Sıcak Şarap Sever misiniz?


Sizi bilmem ama ben bayıldım doğrusu. Bunun için, Taksim’ de ki ara sokaklardan biri olan “Fransız Sokağı” nı önerebilirim. Ya da eski adıyla “Cezayir Sokağı”...


Öncelikle, Taksim’ in o kendine has güzelliklerini ve de özelliklerini hatırlamak gerekir. Oraya her gidişimde heyecanlanırım. İstanbul’un özgün bir yeri olduğunu düşünürüm hep. İstiklal Caddesindeki tramvaya bindiğimde eskiyi nasıl da özlediğimi hissederim. Gözlerimin önüne feraceli, küçük şemsiyeli kadınlar, fesli ve ince bıyıklı erkekler gelir. Kalabalıkta yürümenin mücadelesi bile güzel burada. Siz de, bu insan seline karışarak, bir rüya alemine sürükleniyorsunuz.


Biraz ileride, işte “İnci” Pastanesi. Enfes tatta ki profterölü ile ünlü, eskilerin hemen anımsayabileceği nostaljik bir yerdir orası... İstiklal Caddesindeki o tadı siz de bilirsiniz. Sağlı sollu, rengarenk sinema afişleri dikkatinizi çeker. Birbirine karışan müzik sesleri ile sarhoş olursunuz adeta. Parke taşlara takılmadan hızlı yürümek imkansızdır neredeyse. Bu arada ben de, hiçbir şeyi kaçırmamak için nereye bakacağımı şaşırıyorum. Alışveriş edenlere takılıyorum bir an, dükkanlar tıklım tıklım. Caddede her milletten insanı görmek mümkün. İşte şimdi de “Çiçek Pasajı” nın önündeyiz. Kokoreç, midye tava ve bira keyfi...


Galatasaray Lisesinin hemen yanından kıvrıldığınızda muhteşem bir görüntü sizi bekliyor. Önce dar bir sokaktan, sonra da, ışıkları ile göz kamaştıran geniş merdivenli bir yoldan aşağıya doğru iniyoruz. Her iki yandaki, ahşap, oymalı, büyük saksılar dikkat çekiyor. İçlerinde ki siklamenler nasıl da diri ve güzeller. İrili ufaklı beyaz heykelcikler buraya bambaşka bir hava katmış.


Şık kafelerin önünden geçiyoruz. Tabelalarında ki yemek menülerine takılıyorum. Bize oldukça yabancı gelen yemek adlarını okuduğumuzda gülüşüyoruz. En tanıdık geleni, “Makarna, kurbağa bacağı, çorbalar ve şarap”... İşte burası, son zamanların popüler yerlerinden biri olan “Fransız Sokağı”...


Çevreden yayılan, 70’li, 80’li yılların dinlemeye doyamadığımız şarkılarını dinlerken hala kulaklarımda olduklarını hissediyorum. Edith Piaf, Luis Armstrong, Elvis, Beatles ve “Let it be”, sonra Enrico Macias... Bir zamanların “Gal Kaplanı” Tom Jones...


Akşam olmak üzere. Ortalık loş ama insanların yüzleri seçilebiliyor. Tahta masalardan birine oturuyoruz. Sandalyeleri bir zamanlar evlerimizde olanlardan. Ahşap ve küçük. Minderleri ile tenteler aynı desen, çubuklu ve beyaz renkli. Üzerimizde kocaman bir şemsiye var. Sonrasında, içinde karanfil ve tarçın, kenarında ise bir portakal dilimi ile ahşap kadehlerde sunulan sıcak şarabın aroması... Daha ilk yudumda içime bir sıcaklık yayılıyor, gecenin serinliği yerini hoş bir ılıklığa bırakıyor. Derken hafif bir çisenti dekoru tamamlıyor. Timur Selçuk ve “İspanyol Meyhanesi...“ Tahta masamızda bir şişe şarap, gecelerden bir gece bezginiyiz, üstelik adamakıllı sarhoşuz, ellerin ellerimde”... Kulaklarımda sesi, dudaklarımdan dökülen nameleri...


Gecenin nasıl ilerlediğini anlamıyorsunuz. Sohbeti bırakıp gitmek işinize gelmiyor. Yarın ki iş gününü düşünmek bir yana, eve dönmeyi bile istemiyorsunuz. Kafanız iyi ve mutlusunuz.

İstanbul’da farklı ve hoş bir gece daha yaşandı, ne yazık, bitmek üzere. İsterseniz bu hoşlukları hep yaşayabilirsiniz. Yeter ki yaşama zevkimizi hiç kaybetmeyelim...

*


ÖNEMLİ:

maviADA'nın BÜTÜN SAYILARINI,YAZI ve YAZARLARINI GÖRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN

*


*

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

On Yumurta Kaç Öğretmen Eder

Daha ilkokuldayım. Evde telefon çaldı. Koştum, açtım. Babamın okul arkadaşı Kerim amca. O da babam gibi öğretmen. Çocukluğumuzun öğretmenleri işte… İki söz arasında hemen birkaç soru, her fırsatta öğr

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA