
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4491 sonuç bulundu
- mavi Buluşmalar
20-21 Ocak 2020 Bütün maviADA ilgilileri katılabilir. -program katılımcılara göre belirlenecek ve ayrıca bildirilecektir. -son katılım: 1 Aralık 2019 -katılım ve Ayrıntı için: maviADA
- ALİ BEY'LE ESTER HANIM ( 1 )
Adı Ester’di, uzundu boyu, mankenleri kıskandıran bir fiziğe sahipti. Üzüm gibi her daim gülen gözleri, pürüzsüz bir yüzü, estetik cerrahın, işte en muhteşem eserim bu diyebileceği bir burnu vardı… Ester güzelliği ile mahallede yaşayan Musevi, Müslüman Hristiyan bütün gençleri peşinden koşturuyordu; lakin o, hiçbirine yüz vermiyor, işine gidip geliyordu. Onunla iki kelime etmek için dünyaları verirlerdi. Güzelliği tatlı dili ile bütünleşince bambaşka bir güzellik çıkıyordu ortaya… Ester, iki yıllık meslek yüksek okulunun muhasebe bölümünden mezun olmuştu. Çok daha iyi üniversitelere girebilirdi; fakat dershane ücretlerinin yüksekliği nedeniyle dershaneye gidememişti. Dört kişilik bir aileydi Ester’in ailesi. O ikinci çocuğuydu ailenin. Abisinin adı Yasef’ti. Yasef zeki miydi, haylaz mıydı fark edilmemişti. Yasef ortaokulu bitirdikten sonra manifaturacı İzak Bey’in yanında çalışmaya başlayıp evin ekonomisine katkı yapmaya başlamıştı. Ester, güzel prenses demekti, tanrının kutsayıp özene bezene yarattığı müstesna insanlardan biriydi... Ester’in güzelliği yalnızca yüz güzelliği değildi, öte yandan bir de huy güzelliği vardı. Ester’le İş görüşmelerini yapan görevli: “Bakın Ester Hanım, siz üniversite mezunusunuz yarın daha iyi bir iş bulduğunuzda bizi ortada bırakırsınız. Bizimle çalışmanızı istiyoruz, fakat böyle bir çekincemiz var, bu konuda ne söylemek istersiniz?” “Haklısınız, anlıyorum; ancak şöyle bir şey var: Ben Museviyim, Musevi Lisesinde okuyamadım, bu içimde bir uhdedir. Siz beni kabul ederseniz, ücret pazarlığı bile yapmayacağım, benim hakkımı verirsiniz biliyorum. İstediğiniz yere imza atar, istediğiniz teminatı veririm, bilmiyorum başka ne söyleyebilirim?” Ester işe büyük bir aşkla başladı verilen görevleri ikiletmeden yerine getiriyordu hem de eksiksiz. O böyle çalışadursun Matematik Öğretmeni Ali Bey, Ester Hanım'a abayı yakmıştı çoktan. Matematik ve Ali Bey taban taban zıttır. Ali Bey her daim gülen bir insandır. Öte yandan matematik dersi yediden yetmişe herkesin korkulu rüyası. Ali Bey dünyaya geldiğinde adının verilmesi aile meselesi olmuş: Annesi, "Ergül adını çok seviyorum, dünyaya getirdiğim evladımın adını Ergül vermek istiyorum, onu ben doğurdum," demiş. Babası da "hayır" demiş "güçlü kuvvetli olsun, Muhammet Peygamber’in yolunun yoldaşı olsun, Allah'ın aslanı olsun, adını Ali koydum," demiş, adı Ali olmuş. Ali Bey, giyimine dikkat eden bir öğretmendir: Pantolonu her daim ütülüdür, gömlekleri Einstein’in aksine hep beyazdır. Tıraş olmadan güne başlamaz, günde birkaç tane sigara içer, içtiği her sigaradan sonra dişlerini muhakkak fırçalardı. Kendine ayırdığı zaman matematik problemi çözmekten daha fazladır. Bakımı, duruşu, insan ilişkilerindeki farklılığı Resim öğretmeni Esin Hanım’ın ilgisini çekmiştir. Esin Hanım da güzel, tatlı dilli bir öğretmendir, fakat gönül işte kim severse sultan o dur. Musevi Lisesi küçük bir okuldur. Sinek uçsa herkes her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilir. Bu tarihi binanın içinde hiçbir şey gizli kalmaz. Bugüne kadar da hiçbir şey gizli kalmamış. Ali Bey, Ester Hanım'a yangın olacak da kimse bunu bilmeyecek mümkün mü? O yıl, okul yönetimi, öğrencilerin Atatürk'e, cumhuriyete bağlılıklarını artırmak için Anıtkabir ziyareti düzenler. Öğrenciler büyük bir aşkla geziye katılır. Anıtkabir ziyaretine Ali Bey’le birlikte Ester Hanım’ın katılması Anıtkabir ziyaretini daha bir anlamlı kılmıştır. Ali Bey’le Ester Hanım beş yüz kilometrelik yolu yan yana omuz omuza yapmışlardır. Yolculuk sırasında Ester’in kâh omzu, kâh başı Ali Bey’in omzuna düşmüş, saatlerce de öyle kalmıştır. Öğrenci olur da bu durumu fotoğraflamaz mı? Onlar yarı uyur, yarı uyanık iken kare kare fotoğraflarını çekmiştir. Dinleri ayrı, dünyaları ayrı, kültürleri apayrı Ali Bey’le Ester Hanım’ın bir araya gelmesi, Ağrı ile Everest’in bir araya gelmesi gibidir. Onlar istese, çevreleri müsaade etmez. Ali Bey, öz amcasının kızı ile beşik kertmesi nişanlıdır. Töre, gelenek her şeydir… Töreye uymak demek, yaşamaktır, töreye karşı durmak cehennemin öteki adıdır… … Cuma günü bayrak töreni bitmiş, okulda onlardan başka kimse kalmamıştı. Okul Müdürü, haftanın değerlendirmesini yapmış, iyi insan olmanın, ülkesini sevmenin, çalışmanın önemi ile ilgili didaktik konuşmasını bitirmişti. Ali Bey ile Ester Hanım okuldan çıkıp Bankalar Caddesinden Karaköy’e doğru yürüdüler, Karaköy Muhallebicisinde muhallebi yediler. “Ali Bey,” dedi Ester Hanım, “Dünyada en sevdiğin şey ne diye sorsan tereddüt etmeden deniz kıyısında oturup saatlerce denizi seyretmek derim! Siz de sever misiniz denizi?” “Sevmez olur muyum, denizi, gölü, akan suyu, duran suyu, ben suyu çok severim!” “Haydi, gel o zaman, Tophane Cami’ne doğru yürüyelim, orada denizi izlemeyi çok severim ben!” Tophane Cami'ne doğru yürüdüler. Saatlerce deniz kıyısında oturup denizin mavisine, balıkların yüzüşünü izlediler. Sarayburnu’ndan yukarı Topkapı Sarayı’na, Gülhane Parkı’na baktılar. “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında diyen,” Nazım’ı selamladılar. Gökyüzü, ufuktan ufka masmavi uzanıp gidiyordu. Yer yer göğün mavisinde öbekleşmiş, beyaz bulutçuklar pantolon üzerine konulan yamalara benziyordu. Ali Bey’le Ester Hanım, deniz kıyısında ne kadar durmuşlar farkında olmadılar, Bu esnada güneş, Süleymaniye’nin minareli ufkundan çoktan aşıp gitmiştir. Ali Bey için bulutsuz günlerde Süleymaniye’nin üstünden güneşin batışını izlemek bir ritüeldir. Ester Hanım: “Ali Bey, güneş çoktan batmış, ben hiç bu saatlere kadar kaldığımı bilmem, eve nasıl döneceğim, şimdi?” “Ester ben ne güne duruyorum, merak etme, seni evine kadar bırakırım, endişelenme!” “Zahmet vermiş olurum sana!” “O nasıl söz Ester, dünyaları bağışladın bugün bana, ömrüme ömür kattın, gerçekten nasıl teşekkür etsem, inan bilmiyorum!” Karaköy’den, Kadıköy vapuruna bindiler. Yol boyu Ester, Ali Bey’e iyice yaklaşıp sıcaklığını en derininde hissetti. “Ali’den ona bir hayat yoldaşı olabileceğine dair tekmil hisleri ayağa kalktı, tekmil hisleri onu Ali’ye çoktan yar etmişti bile.” Boğaz’ın orta yerine vardıklarında Ester Ali’nin omzunda kestirir gibi bile olmuştu. Ne kadar güzeldi, sıcak, taptaze, güven veren, kucaklayan bir duygu, işte tam aradığım, benim hayatımın anlamı bu diyebileceği bir duygu!” Vapurdan inip Altıyol’a doğru yürüdüler. Yoldan tek tük araba gidip geliyordu, gündüzün vızır vızır işleyen trafiği yavaş yavaş bir sakinliğe bırakmıştı. Kadıköy’den Acıbadem’e kadar el ele yürüdüler. Ester, bir ara Ali’nin sıcaklığına o kadar kaptırmıştı ki farkında olmadan koluna bile girmişti. Bu esnada vakit de durmuyor ilerliyordu. Gece yarısı olmuştu. Acıbadem Onur Sokak Kardeşler Apartmanındaki Ester’in evine geldiler. Ester, çantasından anahtarı çıkarıp cümle kapısını açtı, “Haydi buyur,” dedi. Ali Bey ne yapacağını bilemeden bir zaman öyle kaldı. Girse miydi, girmese miydi, girmese neyi kaybetmiş olurdu?” “Haydi buyur, Kasımpaşa’ya nasıl döneceksin, bu saatte ne araba olur, ne de vapur, haydi geç geç, sıkılma! Annemle babam da evde yok zaten, bana yoldaş olmuş olursun!” “Annenle, baban?” “Onlar, Kars’ta asker olanYasef’i ziyarete gittiler trenle on gün yoklar. Yasef’i evci çıkarıp birkaç gün birlikte vakit geçirecekler, Yasef’e askerlik zor geliyormuş. Haydi geç geç sıkılma, bir şey olmaz!” Ali Bey, rüya mı görüyorum diye defalarca başını sallayıp Ester görmeden yüzüne birkaç tokat attı. Rüya falan değildi, âşık olduğu kadın gecenin bu saatinde evine davet ediyordu. Piyango biletinden amorti beklerken büyük ikramiye çıkmıştı… Birinci Bölümün sonu Haziran 2019 Bornova
