneş altın bir top olmuş dönüyordu. Bahar, kuzukulağı, zibilankesi, tomarası, patlayan tomurcuğu, gümbür gümbür çiçeği, deli yeşili, mutlu ötüşlü kuşları ve o muhteşem çılgın telaşıyla geleli çok olmuştu. Artık uzun yağmurlar da azalmıştı. Yine de, vadinin iki yanından duvar gibi yükselen dağların dorukları, güneşin altında bir gelin tacı gibi parlayan karlarla kaplıydı. Deniz kıyısından Zıgana'ya değin uzanan, en geniş yeri beş yüz adımı geçmeyen dar vadinin orta yerinden yılan kavi akan küçük dere, eriyen kar sularıyla iyice doygun, kirli bir sarılıkta yatağını zorlayarak köpürüyordu. Çok gitmez, iki yanına dizilmiş çok eski zamanlardan kalma gibi duran kulübeleri, dükkânları da kaplayarak geçit vermez duruma gelirdi.


Bu derin ve dar vadi, derenin denize döküldüğü, kentin hemen yanı başından başlayarak dumanlı dağlara değin geçit vermeden uzardı. Tam orada, dere de, vadi de birden tükenir, yükselen bıçak ağzı keskin yamaçlar kör bir kuyuya düşülmüş izlenimi verirdi. Hemen her mevsim karlı, aşılması güç dağlar çoğu acıklı söylencelerin kaynağı olurdu. Gün olup, o, sarı dev makineler Trabzon'dan yola çıkıp ona ulaşıncaya değin sürdü beyliği Zıgana'nın.


İnsanoğluna yaratılışından bu yana zulüm olan koca dağlar yenildi makinelere. Kaymak gibi yollar yapıldı üstünde. Dün atlarla zor geçilen yerlerden şimdi, limandan mal yükleyen kamyonlar, yeri göğü tutan homurtularla, salt kuşların uçabildiği yüksekliklerden geçip İran'a değin gidiyorlardı. Dağların makineye yenilgisi bir bozguna dönmüş, tarih öncesinden kalma devler gibi uyuyan tepeler, el değmemiş ormanlar paramparça edilmiş, ağaç kökleri, ağlayan bir ölü kemiği gibi toprak üstünde bembeyaz bırakılıp, adı bilinmeyen köylere yollar vurulmuştu. Doğanın parçalanan mahremiyetiyle birlikte, artık gizemli hiçbir şey kalmamıştı. Şimdi geceleri gökle dağların birleştiği yerde, birden parlayan dehşetli bir ışığın, uzun bir kılıç gibi havayı yarıp diğer yakadaki evleri bir sabah aydınlığına boğduktan sonra, hiç olmamış gibi başladığı tepenin ardında ya da bir ormanda yitip gitmesine sadece çocuklar şaşırıyordu. Cin peri söylenceleriyle deli divane akılları, hiçbir büyücünün başaramayacağı dende görkemli bir gösteriyle allak bullak oluyordu. Orada bir araba olabileceğine bir türlü inanamıyorlardı.


Çok değil bir iki yıl önce, sahibini tek başına varsıl ve güçlü göstermeye yeten at, arabanın yanında bir çocuk oyuncağı gibi kalıyordu. Derenin doğu yakasında at ölmüştü. Batı yakasında ise düzen hep aynıydı. Ne yol vardı, ne araba… Demirkırat iktidarı, kendisine silme oy veren derenin doğu tarafını bolluğa güzelliğe boğmuş, ama yeterince oy alamadığı batıyı ise başka ülke sınırlarındaymış gibi öylece bırakmıştı. Ardından gelen Küheylan da benzer yolu izleyince, batı yakasının Atatürk'ün altı okunun ve sözü geçen birkaç kişinin peşinde koşmakta direnen halkı, yolsuz yolaksız, ha umut diyerek uygarlığın sihirli gücüne müthiş bir imreniyle bakarak, coğrafyada beş yüz metre öteye düştüler diye, kendi ülkelerinde yabancı tavrı görerek bekleyip durmuşlardı. Yine de değişen yaşamın onları hiç etkilemediği söylenemezdi. Söz gelişi, artık her hafta burada kurulan pazara gelip, hepsi doğu yakasındakilere ait dükkânlardan alışveriş edebilirler, ürettiklerini de, fındık ve tütünü saymazsak hiçbir şey üretmezlerdi, getirip onlara satabilirlerdi.

Yüz kilometrelik, bir alan içinde herkes bu pazara gelirdi. Gelenler, aldıklarını eğer yolları varsa arabalara yükler götürürken, olmayanlarsa, ağır sepetleri kemikleri sayılan kadınların sırtına verir, keçilerin zor tırmanacağı patikalardan uzak evlerine götürür ya da üç beş kuruş karşılığında bir ata verirlerdi. Hiçbir geliri olmayan, avuç içi tarlalardan olağanüstü sonuçlar almaya çalışan, ama gösteriş ve harcamaya düşkün bu insanlar için atın geliri önemli bir kazançtı. Yollar, çoğaldıkça bu olanak da ortadan kalkacak gibiydi, ama göründüğü kadarıyla güneş böyle parladıkça batı tarafı değişmeyecekti.


Yusuf, arkasında kendi kadar yaşlı, boz bulanık atıyla dere boyunda, pazar içindeki dükkânların önlerinde yol ağızlarında dolanıp duruyordu. Araba yoluna dizilmiş kahvelere, köylere yükselen yol çataklarına bakıyor, elinde bir çuval, bir sepet gördüğü herkese yaklaşıyor, anlamlı anlamsız bir şeyler soruyordu, ama bir Tanrı kulu çıkıp da beklediği çağrıyı yapmıyordu. Ağır sepetleri, kırmızı kolanlı çuvalları cılız omuzlarına vuruyorlar, ölümüne dik yamaçları tırmanıyorlardı da, bir teki canına acıyıp, üç beş liraya kıyıp, şu yükü köye atıver, demiyordu. Dolanmaktan ayaklarına kara sular inmiş, karnı da acıkmıştı. Bezginlikle atı çekip kavaklığa bağladı, torbasını başına geçirdi.

- Ye melun. Bir kuruş kazancın yok, ye dur.

At aldırışsız samanları yemeye koyuldu. Yusuf, fırına doğru yürürken kalabalığın içinden çıkan bir çocuk, ondan yana koştu.

- Dede, dede!

Duymadı. Yüzü alabildiğine asık, aklı, araba ve yollara takılı, hızlı hızlı yürüyordu. Yetişti çocuk, asıldı ceketinden.

- Dede, Hacer annem dedi ki...

Anlamaz anlamaz, anlayınca da öfkeli baktı Gökçe'ye. İster istemez geriledi çocuk. Yine de görevini tamamlamaktan vazgeçmedi.

- Hacer annem dedi ki, dedene de…

- Senin dedenin de, Hacer annenin de!.. Yıkıl ulan yıkıl karşımdan.

Bir iki adım attı çocuk.

- Bana ne kızıyorsun? Ben ne yaptım? dedi giderken.

"Cevaba bak, cevaba. Okut da gör işte. Dili uzadı köpeğin. Ona ne kızıyormuş. Sanki keyfimden at peşinde deli dana gibi koşturuyorum dere bayır.

- Ulan senin kitapların olmasa, ulan senin defterlerin olmasa, senin önlüğün, pantolonun, ulan senin ve Hacer'in şehri olmasa...

Kendi kendine söyleniyordu Yusuf.

Birden çocuğun görünürde olmadığın fark etti. İçi pişmanlık ve acıyla doldu. Gökçe'ye her kızışından sonra böyle olur, gönlünü nasıl alacağını şaşırırdı. Haklı da olsa bunu hep yaşardı. Kızının o hali gözünün önüne gelir, kimselere belli etmese de, onun ölümünü biraz namusuna sürülen bir leke saysa da, kendini sorumlu tutar, çocuğa karşı, derin bir merhamet ve sevgi duyardı. Bunu belli etmezdi ama. O bir erkekti, Hacer gibi yüreği ağzında dolaşamazdı ya. Öyle düşünmese, Gökçe okumak istiyor diye, canını dişine takıp teper miydi bu yolları? Sonunun geleceğine inanamadığı bu okuma sevdası uğruna, toprağını bile satılığa çıkarır mıydı?

Doğrusu iyi okuyordu oğlan. Okuyordu da ne, köylünün büyük okulları okuduğu nerede görülmüştü. Deliydi bu Hacer, kızının ölümü onu deli etmişti. Yok, okuyacaktı da, köylülükten, cahillikten kurtulacak, vali olacakmış. Köylüden vali olduğu duyulmuş mu hiç? Bu köylüyü, onca gayretine karşın yedi düvele kök söktürmüş Atatürk kurtaramadı da, şimdi mi?.. Şimdi köylünün kentli kapısında uşak olmaktan başka yolu kalmamışken mi? Gökçe de bir diğer köylüler gibi bir yerlere kadar, Yusuf'un dayandığı günce okurdu işte. Sonra bir kapıda üç kuruş maaşla bir kâtip olsa, o da yeterdi. Kentte herkes okumuş, kâtiplik için sıra beklemekte, Gökçe gidecek onların arasından iş bulacak da, para kazanacak da, Hacer'e basma, ona tütün, yeni gömlek, şapka alacak da... Ölme eşeğim ölme. Partili bir adamın olmasa, iş miş, düş. Bir adamın olsa da, iş gene düş. Adamlar, yedi sülalenin de partili olmasını istiyorlar. Köylünün yapacağı, toprakla uğraşmaktı. Ne varsa toprakta vardı. Bin yıldır onca itilip kakılmasına bana mısın, dememiş, vermiş de vermişti, hala da veriyordu. Şöyle iyi bir toprağın olacak, dikeceksin karpuzu, mısırı, yığacaksın parayı… Kaçağa gittiği yerlerde görürdü. Gözün alabildiğine buğday tarlası. Ne para kaldırırdı o adamlar? Gerçi öyle uçsuz bucaksız tarla burada ne gezerdi, ama burada da verim çoktu. Adam diksen büyürdü. Yok, ille de okuyacak. Ulan, şehir dediğin para öğütme makinesi. Yusuf'un beş ton fındığı yok, hanı yok, hamamı yok. Bunları sen bilmez misin azgın karı? Altmış yaşından sonra vurmuş aklına şehir. İlkokulu bitirdi, çocuk, verelim bir sanata, bir yorgancının yanına söz gelimi. İki, üç bilemedin, beş yılda usta olsun, para kazansın para. Cebimizden para vermeyelim biz. Hem öğrensin, hem kazansın. Yook, okuyacak. Para her yanımızdan o biçim akıyor. O zaman, bir yerlere harcamamız şart. Okullara verelim, ne olacak ki? Tek eksik şehirli olmaktı, o da oldu.

Yok, günahını almamalıydı, çocuğun. Bir zayıfsız geliyordu karneleri. Bir kezinde, utana sıkıla gittiği ortaokulun bir hoş kokan bayan öğretmeni ne dediydi?

"- Felaket kafası var, sanki köylü çocuğu değil."

Ne gururlanmıştı ama. Kadının o hoş kokusu başını döndürmüş, gözleri öjeli tırnaklarında, açık siyah saçlarında ne diyeceğini bilemeden yutkunup durmuş en son:

"- Torunum o, benim," demişti, dünyanın kıvancını göğsüne sığdırıp.


Gökçe, peştamalcının yanında dikilmiş, sözde onu hiç görmemiş gibi tam yolunun üstünde bekliyordu. Yanına gidince sımsıkı kucakladı çocuğu.

- Gel bakalım buraya. Karnın aç mı?

Fırının önündeydiler. Sıcak, nar gibi kızarmış, burmalı, beyaz ekmeklerin kokusu baş döndürüyordu. Tok gözlülükle güldü çocuk:

- Aç ama, köye giderim.

"Domuza bak, sözde naz yapıyor".

- Köyde ne var, küflü mısır ekmeğinden başka. Gel.

Sıcak ekmeklerden birini yardı, fırıncı. İçine sapsarı inek yağı koydu.

- Koy biraz daha, dedi Yusuf. Burda aslanım var, yoksa yok anasını satayım. Delikanlı olmuş benim oğlum, delikanlı da yemeli.

Biraz daha yağ koydu, fırıncı.

- Tabi ye, Yusuf dayı. Kefenin cebi yok.

- Yok ya. Bu dünya da cep çok, ama bomboş. Varsın olmasın, aslanıma helal olsun.

Alışılmadık övgülerden rahatsız olup önündeki ekmekten başını kaldırmayan torununa gururla baktı.

- Lisede okuyor bu aslan, hem de ikide. Öğretmeni ne dedi bana biliyor musun?

- Ne dedi, diye sordu fırıncı, pek ilgilenmeden.

- Bu oğlanda Atatürk kafası var, öyle çalışıyor. Okut onu, dedi. Bir hoş kokuyordu ki kadın sorma, onun yanında bizimkiler Trabzon çarığı...


Gökçe, neye güldüklerini anlamadı ama övülmesinden utanmıştı, ama dedesini böyle anlarda susturmanın olanaksızlığını da bilirdi. Bütün dikkatini yemeğine vermişti. Ekmeğini özenle küçük parçalara bölüyor, yağa batırıyor, ağzına koyuyordu. Ekmek ve yağın ağzında bıraktığı olağanüstü tattan yüzü ışıl ışıldı.

Dedesinin seslenişini duymadı.

- Ne istedi Hacer Anan? diye bağırdı, Yusuf.

- Efendim! dedi çocuk irkilerek.

"Okumanın güzel yanları da vardı. Efendim ha, ağzını yesin senin," deden.

- Ne dedi, o deli karı?

Bir süre düşündü çocuk.

- Hacer Anam, dedi ki... Bir kalıp sabun, gaz, yağ bir de...

- Bal istemedi, değil mi, kuş sütü kuru üzüm?..

Demin fırıncıyla yaptığı açık saçık şakaların gevşekliği vardı üzerinde.

- İstemedi, dede, dedi çocuk ciddi ciddi.

Bu ciddiyet güldürdü, Yusuf'u. Dişsiz ağzıyla ekmeğin kabuğunu kemirmeye çalışırken tuhaf bir sesle güldü.

- İyi, git, Hasan'a selamımı söyle. Dedem verecek de. Ne alacaksan al.

Bire iki yazacaktı ama olsun.

Ekmeğin kalan parçasını kaptığı gibi fırladı kapıdan çocuk. Sıkıntıyla baktı ardından. Fırıncı masayı sildi.

- Ne güzel gözleri var bunun, hiç görmemiştim bu rengi. Okutacan mı, liseden sonra?

Kahırla başını salladı.

- Olurunu bulursam elbette. Nereye kadar gücüm yeter, nasıl ederim bilemem, ama niyetim öyle. Köylülüğün sonu yok, devlet kapısına bir anahtar uydurmasını bilmek lazım.

Söylediklerine kendi de şaştı. Değişen zamana uygun övünebileceği bir şey yakalamıştı. Böylece hiç alışamadığı, hep dışında kalmanın tedirginliğini yaşadığı zamanın bir parçası olmanın, o anlık da olsa, erincini duymak hoşuna gitti. Birden okumaya tüm karşı çıkışının, alıştığı yaşama biçiminin dışında olmasından, dünyanın onun bir tüfekle yönlendirebileceği küçüklükten, dev büyüklüklere açılmasından kaynaklandığını algıladı. Yusuf, ne denli istemezse istemesin dünya değişmeden durmuyordu ve artık ne onun ne de kimsenin saklanacağı, değişime sırtını döneceği kuytu bir köşe yoktu.

Fırıncı dertliydi. Bir müşteriye ekmeğini verip geldi gene.

- Benimki okumadı. Devlet gelmiş ayağımızın dibinde ortaokul açmış, git oku işte. Okumadı hayvan.

Fındık çalınınca, hiçbir umutları kalmamıştı. Gökçe’nin okuması için bütün yollar kesilmişken birden buraya ortaokul açılmıştı. Yalan değildi ya, içinden çıkamadığı sorun birden çözümlenmiş, çocuk, o okula gidip gelmeye başlamıştı.

- Köylülük pis iş, dedi pişmanlıkla. Zamanında akıl edemedik, in şehre. Hele savaş sonunda Rumlar gidince evleri, hanları verecek adam aradılar. Ne var dağlarda? Bir iş tutarsın değil mi? Millet Almanyalara gitti, bizse becerip bir şehre inemedik. Tuttuk bir atın kuyruğundan, tuttuk bir kaçak dalgası. Onu da yoluyla yapamadık ya, böyle işlerde az biraz zalim olacaksın. Silah götüreceksin. Götürenler yükünü tuttu, şimdi eleklerini asmış, ellerini yıkamış, hacı hoca kesilmişler bakma. Karıya dedim, ta o zaman, inelim şehre diye.


Nasıl da yalan söylüyordu? Kente inmek zulüm gelmişti ona. Korkudan ödü patlamıştı. Üstüne üstlük dünya böyle değildi ki. O devir şehirlilik temiz üst baş, kravat, devlet kapısında işin olursa kolay çözümlemekti. O kapıda ne işleri olurdu ki? Bir nüfus, bir askerlik dairesi... Elindeyse hiç yazılmamakta yarar vardı. Bilmem ne vergisi diye aramazdı devlet, ama bir kayda geçtin mi, cehenneme gitsen gelir bulur, kursağındaki ekmeği vergi diye alırdı. Sonradan şehir, ekmek kapısı olup bir iki kişi iş tutunca, Hacer bir diyecek olmuş, delileşmişti.

"Şehir ha," diye bağırmıştı. " Ne o, kıçını açıp gezmek mi, istiyorsun? Ne yapacağız orda? Şehirli, ekmek vesikaya bağlanınca kaçıp köylere gelmedi mi? Attığımız ekmekleri kapışmadı mı? Para mı dağıtıyorlar? Ha tamam, ben gidip onun bunun kapısında, sakalı çıkmamış oğlanlara, kıçı açık bayanlara çay taşıyacağım da... Bana bak karı, ben bu yaştan sonra Allah kuluna hizmetçilik yapmam." Şimdi öyle düşünmüyordu. Ona buna hizmetçilik yapmazmış. Allahın dağlarında, at peşinde yaptığı neydi? Karnı bile doymuyordu, üstüne üstlük.

"O deli karının kafası, benden daha iyi çalışırmış da, anlamadım," diye düşündü.

- Okutacağım ulan, nereye kadar okursa. Yaşarsam okutacağım, diye hınçla söylendi.


Bu umut canlandırdı onu. Ardından okumanın getirdiği yükü düşününce yeniden canı sıkıldı. Ortaokulu burada okumuştu çocuk. Şehirdeki iki yılı da atlatmışlardı sayılır. Nasıl atlattıklarını kendileri bilirdi ayrı. İlk yıl fındık da çalınınca çok zorlanmıştı. Dünya kadar borca girmişti. Tarlada satılmayınca… Bu sene nasıl geçecekti? Fındıkları zaten kaç kabuktu, onu ya karşılar ya karşılamazdı. Ondan sonra?.. Sıkıntıyla bunaldı. Dursunlar durmasınlar, her ay evin kirası çalışıyordu. Onu neyle verecekti? Gene kızdı karısına. Arabalara, yük vermeyen insanlara kızdı. Hükümete kızdı. Ulan, her yeri yol yapacak ne vardı? Allah atların kısmetini gökten indirmezdi ya, öyle vermişti. Şimdi, dağ taş yol olunca, ekmeğini köylere yük taşıyarak kazanan onca insan ne yapacak, bir insandan çok daha fazla tüketen atlar ne olacaktı? Duymuştu, Onbaşıların Mahmut, geçenlerde, derenin orta yerine tam karakolun önüne çekmiş atı, çıkarmış barabenli tabancayı saymış mermiyi. Sonra da çöküp ağlamış hayvanın başında hüngür hüngür. Öyle ya, bir işe yaramayan, durmadan tüketen atı ne yapacaktın? Öyle gösterişe binek saklamak ağaların harcıydı, çulsuzların değil.

Bir yerden para bulmalıydı. Kimde vardı ki para? Yerini satılığa çıkarmış, bir Allah kulu alıcı olmamıştı. Olan da, dağ başında ne var, deyip kente yatırıyordu. Ne kalıyordu geriye? Bir tek at... Böyle giderse onu da satacaktı. O zaman hiçbir geliri olmayacaktı. Kente inmek söz konusu olunca, atı satmayı kurmuş, sonra akrabalarından biri isteyince ona bırakmıştı. O kentteyken çalıştırıyor, bakıyor, gelince de alıyordu. Silahını mı satacaktı? Bir erkek silahını da sattı mı, bitmişti artık. O erkekten korkacaktın gün olur, hiç bakmaz avradını da satardı.

Para... Ne namussuz şeydi?


Fırıncı radyoyu açtı. Sağır’ı, kafasında kırk tilki dolaşan, kırkının da kuyruğu birbirine değmeyen Sağır’ı, alaşağı eden Karaoğlan konuşuyordu. Herkes bu adamdan, yapacaklarını ötekiler gibi esneklikle değil, çok kesin bir dille anlatan, güzel konuşan bu adamdan umutluydu. Yusuf, onu dinlerken sık sık yinelenen umudu algılıyor, ama gene de bir huzursuzluk duyuyordu. Bu adamın tavrında bir şey vardı onu kaygılandıran. Güçlü değildi, öyle konuşmuyordu. Bu adam inanıyordu, gücünü de inancından alıyordu. Hakkı olduğuna inandığından ölümüne kavga etmeye kararlıydı. Gene de o kavgayı, bugüne tercih ederdi.

Kendini unutmuş, dikkatle dinlerken biri dürttü.

- Dayı.

Kışları atı emanet ettiği Ahmet'ti. Bir umutla, hayvanı satın alacağım, ele gitmesin der mi, diye baktı.

- Ee?

- İş var dayı.

Tedirgin etrafına bakındı.

- Tütün işi.

- Ne tütünü oğlum, bende tütün ne gezer?

Ahmet, etraftakilerden iyice rahatsız güldü.

- Gel şöyle dayı, gel.

Fırından çıkıp şose boyu yürümeye koyuldular. Yusuf, bu denli gizliliği bir yerlere oturtamıyordu.

- Ne var, hırsızlığa mı gidiyoruz?

- Kaçağa dayı, kaçağa.

Anlattı. Yusuf'un paraya duyduğu gereksinmeyi bilerek daha bir coşkuyla anlattı. Kahvede bir adam gelmiş yanına. Kara Mehmet mi, ne? Atı sormuş. Bir iş varmış. Ahmet, olur gibi yaklaşınca anlatmış, tütün işi demiş. Şimdi orda olmalıydı adam.

Kanı bir hoş, deli gibi akmaya başlamıştı, Yusuf'un. Kara Mehmet’i iyi bilirdi, kaçağı da... Ama uzun yıllar olmuştu, çok uzun yıllar. Nusaybin'e kadar at sırtında giden adam kendisi değildi ki, artık.

- İyi gözün kesiyorsa, git. Ulan, kaçak mı kaldı daha? Kara Mehmet bunamış da farkında değil.

- Sen uyuyorsun, asıl kaçak şimdi. İnsanlar açlıktan kırılıyor. Devlet tütüne para vermiyor ki, tüccar alsın, alsın da daha bir zengin olsun istiyor. Ovada tütün altın, felaket para. Hele bura tütünü. Ovalı hazır sigaraya dünyanın parasını vermektense... Alışmışlar sarma sigaraya hem.

" Dağ taş yol oldu. Kurdun bile saklanacağı yer kalmadı, artık. Jandarma, o da olmazsa kolcu kaynıyor dağlar," diye düşündü Yusuf.

- Çok zor bu iş, dedi.

Ahmet heyecanlıydı.

- Tütünü değerli yapan da bu. Dün herkes gidiyordu, şimdi bir Kara Mehmet. Adamın kanına işlemiş, dağlara değil araba, uçak inip kalksa, o gene gider.

Yusuf'un itirazları cansızdı zaten. Yüreği hep kaçaktan yanaydı. Duyunca eski bir sevgilinin adını duymuş gibi olmuş, heyecanlanmış, Mehmet' i kıskanmıştı. Kaçağa hala gittiğine inanamıyordu, ama insanın alıştığı düzeni her bir şeye, arabaya, uçağa, aya giden füzeye kafa tutarak sürdürmesi, hatta öyle ölmesi kıskanılacak gibi değil miydi? Teslim olmamak bu değil miydi?

- İyi git o zaman.

Ahmet bir ıslık çaldı.

- Ooo! Bende o yürek nerde? Sonra yeğenin yani köroğlu bildiğin gibi iki canlı, karnı burnunda. İşin açığı bu işi artık bilen yapar, bir o kadar da yürekli olan. Bir de umarı olmayan. Demem o ki, sen para mara diyordun ya...

- He?..

- Git işte, elin alışık. Dağlar yabancın değil, Kara Mehmet kurtsa sen de az değilsin. Nenem durmadan anlatır da...

- Bırak nenenin galibaradan kalma masallarını şimdi. Demek sence ben gidebilirim. Ulan yaşım kaç benim be? Beyaz ekmeği kesmiyor dişim. Hangi diş, damağım damağım… Kaçağa gidecekmişim.


Böyle konuşuyordu ya, daha ilk anda bu işe olur diye sarılmıştı. Kaç lira vereceklerini bilmiyordu, ama kaçak iyi bırakırdı. Yer satmaktan, atını satmaktan kurtulacaktı. En önemlisi şu değişen dünyada, artık onun bildiği hiçbir silahı, yöntemi kalmayan dünyada, çok iyi bildiği bir yolun hala olmasına müthiş sevinmişti. Onların en gencinin biraz tırmansa, ağzı tavuk gibi açık düşüp kalacağı dağları aşacak, kolcusuna, jandarmasına, urlusuna, uğursuzuna kafa tutup, ölümle oynaşıp geri gelecekti. İlk işi de...

- Mehmet nerede, dedin?

Ahmet bu hızlı değişime hem şaşırmış, hem de sevinmişti.

- Kahvededir. Gidecek misin, dayı, helal sana?

İlk işi ayağındaki külot pantolonu atıp yeni bir pantolon almak olacaktı. Lastiklerinin yerine de ayakkabılar. Sonra o mezar gibi odadan, yüksek mi yüksek bir eve çıkaracaktı, Gökçe'yle Hacer'i.

Mehmet yoktu, ama kahveci konuyu biliyordu.

-Gelir, dedi. Sen mi, gideceksin, Ahmet?

-Ben değil, dayım gider belki, bir konuşsak...

Adam şöyle bir tartar gibi baktı.

- Bu yaşta? Hoş Mehmet Agam da az değildir ama... Kusura bakma dayı, kaçlısın sen?

- Bilmem, dedi, Yusuf, canı sıkkın. Muhacirlikte delikanlıydım, bildiğim. Hem de...

Birden Keşişin Düz, alev alev geldi kuruldu gözünün önüne, itti hemen. Bu adama hesap vermek canını sıktı. Hışımla devam etti.

- Kaçağı iyi bilirim, dedi. Sen doğmamıştın, ben o dağlarda gezerdim.

Kahveci taşı anladı, ama kendini hatalı bulup güldü.

- İyi. Güzel para verecek aslında, gidilir.

- Ne kadar?

- Bilmem ama, gene de bin lira filandır, her hal.

Bin lira... Yusuf birkaç kuruşa gittiğini anımsıyordu. Çok büyük para geldi, ona bin lira. Neler yapılmazdı? Hacer'e hiç söz etmeyecekti. Gidip gelecek, Hacer’i de, Gökçe'yi de alacak önce bir giydirecek, sonra Hamsiköylünün Lokantası’na sokacak, yiyin ulan, diyecekti. İçine düştükleri şaşkınlık bitmeden, tomar tomar paraları çıkarıp gösterecek, nazlana nazlana anlatacaktı.

"Senin herifte daha iş var," diyecekti.

Bin lira, büyük paraydı. Birazını bir yana kor, Gökçe'nin ilersi için... Öyle daldı, düşündü, Yusuf.

- Selamünaleyküm ağalar, dedi biri. Yusuf bu sesi tanır gibiydi.

O dağ gibi adam, tüfeğin elinde bir değnek gibi küçük ve oynak kaldığı, Bayburt'ta bir Halt’ın çenesini bir yumrukta kıran Kara Mehmet bu muydu? Gene çivi gibi dikti, ama bir deri bir kemik kalmıştı. Sanki kızgın ateşe tutulup ne kadar yağı, eti varsa eritilmiş gibi incelmişti. Külot pantolonu, yamalı ceketi vücuduna bol geliyor, acıma duygusu uyandırıyordu. Yalnız gözleri, post kaşlarının altında yeni menevişlenmiş bir sürmene bıçağı kadar parlak ve keskin bakan gözleri ve sesi eski arkadaşını anımsatıyordu.

- Ula Mehmet!

Adam, selamını verdikten sonra, kapının ağzında durmuş, bakıyor bakıyor, kendisine seslenen bu yaşlı adamı, bir türlü çıkaramıyordu. Yusuf ondaki değişikliklerinin benzerlerini kendisinin de yaşadığını o an algıladı.

- Beni tanımadın mı ula? Dağlarda, kostel kemençesiyle karı oynattığımız günleri unuttun.

Adamın bir yarı gece kadar anlamsız bakışları çözüldü.

- Tanımadım baba. Kusura bakma beynim bulandı artık. Kimsin sen?

- Yusuf, Deli Yusuf, dedi biraz bozulmuş. Demek silah arkadaşını tanımadın, dünya ne değişti?

Mehmet dişsiz ağzını açarak hırıltılı bir kahkaha attı.

- Dünya değil, değişen biziz yahu. Baksana canlı cenazeye dönmüşsün. Sen ölmedin mi, daha?

- Bana diyor, kendine baksana. Ben senin gibi kaç tanesini gömerim.


Bir süre sonra, oturmuş, anımsarken ve anlatırken sonsuz haz aldıkları geçmişi didik didik ediyorlar, birlikte yaşadıkları ortak öykülerden birini bırakıp diğerine geçiyorlardı. Sonunda sabırsızlanan Ahmet'in de etkisiyle olsa gerek bugüne gelebildiler.

- Şimdi ne yapıyorsun? diye sordu, Yusuf.

- Ne yapacağım, tütüne gidiyorum. Ben evde oturup da karı ağzı dinleyemem. Ya sen?

Yusuf torunundan, okulundan dem vurmayı kurmuştu, ama bu ona pek uygun gelmedi.

- Pas tutuyorum. Seninle kaçağa geleceğim.

Gülmeyi bırakıp arkadaşının yüzüne dikkatli dikkatlı baktı Mehmet.

- Benimle, sen?.. Başka zorun mu yok senin?

- Sen gidiyorsun ya.

- Ben hiç bırakmadım, dedi Mehmet. Antramanlıyım yani... Gene de, bir gün o dağlarda öleceğim geliyor bana. Belki bunun için gidiyorum. Öyle ölmek, burada dünyanın değiştiğini ilenerek, hırıltılarla yatakta ölmekten yeğ geliyor bana. Yeni yetmelerin, kulağının ardı bile sağlam kalmamış bana, dünyayı öğretmelerinden yıldığımdan gidiyorum. Senin zorun ne?

Aynıları, diyemedi Yusuf. Üstüne üstlük, bir de şehir belası var başım da, diyemedi.

- Şöyle erkekçe bir iş yapayım, dedim ve öleyim. Sen bırak onu bunu. Atım var, senin de atlı birine ihtiyacın...

- Var. Sen bilirsin. Yaparım dersen gel. Ölüp kalırsan yollarda, günah bende değil.

Yusuf acıyla güldü.

- Sağımız bir işe yaramıyor, ölüden ne olur? Gömersin bir yerlere. E, kaç para vereceksin?

Kara Mehmet kedigözleriyle ta içini, yüreğini okuyormuş gibi baktı. Bu tiridi çıkmış adamın paraya duyduğu ihtiyacı fark etmiş, kafasından ona göre hesap yapıyordu. Torununu okuttuğunu duymuştu. Herkese verdiğinden fazlasını verecekti.

- Bin iki yüz elli. Yedi yüz elli ata, beş yüz de sana, iyi mi?

Daha iyisi olamazdı.

- Yalnız, dedi Yusuf. Raconu bilmez değilim, iş bitince para alınır. Bilmez değilim, ama yüz ellisini şimdi versen.

Tütün işinde kuraldı, mal satılır, paranı alırdın. Daha önce para verildiği görülmüş şey değildi. Mehmet ikiletmedi, elini cüzdanına attı. Çıkardığı iki ellilik bir yüzlüğü sürdü masanın üstüne. Kalktı.

- On gün sonra. On gün sonra, kayaların oradan. Hadi eyvallah.

- Güle güle. Sağ ol.Allah razı olsun...

Kapıda durup gülümsedi, Mehmet. Sanki yıllar önce olduğu gibi birden irileşmiş, gençleşmişti, Yusuf'un gözünde.

- Boş ver, biz arkadaşız. Hem de eski arkadaş. Bu şerefsiz dünyanın anlamayacağı iki eski dost. O toruna iyi bak...

Yusuf gözleri dolarak kederle gülümsedi. Paraya ihtiyacı olduğunu anlamıştı, demek. Acımıştı.

- Şu elli lirayı boz, dedi kahveciye.

Dışarı çıktıklarında bir yirmi lirayı Ahmet'e uzattı.

- Ata iyi bak, dedi. Bir hafta sonra alayım.



atları vuatrma ça



Gece, her yan mavi bir ışık seli içinde yüzüyor, dere parçalanan gümüş bir yılan gibi parlıyordu. Güvercin Kayanın orda, kayaların bittiği yerde düzlükteydiler. On, on iki kişi kadardılar. Yüzlerini seçemiyordu. Bir kısmının ay ışığında parlayan silahları vardı. Yaklaştıkça artan, hoşuna giden, kanını kızıştıran bir heyecan duyuyordu.

Öksürerek geldiğini haber verdi.

- Mehmet, dedi, üç beş adım uzaktan.

Mehmet karanlıktaki adamlardan ayrıldı, yanına yaklaştı.

- Gel kardaşlık, seni bekliyoruz. Atın orda, Osman tutuyor.

Ahmet, atı yüklensin diye sabahtan götürüp bırakmıştı. Yularından çekip getiren adamı tanır gibi oldu. Yukarı köylerden yük taşıyan Duman Osman'dı gerçekten. Bak buna inanamazdı. En az kendi yaşındaydı, adam.

- Sen de mi? dedi şaşkınlıkla. İyice moruklara kaldı bu iş, yahu.

- Kendine bak, tiridin çıkmış... Mehmet dediydi de, hem şaşırdım, hem sevindim. Ne zorun var senin?

Ne zorum yok ki, diye geçirdi içinden.

- De ki, yoksulluk.

- Evet, yoksulluk. Oğlan evlenecek, evden borcum var, evdekilerin boğazı değirmen oluğu. De oğlu de, işte.

Kederli güldü. Sonra gülmesi aydınlandı. Sarı dişleri ay ışığında parladı.

- Hep gençlerin arasında kalırım diye korktum. Gelmen iyi oldu, diye ekledi.

- İyi oldu, dedi Yusuf da.


Biri seslenince toplandılar. Mehmet bir adım öne çıktı. Kuralları koyan oydu. Parhana başıydı. Herkes onun dediğini onaylıyordu.

- Artık her yerde kolcular varmış. Anlatmama gerek yok, kolcu domuzunu benden daha iyi bilirsiniz. Padişahtan daha padişahçıdır. O yüzden köylerden uzak durup yaylalara sapacağız.

İlçeye değin dere içi gidecekler, sonra asfaltı bırakıp dağlara tırmanacaklardı. Yol uzayacak zorlaşacaktı, ama jandarmanın eline düşmeyi isteyen var mıydı? Gerçi köylerde de kolcular vardı. Jandarmayı mumla aratırdı, kolcu dediğin. Kim bilir nerelerden gelmiş, bir an önce şu askerlik bitsin, diye bekleyen çocuklardı jandarma. İhbar, yukardan emir olmasa, tütüncünün pek üstüne düşmezdi. Kolay iş değildi, kaçakçıyla uğraşmak. Bu dağları, ibi dibi görünmez yarları, ormanları avucu gibi bilen hepsi silme silah, silahla oynamaya düşkün, bir ekmek parası uğruna canını tehlikeye atmış kaçakçı, ha deyince teslim olmazdı. Jandarmanın da canı vardı, bekleyen yavuklusu. Kolcu öyle değildi, hepsi birer eski kaçakçı, kurt mu kurttular. Kaçağın her bir hilesini bilirlerdi. Üç kuruş bahşiş alacaklar diye, öz kardeşlerini ihbar eden, jandarmayla pusu kurup tutan, vuran kolcu vardı. Hırsızdan bekçi dikmişti hükümet.

- Hadi uğurlar olsun, diye bağırdı biri.


İp dizimi yürüdüler. Araba yolundan dere kenarına indiler. Yol ortasından ayna gibi gidilmezdi. Kimse konuşmuyordu. Arada bir engellenmeye çalışılan bir öksürük, bir fısıltı, derenin uykulu hışırtısına karışsa da, herkesi dehşete düşüren bir gürültü gibi algılanıyordu. Gittikçe, vadinin tabanını örten küçük ova darlaşıyor, yürüyüş zorlaşıyor, doğa sertleşiyor, vahşileşiyordu. Derenin iki yanından bıçakla kesilmiş gibi dümdüz kayalıklar, gecenin ala karanlığında daha da görkemli görünen uzun çamlarla kaplı ormanlar yükseliyordu. Kumlu dere yatağının iyice daraldığı yerlerde, suya girmek zorunda kalıyorlardı.. Bu ılık bahar gecesinde bile kar sularıyla beslenen dere buz gibiydi. Yusuf daha şimdiden donmuş, dişleri birbirine vuruyor, vıcık vıcık ayaklarını zorlukla taşıyordu. Önünde yalın kılıç koşturan Osman’la Kara Mehmet olmasa, şimdiden bu işi beceremeyeceği yargısına varacaktı.

Hacer haklı mıydı, yoksa?


Yola çıkmadan bir gün önce, bir şey anlatmadan cebinden yüz lirayı çıkarıp vermişti. Şaşkın şaşkın daha önce hiç görmediği kâğıt paraya bakan karısına,

"- Yarın işe gidiyorum. Ben gelene değin idare edin," demişti salt.

Kadın giderek artan bir merakla sormuştu. Yusuf söylerse, endişenin artacağından emin, hiç ağzını açmamaya kararlı durmuştu ya, son anda birden gevşemiş, gözleri dolu dolu Gökçe’ye sarılmıştı.

"- Oku," demişti. "Bizim gibi sürünme."

Saklayamadığı hüzün sesine yansımıştı.

O zaman, Hacer, kapının ağzına geçmiş, gözbebekleri eskilerde olduğu gibi deli deli parlayarak dikilmişti.

"- Dur," demişti. " Sen köye gitmiyorsun. Bu parayı nereden bulduğunu, nereye gittiğini demeden, işin ne olduğunu demeden gidemezsin."

Direncinin sonundaydı o da. Bir endişe vardı içinde.

"- Kaçağa," demişti.

Artık cesur değildi. Onca gündür kaçağa, salt ekonomik açmazlarına son çözüm yolu olarak değil, biraz da değişen zamana bir başkaldırı, yerini bulacak bir isyan olarak bakıyordu. Son bir kez, Yusuf'un kim olduğunu tüm dünyaya gösterecekti.

"- Delirdin mi?" demişti kadın, inanmaz inanmaz. "Kaçak mı kaldı? Senin yaşında biri..."

Kocasının yalan söyleyemeyen gözlerini aramıştı. Doğruyu, orada görünce derin çizgiler içinde kaybolmuş, yaprak yeşili gözleri, silme yaştan cam gibi parlak ve beyaz olmuştu.

"- Senin yaşında biri... Jandarmayı kolcuyu bırak, geberir kalırsın Zıganalarda."

Buna dayanamıyordu işte. Yaşından söz edilip artık bir ot gibi, yaşlı bir köpek gibi sürünmek zorunda olduğunun anımsatılmasına dayanamıyordu. Tükenen cesareti ve direnci bu tahrikle ayaklanmıştı.

"- Ben o dağları parmak kadar bir çocukken omzumda iki tüfekle aştım. Var mı başka bir yolu, var mı bildiğiniz?"

"- Gitme, bu yılın sonu nasılsa gelir. Yazın daha çok çalışırız. Hiç aç mezarı gördün mü?"

Yaz belki gelirdi. Ya ondan sonrası ya gelecek yıl? Ya geberip giderse Yusuf? Dünyaya kazık mı, kakacaktı yoksa? Neyleyeceklerdi, o zaman? Evi, tarlayı mı satacaklardı? Satıp, bu dünyada Yusuf diye biri hiç yaşamamış mı, yapacaklardı onu, köy yerinde. Hiç yaşamamış olmak... Aklına yeni gelen bu düşünceyle ürpermişti.

"- Çekilin önümden. Bir erkeğin alması gereken, kaçamayacağı kararlar vardır. İnsanlık bu, ola ki bana bir şey olur, tarlayı satın, ama evi barkı satarsanız hakkımı helal etmem. Adımı yeryüzünden silerseniz, öte dünyada yirmi tırnağım yakanızdadır bilin. Hadi şimdi, Allah'a emanet olun," demiş, çıkmıştı.

Hacer haklıydı, işte. Daha şimdiden yorulmuş, üşümüştü. Sağ tarafında, göğüs kafesinin tam altında, bir şişlik, bir ağrı başlamıştı. Önceleri de, üşüdüğünde olurdu, ama bu kez daha şiddetliydi. Gene de, halinden şikâyet etmemeye kararlıydı. Diğerleri nasıl katlanıyorsa, o da katlanacak, bunu başaracaktı.


Dağların doruklarının belli belirsiz beyazladığı, gökyüzünün mor bir renkle alacalandığı sabaha yakın durdular. Vadi oldukça genişlemişti. Irmak, orta yerde ince bir şerit olmuş akıyordu. Biraz ilerde Zigana dağları, sisin içinde simsiyah bir duvar gibi göklere yükseliyordu.

Arkadan gelenler yetişti. Bir araya toplandılar. Mehmet ortalarına geçip alçak bir sesle anlatmaya başladı.

- Önümüz karakol. Atların ayaklarını bağlayalım. Uykudadırlar, ama biz önlemi alalım da. Öksürük, konuşma, çıt yok. Ola ki görüldük, sen Süleyman, Hüseyin vereceksiniz kurşunu başlarının üstünden. Onlar ateş etmeden etmeyin. Sonra... Kimseyi vurmayın ama, sadece dışarı çıkmasınlar. Diğerlerinin yapacağı belli. Yükü atın, herkes canını kurtarsın, dörtnala dağlara. Tütünle silahla yakalanmadıktan sonra kimse bir şey sormaz.

Atındaki tütünü atmanın ölümden beter olduğunu düşündü gençlerden biri. Borç harç toplamıştı onu.

- İyi de, varsa böyle bir tehlike, niçin buradan çıkmıyoruz dağlara? diye sordu.

Mehmet bir hayalet gibi yükselen yamaçları işaret etti.

- Bu bayırı yüksüz de çıkacak at göstersene bana. Korkmayın o kadar, görmezler bizi, kaç kez geçtim. Görseler de, peşimizden gelmezler. İhbar varsa, pusu kurar bekler zaten. Onun da kurtuluşu yoktur.

Herkes ihanetin ürperten ağırlığını hissederek, elinde olmadan birbirine baktı.


Atların ayakları çaputlarla bağlandı. Kişnemesinler diye başlarına arpa dolu torbalar takıldı. Ayrı ayrı değil, dev bir yılan gibi hep birlikte, ama olabildiğince sessiz, araziye göre dalgalanarak, kıvrılarak yürüdüler. Herkesin elleri tetikte, öncünün işaretlerine göre hızlanıyor, yavaşlıyor, gerektiğinde yere çöküp bekliyorlardı. Dar boğazda karakolu görünce iyice yavaşladılar.

Pencerelerden birinden ince, sarı bir ışık süzülüyor, derenin üstünde yer yer parçalanan düz bir çizgi çiziyor, zayıflayarak karşı yamaçlara değin uzuyordu. Birinin bir şeyler mırıldandığını, dua ettiğini duydu Yusuf. Onun korku ve tedirginliğine nedense memnun oldu. Çünkü yorulmuş olabilirdi, ama şu anda korkmuyordu. Dahası yıllar önce, Bağbozumu’nu yeniden yaşıyormuş gibi kendini hissediyor, damarlarının kanla dolup taştığını, vücudunun gençleştiğini, dirileştiğini hissediyordu. Bu yaşamı sevdiğini düşündü. İşe yaradığı, tehlikeye girdiği, biraz risk aldığı, sınandığı yaşamı seviyordu

Karakolun önündeydiler. Işık önünden geçen her atın üstünde bir kılıçtan daha tehlikeli parlıyor, suya düşüyor, sonra diğer ata geçiyordu. Şöyle iyice dikkatli baktıklarında pencereden içerisini, tavanda asılı lambayı görüyorlardı. Jandarmalar yerde yatıyor olmalıydılar, ama duvardaki kaputlar, tüfekler ayna gibi görünüyordu. Bu yakınlık insanı zorluyor, delice sanrılara sürüklüyordu. Yusuf hareket eden, kendilerine nişan alan insan başları bile gördüğüne yemin edebilirdi. Az sonra bir tüfek patlayacak, birisi bir çığlık atacaktı.


Yüzyıllar kadar uzun gelen bir zamandan sonra karakol geride kaldı. Dereden ayrılıp ıslak çiy yüklü bir çimenliğe çıktılar.

- Durmayın, diyen bir fısıltı dolaştı havada.

Çayırı geçip seyrek bir gürgenliğe girdiler. Ağaçların iri gövdelerinin zor seçildiği alaca karanlıkta, dallara, budaklara çarpa çarpa bir süre yürüyüp araba yoluna ulaştılar. Hepsi rahat bir soluk aldı. Atların ayaklarını çözüp başlarından torbalarını çıkardılar. Bir ikisi, tabakasına davranıp sigara sardı.

Osman, alnındaki boncuk boncuk terleri silerek, Yusuf’a yaklaştı:

- Yahu, bu adam ne yaptığını bilmiyor?

- Neden?

- Nedeni var mı, karakolun neredeyse içinden gündüz geçiriyor adam bizi. Koca karanlıklar çuvala mı girdi?

- Akıllılık etti, dedi, Yusuf.

Geçmişi anımsıyordu Yususf. Tehlikeli yerlerden hep böyle gün ışımasına yakın geçerlerdi. Allah rahmet etsin, Karyanalı bir parhana başları vardı. Havadaki yelden bile pusuyu sezerdi, öyle adamdı.

Derdi ki:

" Gece karanlık, tamam, dedin ki, görünmem, kalktın geçmeye. İnsanda sadece göz yok ki, kulak da var değil mi? Jandarma bu, gencecik çocuk. Hepsi uyudu da, birinin aklına sevdalısı düştü, uyur mu? Görmese bile duymaz mı? Ama sabaha karşı yılan bile uyur, su bile uyur."

Öyle ya, o saatte adam öyle bir uykuya dalar ki, al götür, elbisesini soy sırtından duymaz.

Mehmet, birkaç dakika dinlenilebileceğini söyleyince, yoldan uzağa ağaçların altına sürdüler. Her biri bir tarafa oturdu. Osman'la Yusuf bir taşa sırtını verip uzandılar.

Gençten biri yaklaştı.

-Yahu benim dizlerimin bağı kesildi, bu Kara Mehmet yorulmadı. Kaç yaşında bu adam?

Güldü Yusuf. Sağ tarafını iyice zorlayan ağrıya rağmen güldü.

- Benden büyük. Bu işi de çoktan yapar. Hatırlarım en başta iki atı kömür yükler, ovaya götürürdü.

- Kömür mü? Ne kömürü?

- Odun kömürü, duymadın mı hiç? Ben de gittim, bir iki kez, ama para bırakmıyor, dedi Osman.

O günleri seviyordu, Yusuf. O günlerden söz etmeyi seviyordu.

- Daha önce gitmemişsen bilmezsin. Oralarda, ovada bir tek ağaç yoktur. Yazın cehennem gibi sıcak olur, altına sığınılacak para kadar gölge yapacak ağaç bulamazsın. Kışın da odun yok tabi, kemre yakarlar. Tabi öyle yaş değil, kuruturlar ineğin pisliğini. Tekerlek gibi yapıp duvarlara yapıştırırlar, öyle kuruturlar. Bizde odun çok, dağ taş ağaç. Ne var ki, hele o devirde, buğday, mısır yok. Trabzon nerede zengin böyle, millet açlıktan kırılıyor, sirhan yiyoruz. Orda da buğday çok. Akleden oldu. Odun yükleyip gidenler, buğdayla, pastırmayla, gendimeyle atları yükleyip döndüler. Bir akın başladı buradan yukarı. Hükümet baktı ki, dağlarda ağaç kalmayacak, odun işini yasakladı. Biz de bir kurnazlık bulduk. Kömüre başladık. Odunları yığıyor, veriyorduk ateşi, tam harlı anında toprakla, suyla söndürüp kömür yapıyorduk, vuruyorduk ovaya. Hükümet de bir şey demiyordu, kömüre. Zor işti, ama o günlerde ekmek ayda olsa merdiven koyup çıkardık, nerde bu zenginlik?

Osman öfkelendi birden.

- İki de bir nerde bu zenginlik, deyip durma. Keyfimizden mi sürtüyoruz buralarda? Nerde zengin?

Yusuf aldırmadı. Geçmişi ayna gibi hatırlıyordu. O günleri, gençliğini, kuralları kendisinin koyduğu zamanları özlese de, tekrar yaşamak istemezdi. Ne var ki, o günleri yaşamayan hiç kimse ya da unutan, bugünün değerini bilemezdi.

- Varlığı olan da var şimdi, olmayan da. Yoksul da, varsıl da.

Osman küçümseyerek yere tükürdü.

- Mesele de orda. Herkes yoksul olsa bu kadar koymaz adama. Ben, Kurtuluş Savaşında dövüşürken burada Rus'la, Ermeni’yle işbirliği yapan, dönüp geldiğimde ağa olmuştu, devlet katında itibarı vardı. O gün bugündür, hayvan gibi çalışıyorum. Onlar ve onların çocukları gene ağa, gene zengin. Bense hala asker… Kardeşim gitti, Kore'de öldü... Darlatma adamı, Yusuf.

- Darlanacak bir şey yok. Bu dediklerin doğru. Doğru da unuttun mu, o devirlerde değil parası, azıcık mısırı, unu olan da canını kurtaramadı. Karılarımızı zor kurtardık, Osman. Düşmanın yarım bıraktığını biz tamamladık. Birbirimizi yiyip bitirdik. Sonra da ovalara, İstanbul yollarına düştük.

Osman dayanamadı, gene araya girdi.

- Zonguldakları unutma.

Sonra sadece, kömürü sormuş olan ama bu iki ihtiyarın ağız dalaşıyla, neredeyse tüm geçmişi, dinlemek zorunda kalan gence döndü.

- Duyduk, Zonguldak'ta maden açıldı, işçi alıyor, koştuk. Dağlara ovalara sığmazken, canlı canlı toprağın altına, mezarlara girip çalıştık. Ben de gittim, Yusuf da gitti. Çoluğu çocuğu bırakıp gittik.

Derin derin içini çekti Yusuf. Bu kadar çok şeyi bir yaşama nasıl sığdırabildiklerine şaşırdı.

- Öyle. Zonguldak’ı Zonguldak biz yaptık, Zonguldaklı değil ya.

- Mezarlıklarını da... Çoğumuz orda öldük kaldık, diye tamamladı Osman. Zaten şu dünyada bir göz at, nerede pis iş, inşaatçılık, kömürcülük, kaçakçılık, eşkıyalık Doğu Karadeniz uşağı ordadır. Çıkar yolumuz yok da ondan. Toprak dersen toprak yok, iş dersen iş. Yukarılardan bir Allahın kulu başını çevirip de buralara bakmamıştır da onun için.

Sıkılan genç de başını salladı.

- Ben askerde İzmir'deydim. Bir görsen, cennet yapmışlar oraları. Bizim buralar, şu dağlar, şu ağaçlar zaten cennet... Bir de iş olsa, bir iki fabrika. Ankara'ya uzağız da ondan her hal. Belki şu adam, Karaoğlan dedikleri…

- Hiç sanmam, hepsi başlarken lafın erkeğini konuşuyor, göreceğiz.

Osman'ın itirazına doğru yanıtı bulmuş gibi sevindi. Ona döndü.

- Bundan al, şimdi kim gurbetlere gidiyor, yeni gelin karısını bırakıp?

Osman, boş ver, der gibi elini salladı.

- Zonguldak'a değil de kaçağa gidiyoruz, yürümesini unutmuşken. Zaten Almanyalara da hovardalığa gidiyoruz salt. Sırf eğlenceden, canımız gezmek istediğinden. Git Yusuf, git, Allah’ını seversen. Ecevit'miş. O da aynını yapacak. Bak komünist de diyorlar zaten. Ağzımıza iki parmak bal çalıp oyumuzu alacak, sonra da unutacak. Daha daha belki de kaçak da kalmayacak. Biz nelerini gördük. İnönü, Menderes, Demirel, şimdi de o. Bir hükümet adamı seçim dışında buralara bakmadı, bakmaz da. Nedeni mi? Uzağız oralara. Onların hiçbiri gezmeye buraya gelmez. Emekli olsalar, ötelere giderler de ondan. Bizim zenginimiz bile kaçıyor buradan. Nerde Trabzon'daki hanımlar, beyler, o köşkler? Herkes İstanbul'da. İstanbul'a bir bak yarısı buralı. Zengin bizim sırtımızdan parayı burda kazanıyor, götürüp İstanbul'a dikiyor apartmanı, fabrikayı.

Nefes nefese, sadece öfke konuşuyordu, ağzından tükürükler saçılıyordu. Söyledikleriyle onları şaşırttığını fark etti, gene de.

- Köylüysek aptalız sanmayın. Kendime hep sormuşumdur gece gündüz. Yahu asıl savaşı oralar gördü. Rus buradan geldi geçti. Oralarsa, tam bir yangın yeri oldu, nasıl düzeldi? Biz niye atamadık bu kamburu?

Daha sürdürecekti belki, ama Mehmet bir taşın üstüne çıkmış bağırıyordu.

- Hadin gidiyoruz.


Toparlandılar. Yusuf, ayağa kalktığında karnında bir şişkinlik, bacaklarında bir ağrı duydu. Hamlığına yordu.

Yoldan dar bir patikayla yükselen ağaçlı bir yamaca vurdular. Atlar kimi yerde tırmanmakta zorluk çekiyordu. Bir kişi bağından çekerken, diğerleri yüküne destek veriyordu. Ağaçların bıçakla kesilmiş gibi tükendiği yerde, yolun dikliği azaldı. Yukarılara, mavimsi bir sisin içinde yükselen karlı tepelere doğru çıplak bir çimen uzanıyordu. Uluyan bir rüzgâr kardan kopardığı soğuğu yüzlerine doladı. Doğuda bir deniz gibi dalga dalga uzanan ormanların üstünde güneş, mavi bir buluta sarılmış, solgun ve ıslak parlıyordu. Tepeye doğru zikzaklar çizerek yürüdüler. Biraz daha az rüzgâr alan düzlükte mola verdiler. Köpük içinde kalmış atların yüklerini indirdiler, kasları titreyen vücutlarına çul örttüler. Kara Mehmet, yiyeceklerini koyduğu torbayı sırtlayıp seslendi.

- Herkes, nesi varsa alsın, gelsin.

Ortaya bir sofra kuruldu. Herkesin getirdiği konuldu. Yorgun adamlar, suskun yediler yemeklerini. Sonra uzanıp sardılar sigaralarını. Yusuf uzak uzak oturan Osman’a bir göz attı. Kırgın gibi duruyordu adam. Neye bunca öfkelenmişti, anlamıyordu? Bir kömür konusu nerelere uzamıştı.

Osman ise, Yusuf'a niye bunca kızdığını düşünüyordu. Neden söylediklerinde ters bir şey varmış gibi gelmişti? Bugün, geçmişe göre iyi durumda olduğumuzu söylemesi mi? Ne kadar arasa dişe dokunur bir kötülük bulamıyordu sözlerde. Bulsa yüklenecek, öfkesini akıtacak, rahatlayacaktı. Ama şimdi tıpkı Zonguldak'tan döndüğü gibiydi içi. Akamayan, akacak yer bulamayan irin, zehir doluydu. Kusmak istiyor, kusamıyordu.


Gencecik bir gelin bırakmıştı karısını giderken. Öpüp okşamaya kıyamadığı bir söğüt dalı gibi ince ve güzel. Bir yıl sonra dönüp gelmişti. Dağ doruklarını, çamların uçlarını, havada uçan karatavuğu bile alev kırmızısı yapan dupduru bir sabah, yüreği bir kadına, ölümüne yaşanmış bir macerayı anlatacak bir dosta, yüreği on iki aydır beyninin her kırıntısıyla düşüne düşüne düşsel boyutlara ulaştırdığı evliliğe özlem dolu ve ciğerlerine kadar her bir yanı kömür yüklü, ama cebi paralı evinin kapısını çalmıştı.

Karısının bir karış açılmış ses çıkmayan ağzını ve patlak bir soğanın cücüğü gibi dışarı uğramış gözlerini görmüş, görmüş de tuhaftır sedire bağdaş kurup tabakasından ikinci sigarasını yakana değin ayıkamamıştı. Ateşe süt koymak için eğilen karısının anormal derecede şiş karnını o zaman fark etmişti. Aklına gelenin dehşetiyle vahşi bir hayvan gibi karısının üstüne atılmış, giysilerini parçalamış ve o zaman inanamadığı gerçekle yüz yüze kalmıştı.

Ne yapacağını bilemeden olduğu yerde çöküp karşısında çırılçıplak korkunç derecede zavallı ve çirkin gözüken kadına öyle bir süre bakmıştı. Kalkıp silahını sarenderin altında gömülü olduğu yerden almış, abdest alıp iki rekât namaz kılmış ve bu sürede hiç kımıldamadan, çıplak, taş gibi bekleyen kadını evin dışına sürükleyerek vurmuştu. Ulu çamın altında, peygamber çiçeklerinin dört bir yana ağdığı yerde... Gene kimselere gözükmeden, ana babasına bile el öpmeye varmadan, güneş daha vadilere inmeden dönüp gitmişti. Bir daha da üç yıl sonra gelmişti.