YAŞAR KEMAL'İ ANLAMAK



YAŞAR KEMAL'e salt bir yazar olarak bakansanız, kendi ekolünde sıfırdan başlayarak bir daha rastlanmayacak en yüksek zirveyi oldurmuş bir devdir. Nankörlüğün ve karşı çıkmanın rant getirdiğini gören mezar taşlarına sövmek en büyük kahramanlık ve en tehlikesiz olanı diye düşünenseniz, abartılmış, moda siyaset övmüş der, ama her durumda sayfayı kapatırsınız. Başka bir biçimde olan ve başka zirveler oldurmuş ötekiler; Kemal Tahir, Orhan Kemal, Nazım Hikmet, Sait Faik, Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk... gibi gururumuz olan sayısız örneklerden biri sayarsınız en çok... Bu kolaydır.


Ya da tıpkı Cemal Süreya'nın yıllar önce yaptığı söyleşiyi izlemişseniz, konuk Mehmet Kaplan gibi " Yaşar Kemal romancı değildir," dersiniz, bu ise inanılmaz kolaydır; hatta öyle baktığınızda edebiyatımızdaki onlarca kalemden toplam bir romancı da çıkaramazsınız. İleri sürdüğünüz tezler de uzmanlığınızdan kuşku yaratarak havada kalır. Mehmet Kaplan söz konusu söyleşide tezini "Çok tekrar yapıyor, kompozisyon yok, gerçek hayatta ağalar bu mudur," gibi edebi eleştirinin dışında örneklerle savunuyor. Bu romanı da bilmemek demektir, ROMAN her şeyden önce tıpkı BURJUVANIN öteki buluşları gibi kilitlendiği amacına ulaşmak için her türlü malzemeyi ve biçimi kullanmayı hak sayar.


Amacımız bu Edebiyatın Vehbi Koç’unu anlamak ve doğru yere oturtmaksa o zaman işimiz zorlaşır.

Yukarıda örnek verdiğimiz Edebiyatın yüzakı adların yanında kent soylu olmayan, ortaokul terk, tarzı gerçekte günün moda anlayışlarına hiç uymayan, altyapısı ve izleğiyle hepsinden ayrı, arkaik bir dönemden gelme gibi duran adamın, anadili Kürtçe olduğunu her vesileyle dile getirdiği halde Türkçe'yle bir sihirbaz gibi oynayıp sınırlarına kadar sürüp, burjuvanın araçlarını, romanı kullanarak o mucizeyi nasıl gerçekleştirdiğini; eğitimli eğitimsiz herkesin bildiği ve paydası olmayı nasıl başardığını anlamak istersek işimiz çok zor; dilbazlığımız, o akrep gibi yakında kendini de sokma olasılığı hayli yüksek kalemimiz, edebiyatın anasını ağlatacak bilgi ve birikimimiz yetmeyecek, 20.yy Türk ve Dünya siyasetini, edebiyat ve roman gerçeğini, bu çağın aynı zamanda insana dayalı efsane, söylence gibi tüm olağanüstülüklerle vedalaşma, hatta son doğal kaynaklardan beslenme çağı olduğu hüznünü işin içine katmak gerekecek. Çünkü bu çağ biterken bunların hepsi ve “o iyi insanlar, güzel” uzay araçlarına “binip gidecekler”…

Bir daha dönmemek üzere…

Niçin Vehbi Koç dedik denilirse; bir insan ömründe kendi alanlarında ikisi de sıfırdan başlayıp emsalsiz bir düzeye ulaşmış bildik örnekler de ondan…


Nasıl ki Kurtuluş Savaşı ve Atatürk mucizesini, o günkü dünya tarihini ve kilit nokta Rus Ekim Devrimi’ni bilmeden anlayamazsınız, Yaşar Kemal’i de dönemin tarihsel, sosyol ekonomik ve elbette edebi koşullarını bilmeden bir yere oturtamazsınız.

Ve Nobel’in neden ona değil de onun yanında bir çocuk kalacak, gerçekten de çırağı sayabileceğimiz Orhan Pamuk’a verilişindeki düğümü de çözemez, Nobel’i bizim sık duyduğumuz edebi yarışmalarımız ya da devlet sanatçılığımız gibi bir şey sanır, ancak istediklerine ya da adamı olana veriyorlar dersiniz…


Ya inkar etmediği Kürtlüğünden ya evrensel değerleri, mazlum insanları savunmak için size aykırı sözler edişinden ya da dünyayı yutmuş ilminizle harika kitaplar yazdığınız halde hep onun adının anılışından rahatsız, zaten biliyordum, Yaşar Kemal o kadar büyük olsa Nobel verirlerdi der, iddia da eder… sadece komik olursunuz. Komiklik, hatta bu acıklı komiklik başka yerde nedir bilmiyoruz ama bizde Abdülhamit’e Google’ı buldurtmak, 9 yaşında çocuğu evlendirmek, Asr-ı Saadete cep telefonu kullandırmak trajikomik değil, deha sanıldığından ömrünüzü de sanmakla tamamlayabilirsiniz.

Tasa edecek bir şey de yoktur; ister bu ülkede ister öteki dünyada bu hale, meczupluğa ya da deliliğe de ceza yoktur, öyle ya sen yaratanın sakat yarattığı bir dehasın aslında, vebal senin olamaz ki… Raporsuz hem de kanaat önderi olmansa… bak o bize özgüdür.

Önce Yaşar Kemal'i ortamında bir insan olarak tanımak gerekli. Kim ve ne olursa olsun hiç kimse çocukluğundan soyutlanarak değerlendirilmez.


Yaşar Kemal Van'dan Osmaniye Hemite'ye göçen bir ailenin çocuğu. Cumhuriyet ilan edilmeden hemen önce doğar. O henüz beş yaşındayken babası bir kan davası sonucu gözlerinin önünde öldürülür. Bu olayın etkisiyle uzun süre kekeme kalır. Dokuz yaşındayken de bir kurban kesiminde sağ gözü kazaen sakat kalacaktır. Ortaokul bire kadar okuyacak, sonra terk edip türlü işlerde çalışmaya başlayacaktır.


Geldiği ortam bu. Onu yazar yapan ortam da bu.


Edebiyatta yazara bakışta yapısalcı bir görüş vardır; yazarın yaptığıyla yazdığı arasındaki uyumu önemser.

"…Benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun.(…) insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. "


2014’te davetli olduğu, ama sağlık sorunları nedeniyle katılamadığı bir üniversiteye yolladığı mesajda böyle yazıyordu Yaşar Kemal.

Yaşamı boyunca bu söylemi değişmedi.


1971’de Abdi İpekçi’ye verdiği röportajda :"Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım..." diyordu.


Irgatlıktan, arzuhalciliğe yapmadığı iş kalmamıştı, “Ben de bir emekçiyim, o nedenle yerim onların yanı,”diye anlatırdı.


Birini hedef göstermiyor, birinden nefret edin demiyor, insanları öldürmeyin, savaşmayın, diyor. Onun anladığı siyaset de buydu.


Rusya’nın bitmeyen talepleriyle bunalıp Amerika’nın kuyruğuna takıldığımız, ardından Amerika adına komünist avına çıkıp Ortadoğu kazanına odun taşımaya başladığımız günlerde Yaşar Kemal bu görüşleriyle tutuklandı, hapis de yattı.


Sat Faik’in dediği gibi; Başında da Kürt’tür sonunda da… Aynı biçimde emanet aldığı, ama yücelttiği, eşsiz bir anlatı örneğine ulaştırdığı Türkçe gibi sonuna kadar Türk’tür de… Ona azınlık edebiyatı yaptı, derseniz cehalet ve küstahlık Yaşar Kemal diyesi nasıl da “tay” gider… Çıkıp geldiği Van’daki insanlarını hiç unutmadı, ama doğup büyüdüğü Hemite’deki Türkmen aşiretinin ona gösterdiği dostluğu yol arkadaşlığını da… Anlatırken hepsinin hikayesini anlattı.


1940’lar da yani 10’lu yaşlarının sonunda Adana’daki bir dergi çevresinde tanıdığı Dino, Ataç, Boratav sol söylemli yazarlarla … ömrünce dost kaldı.

Dostu Erdal Öz, “ Yeni bir Yaşar Kemal yaratacağım,” dediği 80’li yıllarda, duyunca dert etti mi bilmiyoruz, ama konu etmedi, ne Orhan Pamuk’a destekten ne de Erdal Öz’e dostluktan vazgeçti. Zülfü Livaneli müziğe mola deyip yazarlığa soyununca yanındaki değişmeyen tek fotoğraf oydu. Belki de, zamanıdır dese de; “paranın tuncu insanın puştu kaldı…” devri az daha geciksin diye de savaşıyordu.