- Frİda
“Uçacak kanatlarım varken ayağa ihtiyacım yok” Onu uçuracağını düşündüğü kanatları resimdi. Ölümcül bir kaza geçirmiş, onlarca ameliyat olmuş, ölüm tehlikesi altında yatıyordu. Başladığı tıp fakültesini bitirme olanağı kalmadığı gibi doktorlar, yaşamasının bir mucize olacağını söylüyordu. Gerçekten de öyle oldu, bir mucize gibi yaşadı. Acı, korkunç bir çaresizlik, büyük bir mücadele azmi ve çok zayıf bir umuda tutunmanın acıklı öyküsüdür Frida Kahlo'nun öyküsü... İnsanlık Frida Kahlo’nun yaşama mücadelesinden, resimle hayata tutunmasından ve ömrünce yaşadığı onca acıya, ağrıya, ameliyata karşın başardığı sanatçılığından olanaksızı istemeyi ve kendini yeniden yaratmayı öğrendi. FRIDA KAHLO veya MAGDALENA CARMEN FRIDA KAHLO CALDERÓN, 6 Temmuz 1907'de, Coyoacán, Meksika'da bugün müze olarak kullanılan "Mavi Ev" olarak bilinen, ailesinin sahibi olduğu evinde doğdu. Macar Yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo ve Kızılderili asıllı Matilde Calderon Gonzales'in dört kızından üçüncüsü olarak dünyaya gelmişti. Kahlo, sonradan doğumgününü 6 Temmuz 1907 değil de Meksika Devrimi'nin gerçekleştiği 7 Temmuz 1910 günü olarak ilan edecekti. Ömrünce bir sosyalist olan Kohla, 1910'da başlayan ve 1920'ye kadar devam eden Meksika Devrimi ile arasında bir bağ kurmak istemişti. Frida Kahlo 6 yaşında çocuk felci geçirdi ve bir bacağı daha ince kaldı. Bu yüzden uzun etekler giyen Kahlo’ya, "Tahta Bacak Frida" adını taktılar. Başarılı bir öğrenci olan Kahlo geçirdiği hastalığı yüzünden tıp eğitimi almaya karar verdi. Tarihinde hiç kız öğrenci almayan Mexico City'de Ulusal Hazırlık okulunun Tıp Eğitimi bölümüne ilk kabul edilen kız öğrenci oldu. Kahlo'nun 17 Eylül 1925 te bindiği otobüs bir tramvayla çarpıştı. Çok kişinin öldüğü kazada Frida'nın sağ bacağı on bir yerden kırılmış, ezilmiş, sol omzu çıkmış, leğen kemiği de üç yerden kırılmıştı. Çelik bir çubuk karnının sol tarafından girip cinsel organından çıkmıştı ve durumu ölümcüldü. 32 kez ameliyat edildi, aylarca yatakta kaldı. Resme bu dönemde başladı. Komada geçirdiği birkaç haftadan sonra uyandığında, resim yapmak için babasından ekipman satın almasını istedi. Babası, Frida'nın yatarak çizebileceği özel bir düzen kurdu, yatağının üstüne de büyük bir ayna yerleştirdi. Frida'nın kazadan sonra çizdiği ilk resim, 'Otobüs' adlı tablo oldu. Sonraları kendisine yaşama gücü verip iyileşmesini sağlayan şeyin resim yapmak olduğunu söyleyecekti. Oyalanmak için başladığı bu resim ilgisi, umarsız genç kızdan dünya çapında bir dev yaratacaktı. Meksikalı ressam Frida Kahlo'nun eserlerini, özgünlüğüyle tanımak kolay. Çünkü yaptığı tablolar çoğunlukla otoportreydi. Bunun nedenini ise : “Kendime çok fazla zaman harcıyorum ve her şeyden daha iyi bildiğim bir konuyum," diye açıklıyordu. Frida kazadan birkaç yıl sonra dönemin ünlü ressamı Diego Rivera ile tanıştı. Resim yapmaya yeni başlamıştı ve çalışmalarını deneyimli bir sanatçıya göstermek istiyordu. Diego, resimleri beğendi. Böylelikle aralarında romantik bir çekim de oluştu. Çift 1929'da evlendi. Bu sırada Frida 22, Diego ise 43 yaşındaydı. “Hayatımda iki kaza oldu: Biri otobüs tramvayla çarpıştığında, ikincisi ise Diego ile tanıştığımda,” diyecekti Frida Kahlo evliliği için. Evlilikleri çalkantılıydı. Diego'nun önceki evlilikleri sadakatsizliği sonucunda bitmişti. Alışkanlıkları sürüyordu. Frida Kohla da birçok kişiyle ilişki kurdu. İlişki kurduklarının arasında evlerinde misafir kalan, Bolşevik siyasetçi, devrimci ve Marksist teorisyen Lev Troçki, şair Vladimir Mayakovsky ve Meksikalı şarkıcı Chavela Vargas da vardı. 10 yıl süren evlilikten sonra, kocasının Frida'nın kız kardeşi Christina ile de kendisini aldattığını öğrenince boşanmaya karar verdi. Bu olayı yansıtan 'A Few Small Nips' adlı meşhur tablosunda kendisini ve kocasını çizdi. Aynı günlerde uzun saçlarını kesip pantolon giymeye başlayarak, kadınsı tarzını değiştirdi. 1940 yılında, ciddi sağlık sorunları yaşamaya başlayınca hastaneye yattı. Diego onu ziyarete geldiğinde yeniden evlenme teklif etti. Frida Kahlo, kabul etti. Frida’nın durumu gittikçe kötüleşti. Birkaç ciddi ameliyat geçirse de büsbütün düzelmedi. 1953 yılında kangren olan bacağı kesildi. Aynı yıl, Meksika'da yatağında katıldığı kişisel bir sergi açtı. Frida Kahlo'nun ölmeden önce 'Viva La Vida' "yaşasın hayat" adlı tablosunu yaptı. Yakında öleceğini hisseden Frida Kahlo, günlüğüne şöyle yazmıştı: “Umarım gidiş, neşelidir. Ve asla geri dönmemeyi umuyorum.” 13 Temmuz 1954 yılında 47 yaşında öldü. Cenazesi yakıldı, külleri müzeye dönen "Mavi Ev"de saklanmaktadır. SANATI Sık sık sağlığı bozulan Frida, dayanılmaz acılarla başa çıkmak için bütün gücüyle resim yapmış; yalnız ülkesinde değil, Amerika ve Fransa’da sergiler açmıştır. 1938’de New York’ta açtığı sergi ona büyük ün getirdi, 1939’daki Paris sergisi ile övgüler topladı. 1943’de La Esmeralda adlı yeni bir sanat okulunda öğretim üyeliğine başlayan Frida, sağlık durumu kötüleşmesine rağmen ders vermeyi on yıl boyunca sürdürdü. Sağlık koşulları nedeniyle Mexico City'e gidemediğinden, derslerini evinde veriyordu. Öğrencilerine "Los Fridos" (Frida öğrencileri) denildi. Frida Kahlo’nun 143 resmi vardır; 55 tanesi otoportredir. Yaşamının büyük bir bölümünü yatakta başının üstünde duran, “gündüzlerinin ve gecelerinin celladı” olarak tanımladığı bir aynaya bakarak geçirdiği için sürekli oto-portre çizmiştir. Resimlerindeki ustalık, Pablo Picasso’ya bile "Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz" dedirtmiştir. Sürekli evcil hayvan besleyen Frida’nın beslediği hayvanlarla ilgili iki portresi vardır: 1941'de yaptığı "Ben ve Papağanlarım" ile 1943'te yaptığı "Maymunlarla Otoportre". Frida’nın resimleri "sürrealist" olarak değerlendirilse de o surrealizmi reddetti. Resimleri aslında acı ve kesin gerçekliği yansıtıyordu. Frida’nın resimlerinde Meksika kültürü ve devrimci ulusal kimlik tuvale aktarılmıştı. Kahlo, 1938’de New York’ta sürrealist resmin öncü isimlerinden dostu Andre Breton’un da desteğiyle bir sergi açtı ve bu sergi ona uluslararası ün getirdi. 4 tablosunu ünlü aktör Edward G. Robinson’a satarak ilk büyük satışını gerçekleştirdi, resimlerinin yarısı satıldı. Bu başarı üstüne 1939’da Paris’te bir sergi açtı. Paris sergisinde fazla resmi satılmasa da eserleri büyük ilgi topladı; Picasso ve Kandinsky gibi sanatçıların övgüsünü kazandı; Louvre Müzesi, sanatçının Çerçeve' adlı tablosunu satın aldı. Sanatçı, ülkesindeki ilk kişisel sergisini 1953’te Meksika’daki galerisinde açtı. Doktoru, yatağından çıkmasını yasakladığı için serginin açılışına karyolasında taşınarak götürülmüştü / Frida Kahlo, dış yüzeyi canlı bir mavi renge boyanmış ‘’La Casa Azul’’ isimli bu evde dünyaya geldi. Annesi Matilde onu bu evde büyüttü. Babası Guillermo ise bir fotoğraf sanatçısıydı. Kızını resim sanatına yönelmesi konusunda destekledi. Yıllar sonra Diego Rivera ile evlenen Frida Kahlo, eşiyle birlikte bu evde yaşadı. 13 Temmuz 1954 tarihinde aynı evde yaşamını yitirdi. Ev müze haline geldi.
- MEMLEKET AKŞAMLARI
memleketimde hüzünlü olur tekil akşamlar uzadıkça da uzar usul usul sabahlara dek sabahlara dek hasret sabahlara dek sızı kafesine sığmayan kızgın, koca bir yürek gece dinmez bir ağıt kirpikler gözleri kucaklar sımsıkı kucaklar hem de sımsıkı olur yumruk misali usulca rüzgar alır hüznü şöyle yüzeyden incecik tez zaman içinde dağların esintisiyle gelir sarmalar yeniden gidenler şafak, gül renginde doğduğunda gelecektir ağız dolusu gülmelerle kavgadan keskin yüzleri görülür önce sürgün topraklara düşen canlarımızın suretleri duvardan inmez olur sonra bilsen ne de zordur kırılan kolunu, kanadını gözlemek barikatlarda gecen ömrün gülümseyişi yükselir birden birden mitralyözü bastıran sesle destan olur kımıldamayan güne şubat günlerinde pusula mayıslarda sukuta gömülmüş her kim, her ne varsa önüne katıp maviliklere götüren durmak nedir bilmez bir akarsu ay da alnımızda güneş de avutur hüznün isyanına karşı
- MÜMTAZ HOCA İÇİN
Zeki SARIHAN * Kitap, görüş ufkumu ne kadar da genişletmişti. Bir hukuk metni olan anayasaların sınıf mücadelesinde güçler dengesini yansıttığını açıklıkla ortaya koyuyordu. Mümtaz Hoca, kitabında tarihe ve hukuka Marksist bir yöntemle yaklaşıyordu. Nitekim 1971 darbecileri de bunu affedemezlerdi. Onu dekan iken tutuklayıp Sıkıyönetim Mahkemesinde komünizm propagandası yapmaktan 6 yıl 8 ay hapse mahkûm ettiler. 14.5 ay Mamak’ta Dış Koğuş denilen yerde kendisi gibi ünlü aydınlarla yattı. Bir keresinde tek başıma mahkemeye götürüldüğümde bekleme salonunda onun Sevgi Soysal’la buluşmasını, kucaklaşıp öpüşmelerini hatırlıyorum. MARKSİZMDAN MİLLİYETÇİLİĞE Pek az insanın politik hayatı düz bir hat üzerinden ilerlemiştir. Mümtaz Hoca’yı 1974’te Kıbrıs Harekâtından sonra Ecevit’in danışmanı olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin anayasasını yaparken görüyoruz. Adada Türkiye’nin askeri varlığının kalıcılaşmasını, kuzeyinin Türkiye’ye fiilen bağlanmış olan statüsünü sonuna kadar savundu. Bunun haklılığı konusunda başka hiçbir devleti ve toplumu ikna edememekle birlikte o tarihten beri gelip geçmiş bütün hükümetler ve Türkiye kamuoyunda Kıbrıs konusunda bir Türk milliyetçiliğinin oluşması ve devam etmesinde büyük katkısı var. Mümtaz Hoca, Tansu Çiller’in başında bunduğu Koalisyon Hükümeti döneminde SHP’nin CHP’ye katılması üzerine Çetin’den Dışişleri Bakanlığı’nı devraldı. Bu görevde 27 Temmuz 1994 ile 28.11.1994 tarihleri arasında dört ay kalabildi. Bu dönemde aramızda geçmiş bir olayı aşağıda anlatacağım. Mümtaz Soysal’ın politik yaşamında yerinde duramayan bir karaktere sahip olduğu görülüyor. CHP’den koparak Demokratik Sol Parti’ye girdi. Burada da rahat edememiş olacak ki DSP’den de koptu ve 2002’de Bağımsız Cumhuriyet Partisi’ni kurarak başına geçti. CHP ve DSP’de rahat edemeyenlerden pek az bir aydını partisinde toplayabildi. Çünkü partisinin toplumda sınıf olarak bir karşılığı yoktu. Yardımcılarının partiyi canlandırmak için yaptıkları bazı girişimler sonuçsuz kaldı. Bu dönemde Mümtaz Hoca’nın birkaç konferansına katıldım. Öğretmen Dünyası’na da getirdik. Partisinin genel merkezine de gittim. KÜBA VE KIBRIS Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından, onun geniş yardım ve desteğiyle ayakta kalmış olan Küba büyük bir ekonomik kriz içine düşmüştü. 1994 yazında Ankara’daki demokratik kitle örgütleri, Öğretmen Dünyası dergisi öncülüğünde bu ülkeye bir yardım kampanyası açma kararı aldık. Yardım toplamak için İçişleri Bakanlığının izni gerekiyordu. Küba’ya Yardım Komitesini temsilen 4 Ekim 1994 günü Ankara Valiliğine verdiğim dilekçede yardım toplama izni istedim. Dilekçemiz İçişleri Bakanlığı’na gönderilmiş, İçişleri Bakanlığı da Dışişleri Bakanlığının görüşünü sormuş. Mümtaz Soysal’ın başında bulunan Bakanlıktan İçişlerine gönderilen yanıtta izin verilmemesi istenmiş. Bunun nedenini Soysal’ın danışmanı olan bir arkadaşımızdan öğrendik: Küba Hükümeti Türkiye’nin Kıbrıs politikasını desteklemediği için (sanki destekleyen bir ülke varmış gibi) bu ülkenin halkı için yardım toplanması sakıncalı görülmüş! Bu yanıt, 16 Kasım 1984’te Valilik tarafından bize resmen bildirmeden önce, belki önünü keserim diye 1 Kasım 1084’te doğrudan Soysal’ın adına bir faks çektim. Aldığımız olumsuz haberden söz ettikten sonra “Böyle bir durumu başında bulunduğunuz bakanlığa yakıştıramadığımızı bildirirken, bilginiz dışında gelişen bu duruma müdahale ederek başvurumuzun olumlu sonuçlandırılmasını beklemekteyim. Türkiye öğretmenlerinin ve aydınlarının Kübalı öğrencilerin şahsında böyle bir dayanışmadan yoksun bırakılmaması dileğiyle saygılarımı sunarım” diye yazdım. Herhangi bir cevap alamadık! Kurtuluş Savaşımızda birçok mazlum milletin maddi manevi destek eli uzattığı Türkiye adına Küba’ya yardım konusunu "Kübalı Öğrencilere Kırtasiye Yardımı" olarak küçülterek, Küba Halkı ile Uluslararası Dayanışma toplantısına giden bir grup arkadaş, kırtasiye kolilerini Havana’da yetkililere teslim ettik. Ertesi gün, dünyanın her tarafından gelmiş, yaklaşık beş bin delegenim katıldığı konferansta, sahnede konuşan bir çocuğun heyecandan ağladığını gördük. “Uzak diyarlardan bize kırtasiye getirenlere teşekkür ederim” derken duygulanmış! Bu gelişmeleri önümüzdeki aylarda yayımlanmasını beklediğim “Karl Marks Tiyatrosunda Ağlayan Çocuk” adlı kitabımda anlattım. Mümtaz Hoca’nın mezarını bir zamanlar kendisinin de yöntem olarak kullandığı ve bundan ötürü de hüküm giydiği, halkların kardeşliği ve dayanışmasını öngören Marksizm’in ışığı aydınlatsın! (12 Kasım 2019) zekisarihan.com
- Siyah Havyar
Karadeniz’de mersin balığı ve aynı türden gelen çiroz yok mu acaba? Varsa havyarları yok mu? Karadeniz’den çıkan havyar Karadeniz balıkçılarının kara bahtını mı paylaşır? Paylaşır da fiyatta ve lezzette Hazar Denizi’nden çıkarılan siyah havyardan bu nedenle mi geri kalır? Lüks partilerin lüks mezesi siyah havyardır, kırmızı havyar değil. Üstelik Hazar denizine ait bu lüks gıda dünya mutfaklarına Rus mezesi olarak girmiştir. Oysa İran, Azerbaycan’da havyar üreten ülkelerdendir. Ama pazarı ve ünü Ruslar kapmış. Geçen ay, kısa bir tatil için Azerbaycan ve Gürcüstan’a gittim. Uçak inerken seyrettiğim manzara Asya‘nın bozkırlarına geldiğimi gözlerimin önüne sermişti. Coğrafyada okuduğumuz stepler yer yer ufak çalılar ile bezenmişti. Oysa Bakü bir sürpriz hazırlamıştı bana ve seyahat arkadaşlarıma; yemyeşil bir parklar şehri olmakla. Aliyev’ler bu tarihi şehre güzellik katmak için ellerinden geleni yapmışlar. Bakü dışına çıkmazsanız ve insanlarla sohbet etmezseniz, bir zengin ülkenin, insanlarının mutlu ve refah içinde yaşadıkları başkentinde olduğunuzu düşünebilirsiniz. Neredeyse her evin bahçesinde olan ve at başı denen petrol kuyularının ülkeye nasıl gelir sağladığını düşünüp bu ülke için sevinebilirsiniz. Tur otobüsümüz bizleri gece yarısına doğru otelimize götürürken yolu şaşırınca siyah sıvı petrolün şıkır şıkır aydınlattığı, siyah havyarların yendiği peri masalı ülkesi, saatin gece yarısını geçtiği Sindirella masalına dönüşüyor. Gözle görülür bir sefalet önünüze seriliveriyor. Değil siyah, kırmızı havyarın bile neden her yerde satılmadığını anlıyorsunuz. Patates almaya parası olmayanın havyar yediği nerede görülmüş? Karnı aç olanın karın tokluğu için bir dilim ekmeği bir küçük gümüş kaşıkla servis edilen siyah havyara tercih edeceği aşikâr. Petrol paralarının nereye gittiğini bulmak istiyorsanız, elindeki tek ayakkabı ile Külkedisi’ni arayan prensin arama grubuna katılıverin lütfen. Azıcık paralarla ve mutlu yüzlerle yaşamaya çalışan Azerbaycanlılar nazik, eğitimli, ülkelerini son derece temiz tutan cana yakın insanlar. Her taraf şair heykelleri ile dolu. Kerem ile Aslı öyküsünü yazan Azerbaycanlı halk şairi Kerem Dede’nin yaşadığı topraklarda olmak sevinç veriyor insana. Edebiyat ne güzel şey. Kitaplar ne güzel şeyler. Paranın veremeyeceği zevkleri ve en iyinin tadını çıkarmanın mutluluğunu bahşediyor insana. Son iki haftada dört roman okuyup bitirdim. İlk ikisinin tadı hala damağımda. Üçüncünün sıradanlığı çok açıktı. Ama dördüncü tam bir rezalet. Amerikalıların trashy dedikleri, değersiz çer-çöp grubuna ait. Ben bir edebiyat tarihçisi, kitap eleştirmeni değilim. Ama iyi ve kötü kitaptan anlarım. Bunu bana çok okumak kazandırdı. Bazen gençliğimde çok sıkılarak okuduğum dünya klasikleri vardı : Thomas Hardy’nin Tess’i, Gustave Flaubert’in Madame Bovary’si gibi. Sait Faik Abasıyanık, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Reşat Nuri Güntekin ve niceleri. Kimi ödev, kimi hediye edilen kitaptan dolayı, kimi de sırf hava atmak için, gençliğimizde, kitaplarını yutarcasına okuduğumuz yazarlar. İyi ki büyük bir açlıkla okumuşum. Şimdi iyi bir romanı, öyküyü, şiiri okumanın zevkini iliklerime kadar hissediyorum. Azeri kardeşlerimiz gibi bizler de Türkiye’de siyah havyarın tadını bilmeyiz. Şampanya eşliğinde sunulsa da iyi mi kötümü anlamayız, çıldırtıcı lezzeti var mı bizi ilgilendirmez. Damak tadımıza çocukluktan, gençlikten yerleşmemiştir. Ama eğitime, edebiyata sarılan herkes, ileri yaşlarında, iyi yazılmış bir kitabın sayfalarından çıldırtıcı zevkler alabilir. Bakü güzel. Kısa tatillerde gidip hoş vakit geçireceğiniz bir şehir. Zerdüşt tapınağı Ateşgâh’ı, Kız Kalesini, Edebiyat Müzesini, Minyatür Kitap Müzesini ve rehber kitaplarda bilgisini bulacağınız diğer yerleri gezebilirsiniz. Genç ve sağlıklı iseniz ve dizlerinizi bükmekte (Özür dileyerek belirteyim: Alaturka tuvaleti kullanmakta) merdiven çıkmakta sorununuz yoksa Gence ve diğer yerleşim yerlerini görmek için Bakü dışına da çıkın. Doğanın ve küçük yerlerin de size sunacağı güzellikler var. Giderseniz iyi tatiller. Ama nerede olursanız olun, iyi okumalar. 29 Ekim 2019, BURSA
- yaprak dökümü
ZUHAL TEKKANAT'ı YİTİRDİK... maviADA'nın kuruluş günlerinden, 2002den bu yana dergide yer alan, 2012-2014 arası yayınkurulu üyeliği ve İstanbul Kadıköy temsilciliği de yapan, şair Cemal Süreya'nın eşi yazar Zühal TEKKANAT, yine Süreya'nın taktığı adla şair Elif Sorgun, 28.10.2019 günü solunum yetmezliği tedavisi gördüğü Ankara'da 81 yaşında vefat etmiştir. Ailesine ve sevenlerine başsağlığı dileriz. Yeri aydınlık olsun...
- BAK GÜLÜM
Bak gülüm sen hiç düşünmüyorsun, davranışlarının sonu nereye varır umurunda değil; sen hiçbir şeyin farkında değilsin, hiçbir şeyin bilincinde değilsin; ben diyorum ki sen, “benden sonra tufan,” diyorsun! Bak gülüm, sen görmüyorsun, her şey bir bir yok ediliyor, bütün tekmil güzellikler, değerler tüketiliyor, farkında değilsin. Sadece gözlerin görmese iyi, öte yandan kulakların da duymuyor. Birileri sana sesini duyurmak için yırtınıyor, sesine kulak vermiyorsun, duymazdan geliyorsun. Bak gülüm, Allah’ın sana verdiği beynin kafanda gereksiz ağırlık yapıyor. Onun sendeki görevi, vücudunda çok bir işlevi olmayan apandistin görevi kadar. Bak gülüm kolay inanıyorsun, seni kandırmak çok kolay, azıcık beynini kullanıver ne olur? Bak çocukların var, torunların olacak belki yarınlarda. Sen onların geleceğini çalan bir hırsızsın! Aynen sen bir hırsızsın, hepimizin geleceğini çalıyorsun! Ne olur azıcık sorumluk duy, ne olur azıcık sorgula! İnsan “acaba” demeyi bilmeli, “acaba” diyerek şeytanın avukatlığını yapmalı, bazı icraatların muhalifi ol, körü körüne her şeye “tamam,” deme. Her şeye “tamam” demek her şeye inanmak “insan düşünen bir hayvandır,” diyen Aristo’nun söylemine aykırı düşüyor. Beyninde çok olmasa bile her daim birkaç çengel asılı durmalı. Bak gülüm sen tepeden tırnağa çelişkilerle dolusun. 12 Eylül Anayasasına yüzde 92 oranında onay verdin, sonra da bu anayasa antidemokratik deyip-güya- daha demokratik anayasaya evet dedin. Sen gülüm bilerek veya bilmeyerek daha çok özgürlük, daha çok demokrasi, daha çağdaş ülke olsun, diye elde edilen bunca değerin kadir kıymetini bilmedin. Sen gülüm cumhuriyetin, kadir kıymetini bilmedin, güzel insanların canları pahasına, elde ettikleri kazanımların kadir kıymetini bilmedin. Sen her şeyi bir çırpıda harcadın, sen tepeden tırnağa çelişkisin! Sen gülüm okullarda eğitim kalitesinin bu kadar düşmesine hiçbir şekilde sesini çıkarmadın. Çocuğunun okul tercihini dikkate almayıp çocuğuna uygun gördükleri her şeye “tamam” dedin. Senin için eğitimde geriye gidişin hiçbir önemi yok. Mesela Pisa’da 70 ülke arasında bizim 50. sırada olmamızın bile bir önemi yok. Çocuklarımıza dayatılan hurafelere bile diyeceğin hiçbir şey yok senin. Benim talihsizliğim senin gibi aymazlarla aynı gezegende yaşamak! Bak gülüm, sen günlük, anlık çıkarını düşünüyorsun, sende gelecek kaygısı yok, sen günlük çıkarın için bütün değer yargılarını ayaklar altına alan bir makyavelistsin! Sen fırsatçısın, menfaatçisin, sen bir oportünistsin! Sen gülüm, suçlusun demeye dilim varmıyor; ama sen yukarıdan aşağıya, tepeden tırnağa suçlusun! Sen canım bizim, çocuklarımızın, torunlarımızın daha güzel yarınlarda yaşamasını yok ettin! 25 Eylül Bayraklı
- Etkinlik
"İKİ KERE YABANCI" belgesel gösterimi / MUBADELE KONULU GÖSTERİM / 6 Kasım 2019 saat:19.00 / GÖRÜKLE / BURSA
- maviSayfalar
maviADAnın en renkli sayfası... Filmden, müziğe, zor bulunabilecek efsane şarkılara, kitaplardan, çizgi romanlara, fotoğraf galerine... kadar siz de ilgilendirebilecek çok sayfa bulabilir, ayrıca siz de beğenilerinizi yansıtan paylaşımlarınızla katkıda bulunabilirsiniz. Bu arada, eğer klasik düşkünüyseniz müzik koleksiyonumuzun eşsiz olduğunu bilmenizde yarar var. Üstüne üstlük bedava indirebiliyorsunuz da... maviSAYFALARa siz de katılın, gezin, katkıda bulunun.
- Otoray Yolculuğu
Niğde'ye yaklaşıyorduk. Yanımda oturan bir Niğdeli şehrin eteğini saran ağaç kümeleri arasında pek iyi seçemediğim bir noktayı işaret etti. — Faruk Nafizin hanı, dedi. Büyük şairin han sahibi olduğu günleri de inşallah görürüz. Fakat yol arkadaşımın bana gösterdiği bina sadece Faruk Nafizin unutulmaz Han Duvarları şiirinde tasvir ettiği han idi. Kıyafetinden anlaşıldığına göre Niğdeli arkadaş bir esnaf yahut işçi idi. Böyle olmakla beraber Han Duvarları'nı ve Faruk Nafiz'i biliyordu. Daha garibi trende ilk gördüğü bir yabancının bu şiiri, şiirde tasvir edilen hanı ve Faruk Nafiz'i tanımamasını kabul etmiyor, ateş ve su nev'inden herkesçe malûm şeylerden bahseder gibi iki kelime ile bana maksadını anlattığına inanıyordu. Güzel şiirin kudreti! iyi yazılmış bir manzum hikâye koskoca bir hanı, koynundaki tapu senedine rağmen asıl sahibinin elinden alıyor, Faruk Nafiz'e malediyordu. Maamafih arkamızda ayakta duran ve bizi dinleyen uzun boylu bir sakallının "yok yahu.. O han falanındır" diye öteki mal sahibinin hakkını da ziyadan kurtardığını itirafa mecburum. Niğde ile Kayseri arasındaki yolu, Faruk Nafiz'in İstiklâl Muharebesi senelerinde kona göçe üç günde aştığı o uzun mesafeyi, ben bugün otoray denen yeni icat bir âlet içinde, âdeta uçarak geçiyorum. Akşamın beş buçuğunda daha Niğde istasyonunda kahve içiyordum. Sokak fenerleri yanarken Kayseri'de olacağım. Bisikletin ilk icadı zamanlarında ona verilen Şeytan Arabası ismini bu otoraya saklamak lazımmış! Otoray görünüşte yirmi otuz kişilik büyücek bir otobüs. Fakat ikisi arasında âdeta nalınlı adam ile patenli adam farkı var. Otobüsün mütemadiyen taşla, toprakla boğuşmasına mukabil Otoray, cilâlı çelik raylar üstünde yağ gibi kayıyor. Ulukışla ile Kayseri arasında günde iki sefer yapan bu arabaların, birinci ve ikinci sınıf yolcuları için, şoförün arkasında dört maroken koltuğu, cemekânlı bir kapı ile buradan ayrılan geri tarafında da demokratlara mahsus, yirmi otuz kişilik kanapesi var. Bazı şakacı yolcular lüks kısma Lortlar kamarası, ötekine Avam kamarası adını takmışlar. Bu Otoray, yolları âdeta çocuk oyuncağına çevirmiş. Meselâ Kayserililer bizim Ada vapurları biletinden daha ucuz bir para ile günübirliğine Bor bahçelerinde eğlenmeye gidiyorlar. Şoför, daha doğrusu makinistin bana anlattığına göre Adana ve Kayseri 'de oturan iki akraba, meselâ bir ana kız pazar sabahları bulundukları yerden hareket ediyor, öğleyin Ulukışla'da birleşiyorlar; akşama doğru yine evlerine dönüyorlarmış. Bu seyahat, artık yolculuktan usandığım bir zamana rastlamış olmakla beraber beni atlı karıncaya binmiş bir bayram çocuğu gibi eğlendiriyordu. Otoray, son derece munis bir dekor arasından akıp giderken kâh makinistin omuz başından önümüzdeki yola, kâh arkaya geçerek akşam ışıkları ile sararıp kızaran ovalara bakıyordum. Yeni bir icat yalnız manzaraları ve hayatı değiştirmekle kalmıyor; duygularımıza, dünyayı görüş tarzımıza da tesir ediyor. Yolculukta akşam, insanının gayri ihtiyarî garipsediği, kendini karanlık düşüncelere bıraktığı saattir. Halkın akşam garipliği terkibile anlattığı bu duyguda kendimizi uçsuz bucaksız mesafeler arasında kaybolmuş hissetmemizin, arkada bıraktığımız uzağı bir daha görmek şüphesinin, öndeki uzağa yetişememek korkusunun elbette bir payı vardır. Mesafelere hâkim olmak emniyeti işte bu şüphe ve korku mefhumunu kaldırıyor, insana bu geniş ovalarda kendi mahallesinde, evinin bahçesinde dolaşmak hissini veriyor. Faruk Nafiz : "Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar" diye anlattığı bu yolu, vaktiyle bir yaylının şiltesine uzanarak, "kendini tekerleğin sesine kaptırarak" geçmiş olmasaydı da benim bindiğim otoray içinde tayyarede gibi geçseydi bu acı gurbet şiirini bilmem yazabilir miydi? (Anadolu Notları'ndan)
- Milletler Niçin Savaşır
Savaşların tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Bütün canlılar, doğa belgesellerinde de gördüğümüz gibi, yaşamak, nesillerini sürdürmek için birbirleriyle savaş halindedirler. O âlemde yalnız güçlülerin yaşama hakkı vardır. İnsan türü diğer bütün canlılardan farklı olarak sosyaldir. Zamanla hak ve hukuk kavramları oluşmuş, topluluklar ve devletler arasında anlaşmalar yapılır olmuş, savaşın getireceği muhakkak olan korkunç yıkımları önlemek için Cemiyeti Akvam ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütler de kurulmuştur. Buna rağmen ne yazık ki savaşları önlemek mümkün olmamıştır. Bunun nedeni, bazı insanların biyolojik evrimleriyle görünüşte insan olmalarına rağmen henüz “insan” olamayışıdır. SAVAŞ NEDENLERİ Savaşların çeşitli nedenleri vardır. 1. Doğrudan doğruya, başka bir neden aramaksızın başka milletlerin zenginlik kaynaklarına el koyma isteği bu nedenlerin başında gelir. Tarihte görülen en sık savaş nedeni, başka halkların yaşadığı topraklara ve diğer kaynaklarına el koyarak bunlara sahip olmaktır. Bir devletin başka bir devlete ve millete savaş açması için en hukuksuz ve zorba gerekçe budur. Kavimler Göçü’nden tutun, Mezopotamya şehir devletlerinin, Mısır’ın, Çin’in, Ortaçağ devletlerinin öteki topluluklarla savaşması için başka bir gerekçeye ihtiyaç yoktur. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını çıkaran emperyalist devletlerin birbirleriyle savaşmaları da bu devletlerin birbirlerinin sömürgelerine göz dikmesinden başka bir şey değildir. 2. İkincisi, başka bir devlete bağımlı hale getirilmiş veya köleleştirilmiş bir milletin millî özgürlüğe kavuşmak için çıkardığı savaştır. Yirminci Yüzyılda Çin’in, Vietnam’ın, Cezayir’in, Küba’nın, Türk Kurtuluş Savaşı’nın nedeni budur. Bunlar, başkaldıran halklar açısından haklı, onların bu kalkışmasını bastırmak isteyen devletler için haksız savaşlardır. 3. Üçüncü savaş türü, bir ülkenin içinde bağımlı halde tutulan milliyetlerin kendileri için millî bir vatan yaratmak ve tabi oldukları devletten ayrılmak için kalkışmalarını içerir. Osmanlı imparatorluğundan ayrılmak isteyen Bulgar, Sırp, Yunan, Arnavut gibi milliyetlerin, Latin Amerika halklarının sömürgecilere karşı verdikleri Bolivarcı savaşlar, İngiltere’ye karşı İrlandalıların, İspanya’ya karşı Katalanların savaşları bu cinstendir. Bu tür savaşları önlemek için milletlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkı tanınmıştır. 4. Dördüncü Savaş türü sınıf savaşları olarak adlandırılır. Bir sınıf, devleti elinde bulunduran sınıf veya sınıfların hâkimiyetine son vererek devleti ele geçirmek için ayaklanır. İngiltere’de iç savaş, Fransız ihtilali, burjuvazinin feodaliteye karşı ayaklanması nedeniyle çıkmıştır. Bu konuda ikinci büyük örnek Sovyet devrimidir. Antiemperyalist bir kurtuluş savaşı olan Çin, Küba, Vietnam, Kamboçya devrimleri aynı zamanda sınıf savaşıdırlar. Amerikan İç Savaşı, İspanya İç Savaşı da birer sınıf savaşı idi. 5. Dini yaymak için yapılan savaşlar: Bunun en tanıdığımız örneği, Hicaz’da Müslüman bir devlet kurulduktan sonra başlayan Arap istilalarıdır. İslamiyet’i yaymak için yapılıyor gibi görülen bu istilaların amacı, gerçekte verimsiz Arap topraklarının merkezine başka ülkelerin zenginliklerini yağmalayıp taşımak idi. Bunun Batıdaki karşılığı Haçlı Seferleridir. Bu seferlerin amacı, Doğunun efsanevi zenginliklerini din savaşı adına ele geçirmekti. En zalim ve fanatik bir din devleti olarak görülen IŞİD’in asıl meramı da zengin Arap petrolünü ele geçirmekten başka bir şey değildi. SAVAŞIN DİLİ Savaş yalnız silahlı ordularla verilmez. Savaşan taraflar, kendilerinin haklı olduğuna başta kendi milletlerini, buna koşut olarak başka milletleri ikna etmek zorundadırlar. Bunun için savaşa özgü bir dil oluştururlar. Buna göre savaşa başvuran kendileri haklı, karşı taraf ise haksızdır. Karşı taraf kâfirdir, dinsizdir. Bu dil yalnız İslamlar tarafından değil, Müslümanlar için Hıristiyanlar tarafından da kullanılmıştır. Apaçık bir iktidar savaşı olduğu halde dört halife devrinde Araplar tarafından birbirlerine karşı ve Osmanlı-İran savaşlarında karşı taraf için kullanılmıştır. Saldırgan ülkelerin açtığı savaşlarda en çok kullanılan gerekçelerden biri, karşıdaki devletin kendi halkına, özellikle o ülkedeki farklı din ve mezhepten insanlara zulmettiği, onların kurtarılması gerektiğidir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’yi paylaşmak isteyen ülkelerin kullandığı gerekçelerden başında Türkiye’de Hıristiyanlara zulmedildiği gelmekteydi. Yunanlılar, Anadolu’daki soydaşlarını kurtarmak için bu harekâta giriştiklerini ileri sürüyorlardı. Onları, hatta Müslümanları ve Türkleri, Türk zulmünden kurtarmak gerekiyordu! Savaşa başvuran taraf, savaştığı ülkenin içinden işbirlikçiler bulmak zorundadır. Bunlar örgütlenip maaşlı asker kadrosuna alınır. Rejim muhaliflerinden gruplar eğitip donatılır. Yunanlılar, Türk Kurtuluş Savaşı’nda Batı Anadolu’daki Rumlardan gönüllü birlikler kurmuşlardır. İstilacıların kendilerine zarar vermesini önlemek için Türklerin bir kısmı da Yunan askerlerini törenle karşılamışlardır. Aynı durum, Urfa, Antep, Maraş ve Adana bölgesinde Fransız ve İngilizlerin işgali sırasında da yaşanmıştır. Saldırgan ülkeler, savaş boyunca haberleşme araçlarına el koyarak halkın gerçekleri görmesini önlemeye çalışırlar. Çağımızda bunun için elleri altındaki televizyonları, ajansları, gazeteleri kullanır, ruhban sınıfını da bu işe koşarlar! Alabildiğine bilgi kirliliği yaratır, gerçekleri gizler, işgale uğrayan ülke halkının kendilerini nasıl büyük bir şükranla karşıladığını ileri sürerler. Savaşa karşı çıkanları vatana ihanetle suçlar, bunları hapse atar, böylece kendilerini destekleyenlerden başka bir sesin işitilmesini önlerler. Doğulu despot ülkelerde ve Faşist Almanya’da olduğu gibi diktatörlüklerde savaş karşıtları nefes alamaz hale gelir. Hak ve özgürlüklerin yerleştiği kapitalist liberal ülkelerde savaş aleyhtarlığı kısmen dile getirilebilir. Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Batı kamuoyunda, basınında ve parlamentosunda savaş aleyhtarı ve Türkiye’nin haklı olduğu gibi görüşler dile getirilebilmiştir. Vietnam Savaşı sırasında ABD’de savaş aleyhtarları seslerini yükseltebilmişlerdir. (13 Ekim 2019)
- Tiyatro
İZMİR NAZIM HİKMET KÜLTÜR MERKEZİ 22 Ekim , 20:30 Kafesin Biri Kuş Aramaya Çıkmış; tarihteki kadın hikayelerinden derlenmiş bir oyundur. Kendi içlerinde yaşadıkları, çizilmiş sınırlara sığamama duygusu, onlara uygulanan baskı işleri içinden çıkılamaz bir hale getirmiştir. Sistemi sorgulayıp boyun eğmeyen üç farklı kadının trajik hikayeleri...
- Barışa Dair
Tarihte ilk yazılı antlaşma olan Kadeş Antlaşmasından bugüne kadar dünyada yapılan savaşların maddi kaybı altına dönüştürüldüğünde yaklaşık 28 milyar ton altın veya 760 katrilyon dolarlık bir değer ortaya çıkmaktadır. Bu miktar para insanlığın gelişimi için harcansaydı; bugün, dünyamızdaki insanların yaşam seviyesi çok daha yüksek olurdu. Bu hesap, barışın sadece maddi yönünün dahi ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Savaşlardaki manevi kayıpların değerini ölçmek mümkün değildir. Dolaysıyla insanlık için barış kavramı da son derece önemlidir. Krezus’un şu sözü: “Barışta oğullar babalarını, savaşta babalar oğullarını gömer.” Savaşın vahametini çok güzel özetlemektedir. Gazi Mustafa Kemal’in “Yurtta Barış Cihan da Barış” cümlesinde belirttiği gibi uluslar arasındaki barış ülkedeki barışa; ülkedeki barış vatandaşlar arasındaki barışa; vatandaşlar arasındaki barış ailedeki barışa; ailedeki barış ta insanın kendisiyle barışık olmasına bağlıdır. Özet olarak barış, insanın insanlaşmasıyla mümkündür. İnsanlaşma ise, inancın vicdana aşılanması ve kimliğin akılla oluşturulmasıyla sağlanır. Bugün Ortadoğu’da emperyalizmin ve yanlış İslamcılığın baskısı altında insanlar ezilmekte ve savaş yıllardır devam etmektedir. Tarihte görüldüğü gibi 30 yıl,100 yıl savaşları bile barış antlaşmaları ile sonuçlanmıştır. Her savaşın sonucunda yenen ve yenilen tarafların ikisi de maddi ve manevi büyük kayıplar vermesi, savaş yapmanın manasızlığını ortaya koymaktadır. Ta baştan, barış yöntemlerinin aranıp bulunmasında büyük fayda vardır. Anadolu’nun birçok köyünde bireyler arasındaki antlaşmazlıklar köy ihtiyar kurulu tarafından uzlaşmacı bir yöntemle çözülerek mahkemeye aksetmesi önlenmektedir. Bu uygulama, ülkeler arası düşünüldüğünde, Birleşmiş Milletler Kurumu uluslar arası uyuşmazlıkların barış içinde çözülmesinde tarafsız davranarak barışa katkıda bulunabilir. Günümüzdeki savaşların en büyük nedeni, dünya üzerindeki eşitsizliğin, açlığın, yoksulluğun, çevre sorunlarının sorumlusu liberal kapitalizm ve onun öncüsü ABD’dir. Savaş sanayisine dayalı sistem, silah satışından büyük gelir elde etmekte ve ne yazık ki bu kazancı insan kanı üzerinden sağlamaktadır. Dünyadaki medeniyet örneği gösterilen ülkelerde bile savunmaya ayrılan bütçe, eğitim bütçesinden daha fazladır. Bu acı gerçeklerin ışığı altında barışa bakalım. Barış Nedir? Barışa taraf olma emperyalizme karşı olmadır. İnsanlığın ortak bayrağıdır. Düşmanlığın olmadığı, kavgalardan, savaşlardan uzak, uyum, birlik, bütünlük, sessizlik, huzur içinde olabilmektir. Barış, insanları birbirine yakınlaştırır, mesafeleri kısaltır, ayrılıkları giderir ve kötülükleri sonlandırır. İnsanlara silahtan uzak durmayı öğretir. Barış; baskıya işgale ve ırkçılığa karşı olmaktır. Barış,”benden olmayan” ayrımı olmak üzere tüm ayrımcılıkları dışlayarak farklılıkların zenginlik olduğunun farkında olmaktır. Savaşın haklı olduğuna hiçbir zaman inanmayarak, silahların susması; bahar havası gibi mutlu ve sağlıklı yaşamın sürmesidir. Barış; doğayla uyum içinde rüzgârı önüne alıp yürümek, eğilmeden karanlığa ışık tutabilmek, yeni doğan güne merhaba diyebilmektir. Doğal ortamın korunmasına önem vermek, insan ve çevre sağlığını tehdit eden girişimlere dur diyebilmektir. Barış, Nazım Hikmet in Davet şiirinde dediği gibi “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.” yaşayabilmektir. Vicdanın hiç susmaması, sağırlaşan yüreklerin duyması, aydınlığın karanlığa üstün geldiği ışık demetidir. Propaganda ile halkların zehirlenmemesi, güçlünün zayıfı ezmemesi ve çocukların silahlarla oynanamamasıdır. Barış için ne yapmalı? Konfüçyüs der ki: “Bir seneyi düşünüyorsan tohum ek On seneyi düşünüyorsan ağaç dik Yüz seneyi düşünüyorsan insan eğit.” Yukarıdaki sözden anlaşılacağı gibi, barışın sürekliliği için insanların barış yanlısı olarak eğitilmesine öncelik verilmeli, emperyalizme karşı bir arada yaşama kültürünün pekiştirilmesi sağlanmalıdır. Petrole dayalı savaşların engellenmesi için rüzgâr, güneş, gibi yenilenebilir enerji kaynakları teknolojilerine ağırlık verilmelidir. Komşu ülkelerle ekonomik, kültürel ve siyasi ilişkiler kurarak dostluk içinde yaşamalıdır. Bilim ve teknoloji; demokrasi, eşitlik, adalet kavramlarının tüm dünya ülkeleri arasında yayılması için insanlığın hizmetinde olmalıdır. Bilgisayar, internet ve bilişim teknolojilerinin savaş sanayinin yerini alması tüm dünya barışı için atılan büyük bir adımdır. Dünyanın silahsızlanması için tüm gayretler sarf edilmeli ve insanlık yararına olan projelere devlet bütçelerinden daha fazla pay verilmeli; barış dernekleri desteklenmelidir Alınacak her kararda aklıselim galip gelmeli, halkları birbirine düşmanlık çizgisine çekecek kışkırtmalardan uzak durulmalıdır. Bu yazıyı Aşık Nesimi Çimen’in Barış Güvercini Uçsun şiirinden bir kıta ile noktalayalım. Dünya cennet olsun yaşasın insan Gelin barışalım dökülmesin kan Son bulsun savaşlar kesilsin figan Barış güvercini uçsun Dünya da Dostluklar kurulsun insanlar gülsün Son bulsun savaşlar kimse ölmesin. Özgür Karakaya ozgur694@hotmail.com
- Fakir Baykurt
Öğretmen, yazar Fakir Baykurt Türkiye'nin bir döneminde iz bırakmış efsane sendikacılardandı. * Bir öğretmenden, bir yazardan, bir sendikacıdan çok daha fazlası olan eylem adamı FAKİR BAYKURT ünlü TÖS'ün bir eyleminde.... Asıl adı Tahir'dir. 15 Haziran 1929 yılında Akçaköy/Yeşilova-Burdur’da doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber şu sözleri ile 1929 yılında haziran ortası olduğu varsayılmaktadır; “1929 doğumlu olduğum doğru. Ay, gün bilinmiyordu. Anamla konuştuk. Köyde orak mevsimi. Tarlada sancılanıp eve gelmiş. Haziran ortasıdır...” Tahir Baykurt’un annesinin adı Elif ve babasının adı Veli’dir. Doğduğunda ona savaşlarda vurulup geri dönmeyen Amcasının adı olan Tahir adı verilir. Tahir 1936 yılında Akçaköy İlkokulu'na başlar ve iki yıl sonra babasını kaybeder. Babasının ölümünden sonra dayısı Osman Erdoğuş tarafından Aydın iline bağlı Burhaniye köyüne götürülür ve orada dayısının yanında dokumacılık yapmaya başlar. II. Dünya Savaşı’nın başlaması ile dayısı askere alınır ve Tahir Akçaköy’e dönerek okula devam etme imkanı bulur. 1942 yılında ağır bir sıtma geçirir bu dönem aynı zamanda şiir yazmaya başladığı dönemdir. Köy Enstitüsü yılları İlkokulu bitirdikten sonra İsparta Gönen Köy Enstitüsü'ne yazılır. Köy enstitüsü yıllarında özellikle şiire olan ilgisi artar. Köy Enstitüsü yıllarında kendini okumaya verir. Bu dönemde özellikle Türkçe'ye çevrilen klasikleri okur. Köy Enstitüsü yıllarında ilk şiiri Fesleğen Kolum Eskişehir’de çıkan Türke Doğru dergisinde çıkar. Edebiyata olan ilgisinden dolayı Enstitüde de kitaplığın yönetimine seçilir ve daha fazla okuma fırsatı bulur. 1947 yılında Köy Enstitüleri ve Kaynak Dergisi'nde şiirleri çıkar ve bu yıllarda once şiirlerinde daha sonra tüm yazılarında Fakir Baykurt adını kullanmaya başlar. Köy Enstitüleri üzerindeki baskıların artması ile birlikte tüm enstitülere daha baskıcı yönetimler atanmaya başlar. Bu dönemde Enstitüler daha önceki bir çok özelliğini yitirmeye başlarken eski öğrencilerin yaşam alışkanlıkları da bu yeni yönetimlerce sorun olmaya başlar. Fakir Baykurt da yeni atanan müdürle sorunlar yaşar ve defalarca kovuşturmaya maruz kalır. Ancak 1947 yılında Köy Enstitüsünü başarı ile bitirir ve Yeşilova’nın Kavacık Köyü'ne öğretmen olarak atanır. Öğretmenlik ve Yazarlık Yılları 1951 yılında ölene kadar birlikte olacağı Muzaffer Hanım’la evlenir. Bu yıl ayrıca körbağırsağı patlar ve iki kez amelliyat olur. Öğretmenliği Dereköy’e aktarılır. Üzerindeki baskılar devam eder, savcılıkça evine baskın yapılır ve koğuşturma geçirir. 1953 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne girer ve bir sene sonra bu sefer Gayret Dergisi’nde çıkan bir yazısı nedeni ile yargılanır. 1955 yılında Gazi Enstitüsü'nü de başarı ile bitirirerek Hafik’de açılan ortaokula atanır. Aynı yıl ilk kitabı olan Çilli yayınlanır. 1957 yılında askere alınır ve Ankara Piyade Yedek Subay Ortaokulu’na öğretmen olarak atanır. İlk kızı Işık da bu yıl dünyaya gelir. 1958 yılında ilk romanı Yılanların Öcü Cumhuriyet Gazetesi’nin açtığı Yunus Nadi Roman Ödülleri'nde birinci olur. Ancak roman nedeni ile hem Baykurt hem Cumhuriyet koğuşturma geçirir. Baykurt bu dönemden sonra Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmaya başlar. Askerlikten sonra Şavşat Ortaokulu'na öğretmen olarak atanır ve ikinci kızı Sönmez dünyaya gelir. Yılanların Öcü adlı romanı da Remzi Kitapevi tarafından basılır. Ardından Köy ve Eğitim Yayınları tarafından Efendilik Savaşı adlı kitabı yayımlanır. Cumhuriyet’teki bazı yazıları yüzünden öğretmenlikten alınıp Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı Yapı İşleri Bölümü’nde görevlendirilir. Sürüp giden yazıları ve Yılanların Öcü romanı yüzünden Bakanlık buyruğuna alınarak cezalandırılır. Altı ay açıkta kaldıktan sonra 27 Mayıs 1960’da Ankara İlköğretim müfettişliğine atanır ve aynı yıl Efkar Tepesi adlı kitabı basılır. 1961 yılında yazarın Yılanların Öcü adlı romanı tiyatroya ve filme uyarlanır. Tiyatro gösterimi yasaklanır, film ise ancak Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in konuya el koyması ile gösterime girer ancak filmin gösterimi sırasında olaylar çıkar. Bu yıl ayrıca yazarın Onuncu Köy, Karın Ağrısı, Irazca’nın Dirliği kitapları yayımlanır. Bir sene sonra yazarın oğlu Tonguç dünyaya gelir. Baykurt Amerika’ya giderek, Bloomington’daki Indiana Üniversitesi’nde göze kulağa hitap eden ders araçları ve yetişkinler için yazma öğrenimi görür. 1963 yılında yurda dönerek Ankara İlköğretim müfettişliği görevini sürdürür. Onuncu Köy Bulgarca’ya çevrilir ve kitapları Bulgaristan’da Türkçe olarak da basılır. Yılanların Öcü ile Irazca’nın Dirliği de Almanya’da, “Die Racheder Schlangen” adıyla basılır. Yılanların Öcü Rusça’ya çevrilir. Türkiye Öğretmenler Sendikası 1965 yılında TÖS’ün kuruluşuna katılır ve genel başkan seçilir. 1966 yılında İlköğretim müfettişliğinden uzaklaştırılarak yeni kurulan Milli Folklor Enstitüsü’nde uzman olarak atanır. Kaplumbağalar ve Amerikan Sargısı romanları yayımlanır. 1967 yılında Onuncu Köy adlı eseri de Rusça’ya çevrilir. Yazıları ve TÖS’teki çalışmaları yüzünden sık sık koğuşturma geçiren Baykurt Gaziantep’in Fevzipaşa bucağına sürülür. TÖS “Devrimci Eğitim Şurası” nı düzenler. Bir yıl sonra da TÖS “Büyük Eğitim Yürüyüşü” nü bir sene sonra da Genel Öğretmen Boykotu’nu düzenler. Bu faaliyetlerinden sonra tekrar görevden alınarak bakanlık emrine alınır ancak Danıştay kararı ile görevine geri döner. 1970 yılında Fevzipaşa’dan Ankara’ya Ortadoğu Teknik Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Yayın Müdürlüğü görevine getirilir. Anadolu Garajı ve Tırpan kitapları yayımlanır. Tırpan ve Sınırdaki Ölü ile TRT Ödülleri'ni kazanır. Ardından Onbinlerce Kağnı adlı kitabı yayımlanır. Sıkıyönetim Yılları 1971’de ordunun yönetime el koyması ile başlayan sıkıyönetim döneminde Baykurt iki kere gözaltına alınır. Aynı yıl Tırpan ile Türk Dil Kurumu Ödülü'nü kazanır. Kitaplarının yeni basımları yapılırken yazar askeri tutukevinden Ankara Merkez Cezaevi'ne aktarılır. 1973 yılında Can Parası ve Köygöçüren basılır. Baykurt’un yurt dışına çıkışı da yasaklanmıştır. 1974 yılında İçerdeki Oğul basılır. Keklik romanını yazar. Can Parası ile Sait Faik Ödülü'nü kazanır. Askeri Yargıtay’da TÖS Davası’ndan beraat etder. Sınırdaki Ölü ve Keklik kitap olarak basılır. 1976 yılında Sakarca basılır. Emeklilik Yılları Sosyal Sigortalar Kurumu’ndan emekli olan Baykurt Madaralı Roman Ödülü’nün kuruluşuna yardımcı olur. 1977 yılında İsveç’te öğretmen yetiştirme çalışmalarına katılır ve Yayla romanı basılır. Frankfurt Uluslar arası Kitap Fuarı’na katılır ve Almanya, Hollanda ve İsviçre’ye geziler yapar, göçmen işçilerle iletişim kurar. 1978 Yılında Sakarca sahneye uyarlanarak İstanbul Şehir Tiyatroları'nca oynanır. Kara Ahmet Destanı ile Orhan Kemal Ödülü’nü kazanır ve Kültür Bakanlığı'na danışman olur. 1979 yılında Tırpan adlı eseri de tiyatroya uyarlanır. Devlet Tiyatrosu tarafından İzmir, Ankara ve Antalya’da oynanır. Baykurt, göçmen işçi konusunu incelemek üzere tekrar Almanya’ya gider. Duisburg şehrinde yaşamaya başlar. Yandım Ali kitap olarak basılır. Bu döenmde ODTÜ’de öğrenci olan oğlu Tonguç da tutuklanır. 1980 yılında Tırpan İstanbul Şehir Tiyatroları'nca da sahneye konulur ve iki mevsim oynanır. Tırpan’dan ötürü Baykurt ve Taner Barlas, “Avni Dilligil En Başarılı Yazar” ödülü kazanırlar. Suna Pekuysal’da “En Başarılı Oyuncu” seçilir. Rur Havzası’nda Türk işçi çocukları için başlatılan RAA programında görev alır ve bir İngiltere gezisi yapar. Kızı Işık da bu yıl tutuklanır. Baykurt, Taner Barlas ve oyunda rol alan sanatçılar “İsmet Küntay Ödülü” kazanırlar. Tırpan’daki oyunu nedeniyle Suna Pekuysal “Ulvi Uraz Ödülü”nü kazanır. 1981’de Sakarca İsveç’te çizgi film yapılır ve Macarca’ya da çevrilir. DDR’de bir inceleme gezisi yapar. Öyküleri Gürcistan’da da kitap olarak basılır. Kaplumbağalar filminin senaryo çalışmalarına katılmak üzere İsviçre’nin Neuchatel şehrine gider. Almanya’daki göçmen işçilerin yaşamını konu alan öyküleri Gece Vardiyası adıyla basılır. İşçi çocuklarının yaşamını dile getiren öyküleri de Barış Çöreği adıyla basılır. Kitaptan yapılan seçmeler Almanya ve Hollanda’da iki dilli olarak yayımlanır. 1983 yılındaYüksek Fırınlar kitap olarak basılır. Oğlu Tonguç’la birlikte Sovyetler Birliği gezisi yapar. Moskova, Bakü, Batum ve Leningrad şehirlerine ve Yasnaya Poliana’ya giderek Tolstoy’un Yurtluğu’nu ziyaret eder. 1984 yılında Berlin Senatosu Çocuk Yazını Ödülü’nü kazanır. Gece Vardiyası ve Kara Ahmet Destanı Almanca, Yılanların Öcü ile Irazca’nın Dirliği Bulgarca basılır. Türkiye’de “Barış Derneği İkinci Davası”nda sanık olarak aranır. 1985 yılında Gece Vardiyası ile Alman Endüstri Birliği BDI’nin Yazın Ödülü’nü alır. Dünya Güzeli ve Saka Kuşları adlı Kitapları Türkçe ve Almanca olarak basılır. 1986 yılında Duisburg’ta öğretmenliğe başlar ve yurt dışında oluşan Türkiye Aydınlarıyla Dayanıma Girişimi’nin yönetiminde görev alır. Duisburg Treni adlı eseri basılır. Kopenhag’ta Dünya Barış Kongresi’ne katılır aynı yıl Koca Ren basılır. 1987 yılında Keklik romanı 20 öyküsüyle birlikte Rusça’ya çevrilip basılır. Londra’ya bir gezi yaparak Highgate’te Karl Marks’ın gömütünü ziyaret eder. Aynı yıl aralarında bir çok yabancı dile çevrilen kitabının da bulunduğu 19 kitabı Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Halikarnas Balıkçısı, Şolohov, Hemingway, Gonçorov, Tolstoy, Gogol, Panait Istrati gibi yazarlarla beraber gerekçe göstermeden yasaklanır. Aynı yıl Sakarca adlı eseri de Hollandaca ve Almanca olarak basılır. Türkiye – Yunanistan Dostluk Gelişimi’nin Avrupa’da kuruluşunda görev alır. Tiflis’te İlaya Cavcavadze’nin 150’nci doğum yıldönümü konferansına katılır. 1988 yılında İçerdeki Oğul’u oyun olarak tekrar yazar. A. Çetinkaya ile birlikte Fridan Halvaşi’nin şiirlerini Türkçe’ye çevirir; Kitap Eninde Sonunda adıyla Almanya’da basılır. 1989 yılında Kuru Ekmek romanını yazar. İçerdeki Oğul, Amersfoort Halk Tiyatrosu’nda oynanır. Şiirleri de Bir uzun yol adıyla basılır. Moskova’ya yeni bir gezi yaparak Nazım Hikmet’in evinde ve arşivinde çalışır. Baykurt ders vermeyi Pestalozzi Okulu’nda sürdürür. Şiirleri Hollanda’da “Vuurdoorns – Ateşdikenleri” adıyla basılır. 1991 yılında Ortaokul öğrencileri için, “KALEM – Schreiber” dergisini çıkarmaya başlar aynı yıl boynundan bir ameliyat geçirir. 1992 yılında Bir Uzun Yol’un Almanca’sı “Ein langer Weg” adıyla çıkar. Yazar bu yıl bir de Çin gezisi ertesi yıl da Avustralya gezisi yapar. 1995 yılında Almanya’da öğretmenlik yaptığı çalıştığı Pestalozzi Okulu’ndan emekliye ayrılır. Öykü Kitabı bizim İnce Kızlar basılır ve 7 kitaptan oluşan Özyaşam öyküsünü bititir. 10 Mart'da Devlet Tiyatroları Opera ve Balesi Yardımlaşma Vakfı tarafından “Fakir Baykurt’a Saygı Gecesi” düzenlenir. Bu yıl Yarım Ekmek romanı da yayımlanır. 1998 yılında Telli Yol öykü kitabı ile birlikte, “Özyaşam” dizisinin ilk cildi “Özüm Çocuktur” yayımlanır. Gezi yazılarının bir bölümünü Dünyanın Öte Ucu (Avustralya Gezi İzlenimleri) adıyla yayımlanır. Benli Yazılar deneme kitabıyla birlikte “Özyaşam” dizisinin ikinci ve üçüncü ciltleri (Köy Enstitülü Delikanlı; Kavacık Köyünün Öğretmeni) çıkar. Nisan genel seçimlerinde Özgürlük ve Dayanışma Partisi İzmir Milletvekili Adayı olur. Fakir Baykurt 11 Ekim 1999’da Pazartesi günü pankreas kanserine yenik düşerek Almanya’nın Essen kentinde Essen Üniversitesi Kliniği’nde yaşama veda eder. Cenazesi, 1977’den beri yaşadığı Duisburg’da düzenlenen bir törenden sonra İstanbul’a getirilerek Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Romanları Yılanların Öcü (1954) Irazcanın Dirliği (1961) Onuncu Köy (1961) Amerikan Sargısı (1967) Tırpan (1970) Köygöçüren (1973) Keklik (1975) Kara Ahmet Destanı (1977) Yayla (1977) Yüksek Fırınlar (1983) Koca Ren (1986) Yarım Ekmek (1997) Kaplumbağalar (1980) Öyküleri Çilli (1955) Efendilik Savaşı (1959) Karın Ağrısı (1961) Cüce Muhammet (1964) Anadolu Garajı (1970) On Binlerce Kağnı (1971) Can Parası (1973) İçerdeki Oğul (1974) Sınırdaki Ölü (1975) Gece Vardiyası (1982) Barış Çöreği (1982) Duirsbug Treni (1986) Bizim İnce Kızlar (1992) Dikenli Tel (1998) Toplum ve Eğitim Yazıları Efkar Tepesi (1960) Şamaroğlanları (1976) Kerem ile Aslı (1974) Kale Kale (1978) Kamlumbağalar (1980) Çocuk Kitapları Topal Arkadaş Yandım Ali Sakarca Sarı Köpek Dünya Güzeli (1985) Saka Kuşları (1985) Şiir Bir Uzun Yol Dostluğa Akan Şiirler Aldığı Ödüller 1958 Yunus Nadi Roman Ödülü (Yılanların Öcü) 1970 TRT Sanat Ödülleri (Tırpan) 1970 TRT Sanat Ödülleri (Sınırdaki Ölü) 1971 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü (Tırpan) 1974 Sait Faik Hikâye Armağanı (Can Parası) 1978 Orhan Kemal Roman Armağanı (Kara Ahmet Destanı) 1979 Tiyatro 79 Dergisi tarafından Yılın Oyunu Ödülü (Sakarca) 1980 Avni Dilligil Tiyatro Ödülü (Tırpan) 1984 Berlin Senatosu Çocuk Yazını Ödülü (Barış Çöreği) 1985 Alman Endüstri Birliği (BDI) Yazın Ödülü (Gece Vardiyası) 1998 Sedat Simavi Roman Ödülü (Yarım Ekmek) 1998 Yaşam Radyo Ustalara Saygı Onur Ödülü 1999 Pir Sultan Abdal Derneği Ödülü / Bu yazı buradan alıntıdır.
- “İçimiz Yana Yana!”
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan Hükümeti’nin Cumhurbaşkanlığı sıfatıyla Meclise sunduğu sınır ötesi harekât tezkeresine CHP yönetimi de “evet” oyu vermiş! Böylece Meclis’te grubu bulunan beş partiden dördü AKP, MHP, CHP ve İYİ Parti, yakında başlaması gereken (aslında başlamış da olan) bu savaşa onay vermiş oldu! 1991’de ilk Körfez Harekâtında ABD’nin isteğiyle Irak’a savaş açılmasını isteyen tezkereye o zamanki Meclis direnmişti. CHP’lilerin yanı sıra 100’e yakın iktidar partisi milletvekilinin hayır oyu vermesiyle Türkiye bir bataklığa gömülmekten kurtulmuştu. Demek ki o zamanlar çok daha uzağı gören ve basiret sahibi bir Meclisimiz vardı… Aradan geçen yıllar içinde ne oldu da iktidar partisine mensup milletvekillerinin tümünden ve iki milliyetçi partiden başka CHP yönetimi de bir savaşa “evet” diyor. Gerçi bu, savaş konusunda CHP’nin ilk ayıbı değildir. Bundan önceki birkaç tezkereye de CHP yönetimi “evet” deme gafletinde bulunmuştu. Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun oylama öncesi yaptığı Parti grup toplantısında savaş siyasetinin mimarı hükümete eleştiriler yöneltmiş olmakla birlikte “içimiz yana yana evet diyeceğiz!” demesinden bu “evet”in kerhen verilmiş olduğunu da anlıyoruz. Geçen tezkere oylamalarından bildiğimize göre CHP milletvekillerinin çoğu, “hayır” diyerek veya oylamaya katılmayarak bu tarihî hataya ortak olmamışlardı. Askerî harekât biçimi ve Hükümetin ABD ile ilişkilerini eleştirmenin “evet” oyu karşısında hiçbir önemi yoktur. Savaşın şahinleri, Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi Eşbaşkanı, CHP’den alacaklarını almışlardır… AK KOYUN KARA KOYUN Ak koyunla kara koyunun belli olduğu tarihî dönemeçler vardır. İnsanlık tarihi birçok olayda insanları ve kurumları bu bakımdan sınamıştır. Birinci emperyalist paylaşım savaşının yaklaşmakta olduğunu saptayan Birinci Enternasyonal partilerinin çoğu, savaş çıkınca emperyalist milliyetçiliğe ayak uydurarak hükümetlerinin yanına geçmişler, böylece milyonlarca insanın ölümünün manevi sorumluluğunu da üstlenmişlerdi. Savaşa karşı çıkanlar ise devrim yapmışlardı. Bir süreden beri ideolojik üstünlük sağcı milliyetçiliktedir ve CHP bu politikalara karşı mücadele bayrağını açacak, savaş istemeyen halka önderlik yapacak yerde, hükümetin kendisini vatan hainliği ile suçlamasından korkmuş ve ona ayak uydurmayı tercih etmiştir. Şüphesiz bu “evet” kararı, CHP’yi ve Kılıçdaroğlu’nu iktidarın hışmından koruyacak değildir. O gene Erdoğan’ın dilinde “Bay Kemal” olarak kalmaya devam edecektir. CHP Genel Başkanı, Grup toplantısının sonunda niçin evet diyeceklerini açıklarken buna bir gerekçe uydurmuş, “Yüreği yanan anaların hatırına” gibi ne anlama geldiği belli olmayan bir cümle sarf etmiştir. Buna kendisinin de inanmadığı ses tonunun düşüklüğünden anlaşılmaktaydı. Anaların yüreklerini hiç değilse bundan sonra soğutmak için savaşa karşı çıkmak gerekmez miydi? Bu savaşta iki taraftan ölenler olmayacak ve bunların anaları çığlık çığlığa, savaşı çıkaranlara beddua etmeyecek mi? Yerel seçimlerden beri toplumdaki karşılığı artmış olan CHP, savaş politikalarına destek vererek mi iktidar olacaktır? Böyle bir iktidarın kime ne hayrı vardır? “Atatürk’ün partisi” olmakla övünen CHP yönetimi, hiç değilse bu konuda kurucusunun politikalarına sarılsaydı. Mustafa Kemal Paşa, daha 1917’de Enver Paşa’nın hışmından korkmayarak emperyalist savaştan çıkılmasını önermiş, savaşların millette yarattığı yıkımı gördüğü için “yurtta ve dünyada barış” ilkesini savunmuştur. Cesaret! Biraz daha cesaret! Adalet Yürüyüşü’nde olduğu gibi… (9 Ekim 2019) www.zekisarihan.com
- hayatın içinden
İŞŞİZ ve EVSİZ! Arabanın teknik kontrolünü yaptırmış eve dönüyordum. Ankara Karşıyaka'dan Ķonutkent'teki semtimize doğru yol alırken tam bir dönemeci almıştım ki köylü olduğu anlaşılan kara kuru bir erkek el kaldırdı. Yolda kalıp araç bulamamanın ne demek olduğunu herkes bilir. Bu nedenle el kaldıran adamın biraz ilerisinde arabayı kenara çektim. Arka koltuklardan birine oturunca "Nereye gidiyorsun?" diye sordum. "Etimesgut'a" dedi. "Ama ben oraya gitmiyorum. Konutkent'e gidiyorum" dedim "Yol ayrımında inerim. Oradan ötesini dolmuşcular götürür" dedi. "Buraya nasıl ve neden geldiniz?" "Geçtiğimiz benzin istasyonuna bir eleman alacaklarını duydum. Etimesgut'tan buraya yarım gün yürüdüm. Fakat elemanı almışlar. Elim boşa çaldı!" "Nerede kalıyorsun?" "Geceleri istasyonda yatıyorum." "Karnını nasıl doyuruyorsun?" "Karakoldaki polislerle akşam yemeklerini yiyorum" dedi. Sabah ve öğleyin ne yediğini soramadım. Belki bir şey yemiyor, belki de ekmekle idare ediyordu! Anlattığına göre Yozgat'ın merkez köylerinden birinden gelmişti. Bir kızından başka kimsesi yoktu. O da evlenmişti. Ankara'ya geleli bir buçuk ay olmuştu. Benden para istemedi. Bu tutumunu takdirle karşıladım. Demek ki alnının teriyle kazanmak istiyor, iş arıyordu... "Seni Etimesgut ĺstasyonuna kadar götürmek isterdim ama yolu bilmiyorum, kusura bakma!" dedim. "Zararı yok. Buradan dolmuş geçiyor. Onlardan rica ederim" dedi. Onu yürüseydi iki saatte gidebileceği bir noktaya götürmüş olmakla sanki küçük bir insanlık görevi yapmıştım ama memlekette bu halde kardeşlerimizin varlığı yiyip içtiklerimizin boğazimıza dizilmesine neden oluyor... Yolu Etimesgut İstasyonuna ďüşen varsa bir sorsun geceleri hâlâ orada banklar üzerinde yatan ve karakol polislerinin akşam sofrasına kattıkları Yozgatlı bir vatandaş var mı? Anlattığım karşılaşma 11 Eylül günü olmuştu. (4 Ekim 2019)
- maviADA Güz Şarkıları
Klasik Müzik Düşkünleri, FIRSAT ayağınızda... maviADA'nın güncellenen eşsiz GÜZ ŞARKILARInı dinlediniz mi? Dünya müzik tarihinin en görkemli müziklerini ÜYELERİMİZ için derledik. Dinleyin, indirin, kaydedin... Resme TIKLAYIN... *
- Gençlerin Hayalleri
Biz gençlerin çok hayalleri vardır. Her saniye, her dakika, her an ve nerede olursak olalım hayal kurabiliriz bu hiç değişmez. Bazılarımızın en büyük hayali sevdiği bir ünlüyle tanışmaktır mesela bazılarımızın ise o yıllardır beklediği filmin vizyona girmesi. Kiminin hayali o yolda bulduğu küçücük kediyi evine almaktır kiminin ise bir kutu çikolata... Hayalin büyüğü küçüğü yoktur hayal hayaldir ve sen hayal kurabildiğin sürece kendini mutlu ve güçlü hissedersin. Hele bir de o hayalini gerçekleştirdin mi senden mutlusu yoktur bu dünyada. Örneğin eskiden paranın değeri çok fazla olduğu için hemen her şey bir anda alınmazmış. Ayakkabı ihtiyacın mı var ilk onun için para biriktirilmesi gerekir hatta belki de yediklerinden kısman gerekirmiş daha sonra alınırmış. Ki bu yüzden çocuklar günlerce, haftalarca belki de aylarca o ayakkabıyı bekler ve onun hayaliyle uyurmuş. Hayal kurdukça o ayakkabın değeri artar ve bu da insanı çok mutlu eder bence. Düşünsenize uzun süredir hayalini kurduğunuz şey gerçekleşiyor. Şimdi ise öyle mi bir ayakkabı istiyoruz hemen alınıyor şu montu istiyorum diyorsunuz bir bakıyorsunuz üzerinizde. Böyle oldukça daha çok çabuk tüketiyoruz ve hiçbir şeyin değeri kalmıyor. Bu süreç devam ettiği sürece bizlerin de hayal kurma isteği gittikçe azalıyor ve bazen de tamamen bitebiliyor. O kadar çok şey konuştuktan sonra şimdi de gerçeklere gelelim.'GENÇ HAYALLER' araştırmasına göre gençlerin en büyük hayali iyi bir üniversite kazanıp iyi bir meslek sahibi olmakmış. Peki, sizce de öyle mi? Örneğin sizin en büyük hayaliniz ne? Bunu hiç düşündünüz mü? Hadi diyelim sizin de en büyük hayaliniz iyi bir meslek sahibi olmak. Ama bu sizin kararınız mı? Ailenizin kararı mı? Bizim gençlerin en büyük sorunu da budur işte. Kendi istedikleri mesleği yapmak isterler fakat ailesi tarafından hep uyarılırlar. O mesleği yapıp ne yapacaksın, diye. Ailelere göre onların çocukları sadece doktor, avukat, öğretmen, mühendis veya mimar olabilirler. Hâlbuki öyle mi etrafımızda o kadar çok güzel meslek var ki. Diyelim ki bir öğrenci ailesini dinledi ve doktor oldu. Bakalım işin de mutlu mu? İşini seviyor mu? Sonuçta ailesi çalışmıyor o işte kendisi çalışıyor. Bu bizim hayalimiz olmaktan çıkıp ailemizin hayali oluyor. Ama bu hayat bizim ve bu hayatı bizim hayallerimiz şekillendirebilir. Benim görüşüm bu şekilde peki sizin görüşünüz nedir? Arkadaşlar diyeceğim o ki siz siz olun asla hayal kurmaktan korkmayın çünkü bizi var eden hayallerimizdir. Ne olursa olsun sizin içinizde küçücük bir hayal varsa işte bu hayal sizi ayakta tutar. Hayallerinizden asla vazgeçmeyin ve onun uğrunda savaşın. O hayalimizdeki şeyi gerçekleştiremesek bile hiç değilse hayalini de kurmadık demeyiz. Ne demiş Albert Einstein: 'MANTIK SİZİ A NOKTASINDAN B NOKTASINA GÖTÜRÜR HAYAL GÜCÜ İSE HER YERE '
- ZİL ÇALDI
Uzun gibi gözüken, ama her güzel gibi çabuk biten YAZın ardından GÜZ hiç nazlanmadı; rüzgarıyla, yağmuruyla, ürperten havasıyla geliverdi. Çiçekler solmaya, yapraklar dökülmeye başladı. Şimdi sokakları dolduran çocuklar güz çiçekleri gibi, tomurcuk tomurcuk... Dökülen yapraklara tezat, dünya çocuklarla mevsim çiçeklerini açıyor. Okullar açıldı, ilk günler hızla geçti. Telaş, uyum, koşturmaca... derken zamanın hızı herkesi şaşırtıyor. Geleceğini belirleyecek sınava hazırlanan lise son öğrencileri, her zilde zamanla ve vicdanlarıyla olan yarışı hatırlıyorlar. Yerinde duramayan mini mini birler, zorlu sınavdan sonra liseye başlayan gençler... Onlar meyvelerini gelecek mevsimlerde verecek güz çiçekleri. Her öğretim yılının başlangıcında heyecan duyan sadece öğrenciler değildir. Mesleğinin kaçıncı yılında olursa olsun sanki ilk günmüş gibi telaşlanıp, öğretme isteğinde olan öğretmenler de var. Bu ateş yürekte yandığı sürece faydalı olunur diyerek yola devam etmek gerekir. İlk gün tebeşiri eline alıp derse başladığınızda– tatilde neler yaptığımızı anlatmayacak mıyız? Diyen öğrencileriniz olursa, tatlı dille gönüllerini alıp, konuyu anlatmaya başlayabilirsiniz. Üç ay öncesine kadar hiç büyümeyecek gibi gelen öğrencilerinizin davranışlarında ki değişimi görüp sevinebilirsiniz. Üniversite sınavını kazanan öğrencilerinizin isimleri okunduğunda en özel hediyeyi almışsınızdır. Folklor ekibinin oyununu seyrederken keyif almak gurur duygusuna dönüşür. İşte o anda öğretmen olmaya karar verdiğiniz yıllara geri dönersiniz. Tıpkı benim gibi. Seksenli yıllarda genç olmak; anlatılmaz, yaşanır. Okuldan sonra arkadaşlarla geçirilen en güzel saatler. Bağıra çağıra söylenen şarkılar, ezberlenip okunan şiirler, mahalle aralarında oynanan oyunlar. Ders çalışma bahanesiyle evlerde buluşup, muhabbete doyamayanlar; günümüzün mutlu olmasını bilen yetişkinleri olarak aranızdalar. Sınava hazırlanmak o yıllarda da zordu; tek fark gençliğimizi yaşamayı da biliyorduk. Aileden gelen destek ‘’sen yaparsın’’ sözüydü. Koşulsuz sevgi eve takdir belgesinin getirilmesine bağlı değildi. Kızların hepsi duru güzel, erkekler yağız ve yakışıklı delikanlıydı. Gözü açılmamış kedi yavrusu misali üniversite kapısından içeri girip, aynı masumiyetle mezun olanların sayısı fazlaydı. Gazete ve kitap okumak her yaş için keyif vericiydi. Kütüphane arkadaşlığı hiç konuşmadan sessizce aynı ortamda ders çalışabilmekti. Sınav zamanında anlamadığın konuyu sorduğunda anlatarak iyiliğini düşünen arkadaşlarının olmasıydı. Tuttuğu takımın oyuncularının resimleriyle kaplanan defterlerle okula gitmek modaydı. Kıyafetlerin markasına bakılmazdı: Temiz olması yeterliydi. Yemekhanede ki yemeği paylaşırken yaşanan sevinç çok değerliydi. Otobüs bekleme kuyruğunda yapılan sohbetler terapi niteliğindeydi. Şimdiki gençlere o yıllarda yaşanan güzellikleri sunamadığımız için üzülüyorum. Heyecan, merak, öğrenme isteği yerine gelen olumsuz duygular harekete geçmelerine engel oluyor. Sosyal etkinlik yapacak zamanı ve gücü bulamadıkları için yaşayamadıklarıyla büyüyorlar. Önümüzdeki senelerde yaptıkları her olayı güzellikle hatırlayacakları anılar yaşamalarını diliyorum.

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı


























