top of page
1/1098

Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşımız

Nurten B. AKSOY

*


Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; O benimdir, o benim milletimindir ancak.


Mehmet Âkif Ersoy, 1873 yılının Aralık ayında İstanbul’da, Fatih ilçesinin Karagümrük semtinde dünyaya gelir. Annesi Emine Şerif Hanım; babası ise Fatih Cami medresesi hocalarından Mehmet Tahir Efendidir. İlköğrenimine Fatih’te Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde başladıktan sonra ilkokul bölümüne geçer ve babasından Arapça öğrenmeye başlar. Ortaöğrenimine Fatih Merkez Rüştiyesi’nde devam ederken bir yandan da Fatih Camisinde Farsça derslerini takip eder. Dil derslerine büyük ilgi duyan Mehmet Âkif, rüştiyedeki eğitimi boyunca Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızcada büyük başarı göstererek hep birinci olur.


Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl! Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl? Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl; Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.


Rüştiyeyi bitirdikten sonra annesinin medrese öğrenimi görmesi konusundaki ısrarına rağmen, babasının desteği sonucu 1885’te dönemin gözde okullarından Mülkiye İdadisi’ne kaydolur. 1888’de okulun yüksek kısmına devam ederken babasını kaybeder ve ertesi yıl büyük Fatih yangınında evlerinin yanması, aileyi yoksulluğa düşürür. Artık bir an önce meslek sahibi olmak ve yatılı okulda okumak isteyen Mehmet Âkif, Mülkiye İdadisi’ni bırakır. O yıllarda yeni açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Ziraat ve Baytar Mektebi’ne (Tarım ve Veterinerlik Okulu) kaydolur.


Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;

Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.


Okulu bitirdikten hemen sonra o dönemin Ziraat Bakanlığı’nda memuriyete başlar. Memuriyetinin ilk dört yılında teftiş için Rumeli, Anadolu, Arnavutluk ve Arabistan’da bulunur. Bu sayede halkla yakın temas kurarak, onları yakından tanıma fırsatı bulur. 1898 yılında İsmet Hanım’la evlenir; bu evlilikten Cemile, Feride, Suadi, Emin, Tahir adlı çocukları dünyaya gelir. Mehmet Âkif, bir yandan memurluk yaparken edebiyata olan ilgisini de şiir yazarak ve edebiyat öğretmenliği yaparak sürdürür. Resimli Gazete’de, Servet-i Fünûn Dergisi’nde şiirleri ve yazıları yayımlanır. İstanbul’da bulunduğu sırada bakanlıktaki görevinin yanı sıra önce Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi’nde kompozisyon, sonra Çiftçilik Makinist Mektebi’nde Türkçe dersleri vermek üzere öğretmen olarak atanır.


Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar; Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar, "Medeniyyet" dediğin tek dişi kalmış canavar?


II. Meşrutiyet’in ilanından 10 gün sonra arkadaşı rasathane müdürü Fatin Hoca onu, on bir arkadaşı ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye yapar. Ancak Mehmet Âkif, üyeliğe girerken edilen yeminde yer alan “Cemiyetin bütün emirlerine kayıtsız şartsız itaat edeceğim” cümlesinde geçen “kayıtsız şartsız” ifadesine karşı çıkarak, “sadece iyi ve doğru olanlarına” şeklinde yemini değiştirir. II. Meşrutiyet’in Âkif’in hayatında en büyük etkisi, Meşrutiyet ile birlikte yayın dünyasına adım atması olmuştur. Daha önce bazı şiirleri ve yazıları birkaç gazetede yayımlandıysa da eser yayımlamaya uzun süredir ara veren Akif, Meşrutiyetin ilanından sonra, 1908’de yayımlanan Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı olur.


Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın; Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın... Kim bilir, belki belki yarından da yakın.


1913’te kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin halkı edebiyat yoluyla aydınlatma amacı güden yayın bölümünde Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Cenap Şahabettin ile beraber çalışır. 2 Şubat 1913 günü Bayezid Camisi kürsüsünde, 7 Şubat 1913 günü Fatih Camisi kürsüsünde konuşarak halkı vatanı savunmaya çağırır. Balkan Savaşı’ndan sonra, yayınlarının hükümetle uygun düşmemesi nedeniyle aldığı ikaz üzerine Darülfünun müderrisliği görevinden (1914) ayrılır. Yalnızca Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi’ndeki görevine devam eder.

Bastığın yerleri "toprak" diyerek geçme, tanı! Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı: Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.



Mehmet Âkif, Berlin’de görevliyken tüm dehşetiyle süren Çanakkale Savaşı ile ilgili haberleri heyecanla takip eder. On dört ay süren savaşın zaferle sonuçlandığı haberini ise Arabistan’da iken alır. Bu haber karşısında büyük coşku duyar ve “Çanakkale Destanı” adlı ünlü şiirini yazar. Türk halkının Kurtuluş Savaşı’nı başlatarak direnişe geçtiği dönemlerde bu harekete katılmak isteyen Âkif, Balıkesir’e giderek 6 Şubat 1920 günü Zağanos Paşa Camisinde çok heyecanlı bir hutbe verir. Halkın beklenmedik ilgisi karşısında daha birçok yerde hutbe verir, konuşmalar yapar ve İstanbul’a döner.


Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ? Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ! Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ, Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.


Ancak Mehmet Âkif, Kurtuluş Savaşı’na verdiği bu destek yüzünden görevinden alınır ve oğlu Emin’i yanına alarak Anadolu’ya geçer. Sebil-ür Reşad Dergisi’ni Ankara’da çıkarması için Mustafa Kemâl Paşa’dan davet gelmiştir. TBMM’nin açılışının ertesi günü olan 24 Nisan 1920 günü Ankara’ya varır. Millî mücadeleye şair, hatip, seyyah, gazeteci, siyasetçi olarak katılır. TBMM’nin açılışından sonra Atatürk’ün isteği ile Burdur milletvekilliğine aday olur ve seçilir. 1921’de Ankara’da Taceddin Dergahı’na yerleşen Mehmet Âkif, Burdur milletvekili olarak meclisteki görevine devam eder. O dönemde Yunanlıların Ankara’ya ilerleyişi karşısında meclisi Kayseri’ye taşımak için hazırlık vardır. Bunun bir dağılmaya yol açacağını düşünen Mehmet Âkif, Ankara’da kalınmasını, Sakarya’da yeni bir savunma hattı kurulmasını önerir; teklifi tartışılıp kabul edilir.


Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:

Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.

Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,

Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.


1921 yılında zamanın Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey’in ricası üzerine arkadaşı Hasan Basri Bey, Akif’i ulusal marş yarışmasına katılmaya ikna eder. Konulan 500 liralık ödül nedeniyle başlangıçta katılmayı reddettiği bu yarışmaya, konulan para ödülünü almamak koşuluyla katılır. Şairin orduya ithaf ettiği İstiklâl Marşı, Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunup ayakta dinlendikten sonra 12 Mart 1921 Cumartesi günü ulusal marş olarak kabul edilir. Âkif, ödül olarak verilen 500 lirayı Hilal-i Ahmer (Kızılay) bünyesinde, kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise diken Dâr-ül Mesai vakfına bağışlar.


O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,

Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,

Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;

O zaman yükselerek arsa değer belki başım.


1926-1936 yılları arasında Mısır’da yaşayarak Kahire'deki bir üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verir. Bu arada siroz hastalığına yakalanır. 17 Haziran 1936’da tedavi için İstanbul’a döner ancak iyileşemez. 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da, Beyoğlu'ndaki Mısır Apartmanında hayatını kaybeder. Edirnekapı Mezarlığına gömülür.


Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.

Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!


Şiir yazmaya öğrencilik yıllarında başlayan Mehmet Akif “Sanat toplum içindir” ilkesine bağlı kalmış. 1908’den itibaren aruz ölçüsü kullanarak halkın dert ve sıkıntılarını anlatan manzum hikâyeler yazmıştır. Balkan Savaşı yıllarından itibaren destansı şiirler yazmaya başlayan şairin ilk büyük destanı, “Çanakkale Şehitleri’ne” başlıklı şiiridir. İkinci büyük destanı ise Bursa’nın işgali üzerine yazdığı “Bülbül” adlı şiiridir. Üçüncü olarak da İstiklâl Marşımızı yazarak İstiklâl Savaşı’nı anlatan Mehmet Akif, eserlerini “Safahat” adlı kitapta toplamıştır.

Saygıyla anıyoruz…


125 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

George Orwell

1984