Yılmaz Güney gibi, tek farkı içindeki fırtınaları daha mutedil… Sahici mi sahici, dost canlısı, aldığından fazlasını vermeye çalışan tipik bir Anadolu insanıydı bu yönüyle. Bir tuttu mu pir tutardı. Zor günlerinde ona el veren insanları da böyle kazandı.


Yapısalcı görüşün arayıp da bulamadığı adamdı.


Önce şiirler yazdı, yerel gazetelerde yayınlattı. Dolaştığı Çukurova köylerinde ağıtlar derledi. 1943'de derlediklerini kitaplaştırdı. Öyküler yazdı, başarılı bulunan "Bebek", "Pis Hikaye" bunlardandır.

Kafasının içinde bir hikaye vardı. Bir öyküye sığmayacak bir hikaye. Söylentiye göre öykünün kaynağı yazarın eşkıya olan ve vurulan amcasının oğludur.1947 yılında bunu öyküleştirerek yazmaya başlayan yazar çeşitli sebeplerle, bana kalırsa öyküye sığmadığını görerek yarım bırakmış ve ...


Ona asıl ününü kazandıracak ROMANLARINI yazmasına daha çok vardı.

ÖYKÜ, daha başlarken haritası belli, serim düğüm çözüm planlamasında olay kurgusudur. Çok sözü kaldırmaz, dolgu unsuru dediğimiz ayrıntı onu boğar. Ne var ki havasına girerseniz sözünüz tükenmeden bitirebileceğiniz bir türdür de... Günümüz öyküsünde kurgu ve kahramanlara göre anlatı ön plana çıkar. Romana göre kusursuz ve iyi bir öykünün daha zor olacağını düşünürüm.


Romansa burjuvanın piyasaya sürdüğü bu şeytan icadı türse, modern zamanların en gelişkin anlatı türü olma özelliğini taşır. Basitçe ona baştan sona anlatılan ana öyküye bağlı, destekleyen küçük öykülerle beslenen uzun öykü diyebilirsiniz. Onda da tıpkı öyküde olduğu gibi kitabın bütününe yedirilmiş serim, düğüm, çözüm bölümleri vardır. Kurgu, karakterler ve anlatı önemlidir. Öyküden farklı olarak , hatta zorunlu olarak bolca tasvir ve betimlemeyi içinde taşır. Bu özelliğinin bir avantajı da iyi kurgulanmış, okuru bağlayan bir anlatım yeteneği olan yazarların yazdığı ROMAN, kusurlarını daha az gösterir.


Kuşkusuz bu teknik bir bakış açısıdır. Piyasanın, okurun, çağın bekledikleri durmadan değişecektir, roman da ona göre yapılanacaktır. Edebiyat eleştirmenlerinin... demedim özellikle, onların beklentileri ayrı bir konudur da ondan...


Roman, feodaliteye ve aristokrasiye savaş açan ve galip gelerek dünyayı ideal demokrasi ve özgürlüklerle donatmaya kararlı kent soyluların yani ellerindeki sermayeyle yönetime de ağırlığını koyan burjuvanın bir ürünüdür. Günümüzde bütün sınıfların onu kullanmaları gerçeğini Stendhal’ın “Roman yol boyunca gezdirilen bir aynadır,” sözünde aramak gerekir. Yani romancı çağının tanığıdır; takipçisi değil, belgeselcisi ya da tarihçisi değil, ama tanığıdır. Kuşkusuz bugünle böylesine meşgul her insan gibi romancı da köklerini geçmişten alıp geleceği de kurma derdinde önermeler getirecektir.


Burjuva ürettiği ve iyi sattığı romanı tekdüzeliğe bırakmaz, geliştirir, değiştirir, kılıktan kılığa sokar, değişen insanı ve küreselleşen dünyayı en iyi yansıtacak hale getirir. 18.Yyılın konulu, insan temalı, nesnelerle ilişki kuran romanlarının yerine çağımızda postmodernist romanı dayatır. Tolstoy’un romanlarını bugün yazmaya kalksanız, adınız bu tarzın son büyük örneklerinden Amin Maalouf, Umberto Eco değilse, basacak yayınevi, okuyacak okur bulmakta sıkıntı çekebilirsiniz. Ne var ki öyle bir kitap yani Gülün Adı, Semerkant gibi bir kitap rastlantısal zinciri kırıp eklenirse, Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nin doruk yaptığı günlerde hafızaları uyandırarak yine de gündem olabilir. Çünkü insanın değişmez yanıdır; acımasız gerçeğe karşı koyabilmek yeteneği biraz da nostaljiden beslenir. Dün iyi zamanlardır.

Ne var ki kalıcı moda olmayacaktır. Çünkü burjuva modayı sever ama stokları sevmez, modaları da o yüzden, stokları tüketmek için yaratır. Roman da burjuvanın bir aracıdır sonuçta...


Bu böyledir ama tarih sürer, asla geri dönmez ne kadar topallasa da her seferinde birkaç adım ileri gider, Nobel’i, Anadolu’nun efsane ve mitlerini revize ederek bayramlık giysilerle, olağanüstü bir dille anlatan, herkesin gönlünü fethetmiş defalarca konu edilmiş olmasına karşın Yaşar Kemal’e değil, yeni bir çağın ipuçlarını verdiği için her yenilik gibi benimsemekte sıkıntı çektiğimiz postmodernist romanın ipuçlarını taşıyan Orhan Pamuk’a verir, Yaşar Kemal’e de iyi iş çıkardığı için efsane yazar onur ödülünü… Çünkü küresel sermayenin eski malla yeni pazarlar bulma umudu yoktur.


Hala var mıdır bilmiyorum, çok eskiden meddahlar, aşıklar köy köy dolaşıp hikaye anlatırlardı. Çoğu kez dinleyici kitlesine göre anlattığını yapılandıran, ona göre yeni ırmaklar açan bu anlatıcılar devrin aranan insanlarıydı. Yaşar Kemal onların arasında büyüdü. Aşık Yaşar olarak Çukurova köylerinde yaptığı ağıt derlemelerini yayınladığı bir kitabı da vardır.


Ne var ki devir değişiyordu. Gazete ve radyo geleceğin popüler araçları olacak, kendi kahramanlarını yaratacak gibi duruyordu.


Yaşar Kemal, 16 yaşından itibaren şiirle ağıt ve halk söylenceleriyle edebiyata dahil oldu. 23 yaşında Pis Hikayeler’i, 1948’de Bebek’i yazdı… Dükkancı adlı öykü bundan sonradır. Bu öyküler sonraki romanlarına benzemeyen bir biçeme ve standart, deyim yerindeyse moda öykü diline sahipti, belli ki her yazar gibi kendini arıyordu. Bu şiirler ve derlemeler hatta arayışını sürdüren ama olgun birer ürün gibi de gözüken yazılar önemli olsa da ancak sonradan ortaya çıkacak bir devin yeşerdiği verimli toprağın ipuçlarını gösterdiğinden değerlidir.


Dünya savaşı çıktı, bütün dengeler altüst oldu. 1925 anlaşmasıyla karşılıklı güven verdiğimiz Rusya yeni düşmanımız, bilmediğimiz Amerika'da dostumuzdu artık. Bizi kutsal şemsiyesinin altına almış, süt memleketine süt tozu yardımı yapıyordu.


Yaşar Kemal de fikir suçundan tutuklandı, hapse girdi.


Hapishaneye giren bilir; eğer ki gerçekten suçluluğunuzu biliyorsanız işe yarayabilir, pişman ve nadim olabilirsiniz de… Ne var ki tüm yaptığınız sisteme muhalefet, yani düşünce suçuysa yaşamınız ilahi adaleti aramakla geçebilir.


Çıktığında İstanbul’a gitti ve devrin önemli gazetelerinden Cumhuriyet gazetesinin iş için kapısını aşındırmaya başladı. Bir söylentiye göre onu Cumhuriyet gazetesine, ait olduğu partinin başkanı Aybar koymuştu. Ne var ki öteki söylenti daha uygun hikayemize: Kolay değildi Cumhuriyet'e girmek, İstanbul ya da o dünya aynı bugünkü gibiydi, Anadolu ona gulyabani gibi görünürdü. Bu hali perişan Anadolulu ilgi göremedi.

Nadir Nadi’yi görmek için günlerce gazetenin önünde bekledi, Sultanahmet’te yattı, oltayla denizden balık tutup karnını doyurdu ve ısrarının sonucunu gördü, sonunda kabul edildi, aldığı avansla ilk iş tabanları açılan ayakkabısını yenilemek olacaktı.


Ne dersiniz bu inat ve ısrarı bugün iki şiiri bir dergide yayınlanmış ama gönlüne şair, yazar rütbesi takmış kaç şair, kaç yazar gösterir, kibrini yenip de? ne yani yetenekli insanlar, çıkış kapılarında dergah kapısındaki muride dönerse mi makbul, diyorsanız, konumuz o değil, karıştırmayın.


On iki yıl Cumhuriyet’te sahici röportajlar yapar. “Kaçakçılar”ı gerçekleştirmek için onlarla yaşar.


Belki onun asıl başlangıcı çok daha önce 1943’te yayınladığı derlemeler, ağıtlar, halk hikayeleriydi. Livaneli anlatır; Basınköy'deki evinden çıkar, çamurlu vadiden aşağı iner, Menekşe İstasyonundan tıklım tıkış banliyö trenine binerek Sirkeci’ye giderdik. (…) Anadolu’nun her yöresinden adı duyulmadık yerel türkücülerin kasetleri satılırdı orda, biz de bunları alıp dururduk. Sonra evde dinler dinler coşardık. Dengbejler, âşıklar dinlerdik.


Dengbejler Kürtçe hikaye anlatıcıları. Meddahlar, aşıklar da Türkçe anlatıcılar. Yaşar Kemal onların arasında büyümüş.


Bu sizin de yaptığınızdır, havaya girmek...ya da girdiğiniz havayı sürdürmek...

Ben de yazdığımda yol biterse Montaigne okurdum. Siyasi yazılar yazmaya başladığımda Ahmet Kaya dinledim. Bağbozumu’nu yazarken Karadeniz dağlarında gecelediğim olmuştu, şafak nasıl söker, ay nasıl doğar...anlamak için.

Atatürk ölünce 1925 anlaşması hala yürürlükte olan Rusya ile yakınlaşacak, bizim de bir milli şefimiz olacak, 1940’da köy enstitüleri kurulacak, savaş yıllarında bile bir toprak reformu yasası çıkarılacak ama ağanın birini o işlere bakan yaparak doğmadan boğacaktık projeyi. Yani epey solcu olacaktık.

Ta ki savaşın sonuna ve Dünya Savaşındaki tarafsızlık politikamızdan hoşlanmayan ve 1925 anlaşmasını tek yanlı yok sayan Stalin’in bizden isteklerini duyuncaya kadar. Bu kez çark edecek, Amerika’ya yaslanacak, onun yörüngesinde komünist avına çıkacaktık.


Dünya, Amerika’nın da yer aldığı ve önemli rol oynadığı büyük savaş sonrasında Almanları durduran, bu kibirle de yayılmacı bir politika gütmeye başlayan Sovyet Rusya ve savaşa geç dahil olan ama denilebilir ki atom bombasıyla noktayı koyan Amerika’nın soğuk savaşına sahne olacaktı.


Öte yandan bütün dünyada gelişen özgürlükçü akımlar ve çok partili düzenin de etkisiyle daha renkli bir basının yanında görece özgür kalemler de edebiyatta görünmeye başlayacaktı. Türkiye katılmadığı savaştan gene de yorgun ve sorunlu çıkmıştı. İnönü ülkeyi savaşa sokmamak ama girilirse önlem olsun diye ekmeği bile karneye bağlamanın, ek vergiler koymanın; bir savaş halinin sıkıntılarını halka yaşatmanın faturasını ağır ödeyecekti. Şaibeli de olsa 46 seçimlerini almışsa da ülke de gelişen tepkinin önüne geçemedi, 50’de iktidarı bıraktı.


Savaş nedeniyle altüst olmuş olmuş ekonomi, önce çağın, sonra karaborsa vurgunlarıyla biriken sermayenin, "varlık vergisiyle" yok olan azınlık sermayesinin yerine palazlanan yerlilerin ve katıldığımız Amerika şemsiyesindeki cemiyetlerin de zorlamasıyla feodalitenin cenneti Türkiye sanayi ve tarımda kaçınılmaz biçimde makineleşmeyi artırıp kabuk değiştirmeye başladı. Şehirlere göç arttı, işsiz insanlar ve işçi sınıfı çoğaldı. Kentin varoşları kırsal kesimden gelen uyum sıkıntısı çeken, köyünü özleyen insanlarla dolmaya başladı. Gecekondu kentlerin geleceğini karartmak için emsalsiz bir icattı.

Henüz vahşileşmesine vardı ama kapitalizm tüm dünyada olduğu gibi bizde de yükseliyordu.

Kuşkusuz Edebiyat da dönemin karmaşasından ve yeniliklerinden payını alacaktı. 1940’larda başlayan garip akımı 50'li yıllarda ardı ardına tepki ya da yandaş akımları yarattı. Sosyal gerçekçiliği olduran, orijinallik diyerek divan edebiyatını da şiire katan Atilla İlhan ve Maviciler, Dadaizm ve İzlenimcilik etkisindeki 2.Yeniciler, Hisar dergisi etrafında örgütlenen Öz Türkçeleşmeye karşı çıkan Hisarcılar, iktidardan aldığı parayla iktidarın ne fikri varsa işte onu yaymaya çalışan uyanık dergiciler, Anadolu’yu yapıtlarına yansıtan Toplumsal Gerçekçiler ve tabi ki bağımsız kalan Dağlarca, Dranas gibi... isimler vardı.


Yaşar Kemal 1952'de Tilda'yla evlendi. Bu önemsiz gibi duran olay onun dünya literatüründe anılan bir yazar olmasında bence büyük etken. Sizi bilmezlerse nasıl övecekler.... "Tilda çok dil biliyordu ve çok büyük ve diyasporası geniş bir Yahudi aileden geliyordu. Tilda, Paris Yahudi lobisi ile çok güzel bağlar kurmuştu, pek çok kapıyı açmak anlamındadır ve ilk zamanlar çeviri işini de üstleniyordu. Ayrıca bir sekreterin çok ötesinde sanki bir menejer idi; şunu söyleyebilirim, eğer Yaşar çok apolitik ve hep çekingen birisine dönmüş ise, bunda Tlida’nın rolü büyüktür." diye anlatıyor Yalçın Küçük anılarında. Yalçın Küçük'ü kişisel yorumlarında ciddiye almayabilirsiniz, ama Yaşar Kemal'e ivme kazandırdığı, kitaplarının çevrilmesinde büyük katkıları olduğu yadsınmayacak bir gerçek...


Sarı Sıcak’ı o yıl çıkardı, sağlam örgüsü olsa da o, ünlü bir yazar olmak için 1955’i bekleyecekti. Daha doğrusu su kımıldamaya, bendini zorlamaya başlamıştı. Sanılanın aksine İnce Memed'in ilk yayımı 1953-54 yıllarında oldu, Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildi. Kitaplaşması 1955'ti...


1954’te tarımda makineleşmeyle ortaya çıkan çok ve nitelikli üretimin oldurduğu yüksek rakamlı kalkınma hızı dibe vuracaktı. Öte yandan sahibi olduğu küçük toprağını ağalara, kiracı, yarıcı ya da işçi olduğu toprakları makinelere kaptıran ve şehre göçen, ancak çok azının düzenli iş bulabildiği gecekondudaki köylü gerçeğinin de kentlerde hissedilmeye başlandığı yıl olacaktı. Kendine yeten ekonomiden serbest ekonomiye geçildiği bu süreç, çok geçmeden acil yardım sinyalleri verecek, ekonominin denetimini ele geçiren yabancı kuruluşlar İMF ve benzerlerinin de dayatmasıyla yapılacak devalüasyon ve artan dış borçlarla her açıdan sonraki on yılların krizine zemin hazırlayacaktı.


Ekonomik yönden başlayan sıkıntı ve arka mahalleleri dolduran şehirde umduğunu bulamayan, yine köyden taşıyıp şehirde yaşamaya çalışan mutsuz işçiler ve köylüler kırsalı güzelleyerek özlerken, dönemin pek çok aydını gibi Ecevit de Anadolu’yu bilmeyen Edebiyatçıya sitem etmeye başlayacaktı. Yani ondan sonraki elli yıl söylenecek "hadi gelin köyümüze geri dönelim," türküleri böyle başlayacaktı.


TENEKE’yi ve dünya çapında üne kavuşmasını sağlayacak İNCE MEMED adlı kitabını 1955'te yazdı. Bu kitapla birlikte yazdıklarında denediği anlatı biçiminden giderek uzaklaştı, Ağıt derlemeleri sırasında büyük birikim sağladığı, Dede Korkut'tan bu yana yaşayan anlatıcı geleneğine yaklaştı. Denilebilir ki dinleyicisine göre yol alan, kılık değiştiren sözlü hikâye geleneğini, feodaliteyle kanlı bıçaklı bir kesimin, burjuvanın ürettiği romana uygulayarak hem bağımsız ve özgür anlatıcıya ulaştı, hem de kimse farkına varmasa da özgün bir türün başlatıcısı, büyük ustası oldu. Ardılları ve özenenleri olmuşsa bile kimse onun sihrini yakalayamadı. Bu egzotik, doğu kokan, ama kentselliğin verileriyle harmanlanmış yeni biçemde olağanüstü olduğu tartışılmaz anlatı ustalığını da katarak görkemli yapıtlara imza attı.


Nasıl ki İnce Memed "mecbur" bir adamdı, Yaşar Kemal'de mucize bir yazardı dersek hiç de abartmış olmayız. Arkaik bir kültür ve donanımla kendisini de hoşgörmeyen Burjuvanın icatlarıyla dünyayı silindir gibi ezip geçtiği bir çağda ara dönemde kalma bahtsızlığını, bahta çevirmeyi bildiği için mucize bir yazardı.


Günü yansıtan gerçekçi konulardan daha çok efsane ve söylencelerden köklerini alan, varsıl feodal zenginlerin zulmüne karşı savaşan yoksul ama erdemli, karakteri güçlü insan mitosu sadece Anadolu’ya özgü değildi, insanlıkla yaşıt bir savunma olarak hep ilgi gördü.


Yaşar Kemal bunu gördü mü, görmedi mi, bilmiyoruz. ne var ki hepsi başka telden çalan, birbirine karşı, birbirinin yanında ya da devamı bin bir akımın boy gösterdiği, onlarca kent soylu okumuş yazarın ortaya çıkıp orijinal sözler ettiği 1950 yıllarda farkındalık için bir fark gerektiğini herhalde iyi görüyordu. En kestirme yol, bildiğin yoldur, diyerek dengbejlerin, aşıkların, meddahların anlatısına yöneldi.


"SÖZ"ün hazine sandığı açıldı. Deniz gibi, okyanus gibi, bir nehir gibi on yıllarca aktı… Bunca zaman nerde sakladığına şaşıracağınız bir Akdeniz köpüre köpüre romanlarda "al gözüm seyreyle" dedi...


Teneke’deki, Sarı Sıcak’taki anlatım izleğini terk etti. Daha doğrusu iyi kötü çatışması onlarda da vardı, adalet arayışı da… Ama yaygın anlatım biçiminin yerine en iyi bildiğine döndü… Türkçe o usul usul akan ırmak, bir umman oldu köpürdü dilinde. Romanda hem halk hikâyelerinin temel teknikleri vardı, hem ülkenin son yüzyılı. Onda herkesin hikayesi vardı, savrulup giden zamanın kumlarında eriyen yiğit insanlar, dünya güzeli sevgililer, dedikleri dedik zalim ağalar, onlara başkaldıran yoksul ama yiğit delikanlılar, Çukurova’nın çeltik tarlaları, pamuk ovaları, Hemite’nin, Anavarza’nın efsaneleri, gelmiş geçmiş bütün köylüleri, ırgatları, atları, çiçekleri, börtü böceği… Türkçeyi dünyanın en zengin dili gibi şahlandırarak yarattığı bir kartpostal canlılığında ucu bucağı gözükmeyen bir resmigeçit içindeydi kitap.


Bir sayfada bir tüfek yazılmışsa o tüfek başka bir sayfada mutlaka patlamalı diyen burjuva romanına amaçlı amaçsız bunca figür, börtü böcek, insan, efsane, obje, üç sayfa da ancak düşen, düşerken bütün otları, bil cümle yaratığı seyrettiren bir yaprak sığar mı? Belki, ama bir halk hikâyesine sığar da düşer de, kimse de bunda edebi tekniklerin metresiyle kusur aramaz. Esas olan anlatı, yarattığı haz, coşku, sona kalan bildiridir. Bildiri netti; gönüllere su serpen, dağlanan kalpleri durulayan bir sondu: Kötülük kimsenin yanına kalmaz.


Kurgu kusursuzdu, elinize alıp da havasına girdiğinizde bitirmeden bırakamazdınız. Anlatı ise Türkçe'nin o güne kadar gördüğü en muhteşem anlatımdı.


Ayrıca roman her deneye açık, yeniliğe deli bir sanat dalıyken doğru, zekice bir yaklaşımdı.

Başka bir şey vardı; halka hikayesini canlı canlı anlatan aşık, halkın nabzını hesaba katmak zorundaydı. Ağanın gözlerinin içine bakarak anlatırken ağayı devirecek İnce Memed zor doğardı. Ama roman özgürdü, seyirciyi hesaba katmadan ruhu oldurabilirdi. Öyle yaptı.


Romanın tipik ve değişmeyen özelliğidir; karekterler okura inandırıcı gelmeliydi. Bu kahramanlar ciddi ciddi bir ruh hastası gibi duruyordu; hadi İnce Memed düşmanı, peki nasıl oluyordu da kimseye tek bir iyilik düşünmeden bir ömrü sürdürüyordu o zengin Abdi Ağa? Ya da İnce Memed hiç mi hata yapmaz, hiç mi nefsine yenilmez, bir karıncayı incitmez, ben burada korktum, baş edemem diyemez...mi?

Süpermen de bir insanın uçtuğuna, Frankenstein'de bir ölünün canlandırılıp yaşayan biri gibi her türlü hissiyatla hareket ettiğine, tanrıya bile isyan edip " madem beni sevmeyecektin niye yarattın" dediğine inanıyorsun da bir insanın kırk yıl hiç yamuğu olmayan odunlar toplayıp Taptuk Emre dergahına taşıdığına mı inanmayacaksın?

Yaşadığı gerçekten bunalan okur bakalım ne diyecekti?


Onca yıllık arayışı iyi meyve vermişti. Sanki ezberindeydi, 500 sayfalık romanı üç ay gibi kısa bir zamanda o kış bitirdi. Roman Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildi. Bana kalsa ezberindeydi.


Her bölgede birkaç kişi olan kötü ağalarla geneli kapsayan milyonlarca mağdurun çatışmasını eşsiz bir dille anlatan bu eski hikayenin görkemli yeni anlatısı bunalmış geniş yığınlara bereketli bahar yağmuru gibi geldi. İlki değil, doğmamıştım bile, ama sonrası gelen İnce Memed serisinin gazetede resimlerle tefrika edilen romanlarının devamlarını okuma yazma bilmeyen kişilerin satın aldıkları gazetelerden okumayı yazmayı yeni söken bana okuttuklarını anımsarım.

Sahi o güzel temsili resimleri çizen kimdi? Abidin Dino mu?

Öylesine bir popülerlik yakaladı.


Roman kent soylunun üretimi, şehirli işidir, yazmak da okumak da... Bir eğitim ve alt yapı ister.

Yaşar Kemal bu zinciri parçalayan ve herkesin olmayı başaran tek yazardır.



Sonra da hep aynı temada yazdı. Kahramanları gerçek insanlara benzemeyen, kusursuz biçimde iyi ya da kötü olan ama insanın hele mağdur ve ezilen insanın yürek şifası diye susayan "karıncanın su içtiği" gibi içtiği nehir kitaplar yazdı. Adaleti arayan ve çoğu kazanan ezik insana dayalı yapıtları büyük ilgi gördü. Epik anlatımın bizdeki en güçlü ve başarılı yazarlarından biri oldu. Türkçeyi görsel tablolar yaratmak, şiirsel betimlemeler yapmak için ustaca kullandı.


Kuşkusuz salt bize özgü bir hikaye değildi bu. İnsanlığın olduğu her yerde yığınla benzeri vardı ...bu nedenle Yaşar Kemal tüm dünya tarafından sevildi. Ödüller kazandı.

Ne var ki Nobel'i alamadı. Onu onun çırağı sayılabilecek Orhan Pamuk'a verdiler.

Çünkü Burjuva o ödülü çağdaş biçim kazanmış hatta ötekilere göre yenilenmiş romana veriyordu.


Yaşar KEMAL'se anlatı da, tasvir ve betimlemeleri yer tutmayan, yani edebiyat yapmayan olay odaklı Dede Korkut'u bile aşmış, yeri asla doldurulamayacak bir hikaye anlatıcısı ve dil ustası olarak, dünya durdukça da geçmişte bir güzellik arayacak herkesin başvuracağı Türkçe kitaplar bırakarak adını kocaman harflerle yazdırıp gitti.


Yeri aydınlık olsun.


Keşke bir ardılı olsaydı...


*


mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA