"gözümde tüter damların"


Ne zaman arabamla, otobüsle, trenle, uçakla dağları, belleri aşsam, Vasfi Mahir Kocatürk’ün gençlik yıllarında belleğime yer etmiş romantik şiiri gelir:


Güzel yurdun dağlarını

Uzaktan göresim gelir Keskin esen yellerine Kendimi veresim gelir.

Gözümde tüter damların, Sakız kokulu çamların, Türkü söyler akşamların; Bana kendi sesim gelir.


Ben o yerleri çok özledim. Oralar, o köyler, o kasabalar, ören yerleri, durup dinlenmeden denizlere ulaşmaya çalışan ırmaklar elbette insanlarıyla güzeldi. Tarladan ineciğini eve götüren Balkan göçmeni kadınları, odun yüklü eşeğinin arkasında evine giden köylüler, kepeneğiyle sürüsünün başında bir çoban, öğretmen derneklerinde yurdumuzun ve insanlarımızın kurtuluşunu dert edinmiş, hararetle tartışan öğretmenler, hepsini çok özledim.



-1966-Fatma Ablamla Gezi Rotamız-


Kapıyı çekip çıksam diyorum. Çorum’da Cemal Türkmen’i bulsam, Hitit Ören yerlerini birlikte gezsek, Amasya’da Mehmet Menekşe’yi arasam, boz bulanık akan Yeşilırmak kenarında tarihi konakların arkasındaki yolda volta atsak, Havza’da sendika şube başkanı Nazım Mutlu gene orada olsa, gazeteci Oğuz’a da haber verse, oturup sohbet etsek.

Hamamayağı’ndan Lâdik yoluna sapsam, altı gençlik yılımın geçtiği Akkpınar’ı bir daha gezsem, öğretmenlerimin ve arkadaşlarımın hayaliyle birlikte dolaşsam, Köy Enstitüsü müdürü Nurettin Biriz’in adını taşıyan “Biriz” çeşmesinden eğilip bir avuç su içsem, öğrencilerin mektuplarını gene ben dağıtsam, Köy Enstitülerini araştıran Fy Kırby ile futbol sahasının kenarında oturup dertleşsek. Samsun’da, yıllardır görmediğim ilkokul öğretmenim Kâzım Genç’in elini öpsem, Gazeteci Cemil Baskın’ı dinlesem, Üniversitede felsefeci Hasan Aydın’la derin konulara dalsak, Atatürk heykeli önünde fotoğraf çektirsem,

Terme’yi, Ünye’yi ve Fatsa’yı bu kez transit geçerek Perşembe’nin Mersin köyünde eski okul müdürüm Ali Öndeş’in deniz kıyısındaki evin bahçesine otursak, ballı dutlarından atıştırsam, Efirli Cezaevine uzaktan el sallasam. Ordu Öğretmenevi’nde can arkadaşlarım, Hüsamettin Yaylaçiçeği, Muzaffer Şenyurt, Kadir Akbal, Galip Şahin, sendikacı Hikmet Pala ile oturup memleket meselelerini konuşsak. Soğuk hücrelerinde misafir edildiğim Emniyet Müdürlüğünün önünden nanik yaparak geçsem...


Bulancak yolun üstünde. Ne olurdu Enver Sipahioğlu ve Nuri Osman Apaydın sağ olaydı. Şimdi orada yalnız Süleyman Çelebioğlu var. Onunla Giresun Kalesine çıkıp Karadeniz’i seyretmek ne güzel olurdu! Topal Osman hakkında da konuşurduk. Öğretmen Gürsel Şahin acaba gene Giresun’da mı? Sorar öğrenirdik. Espiye’de okul arkadaşım Hasan Mandal da genç yaşında öldü. Armelit dolambaçlarını ağır ağır insem, Espiye’nin Kaşdibi köyünde Fatma ablanın ebelik yaptığı tarihteki komşularına bir merhaba deyip kahvede tanışıklık versek. Orada acaba gene erkekler bütün gün kahvede otururken tarla işlerini kadınlar mı görüyor?











Beşikdüzü’nü kurucu müdürü Hürrem Arman’ın ve ilkokul öğretmenlerim Burhan ve Elmas Mutlu’nun anısıyla gezsem, Trabzon, benim belleğimde Sömürücülere karşı Savaş gazetesini çıkaran TİP’li Atilla Aşut ile birleşmiştir. Uzun Sokak’taki evinin odaları tavana kadar gazetelerle, dergilerle doluydu. Sümele Manastırı’nı bir daha görmek iyi olurdu. Hıristiyanları kayanın böğründe bu sığınağı yapmaya zorlayan şartları düşünürdüm.

Çay kokusunun sindiği Rize’de mutlaka yağmur yağıyordur. Olsun! Memleketimin yağmuru da bin bereketin kaynağıdır. Hopa’dan içeriye saptığınızda küçücük Borçka’dan geçer, vadi boyunca ilerleyip Artvin virajlarını tırmanırsınız. Bu kent, dağın başında bir kuş yuvası gibidir. Top oynayacak bir düzlüğü yoktur. Topu kaçırırsanız onu Çoruh nehrinde yakalayabilirsiniz!



Ardanuç’ta hızar atölyeleri kereste biçer. Oradan Yalnıççam Dağlarına tırmanır, tarak gibi çam ormanlarında reçine kokuları içinden geçer, Bilbilan Yaylasında soluklanırsınız. İkindi vakti, Ardahan’dasınızdır. Bütün Caddeleri doksan derece birbirini kesen Rus yapımı bu kentin terk edilmiş kalesine bir soluk çıkar, Kars’a giden bir kamyonun arkasına atlarsınız. Ardahan gibi iki katlı muntazam caddelerden ve sokaklardan meydana gelmiş bu kente ben iki kez gittim. Biri 1966’da, diğeri de 2007’de. Beni Üniversite’de konferansa çağıran, Kars’ı, Susuz’daki eski Cılavuz Köy Enstitüsünü, Ani Harabelerini gezdiren Erdoğan Karaşah hâlâ orada mıdır?

Kars’tan Iğdır’a geçer, yol üstünde Küllük Köyüne uğradıktan sonra Iğdır’da okul ve hapishane arkadaşım Akay Aktaş’ı bulurdum. Türkiye karanlıklar içindeyken Aras’ın öte yanında gece pırıl pırıl elektrikleri yanan Ermenistan’ın gene Aydınlıklar içinde mi olduğunu gözler, Ağrı’nın buluttan bir ayla ile çevrilmiş doruğunu seyrederdim. Küllük'te ebe Fatma ablamı da alıp buradan güneye doğru yolculuğa devam ederdim...


Başka ülkeleri gezip görmeyi tercih edenler, siz Iğdır’dan kalkan bir otobüsle Ağrı Dağı’nın eteklerini tırmana tırmana, adeta toprağa gömülmüş komların, koyun sürülerinin içinden geçip iki Ağrı’nın arasındaki geçitten geçtiniz mi? Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı efsanesindeki Sofi’nin kavalının sesini duydunuz mu? Doğubeyazıt Ovası’na inip uzaktan da olsa İshak Paşa Sarayı’nı gördünüz mü?

Gezi rotası (1966)

Murat Suyu’nun doğduğu yere doğru yol alırken birer köyden farksız olan ve içinden geçen derede kadınların çamaşır ve yün yıkadığı toprak evler topluluğu Diyadin ve Taşlıçay’dan geçtiniz mi? Patnos’a ulaştığınızda Süphan Dağının fotoğrafını çektiniz mi? Van Gölü’ne yaklaştığınızda Erciş’te kısa bir moladan yararlanıp Buğday Pazarını gezdiniz, köylülerle merhabalaştınız mı?

Van’da bir otelde geceledikten sonra ertesi gün üç bin yıllık Urartu Kalesi’ne tırmanıp girişteki yazıtı okudunuz mu? Karadeniz’den buraya göçürülüp modern biçimde kurulan Emek ve Dönerdere köylerini merak etseydiniz, Özalp Kaymakamı yanınıza İmar Müdürünü katarak kaymakamlık kamyonuyla sizi mutlaka o köylere gönderirdi. Kooperetif işletmesiyle ekip biçmenin ne olduğunu görürdünüz.

Daha ertesi gün Gevaş üzerinden demiryolunun son durağı Tatvan’a ulaşırdınız. Denizci heykelinin önünde durup resim aldırırdınız? Bitlis uzak değildir. Kaleye çıkıp türküde geçen beş minareyi toprak damlı evlerin arasında arardınız. Kırk bin Kızılbaş’ı öldürdüğünü övünerek anlatmış olan İdrisi Bitlisi’yi lanetle anardınız.

Baykan ve Kozluk’tan geçen uzunca bir yol sizi Batman’a ulaştıracaktır. TPAO mühendisleri, ricanızı kırmayıp sizi kuyulardan toprağın kanını emen ve at başı gibi inip kalkan aletlerin bulunduğu Raman’a götürürlerdi. Görme imkânı bulamasanız da daha ileride nüfusu gitgide azalmakta olduğu söylenen Yezidi köylerinin bulunduğunu öğrenirdiniz.

Bismil’den geçip Diyarbakır’a ulaşırdınız. Hitit Egemenliğinden beri üç bin yıl boyunca 27 devletin geçip gittiği Diyarbakır’da beş kilometre uzunluğunda, eski şehri çevreleyen kaleyi görüp dimdik ayakta duruşuna şaşacaktınız. Sonra Kaleden kenarlarındaki bahçelerde 50 kiloluk karpuzlar yetişen verimli Dicle ovasına bakacak, Sur içinde Ulucami’nin bulunduğu çarşıda çay içecektiniz. Bu güzelim memleketi cehenneme çeviren İttihatçıların katili Vali Doktor Reşit’in merkezden aldığı emir üzerine, çöllere sürülmekte olan elli bin Ermeni’yi çetelere öldürtüp cesetlerini kurda kuşa yem ettiğini düşünerek kahrolacaktınız.

Sıra çöllere doğru inmeye gelmiştir. Çarşılarında Arapça konuşulan kadim Uygarlıklar kenti Mardin sıcaktan kavrulmaktadır. Kaleye yaslanmış Eski Mardin’in ana caddesinden aşağıya doğru baktığınızda sonsuzluk duygusuna kapılıp peygamberlerin neden hep bu topraklarda çıktığını anlayacaktınız. Şehir Kulübünde nerden gelip nereye gitmekte olduğunuzu öğrenenler, bu gezip görme merakınızı takdirle karşılayacaklar, bir yargıç sizi evine konuk etmek isteyecektir.

“Çok gezen mi daha çok bilir, çok okuyan mı?” diye sormuşlar, “Çok gezen” diye yanıtlamışlar ama siz okumayı da elden bırakmayın. Kızıltepe ve Viranşehir’i geçince insanlara yeni bir düzen vaat eden Hazreti İbrahim’in o dönemin Nemrut’u tarafından ateşe atıldığı Urfa’ya ulaşacaksınız. Ateş yeri göl, odunlar balık olmuştur ve Anzelha Gölü’nde yüzmekte olan balıklara ziyaretçiler yem atmaktadır. Buradan 32 devlet gelip geçmiştir. Burada kadınlar çarşafı henüz atmamışlardır.



Ertesi gün Maraş’tasınızdır. İşgal altındaki memlekette Cuma namazı kılınmaz deyip halkın Kale’deki Fransız bayrağını indirdiği kaleye çıkarken size kılavuzluk yapacak dostlar daima bulunacaktır. Öğretmen Hüseyin Köseoğlu bunlardan biri olabilirdi. Antep, Doğu’nun Paris’i diye anılır.

Yanınızda eşiniz veya kız kardeşiniz olursa mutlaka ışıl ışıl vitrinlerinde göz alıcı mallar bulunan ve kaçakçılık cenneti diye anılan Kilis’i görmek isteyecektir. Buradaki bütün dükkânlar Suriye’den kaçak getirilen mallarla doludur. Siz de üzerinde ceylan resmi bulunan bir küçük duvar halısı bir ipek seccade, dolmakalem, çakmak neden almayasınız? Buranın Suriye sınırına çok yakın olduğunu öğrenince Tıbıl köyüne kadar gidip sınır kapısında nöbetçi erle ve kapının öte yanına geçip bir Suriyeli köylüyle fotoğraf çektirmeniz iyi bir anı olurdu.


Amaç Doğu ve Güneydoğu’yu görmek ise Kars’tan başladığınız, Van, Urfa, Diyarbakır üzerinden ulaştığınız Maraş’tan sağa dönerek yolculuğunuza devam etmeniz gerekir.

Önünüzde Malatya vardır. İsmet Paşa’nın ve Kayısının memleketi. Buraya gelmişken Eski Malatya’yı, görmeden olmaz. Balıkhanesinde Keban barajında tutulan balıkların büyüklüğüne hayret edersiniz.

Yol üstündeki Elazığ, uzak değildir. Kentin eski merkezi, şimdi yerinde yeller esmekte olan Harput’a çıkarsanız, hiç değilse o uçurum gibi kalesini görürsünüz. Enstitüsüne “Dağ Çiçekleri”ni toplayanların anası Sıdıka Avar’ı hatırlarsınız. Şimdiki Kız Enstitüsü onun adını taşımaktadır. Buradaki cüzam ve akıl hastanesi yerinde duruyor mu sorarsanız.

Bingöl, yolunuzun üzerindedir. 50 yıl önce, bir dereyi geçtikten sonra yolun iki yanına sıralanmış evlerden oluşan küçük bir kasaba (idi). Kemalettin Kâmi’nin “Bingöl Çobanlarına” şiiri kulaklarınızdadır. Ağalık ve şeyhliğin hüküm sürdüğü Bingöl’de gene de memleketin dertleriyle dertlenmiş dostlar bulmanız mümkündür. Bunlardan biri olan Astsubay Hikmet Kılıçgedik, Fatma ablayı evinde yatırmıştı da benimle birlikte otelde kalmıştı! Yurdu tanımaya çıkmış bu iki konuğa “Ne haliniz varsa görün” demek yakışmazdı elbette? Sahip çıktılar.



BURASI MUŞ’TUR

Şimdi, Bingöl yaylalarından engin bir ovaya ineceksiniz. Ova’nın öte ucunda tarihi Muş şehri, bir kaleye yaslanmış olarak “durup duru!” İçinden gür bir kaynak suyu akmaktadır. Su anlamına gelen Muş, adını buradan almaktadır. Nehirde bulunan Hazreti Musa’nın adı gibi. Eskiden kale olduğu söylenen tepenin yolu da türküde olduğu gibi gerçekten yokuştur! Yemen Türküsü'ndeki Muş'un aslı Huş olsa da türkü Muşa da kolayca uymaktadır.

Şimdi Kuzeye yönelmişsinizdir. Bir akşamüstü Erzurum’a ulaşırsınız. Erzurum, Arz-ı Rum, yani Roma memleketi sözünden bozmadır ve 11. Yüzyılda burayı fetheden Türkler tarafından verilmiştir. 1915 Ermeni tehcirinden sonra tamamen Türkleşmiş ve İslamlaşmıştır. Dillerde “Erzurum çarşı pazar” diye başlayan Sarı Gelin türküsü kalmıştır. Erzurum’da 1919 kongresini, 15. Kolordu’yu ve Kâzım Karabekir’i yat etmemek mümkün değildir. Çifte Minare’yi, Üç Kümbet’i, kaleyi, park ve bahçeleri gezdikten sonra “Ver elini Bayburt” dersiniz.

Bayburt Zihni’nin “Vardım ki yurdumdan ayağ göçürmüş” diye başlayan şiirini sanki bugünün Bayburt’u için de söylenmiştir. Yurdumuzun en yoksul kentlerindendir. Bir derenin iki yanında sıralanmış evlerden oluşmuştur. Sağ tarafta yüksekçe bir kalesi vardır. Baksı köyündeki müzeyi görme fırsatını kaçırmamak gerekir.


Gümüşane de Bayburt’un biraz daha büyüğüdür. Eskiden gümüş madeni çıkarıldığı için bu adı almıştır. Buradan önce Müslüman olmayanlar göçürülmüş, sonra Müslümanların çoğu da işsizlik ve yoksulluk nedeniyle illerini bırakıp gitmişlerdir.


Doğu Karadeniz dağlarının geçit verdiği Zigana’dan aşağı inerken Hamsiköy’de bir kebap yemeniz iyi olur. Daha aşağılara, vadiye inince Maçka’dan geçeceksiniz. Maçka Eyüboğlu gibi aydın bir ailenin memleketidir. Burada da bir dükkândan bal, peynir gibi bir şey alabilir, esnafla sohbet edebilirsiniz.

Trabzon’a indiniz. Şimdi, gittiğiniz yoldan geri döneceksiniz.


Bu Doğu gezisinde yolu sapa olduğu için Hakkâri’ye uğrayamadığınıza üzülmeyin. Şimdi artık yurdun her yerine uçakla ulaşmak mümkün. Van Havaalanı’na iner, minibüs veya otobüslerle 3 saatlik bir yolculuktan sonra Malabadi köprüsünün yanından, Hoşap Kalesi’nin dibinden geçerek deli dolu akan Zap Suyu boyunca ilerleyip Hakkâri’ye ulaşırsınız. Devasa kaya kitlelerinden ve yaylalardan oluşan bu garip fakat konuksever ilde size çok rağbet edecekler, yaylalara bile çıkarıp Kürt kadınlarının hazırladıkları nefis bir yer sofrasında ağırlayacaklardır. Tarih boyunca saldırılardan uzak kalmak isteyen boyların burayı neden yurt edindiklerini keşfedersiniz. “Hakkâri’de Bir Mevsim”i, köy okuluna teftişe giderken atıyla Zap Suyu’na kapılıp kaybolan Selahattin Şimşek’in idealizmini daha iyi anlarsınız.



Trabzon, Giresun, Ordu, Perşembe… Fatsa’ya gelince, Elekçi deresini izleyerek Çatak’a ulaşır, oradan Dağ Güvezi köyünü aşarak bizim Beyceli köyüne çıkarsınız. 53 yıl önce araba yolu yoktu, şimdi asfalt yoldan arabanızla rahatça gidebilirsiniz ama orada bir Köy Kalkındırma Derneği, köy kitaplığı vardı, yazın köyde temsiller oynanır, açık oturumlar yapılırdı.


İnsanın gene de kendi köyü gibi yoktur! Şöyle ayaklarınızı istediğiniz gibi uzatırsınız. Bu geziden neler kazandığınızı düşünürsünüz. Kazancının dünyayı değer. Zihniniz genişlemiştir. Memleket sevginiz ve bilginiz artmıştır. Yüzlerce kitap okusaydınız gezerken edindiğiniz canlı izlenimleri edinemezdiniz.


Memleketimiz büyüktür, güzeldir, gariptir! Hapishaneleri dolup taşmaktadır. İnsanları uyandırılmaya muhtaçtır. (29 Ocak 2019)


(29 Ocak 2019)

zekisarihan.com

(22 Ocak 2019)



mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA