top of page
1/1076

Parçalar Bütünler

Güncelleme tarihi: 11 Oca 2022


Akşam çok içen adamların, beyninde buğudur savaş... Aşk bir terlemedir geç gelen orgazmın ardından... Yaşamak için para lazımdır, ölmek içinse insan olmak...

SAVAŞ / BARIŞ


Gözüme kaçan ceninleri toplayabilir misin kalbinle adamım? Ölümle oynayan bir çocuğa verebileceğin ne var: Aşktan, sevgiden ve barıştan başka? Yoksa sen de aziz geçinenlerden misin; bir çocuğun ölmemesi için sadece Tanrıya yalvaran ve arka odalarda şuursuz sevişmelere göz yuman... Zor bellemek ölümü, ya sen belleğinde kocaman bir boşluk, hangi geleceğin düşündesin?


Ağlamak geliyor içimden. Savaşın, depremin duraklarında çığlıklar. Çarşı bombalar altında, evler kağıt parçaları gibi birbiri üstüne binmiş. Ya yaşayacaksın doğanın savaşıyla, ya öleceksin insanın savaşında. Çelişkilerin içinde kaybolurken delireceksin, nedeni belli arsız bir ölüm karşısında.


Beyinler patlayacak, çocuklar ölecek, gençler son nefesini “Kurtarın beni!” diye verecek ve bir kadın barışı anlatmaya çalışacak rahmindeki ince sızıyla. Sen anlatabilecek misin savaşın çocuklarına hiç mutlu olmadıkları kadar mutlu olabilecekleri sihirli bir peri masalı? Yoksa korkuların, yüznumaranın boşluğunda, midenin hazmedemediği haşlanmış mısır taneleri gibi su üstüne mi çıktı? Bak! İyice bak gözlerine! İhanetlerin en büyüğü göz bebeklerinde.


Savaş yine yanı başında, şenlik bombalarını patlatırken kimsenin gıkı çıkmıyordu ya, gülerim bu komik bilmecenin yalnızlık kokan bayatlığına. Bir kadın elinde beyaz bayrağı karnında yeni filizlenen tohumuyla, “Dur!“ deme hakkını kullanıyor tüm savaşlara.

Bir aziz olmak için Tanrıya yalvarmak mı gerekiyor çocuklar ölmesin diye. Yoksa hepimiz kaşarlanmış birer aziz olarak tek bir hedefe kilitlenip cennetten yer mi ayırtacağız kendimize? O zaman cehenneme kim gidecek söyle? Barışın olduğu hür bir cehennemi, kalabalık bir cennete tercih ederim. Belki de bu yüzden kaloriferi sonuna kadar açıyorum. Sıcağa dayanma gücümü zebanilerden önce kendi kendime sınıyorum.


Adına adalet dedikleri yargının peynir teknesinden ibaret görüntüsünün fareler tarafından yenmesini seyrediyorum. Terazimiz tartmıyor artık o kadar küçüldü ki namusun gramı, para bile etmiyor bu devirde.

Şimdi babam yatağında gülüyor annemi aldattığı için. Annemse ağlıyor tüm insanlık suçunu çocukları göğüslediği için. Bu ne yaman çelişki böyle!


Siyahı atmışlar, renk kartelasından. (Ölümün ardından giyilmesi, yağmur taşıyan bulutlara sürülmesi, ise - dumana bulunması yüzünden.) Adını değiştirip başka dünyaya gitse temizleyebilir mi bu üstüne sürülen lekeyi, yoksa güvercinlerin beyaz kanadına inat sürdürür mü cennetteki Azazil’liğini?


İhanetler obur bir çocuk gibi yapıştı göğsüme tüketiyor beni. Sense geçip karşıma sayısız aldatmalarını itiraf ediyorsun. Bense olanca gücümle haykırıyorum dünyaya… Sen parçalarında aldatıyorsun beni, bense barışı arıyorum parçaladığın yüreğimle…

Beyaz güvercinlerin kanadında bir kadının kokusu, her şeye inat, kapkara gökyüzünde kanat çırpmakta


AŞK / İHANET

Kan unutmak için, aşk yaratmak için… Bu ne yaman çelişki, her kanayan kalp yok olmuş bir aşk…

Ey aşk! Sen kayıp zamanların yoksul dilencisi. Sen Titanic’le sulara gömülen bir haykırış. Sen, hiç kimsenin sahip olamadığı yalancı bir düş, bir düşüş… Bırak yakamı, derken bile bırakmayan inatçı bir keşiş... Camdan iğnelerini kalbime batıran beceriksiz bir gülüş… Hayatın provasında yarım kalmış bir oyun…

Ey aşk! Ne olduğun belli, ne olmadığın… Tıpkı bir uyuşturucu gibi giriyorsun bedenime köklerini salıyorsun kalbimin derinliklerine.

Şimdi korkuyor muyum?


Korkmayacağım… Haykıracağım herkese senin varlığınla ezilmiş ruhumun isyanını ve sevgimin harcanmış çocukluğunu. Seni içimde öldüreceğim adi bir katil gibi… Seni yüreğimle boğacağım derin sular gibi… Seni zincirlere vuracağım acımasız bir gardiyan gibi…

Ey aşk! Artık bana dokunamayacaksın, yerin kalbim olmayacak. Seni renkli ayakkabılarımın yanına kaldırdım, portmantoya. Ancak gecelerde giyeceğim; parıltını ve ışıltını ancak gecelere taşıyıp seni orospu edeceğim.


Çünkü aşk, kendi cennetinin orospusudur, biraz da.

Aşk ihanettir coğrafyası beden olan. Aşk casusluktur bedenler arası yapılan ve aşk hırsızdır her an çalmak için bir kalp arayan.


Susan sen misin, ben miyim?

Yoksa susan tüm dünya mı ayaklarımızın altına aldığımız?

Susan şimdi sadece başkaldırılarımız, yüreğimiz asıl susan…


Ellerim titrerken bile senin sıcaklığını buluyordu, oysa şimdi, eldivenlerin bile ısıtamadığı buzdan kalıplar var parmak aralarımda. Parmak uçlarım ateşe hasret, korkularım artık ter damlası koltuk altlarımda. Vazgeçtim tüm içtenliğimden, vazgeçtim sevip tükenmekten. Şimdi tükenmeyen bir kalemin ucunda öykümüzü yazıyorum kâğıtlara. Umarsız, sancısız, acısız…


“Aldattım seni!” deyişin kulaklarımda. İhanetin fotoğrafı aynamda senin gibi gülümsüyor. Ay ışığına esir düşmüş bir yıldız gibiyim kapkaranlık gecede. Duvarlar yalnızlık kusuyor gidişinle. Terliklerimden bir teki yatak odasının kapısında ters duruyor, diğeri sokak kapısının önünde boynunu bükmüş öylece. Tüm benliğimle ağlıyorum odalarda. Yatağın yarım kalmış tarafını özlüyorum, sensizlikle soğuyan.

Sonra…

Sonra…

Çok sonra…

Senin gidişin hiç o kadar kötü değilmiş arkama dönüp baktığımda… Ben sensizliği senle öğrenmişim aslında, farkına varmamışım kalabalığında…

Her gün aldatılmaktansa bir kere aldatmayı yeğledi zaman. İşte o zaman aldatılanla aldatan yer değiştirmek zorunda kaldı…


ÖLÜM

Kan kusan bir gülün acısıdır rengi... Bülbülün sorunu dilde değil, dikendedir... Kimsenin bilmediği bir şey varsa, o da bu gece gül rengi şarap içmeden ölünmediğidir...

Hayat, kurutulmaya bırakılmış sardalye gibi ipe dizilmiş duruyor. Kara sineklerin sineklikten çıktığı kan ve pislik kokusunun yayıldığı sahil kasabalarından birinde, vurdumduymaz bir balıkçının elinde harcanıyor. Hayat, içimde ve dışımda bayat bir balığın kokusu.


Paul Coelho‘nun The Pilgrimage (Hac) adlı kitabı geliyor aklıma. Hayatta bir Hac yolculuğu mu acaba? Doğumla başlayan, ölümle noktalanan. Geriye ne kaldı? Sadece, Yüzyıllık Yalnızlık… Albay Aureliano gibi gümüş balıklar yapmak istiyorum, hiç kokmayan. Ama elimden alıyorlar hepsini, bilmiyorum neden gitgide köreliyor yaşamım. Sabahattin Ali yuvarlak gözlüklerinin ardından bakıyor. “Hiç de o kadar kötü değil ölüm. Kötü olan ölüme yenik düşmek,” diyor. Ya da sadece ben söylüyorum onun yerine.

Şarabın kırmızılığında kayboluyorum. Neden her şey kırmızı? Kan, güller, ateş, aşk… Yoksa ben mi sadece kırmızıyı görüyorum.

Hayır! Bırakın hepsini bir kenara… Şehvetli sevişmelerin yatağında Marguis de Sade otururken, içgüdülerimizden başka nedir ki hayat? Her aşkın ardı sadistçe ve mazoşistçe birbirini ve kendini yaralamak değil mi aslında. Hayat denen boşluğun içinde yemek, içmek, sevişmek ve… Ölüm.


Ölümlerden ölüm beğen! Bu senenin modası, ihanet coğrafyası.

Vampirin kırmızı burnundan öpeceğim bu gece… Kan kokan bir tenin hasretiyle. Sevişmelerim bir intihar artık. Kapatın ışıkları tenim yabancı kalsın gündüze

Kapattım gözlerimi aydınlıklara.


Çok söyledim Polyanna’ya, sorgusuz sualsiz inanma insanlara, kanma söylenen yalanlara ve mutlu olmak için bir sebep arama, diye. Onda çocukluğumdan beri sinirimi bozan bir şey var. Şimdi, pembe evlerin 13 numaralı odasında nefesiyle bedeni arasındaki gel gitlerde sakız çiğniyor, kendine ve dünyaya inat. O zaman, neden kandırdın çocukluğumu ve kurduğum masum hayalleri?


Çok söyledim Polyanna’ya masal kahramanı olma diye. Sana yakışan susup çekilmekti kenara. Beceremeyecektin madem, pes edecektin sonunda, niye kandırdın onca çocuğu?


Sen, muhabir olmalıydın ya da kurşun asker savaş meydanlarında. Gülüyorsun değil mi? Gülmek yakışmıyor artık sana. Gülüşün, mutluluğu çürütüyor kırışık dudaklarında.


Yine de mutlu olmak için; savaşın, barışın kardeşi olduğuna inanmak istiyorsun, eski bir saflığın sağılmış hecelerinde.

İnanma artık, ne olur inanma! Ben sana inanmıyorum çünkü Polyanna…


Patlayan bombalar arasında parçalanan çocukların düşlerinde saklı masumiyet. Belki de bu yüzden masallar ihanet eder bedene.

*

5 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

GÜNAYDIN

1/2