
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4493 sonuç bulundu
- Türkiye'de Yazar Olmak
FUARDAN DÖNÜŞ Bir süreden beri Çanakkale’den Bodrum’a kadar uzanan kıyı kentlerimizin belediyeleri, yaz aylarında içinde kitap fuarlarının da bulunduğu çeşitli kültürel etkinlikler düzenlemeyi gelenek haline getirdiler. Böylece, hem buralara yığılmış yazlıkçıların kültürel ihtiyaçlarını karşılamış hem de sosyal demokrat belediyelerin propagandasını yapmış oluyorlar. Bu yıl üçüncüsü yapılacak Edremit Kitap Günleri’nin haberini alınca telefonla, benim de Ayvalık’ta tatil yapmakta olduğumu hatırlatıp kitap stant alanında bir masanın da benim için ayrılmamı istedim. Zaten bu ihtimali gözeterek Ankara’dan bir bavul kitapla gelmiştim. 17-25 Ağustos günlerinde Edremit Zeytinli Altınkum sahilinde düzenlenen etkinliklerin ilk üç gününde bana bir masa ayrıldığı karşılığını aldım. Ayvalık’ta bir ay yazladığım tatil köyü ile fuar alanı arasında 60-70 km. mesafe var. Özel arabamı Ankara’da bıraktığım için, fuara ulaşmak biraz zahmet istiyor. Önce minibüsle Ayvalık’a inmem, buradan Körfez minibüsleriyle Edremit’e yolculuk yapmam, daha sonra başka bir minibüsle Zeytinlik’e gitmem gerekiyor ki bu yolculuk iki-üç saat alıyor. Bunu göze alsam bile dönüş ayrı bir sorun çünkü gece saat 24.00’te biten etkinliklerden sonra toplu taşım araçlarıyla dönüş mümkün görünmüyor. Bu zorlukları, Ayvalık’tan etkinliğe gidecekleri bulup onlara takılmak veya dostlardan birini beni oraya götürüp getirmesi yolu ile aşabilirdim. Hem de bu üç sefer tekrarlanacaktı! Geçen yıl gidiş dönüşlerde her iki yolu da kullanmıştım. Bu yıl da Ayvalık’ta tatilcilik yapan eski bir öğrencim Mehmet Doğan 17 Ağustos günü siteye gelerek beni aldı ve 50 dakikada fuar alanına yetiştirdi. Gece yarısına kadar da orada oyalanarak beni geri getirdi. Diğer iki gün için de “Allah kerim”diyordum. Edremit Kitap Fuarı, TÜYAP’ın başta İstanbul ve İzmir olmak üzere bazı kentlerde yıllardır düzenlediği kitap fuarlarının bir minyatürü gibi. Bir futbol alanından daha küçük bir mekânın çevresine kurulmuş stantlar yayınevlerine ayrılmış, alanın orta yerine yazlık sinemalarda olduğu gibi bir sahne kurulmuş, sandalyeler dizilmişti. Amatör yerel yazarlar için de her biri beşer altışar küçük masanın yan yana konulduğu iki stant hazırlanmıştı. Fuar süresi boyunca burada toplam 15-20 yazar da tatmin edilmiş olacaktı. Saat 18.00’de oraya ulaştığımda standa boş yer yoktu. Belediyenin bu işle ilgili görevlisini bularak kitaplarımızı nerede sergileyeceğimizi sordum. İki imzacının kitapları biraz geri çekilerek aralarında bana da yer ayrıldı ama her birinden ikişer üçer götürdüğüm 24 kitabım buraya sığmıyordu. Edremit’te masa kıtlığı olmalıydı! Hatırlattığımız halde bir masa daha getirilmedi. Masaların ön tarafında adlarımız da yazmıyordu. Bunu da hatırlattığımız halde “Şimdi gelecek” dendi ama gece boyunca gelmedi! Dahası yayınevlerinin stantları aydınlatılmış olduğu halde, biz “amatör”ler yarı karanlık altında oturuyorduk. Bir ziyaretçinin kitaplarımızın adını okuyabilmesi için başını iyice yaklaştırması gerekiyordu. Masanın en ön sırasına ikinci baskılarını yapan Milli Mücadele’de Maarif Ordusu, 1921 Maarif Kongresi ile Kurtuluş Savaşı Kadınları, Kurtuluş Savaşı Gençliği, Kurtuluş Savaşı Öykülerini, arkalarına da yarısı görünebilecek biçimde diğer kitaplarımı dizdim. Oturup beklemeye başladım. Masanın önünden geçenler ya transit yolculuğu tercih ediyor, ya da şöyle göz ucuyla bir saniyeden daha az bakıp geçiyorlardı. Yayınevlerinin önünde kitapları karıştıranlar görünüyordu. Kendi masalarında da hemen hiçbir hareket görünmediği halde benim durumuma en çok acıyan soldaki komşum Arzu K. Ayçiçek ile sağdaki komşum Ömer Cahit Yıldız idiler. Ziyaretçilere kızıyorlar, benim kitaplarımı gösterip, “Bunları başka nerede bulabilirler?” diye söyleniyorlardı. Bir ara Öner Yağcı ile Cemil Yavuz uğradı. Gazi Eğitim mezunu bir arkadaş da beni burada görmekten memnun olduğunu söyledi ama kitaplara bakmadı. Gene Gazi Eğitimde 1969’da dernek yönetim kurulunda birlikte çalıştığımız Bekir Yalçıntaş geldi. Ben yemek yemeye giderken benim yerime oturdu. Masada nasıl olsa kitapların fiyatını gösteren bir liste bulunuyordu. Para bozma sıkıntısı olmasın diye bir kutunun içinde bozuk parayı da hazır etmiştim. Alıcı olursa satış yapabilirdi. Saatler geçti, bizim masada tık yok. Diğer bazı masalarda yazarların ya da onlara yardım için bulunan arkadaşların çabasıyla az çok hareket görünenler vardı. Boş boş oturmak canımı sıkıyordu. Sol yanımda oturan Sivas Divriğili Arzu K. Ayçiçek’in Menekşeli Avlular şiir kitabını okumaya başladım. Sonuna yaklaştım, bitiremeden gecenin sonu geldi. Ona şiirleri hakkında görüşümü söyleme ihtiyacı duydum. “Kendi şiir dilinizi bulmuşsunuz. Bu şiirler acı bir felaketle karşılaşmış insanların sızlanmalarına benziyor” dedim. Bu, 12 Eylül’den beri karşılaştığımız toplumsal felaketlerdi. Nihayet, bir “müşteri” kitaplara göz gezdirdi ve içlerinden 1921 Maarif Kongresi’ni seçti: “Ben sosyal bilgiler öğretmeniyim. Yayınlarınızın adları Kurtuluş Savaşının çeşitli yönlerini aydınlatması açısından isabetle seçilmiş” dedi. Kitabı imzalamamı da önermedi, muhtemelen benim kitabın yazarı olduğumu düşünmüyordu. Çünkü daha önce belirttiğim gibi masalarımıza bir isimlik getirmemekte diretmişlerdi. Tek bir kitapla günü kapatacaktık ki, masayı toplarken geçen yıldan tanıştığımız İskender Yıldırım Şimşek geldi. “Sizi arıyordum” dedi. Buradan geçmiş ama yarı karanlıkta beni görememişti. “Standı topluyorum, kitap alacaksanız elinizi çabuk tutun,” dedim. Kurtuluş Savaşı Kadınları bende yok, onu alayım” dedi ve aldı. Stanttan ayrılırken Arzu Hanım 2013 Yunus Nadi Şiir Ödülü’ne değer görülen “Gözleri Yağmur Yurdum” adlı kitabını imzalayıp verdi. İbrahim Eroğlu da imzalayıp getirdiği Portekiz Dörtlükleri kitabını bıraktı. Ben de bu iki arkadaşa birer kitabımı imzalayıp verdim. Teşekkür babından da Bekir Yalçıntaş’a ve Mehmet Doğan’a birer Hayatı Hakikiye Hikâyeleri kitabımı imzaladım. Programda iki gün daha katılma hakkım olduğu halde, bunlara gitmeme kararını verdim. Gece yarısından sonra Mehmet beni Bizim Köy Tatil Sitesine bırakarak Ayvalık’a devam etti. Edremit kitap fuarında kendimi istiskale uğramış* hissettim. (18 Ağustos 2019) *İstiskale Uğramak : Soğuk davranılmak, aşağılanmak, hor görülmek... anlamlarında kullanılır. *Edremit 3. Kitap Fuarında: Soldan: Mehmet Doğan, Bekir Yalçıntaş, Zeki Sarıhan ve İskender Yıldırım Şimşek (17 Ağustos 2019) * HERKESİN BİR MEVSİMİ VAR "Fuardan Dönüş" yazımda, Edremit 3. Kitap Fuarının ilk günü olan 17 Ağustos Cumartesi günü, kitap imzası için açtığım masaya pek az kişinin uğraması ve yalnız iki kitabın satılması üzerine, ikinci ve üçüncü günlerdeki katılımdan vazgeçtiğimi anlatmış, bu ilgisizliğin nedenini bir sonraki yazıda belirteceğimi yazmıştım. Fuar düzeni bu ilgisizliğin nedenleri arasında önemsizdir. Asıl neden herkesin bir mevsimi olmasıdır. 1990’lı ve 2.000’li yıllarda Körfez olarak anılan bu çevrede konferanslar verdim, kitaplarımı imzaladım. Ayvalık’a üç, Burhaniye’de iki, Edremit’te üç kez konuk edildim. Demek ki o zamanlar benim gibilerin mevsimiydi. 12 Eylül karanlığından çıkmaya çalışıyor, özelleştirme ve paralı eğitime karşı direniyorduk. Direnen çevrelerden biri İşçi Partisiydi ve ben 1971’den beri bir Aydınlıkçı olduğumdan Partinin çevreleri tarafından davet edilirdim. Yılda 20-30 panel ve konferansa katıldığım olurdu. Sonra ne oldu da aranıp sorulmaz oldum? Bunun nedenini Edremit Fuarından dönerken Mehmet Doğan şöyle anlattı: “Siz kamuoyunda İşçi Partili olarak tanınmıştınız. Partiden ayrıldıktan sonra (2011), bu çevrenin desteğini kaybettiniz. Fakat İP’e (şimdi Vatan Partisi) karşı olanlar, sizi hâlâ öyle bildikleri için sizinle ilgilenmiyorlar.” Sorunun tam da bu olduğunu biliyordum. Ulusal kanalda programlarıma iki kez son verilmiş, en son olarak Aydınlık Kitap’ta benimle bir söyleşi yapıldığı için söyleşiyi yapan arkadaş, Parti yöneticisi tarafından fena halde azarlanmıştı. Kamuoyu benim bu partinin çevresinde iken partinin adım adım program ve yön değiştirdiğine karşı çıkmamı bilmeyebilirdi. Fakat 8 yıldır yazdıklarımın da farkında değiller miydi? “Yazdıklarını kim okuyor ki?” dedi Mehmet, önceki yıl karşılaşmamıza kadar ben sizi İşçi Partili biliyordum.” CUMHURİYET KİTAP’IN AMBARGOSU Onun bu saptamasını Cumhuriyet Kitap’ın bana uyguladığı ambargo da doğruluyor. Cumhuriyet Kitap Eki, eskiden kitaplarımı duyururdu. Son 7-8 yıldır, posta ile adreslerine gönderildiği halde hiçbir kitabım, orada yer bulmadı. Kitaplarım hakkında yazılan yazıları da basmadıklarını öğrendim. Şimdiye kadar hiçbir yazardan veya gazete ve dergiden kitaplarım hakkında yazı yazmalarını istemedim. Yalnızca kitaplarım yayınevi veya benim tarafımdan kitap eklerine veya bazı yazarlara gönderiliyor. Bu zaten bir usuldendir. Cumhuriyet Kitap Eki’nin bana uyguladığı ambargo dikkat çekmeyecek gibi değildi. Samsun Kitap Fuarında Kitap Ekinin sorumlusu arkadaşa dayanamayıp sordum. Kitaplarımı görmezlikten gelmeye yemin mi etmişlerdi? Muhatabım, kitaplarımın kendisine ulaşmadığını ileri sürdü. Bu kez kitaplardan bir kaçını onun adına gönderdim. Telefon ettiğimde bunları aldığını ve gereğini yapacağını söyledi fakat bunlardan hiç biri “Vitrindekiler” köşesinde bile yer bulamadı! (Son kitaplarımdan birine Yayınevinin hatırına yer verdiler.) Bu işlerin iç yüzünü bilen bir arkadaş “Seni İşçi Partili olarak bildiklerinden yer vermiyorlar, bunu biliyorum” dedi. Bir sosyalist olarak Aydınlıkçı olmaktan ötürü hiçbir pişmanlık duymadım. Eski durduğum yerde durmaya da devam ediyorum. Ne yapalım ki, İşçi Partisi yöneticileri, şimdi herkesin gördüğü gibi başka başka yola girdiler. POPÜLER YAZAR OLMAK Başka bir neden de popüler olmayı başaramamaktır. Kitap fuarı gibi etkinlikler düzenleyenlerin bir konuşmacı veya yazar davet ederken gözettikleri temel ölçü yazarın popüler olması, yani geniş bir okur kitlesi tarafından tanınmasıdır. Geniş bir okur kitlesine seslenmek için ise bazı çevreler tarafından parlatılmak şarttır. Büyük sermaye tarafından kurulmuş yayınevleri, onların verdikleri gazete ilanları, televizyon programları bunun araçlarıdır. Organizatörler, neyin çok satacağını iyi hesap ederler. Bu hesapla yayımlanan kitaplar, sağlam bir dünya görüşüne yaslanmak yerine mevcut önyargıların okşanmasını ve pekişmesini hedefler. Fuarlara gelenler alacakları kitapların ve dinleyecekleri konuşmacıların ünlü kişiler olmasını ister. Bu, modanın çekiciliğine benzer bir durumdur. Moda ile de aynı akıbeti paylaşır. Bir süre sonra unutulurlar. Onlarca, yüzlerce baskı yapan ve yüz binlerce basılan bir kitap bakmışsınız beş on yıl sonra kimsenin elinde görülmez. Bir kişi, görüşlerinin ve kitabının sağlamlığına güveniyorsa, bunların büyük yayınevleri tarafından basılmamasına, dağıtılmamasına ve imza masalarında fazla rağbet görmemesine üzülmez. Basılmış kitaplarımın sayısı 40’ı bulmuş ve bunlardan bazıları birkaç baskı yapmış olsa da geçimimi kitaplardan karşılamadığım için ben kendimi “amatör” yazar sayıyorum. Bu yayın bolluğu karşısında, kitap okuma kültürü zayıflıyor da olsa, söyleyecek sözü olan biz “amatör” yazarlar, yazmaktan, bunları yayımlayacak ve dağıtacak kurumlar aramaktan vazgeçmeyeceğiz. Devran döner, mevsimler yeniden gelir… (21 Ağustos 2019) Edremit 3. Kitap Fuarı’nda
- DÜŞ YOLCUSU
Deli deli esen rüzgarın ıslığında Baharın çiçekleri Kopup dalından Yıldız yıldız Burcu burcu Saçlarıma konuyor. Dağ havasını çekiyorum içime. Gözlerinin Sevgiyi hapseden bakışlarında Özgürlük kuşları uçuyor Yüreğimin sımsıcak odalarında. Halk Türküleri çağıldıyor. Bir kavalın usul usul Geceyi inleten nağmelerinde. Yüreğimin kalemi Deli dolu bir nehir gibi, Parmak uçlarıma akıyor. Pembe beyaz ebruli düşler fışkırıyor, Us’umun düşlerinden. Gülen çocuklar, Mutlu insanlar çiziyor. Bana sormadan yazan çocuk yüreğim . Düş dünyam aydınlanıyor. Güneş sımsıcak ışıkları ile ruhumu sarıyor. İçim ısınıyor. Gülümsüyorum. Semihat Karadağlı / 07.01.2019 (İzmir metrosunda yerin yedi kat altında gün ışığından uzak, yüreğimle doğurduğum güneşle düş dünyam sıcak saat: 11.13)
- Jane Austen
Edebiyatta Çığır Açan Bir Kadın * “Tüm zamanların en romantik romanı” unvanını taşıyan kitabı yazdı. Dünya klasikleri içinde özellikle kadınların ayrı bir tahta oturttuğu, yaklaşık iki yüz yıl geçmesine karşın hala popülerliğini koruyarak ilgiyle okunan, aşk filmlerine ilham kaynağı olmuş, Pride and Prejudice ( Aşk ve Gurur )’ un yazarı; Jane Austen sözünü edeceğimiz. Jane Austen 1813‘te yazdığı “Aşk ve Gurur” adlı bu muhteşem eserinde, kasabada yaşamını sürdüren bir ailenin beş genç kızının psikolojik durumlarını bir aşk ekseni içinde, öyle etkin fırça darbeleriyle capcanlı resimlemiştir ki; “iki asrı bulan zamandan beri, dünya edebiyatında görkemini korumaktadır. İngiliz Edebiyatında kadın yazarların öncülüğünü yapmış olan Jane Austen, bu değerli zincirin ilk ve en önemli halkası olmuştur. Jane Austen, 16 Aralık 1775 yılında Anglikan Kilisesinde papaz olarak görev yapan George ve soylu bir aileden gelme Cassandra çiftinin, yedinci çocuğundan en küçüğü olarak, Hampshire’in bir köyünde dünyaya gelmişti. Annesinin adını alan Cassandra’dan başka diğer kardeşlerinin hepsi erkekti. Jane on altı yaşına geldiği sırada, babası görevinden ayrıldı. Erkek Çocuklarının hepsi büyüyüp iş sahibi olmuşlar, baba ocağından ayrılmışlardı. Rahip Austen, karısıyla iki kızını alıp Bath’a gitti. O öldükten sonra da, 1805’te, iki kızla anneleri Southampton’a taşındılar. 1809’da, ağabeylerden biri onlara Hampshire’de bir köşk aldı, oraya yerleştiler. Ondan sonra Jane, akrabalarını, arkadaşlarını görmeye başka yerlere gittiyse de, romanlarında umut ve dinginlikle aynı değerde gördüğü, kırlık, köylük yerlerin, dar olmakla birlikte, derin hayaller, düşünceler, etkili gözlemler yaratmaya elverişli sakin atmosferi içinde geçirdi. Hiç evlenmedi. Hastalanınca, kendini daha iyi hekimlere baktırmak üzere, Winchester’e gitti; kısa bir süre sonra da 41 yaşında hayatını kaybetti. Jane Austen, 41 yıllık yaşamına altı önemli eser sığdırmayı ve yarattığı karakterlerle evrenselliği yakalamayı başarmıştır; “ Sağduyu ve Duyarlılık” (1811), “Aşk ve Gurur” (1813), “Mansfield Parkı”(1814), “Emma”(1816), “Northanger Abbey”(1818) ve “İkna” (1818) Jane Austen, henüz çocuk denilecek yaşta, İngiltere’nin küçük bir kasabasında sıra insanın yaşamına ince bir ironi ile dokunacak, gözlemleri ve insan tahlilleri ile yüz yıllara meydan okuyan roman kahramanları yaratmanın ilk adımlarını atacaktı. Doğal olarak ilk okuyucuları aile bireyleri olacaktı. Ablası Cassandra, en yakın dostu, sırdaşı ve öğütler aldığı en büyük destekçisiydi. Okumayı sevdirip, yazmaya özendiren zengin bir kütüphaneye sahip babası ve ilerde romanlarına önsöz yazacak ağabeyi Henry ise yazmaya yüreklendiren yaşamındaki diğer önemli kişiler olacaktı. Jane Austen, ilk romanı “ Sağduyu ve Duyarlılık”ı 1795 ‘te henüz 20 yaşındayken tamamladığında adını ilk önce Elinor ve Marianne olarak koyduğu romanını yayınlatması için 1811 yılına kadar beklemesi gerekecekti. Önce Türkçeye “Kül ve Ateş” adıyla çevrilen “Sağduyu ve Duyarlılık” taki baş kahramanlarından Elinor, kararlı, tutarlı, sağduyulu bir karakterken; Marianne, Elinor’un tersine duygularını baskılamayarak yaşayan, başını sürekli bu nedenle derde sokan iki kız kardeşin aşk macerelarını ve evlenmelerini konu almıştır. Jane Austen aşkla 1796 yılında, henüz 21 yaşındayken karşılaşır. Tom Lefroy adında bir erkeğe deli gibi aşık olur Jane. Ancak adamın çocuksu davranış ve garip takıntıları yüzünden bir türlü mutluluğu yakalayamamış sonsuz üzüntüler yaşamıştır. Ablası Cassy ye yazacağı anılarda, Lefroy’u gözyaşı ve hüzünle anacaktır. Daha sonra ise Lefroy “Aşk ve Gurur” un, Bay Darcy karakteriyle karşımıza çıkacaktır. Sağduyu ve Duyarlılık” tan sonra 1796 da ikinci romanı “Pride and Rrejudice (Gurur ve Önyargı) ya da dilimizdeki adıyla “ Aşk ve Gurur” u tamamlayan Jane Austen, “A Lady” imzasıyla kitabını 1813 de yayınlattı. Maddi bir sürü sorunla boğuşan orta sınıf Bennet ailesinin kızı Elizabeth romanın baş karakteridir; bilgili ve zeki olmanın yanı sıra iğneleyici ve insanın kendi kuralları içinde yaşayıp sonra bu kurallara esir olmasının da bilincinde biri olarak toplum kurallarıyla da dalgasını geçen bir kişilik sergiler. Romanın diğer karakteri ise Bay Darcy; ciddi, soğuk ve mağrur kişiliği ile Elizabeth’in tam tersidir. Bu zıt karakter arasında ihtiraslı bir aşk başlar. Yalnız ortada temel bir sorun vardır: Gurur ve Önyargı… Evlilik, yaşamları boyunca sıkıntı çekmiş kadınlar için varlıklı bir aileden damat adayı kurtuluş olarak görülmüştür. Jane, Cassandra’ya yazdığı bir mektupta “Bekar kadınların fakir düşme olasılığı çok yüksek ve tek başına bu durum bile evlilik için iyi bir neden” diye yazacaktır. O döneme göre hayli geçkin bir yaş olan 27’ sinde, ilk evlenme teklifi gelecektir Jane Austen’e. Önce evlenmeyi sırf ailesinin gelir seviyesini yükseltmek ve evde kalmış kız yakıştırmalarından sıyrılmak için kabul etse de kısa bir süre sonra vazgeçecektir. 1805 yılı pek uğurlu gelmemişti Jane için. Henüz otuz yaşına basmıştı ki çok sevdiği, büyük destekçisi babasını kaybetti. Jane, Cassandra ve annesi yeniden, huzurun ve umudun adı Southampton’a geri döneceklerdir. Henüz hiçbir kitabı yayınlanmamış olan Jane, Southampton’da yazma çalışmalarına daha bir yoğdun sarılmıştır. Bu tarihlerde yazdığı “Mansfield Parkı” ında da yine orta sınıf bir ailenin etrafında gelişen olayları anlatır. Üç genç kızın öyküsü olarak başlar ve daha sonra diğer üç ailenin katılımıyla devam eder. Baş karakter Fenny Pierce’ın, Mansfield ile Portsmouth arasındaki yolculuğunu, bir evi yuvaya dönüştürme gayreti içinde anlatılır. “Mansfield Parkı”, Jane Austen’in en az duygusal romanlarından biri olarak nitelendirilir. Jane Austen, “Emma” da diğer romanlarındaki başroldeki kadın kahramanların aksine farklı bir kadın karakter çizmiştir. Diğer üç romanında da maddi sıkıntılar içinde boğuşan ailelerini kurtarmak için iyi evlilikler yapmayı amaçlayan genç kız karakterleri büyük rol oynarken; Emma Woodhouse, romanın başlangıç cümlelerinde de yazdığı gibi “güzel, zeki ve varlıklı bir kız” dır. Elizabeth Bennet gibi , o yıllarda pek de makbul olmayan “baskın” bir karakteri vardır. Üstelik hırçın ve evlenmek zorunda olmayan biridir de. Romanın yapısı gereği, Emma’nın dize getirilmesi ve evlenmesi için deli gibi aşık olacağı şovalye ruhlu biri gerektir kuşkusuz… Jane Austen’in en sevdiği romanı olduğunu itiraf ettiği “Emma”, 1814’de kaleme alındıktan bir yıl sonra yayınlanmıştır. 1815-1816 yılları arasında yazılıp 1818’de yayınlanan “Northanger Abbey / Northanger Manastırı” adlı beşinci romanında ise yine orta sınıf bir ailenin yaşamı yer almaktadır. Komşuları tarafından Bath’a tatile davet edilen 17 yaşındaki Catherine Morland burada tanıştığı Henry Tilney ile flört ederken, John adında bir başka centilmen ortaya çıkar ve Catherine ve Tilney’in ilişkilerini tahrip etmek için uğraşmaktadır… Jane Austen bu romanında, kadın-erkek ilişkilerindeki güven konusunun altını çizmektedir. Jane Austen’in 1818 de tamamlayabildiği son romanı “İkna” dır. Jane’nin unutulmaz kadın kahramanlarından biri olan Anne Elliot, Yüzbaşı Wenthworth’e aşkı anlatılır bu romanda. Elliot’un, fakir ama hırslı yüzbaşıya aşkı, ailesi tarafından yanlış seçim olarak nitelendirilir ve vazgeçmeye ikna edilir. Austen’in hayatını kaleme alan Claire Tomalin, Yazarın kendisi ve ablası Cassandra gibi yaşamdaki şanslarını yitirmiş ve asla ikinci baharlarını yaşayamayacak kadınlara bir armağan olarak yazıldığını söyler. Jane Austen, ilk romanlarından beri, geniş bir konuyu özlü bir biçimde yazabilmek ustalığını göstermiştir. Onun çizdiği bir sahnede, anlattığı bir olayda, işlediği bir portrede özün derinliklerini sezebilir, hayallerinizin ufkunu genişletebilirsiniz. Yazarın şair yaradılışı gereği, sözcüklere yüklediği farklı anlamları ve sanatının yaratıcı gücünü içinizde hissedebilirsiniz. Jane Austen, bu duyguyu en iyi aktaran edebiyatçılardan biri olduğunu “ Aşk ve Gurur” da fazlasıyla göstermiştir Ünlü İngiliz tarihçisi Thomas Macauley, Jane Austen için şöyle söylemiş: “ Romanın, ele aldığı konuyu, insanları taşkın,.aşırı bir romantiklik içinde işlemesinin başlıca özelliği sayıldığı bir devirde Jane Austen, bir bakıma sıradan sayılabilecek kişileri eserlerine kahraman olarak almış, öyleyken, gene de bunların her birini, çok olağanüstü insanlara verilecek bir önemle öyle canlandırmıştır ki hepsi birbirinden kesin çizgilerle ayrılmıştır.” Macauley, yazarın İngiliz edebiyatı içindeki yerini çizerken, onun nasıl bir hareket başlatmış olduğunu belirliyor: O güne dek bir romanın değeri konusunun olağanüstü olmasında, kişilerinin yüceltilerek, akıl almaz özelliklerle donatılmasında aranırken, Jane Austen, ilk defa sıra insanın yaşamını konu alarak, bu hayatı yaşayanların duygularını, düşüncelerini, davranışlarını kaleme almıştır. Böylelikle de bir sanat eseri yaratabileceğini bütün dünyaya göstermiştir. Bu alanda, Aşktan da Üstün’ün yazarı Elizabeth Gaskell’le birlikte, kendilerinden sonra yetişecek, İngiliz romanının temelini atacak olan daha başka kadın yazarlara da öncülük etmiştir. Gerçeğe yöneltilen gözlerin keskin bir inceleme yeteneği olunca, o zamana kadar görülmemiş ne güzellikler, derin hissiyat kaynakları bulabileceklerini sanat dünyasına ilk haber veren bu kadın yazarlar arasında Uğultulu Tepeler’in yazarı Emily Bronte, Jane Eyre’in yazarı Charlotte Bronte, Agnes’ın yazarı Anne Bronte de –bu üç acar kadın romancı da- bulunmaktadır ki bunların hepsi değerinden bir şey kaybetmeden, bir yüzyıldan diğerine aktarılan eserler bırakmışlardır. Sebebi açıktır; ele aldıkları ana kaynak her şeyden önce, ölümsüz insan kişiliği, özellikle de kadın ruhudur. Jane Austen’in yarattığı kadın kahramanların başında; canlı ve keskin çizgilerle bertilmiş, açık yüreklilikle, içten ve bütün varlığıyla seven kadın karakterleri gelmektedir. Kadın kahramanlarından birinin ağzından söylediği şu sözler bunu ne güzel belirtmiş: “Kadınlara dileyeceğim en büyük imtiyaz hayat, ya da umut sona erdiği zaman bile sevmekte devam edebilmektir.” *
- Hayat
HAYAT çok sert geçen satranç maçlarını anımsatmıyor mu size de? Şahıyla, filleriyle, kalesiyle, atıyla ve kalabalık piyonlarıyla... Birileri oynuyor, biz piyonlar da bazen oyuncak, bazen kurban, bazen de asker oluyoruz. Bazen de küçük çapta oyunları da biz başlatıyoruz. Her sabah yeni bir satranç atağı planlayarak işe gitmek ne yorucu iş... Yaşamın doğasında mı var bu, savaş hali? Tamam bizi de ilgilendiren o yaşam savaşlarını biz başlatmıyor, kuralları da biz koymuyor olabiliriz, ne var ki yorum ve eleştiri hakkımız. İşte onun için HAYAT'la ilgili yorumlarınız öteki yazılar kadar değerli... maviADA HAYAT, siyasetten, güncel yaşama, bilim ve teknolojiye... değin insana ait ne varsa paylaşmanız için ortam ayırdığımız bir sayfa...
- Tuvalet Kafe
Sanatçılar sınırlarda yaşayamaz, derler. Yaratıcılığın sınır tanımazlığı mı yoksa mekânın sınırsızlığı mıdır anlatılmak istenen bilinmez. Belki de herkese göre değişen bir sınır vardır, kendi içinde genişleyen ya da kendine doğru daralan…Bir de kendi evinin sınırları içinde daralarak büyüyen, büyüdükçe çoğalan ve sonra odalardan taşan insanlar vardır. Bu öyle bir yerdir ki kendi cennetinizdir lâğım sularının temizleyip, hayatın son deliğini kendinize mekân ettiğiniz. Çok ahım şahım bir ikilem değildir bu sizin ki, sadece olmak ya da olmamak noktasında seçim bile yapamadan içinizi boşalttığınız yerdir. Sonra sifonu çeker, ellerinizi yıkarsınız. Bazen de ellerinizi küçük lâvaboda yıkayıp en güzel öykünüzü yazarsınız, aşk adına. Ya da en güzel resminizi yaparsınız yeşil ağaçların, mor çiçeklerin, kırmızı gelinciklerin olduğu… Arada kokusunu bile alırsınız doğanın yeşilinin… Beynimde onca düşünceyle kapıdan içeriye girerken, birçok evli kadının aksine aklımda, ne mutfakta yapacağım güzel yemekler, ne misafirlerimi ağırlayacağım salonun nasıl olduğu, ne de sevdiğim adamla birlikte yatacağım yatak odasının şekli vardı. Aklımı fikrimi çalan ve benim olduğuna, bir tek benim olduğuna inandığım bir düşünce vardı ki, o da çalışma odası olarak bana verilecek yerin neresi olduğuydu. Kapıdan girip odaları dolaşırken, altı aylık eşim önde, ben arkada tıpkı fethettiği toprakları gezen bir asker edasındaydık. Yeni evliydik ve kendimize yıllar boyu oturacağımız, çocuklarımızı büyüteceğimiz, güleceğimiz, eğleneceğimiz harika bir ev almıştık. Daha doğrusu eşim almıştı. Benim hiçbir şeye elimi sürmeme izin vermemişti. “Hepsini ben hallederim. Sen yorulma. Ben her şeyi düzenlerim sen öyle gelir; yerleşirsin,” demişti. Ne kadar şanslı olduğunuzu düşünmez misiniz? Salon yeni aldığımız mobilyalarla dekorasyon dergilerinden fırlamış gibiydi. Oturma odası, onun istediği gibi döşenmişti. Sadece oturulmak için. Küçük odaya girerken bir an gözlerimi kapatıp, işte şimdi bana sürpriz yapacak. Burası da senin odan, diyecek diye heyecanlanmıştım. Ama daha odanın kapısında; “Hayatım, burası da misafir yatak odası. Annemler, ablamlar geldiğinde ya da başka misafirlerimiz geldiğinde burada kalırlar,” demiş ve beni bir yatak, bir komedin ve küçük bir gardırop olan odaya sokmuştu. İçimden, Tanrım bir oda daha olmalı, diye geçiriyordum ümitsizce. Evet vardı… Orası da yatak odasıydı. Yatak odasının düzeni, mobilyalar inanılmaz güzeldi. Yatağın çevresinde dolanıp kendimi yayları harika yatağa bıraktım. Bir an için kendime ait oda fikri aklımdan uçup gitmişti. Tüm bedenimle yatağı sahiplenirken karşıdaki duvarda duran resimle irkildim. Anlamsız bir bakışla öylece kaldım. Eşim bu anlamsız bakışımdan mı yoksa zaten söyleyecekleri vardı da ondan mı bilinmez fazla gecikmedi. “Buraya babamın resmini astım. Benimle gurur duysun istiyorum. Çerçevesi çok güzel olmuş, değil mi?” dedi gülümseyerek. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Haklı olduğunu düşünmek istiyordum. Adam haklı. Altı yaşında babasını kaybetmiş. Bu yüzden de onun için çok önemli baba, diyordum durmadan içimden, ama… Babasının onunla; bu yatak odasının duvarında asılı olarak, yatağı seyrederek gurur duyması fikri bile yüzümün kızarmasına neden olmuştu. Neyle gurur duyacaktı? Baktığı yer yatağımızdı… Bu şoku üstümden uzun süre atamadım. Sonunda evin tamamını gezmiştik. Bana ait oda yoktu. Odaların hepsi yeteri kadar dolmuştu. Sızlanmak, bir şey talep etmek niyetinde değildim ama ağzımdan kelimeler dökülüverdi. “Hani benim odam? Resim yapmam, yazı yazmam için bir oda ayarlayacaktın.” dedim. Gülümseyerek yüzüme baktı. “Sen ciddî miydin?” Nasıl yani oldum? Ne istemiştim ki? Alt tarafı küçük bir oda istemiştim. Öykülerimi yazabileceğim, kitap okuyabileceğim ve resim yapmak için… “Evet. Sen de tamam demiştin bana. Unuttun mu?” Eşim hala dudağında o yamuk gülümsemesiyle yüzüme bakıyordu, inanılmaz bir şey söylemişim ya da istemişim gibi. “Ben evde yağlı boya yapmanı istemiyorum hayatım. Bir kere çok kötü kokuyor. Hem bu sağlığına da zararlı. İlerde çocuklarımız olduğunda onlara da zararı dokunabilir.” Çocuklarımız olduğunda yapmam ama şimdi yapmak istiyorum, diye haykırmak gelmişti içimden ama yapamadım. “Yazı yazmaya gelince. O deli saçması şeyleri nerede olsa yazarsın zaten. Etrafı dağıtmamak koşuluyla mutfak masasında yaz olmaz mı?” dedi. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Olmaz desem ne olacaktı ki? “Ben edebiyatla uğraşmayı seviyorum. Bir gün arkasında fotoğrafım olan bir kitabım olacak. Göreceksin, bak.” dedim. Eşimin yüz kasları sinirli bir şekilde seğirmeye başladı. Bu kaprisi çocukluğuma vermiş olmalı ki, sakinliğini korumaya çalışarak, “Canım, artık sen evli bir kadınsın. Bu yüzden başka şeylerle ilgilenmek yerine evinle, kocanla ilgilensen daha iyi olmaz mı?” “Ben her şeyle ilgilenebilirim. On dokuz yaşındayım diye birçok şeyi aynı anda yapamayacağımı sanıyorsan aldanıyorsun,” dedim, dedim amasına, içimde büyük bir korkuyla. Babasına ilk defa karşı çıkan bir çocuk gibi. Bu sesime de, hareketlerime de yansımıştı. Eşim yanıma gelip başımı okşadı. “Tamam kuzum. Bakalım becerebilecek misin bunların hepsini? Şimdi sana rahat rahat çalışabileceğin bir yer bulacağım.” Bu söyledikleri, sadece sinirimi yatıştırmak içindi diye düşündüm. Yeni bir oda mı ekleyecekti eve. İçimde kabaran sinire ve gözlerime hücum eden yaşlara engel olmaya çalışıyordum. “İşte, burayı istediğin gibi yerleştir. Burada resimde yapabilirsin yazı da yazabilirsin.” Dediği yere doğru kafamı uzattım. Gözlerim kararmıştı birden. İçimdeki heyecan son kelimenin ve gözlerimle algılamaya başladığım yerin görüntüsüyle allak bullak oldu. Küçük tuvaletin kapısının önünde durmuş eşimin bana oda diye söylediği yere bakarken ağlamaktan çok gülecek gibi olmuştum. “Burası mı?” “Burası işte. Küçük bir oda sayılır. Sen kendine göre düzenle. Ne istersen alabilirsin. Hadi bakalım bu işi de çözdüğümüze göre artık akşam yemeğine gidelim. Karnım çok acıktı.” O gün tuvaletin içinde, o küçük hacet giderme odasında ne yapacağıma kuşkuyla bakmıştım. Her gece sevdiğim adamla yatak odasının o güzel yatağına yatıp onun benim, benim de onun olduğumuz saatleri, gururla bakan babasının fotoğrafının karşısında sanki bir görevmiş gibi yerine getirdikten sonra, kimsenin beni görmediği, doğal olarak gururlanmadığı o küçük odaya çekiliyordum. Hayallerin, odaların dışına çıktığını, dışarıdaki dünyanı sessizce içeriye girip lavabonun kenarına oturduğunu hatta sifonun gözlerini dikip beni seyrettiğini biliyordum. Tuvalet deliğinden yeni bir dünyaya giriş olabilirdi ama ihtimali eşim ortadan kaldırmak için tıkamıştı. Belki o da buradan gizlice başka yerlere kaçabileceğimi düşünüyordu. Tuvalet Kafe’nin kapısına kocaman süslü harflerle yazmıştım. Burası Benim Odam. İzinsiz Girmeyin. Her ne kadar eşim dalga geçip, “Senden izinsiz kim niye girsin ki tuvalete,” demişti. Haklıydı… Yıllar sonra bu hikayeyi anlatırken çok gülmüştüm. Bu kadar ilginç olacağı aklıma gelmemişti. O kadar uzun zaman geçmişti ki, on dokuz yaşında evlendiğim adamdan on bir yıl sonra boşanmış. Üç yıl sonra, arkasında resmim olan ilk kitabımı çıkarmıştım. Bu arada iki karma sergi ve üç kişisel resim sergisi açmıştım. Tuvalet Kafe ise aklımın bir yerinde öylece kalmıştı. İlk kitabımı elime alır almaz yaptığım ilk iş, eski eşim ve karısına; “Sevgili Tuğçe ve Tolga’ya hayat boyu mutluluklar dilerim” diye imzalayıp göndermek olmuştu. Eski eşim, ilk öyküyü okur okumaz babamı arayıp; “Kızın neler yapıyor gördün mü, baba?” demiş. Hâlâ babama, baba deme cesaretini, galiba benim on bir yıl boyunca ona dayanma sabrım verdi. Babam da hâlâ yeni bir damat edinememenin verdiği hayal kırıklığı ile hiçbir bağlantısı kalmayan bu adamın baba, demesini kabul ediyordu. “Biliyorum oğlum, biliyorum. Bırak ne hali varsa görsün. Kendi kendine bir şeyler yapıyor işte,” demiş. Kendi kendime yaptığım şeylerden hep memnun olmuşumdur. Ama eşimin, pardon ex-eşimin bana yaptıklarını da hiç unutmuyorum. Belki ona buradan kocaman bir teşekkür gönderebilirim. Beni, evimin taşrasına sokarak aslında kocaman bir dünya yaratmama neden olduğu için.
- GÜL
Yüzündeki çizgilerde gördüm Eskimiş hüzünlerini Yeni yetme, kurak sevinçlerini Söndür o sigarayı Yeter bakışlarındaki buğu Toz duman olmaya Yanıp yanıp kül olmaya Bir gül vardı elinde kırmızı Gonca göz kırptı uzaktan Gülümsedi durgun papatya Kaldıramadılar yıllanmış yüklerini Bekçiler kol geziyor artık Başkasına ait diyarlarda Sen sığınmaya koşarsın Çaresizliğin döner durur Kovulduğun tarlalarda Tutundun gül bahçesinin demirlerine Ayaklarını sürüye sürüye Ellerin paslı, ruhun bedeninden yaşlı Parıldıyordu gül Yıpranmışlığının gölgesinde Serzenişlerin savunmasız Kargalar istemsiz nöbette Hasat vakti elde kaldı Ekilen toprağın gübresi Kurumuş çiçekler ağlıyor Mezar taşının üzerinde
- Sanat
Olağan biçimi bir sert satranç savaşı, ilkel bir paylaşım dalaşı olan kaba HAYATa karşı koymanın hem en soylu, hem en gelişkin, hem de insana yakışan yolu onu kurallara bağlamaktan; yani yasalardan, onu yumuşatmaktan, kabul edilebilir bir hale getirmekten ve güzelleştirmekten yani SANATtan geçer. Kabalığın yerine nezaketi, in ve mağaralarımızın yerine yaşanabilir konutları, ilkel eğitim yerine çağdaş okulları koymamızın altında da insanlığın güzel arayışının hiç bitmediğini görürüz. Böyle baktığınızda günümüz siyasetinin taraftar toplama adına seçkinlerin uğraşı diyerek ötekileştirdiği SANAT'ın gerçekte bütün insanlığın ortak paydası olduğunu görürüz. Kim bir bayrama yeni bir ayakkabıyla uyanmanın hazzını unutabilir ki... O hayatı güzelleştirmeye verilen artı bir emek değil midir? Özetlersek, başlangıçta bir edebiyatta ve resim de görülen sonradan yaşamımızın her alanında, müzikten, sinemaya... hayatı güzelleştirme gayreti olan SANATsal paylaşımlar bu sayfamızda yer alıyor.
- Bir Toplumsal Direnişin Destanı: Köroğlu
“Benden selam olsun Bolu Beyi’ne Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır Ok gıcırtısından kalkan sesinden Dağlar seda verip seslenmelidir” Türkülerimizin yozlaştırıldığı bir dönemde beslendiği halk kültürüne sesi ve sazıyla, araştırmalarıyla büyük katkı yapmış olan Ruhi Su, Köroğlu adlı uzunçalarının kapağına Nejat Birdoğan’ın Köroğlu’yla ilgili yaptığı araştırmanın önsözünü koymuş. Birdoğan’ın Aşık İhsani ile yaptığı sohbetle başlayan ilgisi bir kitabın ortaya çıkmasını sağlamış: “Köroğlu Bir Toplumsal Direnişin Destanı”. 16 yüzyıldan günümüze ulaşarak ilk kez 1834 yılında yazıya geçen Rumeli ve Azerbaycan’a kadar yayılmış destandaki Köroğlu, buralarda yaşayan kardeş halkların eşitlik ve adalet isteyen ortak kahramanıdır… Köroğlu’nun babası Koca Ali, uzun yıllardır Hasan Han’a ait atların bakımını yapan bir seyisti. Bütün ömrünü onun kapısında çürütmüş saçı sakalı onun kapısında ağarmıştı. Her sabah tan ağarır ağarmaz Koca Ali, Hasan Han’ın atlarını otlatmaya götürür, bütün gün bakımını yapar, geceye yakın bir zamanda da geri döndürürdü. Dağlarda taşlarda, ıssız yabanda Koca Ali’nin ayağının değmediği yer kalmamıştı. Gene bir gün, Koca Ali, atları bir göle sürüp su kenarında otlamaya bırakmıştı. Atlar otlamaya başlarken Koca Ali de bir taş üzerine çömelip oturmuştu. Tanyeri de yeni yeni ağarır. Koca Seyis bir de bakar ki gölden iki aygır at çıkar. Atlar gelip sürüye katılırlar. İki kısrağa yakınlaşıp aştıktan sonra gene dönüp göle girerler ve gözden kaybolurlar. Hemen kalkar, iki kısrağa bakar, gördüklerinden kimseye söz etmemeyi de düşünür. Gel zaman git zaman aygırların kısrakları dölleyişinin üstünden epey bir zaman geçer. Koca Ali aylar, günler sayar. Kısrakları da bu arada gözünün önünden ayırmaz. Vakit yaklaştığında da kısrakları otlatmaya götürmez ve onları tavladan dışarı çıkarmaz. Ve nihayet kısraklar doğurur, yavrular sonunda büyüyüp birer tay olurlar. Birgün Tokat Paşası Hasan Paşa Hasan Han’a konuk olarak gelir. Hasan Han’a hoşbeş arasında “Hasan Han duydum ki senin gayetle güzel ve cins atların varmış, gel bunlardan bana iki tane aygırlık at ver” der. Hasan Han hemen “gözümüste” deyip seyisi çağırır. Seyis Koca Ali’ye “yarın sürüyü ota götürme, Paşa için at seçeceğim” der. Hasan Han bu sözleri söyler söylemez Koca Ali’nin aklına hemen o iki tay gelir. Bey’inin başını daha yüce etmek için sabah erkenden iki tayı çıkarıp halkala bağlar, kendisi de geri kalan atları alıp otlatmaya götürür. Biraz sonra Hasan Han, Paşa yanında atların bağlandıkları yere gelirler. Paşa bakar ki halkalda iki uzun orta aygır ve zayıfça at bağlanmış “herhalde bana verecekleri atlar bunlar olacak” deyip güler. Sonra da “Hasan han bana demişlerdi ki senin iyi cins aygırlık atların var, bunlar da nedir? İş böyle atlara kaldıysa bende çok vardır” der. Paşanın bu sözleri Hasan Han’a dokunur. Koca Ali’yi hemen yanına çağırtıp “hey ahmak Koca ben sana sürüyü otlağa götürme, at seçeceğim dememiş miydim, niye ota götürdün?” diye sorar. Koca Ali “Han sağ olsun, ben koca bir seyisim, sürüdeki atların hepsini avucumun içi gibi tanırım, sen bunların böyle oluşlarına bakma, eğer başının yücelmesini istersen Paşa’ya bunları ver” der. Seyis’in böyle büyük konuşması Han’ı kızdırır. Sinirlenerek “benim yılkımda dünyanın dilinde dolaşan cins atlar varken bu uyuzları Paşa konağına gönderip beni rezil etmekten maksadın nedir” diyerek bağırır. Seyiste bunun üzerine “Han sağ olsun ne maksadım olacak? Benim maksadım; Paşa’nın yanında senin şanının yücelmesidir. Sen de bilirsin ki ben atları iyi tanırım. Senin atlarının arasında bunlardan daha iyi at yoktur. Bütün dünyayı gezsen de gene bunlar gibi at bulamazsın” diye yanıt verir. Bu sözler Hasan Han’ı çileden çıkarır, “Artık bilmiyorum, bir saate kadar yerde de olsa gökte de olsa nereden bulursan bul, hem benim hem de Paşa’nın şanına yakışan iki at getir, Aygırlar bir saate geldi, geldi. Gelmezse başına geleni sen düşün.” der. Koca Ali “Öyleyse Han izin ver Paşa için at seçmeye başka adam gitsin. Sürüde bu atların eşi yoktur, ben de bu atların yerine başka bir at seçemem. Benim seyis adıma yakışmaz” diye karşılık verir. Bu sözler Han’ı iyice sinirlendirir. Cellatlarını çağırıp başının vurulmasını emreder. Koca Ali’ye kızan Paşa da “Hasan Han görüyorum ki senin seyisin bu atları çok övüp çok güvenir, belki o haklı, gelsen bu işi şöyle et, her ata onun bir gözünü paha biç” der. Paşanın bu sözleri Hasan Han’ın aklına yatar. Hemen cellada emrederek Koca Ali’nin gözlerini oydurur. Koca Ali, bu esnada ne inler ne de bir ses çıkarır. Bir kere bile af dilemez. Öyle ki cellat işini bitirdikten sonra ayağa kalkarak; “Hasan Han, dünyada her şeyden üstün olan şey gözdür. Sen beni onlardan ettin. Ben senin kapında can çürütmüşüm, yılan gibi kabir koymuşum, saç sakal ağartmışım. Sen bunların kıymetini bilemedin. Ancak ayıbı yoktur, sen bir paşanın sözüyle beni kör ettin, benim kısmetim buymuş. Sen ki benim gözlerimi bu tayların bedeli olarak aldın, hiç olmazsa sözünün ağası ol, tayları bana ver” der. Hasan Han, tayların birini bir koluna diğerini bir koluna bağladığı Koca Seyis’i kapısından kovar. Kör Ali taylarla birlikte acı çeke çeke köyüne döner. Köylüler seyisin başına toplanırlar. Babasının başına gelenleri oğlu Ruşen de duyar. Ruşen, 15- 16 yaşlarında yeniyetme civan bir delikanlıdır. Ama öyle güçlüdür ki ağacı tutsa kökünden, öküze boynuzundan yapışsa yerinden kaldıran bir yiğittir. Babasını bu halde görünce telaşla sorar: “Baba, sana ne oldu, seni bu hale kim koydu?”. Koca Ali, hali, hikayeyi bir bir oğluna anlatır. Ruşen kızgın, ayağa fırlayarak “oğlun senin acılarını yerde koymaz baba, şimdi Hasan Han dayansın benim önümde, bakalım nasıl dayanacak” der. Köyün delikanlıları da Ruşen’e arka verip kalkarlar. Kör Ali durumu görünce Ruşen’i yanına çağırtıp oturtur. Elini omzuna koyar; “Hele öçleşmenin zamanı değildir oğul, zamanını ben sana söylerim. Şimdi söyleyeceklerime kulak ver. Benim gözlerim bu tayların üzerinde gitti, öcümde bu tayların üzerinde alınmalıdır. Bu tayları ben sana emanet ettim. Bunlar gördüğün diğer taylara benzemezler, derya atından döl buldular. Sen, şimdi büyük bir tavla yap, bu tavlanın hiçbir yerinden ışığa benzer nesne girmesin. Taylar tam kırk gün bu tavlada kalacaklar. Bu kırk günün içerisinde taylar ne bir bayır, ne bir çayır görecekler. Ne de bir insan gözü tayları görmeyecek” der. Bunun üzerine Ruşen “peki Atam Can, ben bu kırk gün içinde böyle olursa, bunları nasıl yemleyip nasıl savuracağım?” diye sorar. Koca Ali de oğluna “Sen her tay için tavlada kırk gözlü bir yemlik yapacaksın. Atların yemini samanını bu gözlere dolduracaksın. Köyün üstündeki Zümrüt Bulağından tavlalara birer ark açacaksın. Birer küçük havuzla da taylar sularını içecekler. Sen şimdi git. Tavlaları yapıncaya kadar tayları bir yere bağla” der. Ruşen babasını rahatlatır. Sonra tavlayı babasının dediği gibi yapmaya başlar, tavla biter. Koca Ali gelip eliyle yemlikleri, havuzları yoklar. Tamam olduğunu görür. Sonra da oğluna “güzel, şimdi sen yemlikleri doldur. Suyu da ahırlara bağla. Bak, gene söylüyorum. Tavlalara ne bir ışık, ne de bir insan gözü düşmeyecek” diye söyler. Ruşen babasının dediği gibi yemlikleri doldurur. Suyu arklardan tavlaya bağlar. Atları içeri çekip, tavlanın kapısını da sıkı sıkıya kapatır. Her tarafı sağlamlaştırıp dışarı çıkar. Aradan tam 38 gün geçer. Atasözü de der ya “insan sabırsız olur” Ruşen 38 günü zor bitirir. 39. gün ne yaptıysa kendine dizgin vuramaz. Sanki birisi yüreğine girmiş “hey!” diyordu. Kırk günde başa gelen otuz dokuz günde de başa gelir. Yürü git, bir atlara bak. Sonunda Ruşen dayanamaz. Gelip tavlanın üstüne çıkar. Ufacık bir delik delip içeriye bakar. Önce gözlerine inanamaz. Sağ bölmedeki atın omuzlarında, iki tane kanat vardır. Kanatlar alev gibi yanıp ,altın gibi parlamaktadırlar. Bu defa sol taraftaki ata bakar. Baktı ki bu atın kanatları yoktur. Gözlerini yine sağ taraftaki ata çevirir. Bu defa kanatların yavaş yavaş söndüğünü görür. Yaptığına pişman olur. Hemen deliği örtmeye çalışır. Ancak ne fayda, iş işten geçmiştir. Kanatlar yavaş yavaş eriyip ağırda yok olmuşlardır. Ruşen ellerini başına dizine vurur. Ancak olan olmuştur. Deliği örtüp geri döner. Babasına hiçbir şey söylemez. Derken o gün gelir, kırkıncı gün. Koca Ali oğlunu yanına çağırarak “oğul gel, beni atların yanına götür” der. Ruşen babasının elinden tutup tavlaya götürür. Koca Yılkıcı, önce sağ taraftaki atın yanına varır. Elini atın boynundan tutup sağrısına kadar çeker, “oğul, bu atlara insan gözü bakmış” der. Ruşen önce inkar eder “baba, sen ne diyorsun” der. Koca Ali tekrarlar “Oğul gel benden olan biteni gizleme, ben sana bu atlara insan gözü değmiş diyorum. Bu atların kanatları olmalı. Ne oldu, doğrusunu söyle”. Ruşen olan biteni babasına anlatır. Koca Ali, “oğul sabırsızlık daima zarar verir. Sen sabırsızlığının cezasını çekiyorsun. Ama üzülme olan oldu” der. Sonra da sol yandaki ata yaklaşır. Bu at uzun ayaklı, çekme sağrılı, nazik, ortalı bir at olmuştur. Koca Yılkıcı yanına yaklaşınca at şaha kalkar, ona saldırmak ister. Fakat Koca Ali ona bağırınca onu tanır ve sakinleşir. Koca Ali bu atın da tımarını yapar. Sonra da oğluna “oğul bir süre bu atları bayıra çıkarmak olmaz. Ama kapısını bağlamakta gerekmez. Her gün gelir kendin yemlersin, sularsın” der. Ruşen babasını eve götürür. Kendisi de tarlaya döner. Atlara gözkulak olmaya başlar. Aradan günler geçer. Bir gün babası gene sorar, “oğul atlar nasıl, nasıl yiyorlar?”. Ruşen “Baba sağ taraftaki at değirmen gibi öğütmekte. Arpa, saman yetiştirmek zor. Sol taraftaki at da iyi. Ama daha az yiyor. Genç ve dinçliğine de iyi. Sağ taraftaki ise kızgın bir deve gibi oynayıp duruyor” der. Koca Seyis, oğluyla birlikte tavlaya gelir. Atları yoklar, “Oğul, atlar daha da büyüdü, binilme zamanları geldi. Önce buna sonra da öbürüne bin, yeni sulanmış balçığa gir, oradan dikenlere vur. Sonra da yalçın kayalara sür” diye söyler. Ruşen babasının dediği gibi önce sağ taraftaki ata biner. Yeni sulanmış şumlu balçığa dalar, yıldırım gibi de geri döner ve seyisin yanına gelir. Eski kurt, atın burnunu tutar. At öksürmez. Sonra da kalbine kulak verir. Bakar ki yürekte de ses seda yoktur. Sonra tırnaklarını yoklar, bir ufacık balçık bulamaz. Ruşen bu kez diğer ata biner. Aynı sınaklardan geçirir. Babasının yanına getirir. Koca Ali onun da burnunu sıkar, yüreğini yoklar, tırnaklarına dokunur. Bu at da öksürmez, yüreği dövünmez. Ancak tırnaklarının birinde bir parça çamur görünür. Ruşen bu defa birinci ata binip, kara dikenliğe sürer. Yıldırım gibi süzülür, gelir koca yılkıcının yanında durur. Koca Yılkıcı, onun karnını, baldırını yoklar. Hiçbir diken izine rastlanmaz. Öbür at da dikenlik sınağından yenik çıkmaz. Ancak arka ayaklarından birinde bir parça diken izi vardır. Ruşen sonra ilk atı kayalıklara vurur. Koca Seyis’in yanına döndüğünde Koca Seyis atın ön ayaklarını tutar ve sıkar. Ama at ne tiksinip ne geriler. Şimdi sıra ikinci atındır. Ruşen bu ata da binip taşlıktan aşağı bırakır. At taşlardan aşağı süzülüp iner. Koca Ali oğluna “Oğul Ruşen, birinci at sınaklardan çok güzel çıktı. İkinci at da fena çıkmadı. Ama birinci ata yenişemez. Bu atın eşi benzeri bu yeryüzünde bulunamaz. Birinci atın adını Kırat koydum. Seferlere, kaleler fethetmeye gidersen Kırat’a binersin. Kırat seni ölümlerden kurtaracaktır. Onun kadrini iyi bil. Şimdi atlar büyüdü. Hasan Han’dan öç alma zamanı geldi. Haydi git, atları eğerle. Gidip Hasan Han’dan hesabımızı soralım” der. Ruşen çocukluğunda bir gün çayırda oynarken yerden bir taş bulmuştur. Taş küçüktür ama hem çok ağır hem de ışıltılıdır. Gözleri kamaştırır. Ruşen taşı yerden kaldırıp bir buzağıya atar, taş buzağıya değmez ama ışıltısı ve ateşi buzağıyı yıkıp öldürür. Ruşen dönüşte olan biteni babasına anlatır. Koca Ali oğluna “Oğul git sahibini bul. Buzağının parasını öde. O taşı da bul, bana getir” der. Ruşen gider, önce buzağının sahibini bulur, parasını verir. Sonra da taşı bulup babasına getirir. Koca Ali taşın o tarafına bakar, bu tarafına bakar. Bakar ki taş gökten düşmüş bir yıldırım parçası gibidir. Koca Ali bu taştan delici bir şey olan biz yaptırmayı düşünür. Ertesi gün erkenden Ruşen’den gizli taşı alıp bir ustanın yanına gelir “usta bu taşın bir parçasından bana bir biz yap” der. Usta bir taşa bir de Koca seyise bakar “Koca Ali sen dünya görmüş adamsın. Taştan da biz olur mu?” diye sorar. Uzun bir konuşmadan sonra Koca Ali ustayı kandırıp razı eder. Usta taşı dövdükçe taş adeta mum olur. Koca Ali’ye bir biz yapıp verir. Ali, ustaya emeğinin karşılığını verdikten sonra taşın geri kalan kısmını bir mısri kılıç yapan başka bir ustanın yanına gelir “usta bu taştan bana bir kılıç yap” der. Bu usta öbürkünden de suratsızdır. Ama o da çok geçmeden razı olur. Yedi gün içinde bir kılıç yapar. Koca Ali gelip almadan usta kılıca bir bakar. Kılıçta ne kılıçtır ama gün gibi yanıp ay gibi ışık salmaktadır. Ustanın kılıçta gözü kalır. Teslim günü geldiğinde Koca Seyis’e ayrı bir kılıç verir. Ancak Ali işi sağlam tutmuştur. Cebindeki bizi çıkarıp kılıca dayar. Biz kılıcı ortasından delip geçer. Usta bakar ki Seyis’i kandıramayacak çaresiz kılıcı ona verir. Koca Seyis kılıcı alıp evine gelir. Ancak Ruşen’e birşey söylemez. Ruşen Kırat’ı hem Dürat’ı eğerleyip yedeğinde gelir. Ali eve girer. Kılıcı gizlediği yerden alıp Ruşen’e verir. Sonra da “Oğul, al bu kılıcı beline bağla. Bu kılıç gördüğün kılıçlara benzemez. Bu kılıca yıldırım kılıç derler. Bu kılıcın önünde hiçbir şey dayanmaz. Bu kılıçla sen hak yiyen hanlara, beylere, paşalara kan yutturacaksın. Bu kılıçla hainler, zalimler senden aman dileyecekler. Bu kılıçla sen kaleler yıkıp, setler dağıtacaksın. Ama bunun yıldırım kılıç olduğunu kimse bilmesin. Bundan sonra bunun adına mısri kılıç dersin. Kırat’ın sırtında belinde bu kılıç varken hiçbir düşman sana karşı koyamayacaktır” der. Ruşen kılıcı babasından alıp beline bağlar. Koca Ali Dürat’a, Ruşen’de Kırat’a binip yola düşerler. Az gidip uz giderler. Sonunda gelip Hasan Han’ın kapısına dayanırlar. Hasan Han’ı dışarı çağırırlar. Hasan Han dışarı çıkar. Bakar ki Kör Ali uzun yeleli dev cüsseli bir ata binmiş . Bakar ki Koca Seyis’in oğlu da öyle bir ata binmiş, binmiş ki yelin gözü bile böyle bir at görmemiş. Koca Ali “Hasan Han, bu atlar senin beğenmediğin o çapaklı kulunlardır. Sen bunlara karşılık benim gözlerimi çıkardın. Ben sana iyilik etmek istedim. Sen anlamadın. Beni gün ışığına hasret bıraktın. Şimdi senden karşılığını almaya geldim Elinden geleni ardına koyarsan namertsin” der. Koca Ali’nin bu sözleri Hasan Han’ı sinirlendirir. Kılıç çekip Kör Ali’ye saldırır. Ruşen de Kırat’ı Hasan Han’ın üzerine sürer. Yıldırımdan yapılmış mısri kılıcın gökte parlamasıyla Hasan Han’ın boynunun yere düşmesi bir olur. Sesi feryadı karışır. Hasan Han’ın askerleri Ruşen’in üstüne yürürler. Ruşen karşı koyar. Bir yandan Dürat bir yandan mısri kılıç ile adamların ön tarafını darmadağın ederler. Ancak askerin ardı arkası kesilmez. Bölük bölük ardına gelirler. Karınca sürüsü gibidirler. Koca Ali bunu anlayıp “Oğul bu kadar adamla sen tek başına başa çıkamazsın, sonunda ya ölü ya diri tutarlar. Sür atları kendimizi buradan kurtaralım” der. Ruşen babasının sözüne bakmaz. Gene vurur. Baş keser, kol kırar. Merdi merdane cenk eder. Ancak kör babasının ele geçmesinden korkarak çaresiz dövüşten el çeker. Babası ile atları sürüp çöle doğru giderler. Hasan Han’ın bazı askerleri de onların peşine düşer. Ruşen atının başını çevirip geri baktığında bir sürü atlının yıldırım gibi üzerlerine geldiğini görür. Babası Kör Ali’ye “baba bir tabur atlı ha yetti ha yetecek” der. Bunun üzerine Kör Ali, Ruşen’e atları balçığa doğru sürmesini söyler. Ruşen atları balçığa sürer. Kırat ve Dürat yıldırım gibi balçığı yarıp geçerler. Askerlerin atları ise balçığa saplanıp kalırlar. Ruşen bakar ki bir sürü kara atlı daha üzerlerine gelmektedir. Koca Seyis’e bu sefer “baba bir sürü kara atlı da yetti ha yetecektir” der. Koca Seyis de oğluna atları dikenlere çevirmesini söyler. Askerlerin hiçbiri dikenlikten çıkamaz. Atlarının hepsi baldırlarından kana bulanıp kalırlar. Dürat’la Kırat ise dikenliği çimen gibi aşıp geçerler. Ruşen’le Koca Ali bir süre daha giderler. Ruşen bir daha döner bakar ki yine bir bölük atlı peşlerinden gelmektedir. Babasına sorar “baba bir bölük atlı ha geldi ha geliyor. Koca Seyis “korkma atların ağzını taşlığa sür” der. Ruşen atları taşlığa sürer. Askerlerin atları sarp kayalıklara çıkamazlar. Kırat ile Dürat ise yırtıcı bir kuş gibi süzülüp kayaların arkasında gözden kaybolurlar. Baba-Oğul akşam üstü bir çay kenarına gelirler. Kör Ali oğluna burası nasıl bir yerdir diye sorar. Ruşen Koca Yılkıcıya “burada yurt tutalım, ağaçlıklı otlu bir yerdir, ortasından da çay geçiyor” der. Koca Yılkıcı “burada yurt tutmak olmaz, eşkıyalar basar, zorba hanlar, paşalar kötülük eder” der. Geceyi orda geçirip sabah yola koyulurlar. Az gidip uz giderler. Akşamüstü konaklayacak bir yere gelirler. Kör Ali yine sorar “burası nasıl bir yerdir?”. Ruşen “burası uçsuz bucaksız bir yeşilliktir, burada yurt tutalım” der. Koca Yılkıcı bu defa da “burada da yer tutmak olmaz, orada atlanan buraya da iner, kervanların ayakları altında kalırız” der. Geceyi orada geçirip yine yola düşerler. Bir yüce dağın kıyısına gelirler. Kör Ali oğluna yine sorar “burası nasıl bir yerdir”. Ruşen “her tarafı kayalık, her yanı sisli, dumanlı bir dağdır” der. Bunun üzerine Koca Seyis “Tamam oğul buraları iyi tanırım. Burası Çamlıbel’dir. Burada kendimize bir konak, atlarımıza da bir yer yapalım” der. Ruşen kendilerine kale gibi bir konak, atlarına da bir tavla yapar. Çamlıbel’e yerleşirler. Burada yaşamaya başlarlar. Günlerden bir gün Koca Ali Ruşen’i yanına çağırıp şunları der: “Oğul, buradaki dağların birinde bir küt pınar vardır. Adına Koşabulak derler. Yedi yıldan yedi yıla bir akşam doğu tarafından bir yıldız, batı tarafından bir yıldız doğar. Bu yıldızlar gelip göğün ortasına doluşurlar. Onlar doluşuncaya kadar Koşabulağa gökten ışık yağar. Bulak köpüklenip coşar. Her kim Koşabulağın o köpüğünde yıkanırsa kuvvetlenir. Dünyada eşi ve benzeri bulunmaz. Her kim o sudan içerse sesi güçlenir. Çok yiğitler, şehzadeler bu köpük için geldiler ama hiçbirinin bahtı yar olmadı. Şimdi yedi yıl tamam olmak üzere, zamanı geldi. Git ara, Koşabulağı bul. Dediklerimi yap, ancak köpüğünden bir kapta doldurup bana getir”. Ruşen gider, akşam olur. Üstünden epey zaman geçer, baktı ki doğudan bir yıldız, batıdan da bir yıldız doğar. Yıldızlar buluşunca Koşabulak taşar. Ak köpükler adam boyunca olur. Ruşen köpükten bir tas doldurup başına döker. Bir tas da doldurup içer. Babasına da bir tas doldurmak ister. Baktı ki bulakta ne bir köpük var ne bir şey. Yalnız duru bir su akar. Elini başına vurur. Ama neye yarayacak? Tası alıp bin pişman geri döner. Olanları babasına anlatır. Kör Ali ah çekip “oğul benim gözlerimin dermanı o köpükteydi, o da ele gelmedi” der. Ruşen’in üzüldüğünü görünce de oğluna şunları söyler “Oğul eza çekmekten bir şey çıkmaz. Geçene geçti derler. Demek ki bir daha seni görmek bana kısmet değilmiş. Şimdi benim ömrüm tamamdır. Kulak ver, sana bir çift sözüm var oğul, ay geçer, yıl dolanır. Senin adın doğudan batıya dillenir. O köpükten senin kollarına kuvvet, kendine de aşıklık verildi. Sesine güç gelecek. Hak yiyenler, zulüm edenler, çalanlar bey de olsa, paşa da olsa senin adını duyunca korkudan diz çökecekler. Sen Kırat’ın sırtında, mısri kılıçta senin belinde olduktan sonra Çamlıbel'de kimse seninle başa çıkamaz. Ancak bu ellerde bir belalı kaçak vardır. Adına Deli Hasan derler. Kendini ondan sakın. Git oğlum senin adın Köroğlu olsun”. Seyis Koca Ali vaziyetini bitirip ömrünü oğlu Köroğlu Ruşen’e bağışlar. Köroğlu da babasını Koşabulak'ın yanına gömer. O günden sonra da Çenlibel (Çamlıbel) Köroğlu’nun yurdu olur. Temel Kaynak: Köroğlu Bir Toplumsal Direnişin Destanı, Nejat Birdoğan, Kaynak Yayınları 1996.
- Bilinmeyen Sanatçı
Gökyüzüne yıldız çizme vaktiydi. O karanlık geceyi aydınlatmak için ellerini hissetmeyinceye, gözleri parlaklığı verinceye, sabahı getiren evrenin ihanet yanını hesaplayıncaya kadar çalışacaktı. Ben de Amali’anın sesinden Fado dinleyerek bu sanatçıya şiirler yazacaktım. Sınırlı zamanda, sınırsız düşlere teslim olmak kadar güzeli yoktur… Güneşi aratmayan bir aydınlık vardı gözlerinde. Sanki her sabah doğan güneş onun gözleriydi. Ve bu sırrı, bir o, bir de tanrı biliyordu! Saklanması gereken bazı gerçekler vardır, söylenirse güzelliği yağmalanacak. İşte belki de bu yüzden karşımızdaki güzelliklerin derinliklerine inemememiz. Yasakların ardında hep aşk vardır. Eğer ki bu aşk’a dokunacak olursak, yok olmanın zengin boşluğunda sallanır dururuz. Çeşitli buluşlar sunarken hayat aklımıza, aslında o hep kaybettiklerimizin başka bir şekilde dönüşlerinden ibarettir yaşamımız. Büyük bir yanlış gibi dursa da bu dönüşüm, irdelendiğinde olması gerekenin olmasından daha doğal gözükmeyecektir. Tabi bu yanını sevmeyen ruhlara bir tas şarap sunacak cennetlerde bulunabilir. Çünkü düş bahçeleri insanların aklını aldığı muhteşemliklerle doludur ve insanlar hiçbir zaman bu bahçeden çıkmak istemezler. Hayaller sonunda bedenimizin bizi terk etmesi, anahtarını dünyada unutacağımız cennetin kapısında kaldığımızda çokta üzmemelidir! Çünkü tanrı; dünya ve cennet arasında kalan kullarına beden sunmaktan memnundur. Hayal biterse inançta biter. İşte o noktada ne başlar, bekleyip göreceğiz… Bir yıldız daha… Sanatçı kendini gökyüzüne adamış bir melek kadar büyüleyici. Ben ona yazdığım şiirleri okuma heyecanıyla donanmış, donanması yakılmış bir ordunun sessiz bakışlarla bekleyişi gibi bekliyorum bir sonraki gelecek anı. Bütün anları unutuyor böyle bir gecede insan. Kutsal bir kitaptan okuyor sanki Amalia… kavuruyor içimdeki acıları. Titriyor ellerim kaleme sarılmış. Yüreğim tanrının ellerinde bir kuş gibi çaresiz. Konuşmak böyle bir anda, günah! İzlemenin ve dinlemenin damarlarımdaki dolaşımı durdurduğunu düşünüyorum. Sanki yaşamıyorum. Bu sanatçı çok öncelerde yaşamış bir şamanın ruhunu taşıyor… Ateşi gözlerinde saklayıp, sırrına eriştirmiyor. Karanlığı hissettiğinde, Meryem kutsallığında yıldız doğuruyor. Büyük bir “kam” yollamış tanrı… Sırrı gözlerinde, aşkı gecede saklı. İnsan gözleriyle görmeden inanmıyor, görse de inanmıyor. Bütün doğrular değiştirilebilir ve inandırılabilir bir gerçekliğe bürünmüş. Gece siyah bir kurt gibi koşarken sabaha, parlak yıldızların maviye gömülüşünü görmek, Heraklit’in “her şey akar” felsefesini bir kez daha yaşamak, Amalia’ nın susması, sanatçının gökyüzünden inmesi, bunların hepsi okunan bir yazı gibi devam ederken gözlerimin önünde, birden yükselen bir yıldız oluyorum dağların ardından. Doğunun sırtından. Tanrının kollarından. Aklım, bedenim, her şeyimle sanatçının gözlerindeyim. Ve sonra parlaklığın gözlerimi aldığı bir sırada uykudan uyanır gibi uyanıyorum yeryüzünün herhangi bir toprağında. Yanımda durmuş; bak diyor, güneşe bak! Ben şaşkınlığın en yüksek noktasında güneşe bakarken, kulaklarımda fısıldayan bir ses: -Affet, saçlarının kızıllığından çaldım biraz affet… diyor. Uzunca bir suskunlukla devam ediyor bu an… Dünya getirmesin kendime diye dua ediyorum içimden. Tekrar onun gözlerine bakmak korkutuyor beni, öylece kırlar içinde kalmış, konuşmasını bekliyorum sanatçının.. Derken ellerimi ellerinin arasına alıyor. Ve sonra ellerimin arasına beyaz zambakları bırakıyor usulca. Bu mutluluk sığmıyor artık yüreğime. İnsan mutluluktan ölür dedirtiyor. Ve gözlerinde buluyorum gözlerimi… -Bana gece yazdığın şiiri oku diyor dudakları.. Dudakları, aşk’ın bir parçası. Yüzünün aydınlığında okuyorum şiiri, dünyaya okur gibi: Bütün dinlerin en kutsalını buldum. Nehirler dolusu aşkla doldum. Cenneti sundun yıldızlarla Tanrıyı hissettim varlığınla. Bir gece değildi bu kayboluş Bin bir geceye bedel bir varoluş. Sevişirken yıldızlar seninle Fado çalıyordu göklerde. Başka bir zamanda, başka bir hayatta Kutsandık seninle, bambaşka bir aşkla. Ardından soracaklar seni bana, Yoktur diyeceğim, yoktur böyle bir sanatçı dünyada! -Hayatlarımız aktı birbirine, varsın dünya dursun yerinde. Sen gel benimle, gel ve sadece izle! - İstesemde kaçamam bundan, tanrı bağladı artık kaderlerimizi. -Zambaklar gibi beyaz bir yolculuk… Gel benimle! Dedi; dudakları dudaklarımla birleşti… İşte aşk, o sabah yeryüzüne indi. * maviADA ANILAR, OLİMPOS DERGİSİ 2010 BAHAR
- Konçinalar
Jolly Jockerler bir yana, destenin en itibarlı kâğıtları, bilindiği gibi, Beyler yani Aslar oluyor. Ayıp değil ya, ben Aslardan oldum bittim hoşlanmam. Belki kendim hiçbir zaman As olamadığım, As olamayacağım için. Kabul etmeli ki, onların dördünde de bir kral havası, bir padişah cakası vardır. Hele bazı takımlarda bunları daha da bir şatafatlı resmederler. Karamaça beyinde meşum bir şeyler sezilir. Onun sarayında herhâlde birtakım karanlık dalavereler dönüyor, gece, mahzenlerinde, bir sürü kelleler uçuyor olmalıdır. İspati beyini ben bir Bizans prensine benzetirim. Bunlara kıyasla, Kupa beyi daha bir bizden gibidir. Kupa beyi herhâlde Osmanlı hanedanına mensup olmalı. Karo beyine gelince, bakınız, o bir Selçuk sultanıdır. Çelebi, zarif, nazik... Aksi gibi, Tekel damgasını da hep onun üstüne vururlar. Buna rağmen öylesine asil ve kibar bir havası vardır ki, bu damga bile onu çirkinleştirmez, inadına daha bir açar, daha bir sevimli yapar. Öyle ki, damgası olmayan bir Karo beyi görsek, bayağı yadırgar, bir eksiklik duyarız. Resimli kâğıtlar içinde kanım en çok Kupa kızına kaynar. Kupa kızı, etine dolgun, duru beyaz, hanım hanımcık bir tazedir. Üniversiteyi filân bir kalem geçin, güç hâl ile bitirdiği ortadan sonra, liseyi bile okuyamamıştır. Olsa olsa, sanat enstitüsü mezunudur. Herkesin okumaya merakı olmaz, buncağızın da başka marifetleri var: Dikişle nakışın her türlüsü, örgü işlerinin daniskası... Eteği belinde, bütün evi o çeviriyor. Yeni yetişirken mahalledeki oğlanlarla mektup alıp verdiği olmuş gerçi. Cahillik işte. Hoş görmeli. Ama evlenince eşi bulunmaz bir hayat arkadaşı olacaktır. Buna eminim. Bir kere kocasına ukalâ ukalâ karşılık vermez. Sonra bu cins kadınlar çocuklarına da düşkün olurlar. Daha ne? Onunla evlendiğiniz takdirde, kaynınız Kupa oğlu olacaktır ki, Allah için, uslu akıllı, yumuşak başlı, kendi hâlinde bir çocuktur. Babaları Kupa papazına gelince, sizden iyi olmasın, pek babacan, pek cana yakın bir adamdır. Hoş fıkralar anlatıp göbeğini hoplata hoplata güler. Daha coşarsa, küt küt karşısındakinin sırtına vurur. Evde teklif tekellüf hak getire... Sen de sen, ben de ben. Candan insanlardır vesselâm. Öyle bir aileye damat girmek isterim. İspati kızına gelince, bakın ondan her türlü sinsilik umulur. Siz onun öyle sakin ve masum göründüğüne bakmayın, o ne hinoğlu hindir o, o ne içinden pazarlıklı aşüftedir o... iskambilin üstünde gördüğünüz onun bayramlık resmi. O, bir masum bâkire pozunu, fotoğrafçıda resim çektirirken bir, bir de pazarları kiliseye giderken takınır. Şöyle kulağınızı verin de bir dinleyin mahalleyi. Maçanın oğlu ile sinema localarında, plaj kabinelerinde yapmadığı kalmamış. Hâl böyle iken, yine de bilmeyenlere karşı kendini dirhem dirhem satar. İspatinin oğlu ablasının kirli çamaşırlarını herkesten iyi bilir, bilir ama gel gör ki ablası da onun kumar borçlarını öder, evden şunu bunu götürüp satışını gizler. Babaları da zaten itin biri. Bu yaşa gelmiş hâlâ sefili, kumarbaz, bir gün olsun ayık gezdiği görülmemiş. Tencere dibin kara hikâyesi, kimin kime ne derneğe hakkı var. Karolara gelince, onlar kişizade, görmüş geçirmiş bir ailedir. Bakmayın şimdi biraz düştüklerine. Babaları hariciyeden emekli. Zannedersem şehbendermiş. Eski usul, mukaffa ve musanna bir İstanbul Türkçesi konuşur. Kızları, nörsler, matmazellerle, el bebek gül bebek büyütüldü. Beş senedir İngiliz Filolojisi'ne gidiyor, bitiremedi. Bitiremez de elbet. Allah'ın günü kantinde ha ha ha, hi hi hi, akşam üstü de oğlanlarla altı buçuk matinesi... Erkek kardeşini sorarsanız, al onu vur ona. Karonun oğlu da, hoppala paşam, hoppala beyim dadılar tayalarla şımartılmış, kuş sütüyle beslenmiş, beyaz, tüysüz, oğlandan çok kıza yakın, tasvir gibi bir civan. En iyi mekteplere verdiler, okumadı. Günahı boynuna, birtakım uygunsuz, nıeymenetsiz heriflerle geziyormuş. Allah bilir, eroin de çekiyordur. Gözlerinin her daim mahmur bakışını ben de pek hayra yoramıyorum. Öyle efendi babanın çocuğu böyle soysuz çıksın, yazık, çok yazık... Maçalar bir Ermeni ailesidir. Gedikpaşa'da oturuyorlar. Peder koyu bir Katolik papazı. Bas bariton, tumturaklı bir sesi vardır. Oğlu Mahmutpaşa'da bir tuhafiye mağazası işletiyor. ispati kızı ile maceralarına yukarda az buçuk dokunduk. Ablası Maça kızı, esmer, kara kaşlı, kara gözlü, bazı yerleri muhakkak ki aşırı tüylü, gerçi sıcak, gerçi güzel, ama neme lâzım, duasında niyazında, dini bütün bir tazedir. Belli ki, babasına çekmiş, İstavrozunu bir gün göğsünden eksik etmez. Kardeşinin ispati kızıyla yaptıklarını duysa, utancından yerin dibine geçer. Öylesine kaba sofu ki, malûm günlerde erotik rüyalar gördüğü zaman bile, şuuraltısının kendine oynadığı bu oyuna içerler, sabahleyin alelacele banyo yapıp tövbe istiğfar eder. iyi bir drahoması var. Şimdi genç değil, şöyle kırkını, kırk beşini aşmış, efendiden ağırbaşlı bir kısmet bekliyor. Hayırlısı. * Resimli kâğıtlardan sonra, ilk ağızda, Onlularla Dokuzlular gelir. Onlularla Dokuzlular, resimsiz kâğıtlar içinde önemli oyunlara katılma imtiyazına sahip, başlıca kâğıtlardır. Bundan ötürü de hâllerinde görgüsüzce bir çalım, budalaca bir kurum sezilir. Haydi “Onlular, Asların halktan yetişme vezirleridir.” diyelim. Ya Dokuzlulara ne buyurulur? Bunlar, kendilerini sayıdan bile saymadıkları hâlde yine de oyunlarına alan, oyunlarına alıp onlara öbür resimsiz kâğıtlardan üstün bir değer sağlayan aristokrat kâğıtlara yaranmaktan, siftinmekten hoşlanırlar. Bu hâlleriyle Dokuzluları, efendilerinin önünde yerlere kadar eğilen, ama saray parmaklıkları dışındaki halka tepeden bakan, mabeyinciler veya stile uşaklar makulesinden saymak yanlış olmaz sanırım. Dokuzlular mabeyinci veya stile uşak olursa, Sekizlilerle Yedililere de, el ulaklığı, bahçıvan yamaklığı gibi daha aşağılık işler düşüyor. Bütün bunlardan sonra sıra nihayet Konçinalara gelir. Konçina diye, bilindiği gibi, Altılıdan aşağı kâğıtlara deniyor. Konçinalar, ismi üstünde işte, Konçinadırlar. Geçin Bezik gibi, Poker gibi kibar oyunları, Aşçı İskambili gibi en pespaye oyunlarda bile hiçbir işe yaramaz, üzgün ve küskün, oyunu dışardan seyrederler. Diyeceksiniz ki, Pinakl'da Kanasta'da oyuna alınıyorlar ya... Ben ona oyuna alınmak mı derim. Zavallılar, çıtır kozların at oynattığı meydanlarda habire gelir gider, ayak altında dolaşıp trafiği tıkar, itilip kakılır, muştalanır dururlar. Hâsılı abur cuburdurlar. Böyle oynamaktansa ben yeşil çuhanın üstüne kapanıp yüz üstü uyuklamayı tercih ederim. Konçinalar bu bakımdan iskambillerin paryasıdırlar. Var oluşlarının sebebi sırf öbür kâğıtlara basamak olmak, onların üstün mevkiini sağlamaktır. Alt basamak olmasa üst basamak neye, kime öğünecek? (*) Bakmayın, Maça kızının adı edebiyata kötü geçmiş. Onun kendisine yorulan uğursuz kadın, çok biliniş dul, yuva yıkan vamp-dişi vasıfları ile ilişiği yoktur. İftira, tevatür, hele bizim klâsik Tekel takımlarındaki Maça kızının, İspati kızınınki gibi numaradan değil, gerçekten masum yüzüne bakınca, bana büsbütün hak vereceksiniz.
- Dünya Akşam Ezanında Batacak
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda bende iz bırakan benim de “bir ablam olsaydı" içimde bir ukdedir Anadolu coğrafyası, erkek çocuk, erkek çocuk diye yırtınırken, babamın kız evlat istediğini gün gibi hatırlarım. Anamın ev işleri, tarla takka işlerinin yoğunluğu el işi yapmasına, örgü, dantel yapmasına müsaade etmezdi. Kolay mı, altısı sağ, on doğum yapmak, sonra da mal makırdak, aş diş, temizlik memizlik… her şey ona bakıyordu. Olsa bile zaten öteden beri ince işler, sabır selamet isteyen işler ona göre değildi, “canım çıkıverecek gibi oluyor benim” derdi. Ben de ikide bir ona: “Kazak istiyorum, hem de saç örgüsü” olsun deyip başının etini yiyordum. O da: “İşim gücüm var benim ayının eniği, kazağı ne zaman öreyim ben” deyip geçiştirirdi... O kadar çok söyledim, o kadar çok söyledim ki o da “tamam Emine Halanın kızlarına ördürelim” diyerek sevindirmişti beni. O gece sevincimden uyku girmedi gözüme, benim de bir kazağım olacaktı… Saç örgüsü, örgüler aşağıdan yukarıya doğru çıkacak bir yerde kavuşacak, sonra dallanıp ayrılacak, tekrar yukarıda kavuşacaklardı. Kazağım has koyunyününden örülecek, bembeyaz olacaktı. Kazağımı gören imrenecek, “benim de olsa” deyip iç geçirecekti… Neslihan ablamla, Hüsniye ablam tez çabuk bitirdiler kazağımı, o kadarda güzel örmüşlerdi ki tıpatıp da oturmuştu üstüme. O anki duygularımı anlatmaya sözcükler, sözlükler kifayetsiz kalır. Uçmuştum sevincimden, utanmasam sevincimden ağlardım. Ne derlerdi sonra: “Erkek adam ağlar mı, ne ağlıyorsun karı gibi,” derlerdi. Toplumsal hayatın kaideleri işte bu kadar vicdansızdır. O sırada birden akşam ezanı okunmaya başlamıştı. Beni bir telaştır almıştı ki deme gitsin! Hüsniye ablam: “Ne oldu, neden telaşlandın,” demişti? Neslihan ablam: “Ne oldu, neden telaşlandın,” demişti? “Hiç demiştim, hiç!” “Nasıl hiç demişti, Hüsniye ablam, nasıl hiç” demişti Neslihan ablam! “Hiç hiç…. Hiç işte demiştim!” “Hiçi miçi yok ne oldu” demişlerdi? “Dünya batacak, çabuk olmak lazım” demiştim! “Ne dünyası, ne batması,” demişti Hüsniye ablam? Bu esnada müezzin akşam ezanını hızlı hızlı okuyup bitirmişti. “Söyle ne demişti yine Neslihan ablam?” Ben de: “Hayrettin dünya akşam ezanı sırasında batacak dedi, işte onun için,” demiştim! Çocukluk korkusu arşa çıkmış, kıpkırmızı kesilmiştim, çocukluk işte. Ya şimdi dünya batarsa? Neslihan ablamla, Hüsniye ablam hayatımda ilk kazağı giymeme vesile olmuşlardı. Allah’ın her günü giymiş, bir an bile üstümden çıkarmamıştım. Yatağa bile onunla yatmış, oyun oynamaya onunla gitmiş, bir an bile üstümden çıkarmamıştım. Okula giderken siyah önlüğümün üstünde saç örgülü kazağımı giymiştim. öğretmenim Ali Sami "ne der" diye aldırmadan. Ali Sami öğretmen farklı bir öğretmen profili çizerdi, dayak yok, hakaret yok. Ona güvenerek siyah önlüğümün üstüne saç örgülü kazağımı giyebiliyordum. O da anlamıştır herhalde öğrencisi saç örgülü kazağı ile yaşamıyor, adeta uçuyordu. Saç örgüleri ile kazağım daha bir alımlı olmuş, önümden gideni döndürüp baktırmış, arkamdan geleni, yanımda gidenini gözünü üstümden ayrılmasına izin vermemişti... Benim de bir ablam olsaydı bana ne çok kazak örerdi, çeşit çeşit! Fadime ablamı daha iki yaşında bir kızamık hastalığı alıp gitmiş, babamın dünyasını alt üst etmiş. Anam, babamın Fadime ablamın acısını unutamadığını, uzun yıllar bu acıyı yüreğinin en derininde hissettiğini söylerdi. Anadolu coğrafyasında babaların “erkek evlat, erkek evlat” diye yırtınırken babamın kız evlat istemesi hep ayrıcalıklı gelmiştir bana. Anam, ben bildim bileli, çamaşırlarının, çarşaflarının temiz olmasını, sakız gibi olmasını istemiştir hep. Hemen her çamaşırda çarşafları kazanlarda kaynatır, beyaz olsun diye de suyun içine attığı meşe palamudunun külü ile suyu inceltir sabunun daha çok köpürmesini sağlardı. Bir de çam sorgucu ilave ederdi ki görün siz çamaşırın beyazını, sakız gibi. Beyazlığı, temizliği anlatmak için “sakız gibi” derler ya belki de bu deyim anamın çarşaflarının beyazından dile kazandırılmıştır, kim bilir? Avluya çamaşır kazanı kurulmuş, kirli çamaşırlar tezgâha yığılmış, bir taraftan sabunlanır, öte yandan da kirler, canlı birer mikropmuş gibi tokaçlanırdı, inatçı yağlı kirlerinden arındırılırdı. Anamın, çarşaflar ak pak olsun, sakız gibi olsun diye kaynattığı kazanın içine saç örgülü kazağım da karışmış. Saatlerce kaynayan çarşafların içinde kaynadıkça kaynayan saç örgülü kazağım küçülmüş, bebek kazağına dönmüştü. İlk kazağımı giydiğimde sevincimi anlatmaya kifayetsiz kalan sözcükler, o an da üzüntümü anlatmak için kifayetsiz kalır... 12.12.2019 Bayraklı
- aklımın türküsü
avlar ve avcılar, aynı yangında-aynı yöne kaçmakta ve yanık türküler kanarken, kendimizi yağmalıyoruz ah ki ah! kıtlık mı var? ayrıştık, ötekileştik, ölüyoruz sokağa çıkma yasağında, sokağa çıktık, her zemin çağın vebası-korona kabusu, kiri, bu günah kimin? hasretimiz; “dağlarına bahar gelmiş memleketimin” “dışarıya kapanmak, içeriye açılmaktır” dedi, kafka kahrından ölen, kardelen türkan saylan var, şu rafta “ben de yanılabilirim” demekle başlar, her yeni gün farkındalığın-farkında olmaktır, kötü benlik, kibir, ün kurtubalı ibn-i meynun raksında, endülüst akşamları harman olan ekinleri, yabada savrulan aşkı arıyorum mavisinden, aklımın türküsünü, lorka’dan dinliyorum yoksa sana, sarı kelebeğin nazarı, umuda mı değdi? imkansızlık, umut yaratır mı? herkes-bilime baş eğdi daha çocuktum, yoksuldum, kitap okudum, acıktım yaşadıklarımla beslendim, tanık oldum, sana aşıktım cemre düşünce toprağa-özümde açan bilge çiçeğim manyalı madam kürü ile insanlık anıtına yürüyeceğim iç sevgim dolunay’a, aklımın türküsünü söyleyeceğim dursun özden www.dursunozden.com.tr
- ŞİİR NOTLARI
- 2 - Güneşin ipliğiyle diktiği bürümcüklü fistanını, öpülesi elleriyle katlayıp dağa bıraktı Yolun hüzne bölündüğü dar geçitlerdeyim şimdi, güz kuşlarının dilinde fettan bir anı oldu yaz …
- Avrupa ve Amerikan’ın zorlamasıyla Zoraki Demokrat
Bu başlık, bana da hemen Yakup Kadri’nin “Zoraki Diplomat” kitabını hatırlattı. 1932’de eski Marksist yeni CHP’li birkaç arkadaşıyla kurdukları Kadro dergisi, devlet eliyle zengin yaratma politikasına karşı çıkınca, rejim için sakıncalı görünerek kapatılmış, Yakup Kadri de zoraki diplomat yapılarak Tiran elçiliğine atanmıştır. Zor insana neler yaptırmaz ki? Hiç ilgileri olmadığı halde, devrin ve koşulların gereği demokrat, hatta sosyalist kesilenlere birçok örneği vardır. Zorlayıcı koşullar ortadan kalkınca onlar eski kimliklerine geri dönerler. Son günlerde devletin tepesindekilerin demokrasi ve insan hakları söylemleri neredeyse gözlerimizi yaşartacak! 2002’de Amerika’ya ve Avrupa’ya güven vermek için “muhafazakâr demokrat” olduklarını söylüyorlardı. Üst üste seçim kazandıkça iktidar koltuğunu kendi mülkleri olarak görmeye başladılar. Oradan düşmemek için akla gelmedik şeyler yapıyorlardı ve halen de hızlarını almamış olacaklar ki yapmaya devam ediyorlar. Böylece “demokrasi”nin ruhuna Fatiha okuyalı yıllar oldu. Elde yalnız muhafazakârlık” kaldı. Bu az buz bir muhafazakârlık değildi. İnsanların yaşam alışkanlıklarına üst üste müdahaleler, tutucu taşra kültürünü topluma çeşitli program ve baskılarla kabule zorlamalar, kendilerini İslam’ın temsilcisi ve koruyucusu olarak görmeler… Adalet mekanizmasının AKP’nin disiplin kurulu gibi çalışmaya başlaması… Bu fanatizm İster itemez, dış politikada bir Gâvur-Müslüman dövüşmesine dönüştü. Yabancı sermaye bundan ürktü. Ülkeyi terk etti. Terk etmeye devam ediyor. Türkiye’nin uluslararası finans kuruluşlarında kredisi bitti. Ekonomi dibe vurdu. Hükümet, Suudi Arabistan gibi petrol denizinin üstünde oturan bir ülkenin başında olsaydı, Batılı yatırımcıların Türkiye’den el etek çekmesini dert edinmezdi. Fakat Türkiye yabancı sermayeye, yabancı teknolojiye muhtaçtı. Yeni demokrasi söylemleri, bunun için, inanın yalnız yabancıları tatmin etmek için piyasaya sürüldü. Zoraki demokratlarımız, Allah bilir muhalefetin ne kadar diktatör olduğu, kendilerinin ise demokrasi için kendilerini nasıl paraladıklarını anlatmaya başlayacaklar! Zaten, “diktatörlükten demokrasiye geçiyoruz” demiyorlar. “Demokrasimizi daha da güçlendireceğiz” diyorlar. Hele hâkimlerimizin kimsenin (hatta iktidarın) gözünün yaşına bakmadan adil hüküm vermeleri gibi alışmadığımız demeçler bile işitiyoruz. HUYLU HUYUNDAN VAZGEÇMEZ Huylu huyundan vazgeçmese de, sırf yabancı yatırımcıları Türkiye’ye çekmek için yapılacak bu yeni hukuk ve adalet reformundan halkın payına da bir şey düşer mi? Günümüzün hepimizi can derdine düşüren korona salgınından sonra en çok ilgilendirmesi gereken konusu budur. Yalnız ortada bazıları için bir sorun var: Adalet Yürüyüşü yapılırken “Türkiye en adaletli dönemini yaşıyor” diye hükümetin yanında yer almış olanlar bu hukuk ve adalet reformuna ne diyecekler? Demokrasiyi yöneticiler değil, halk gerçekleştirir. Hiçbir iktidar halktan bir zorlama olmaksızın kendi sultasından vazgeçmez. Onu dize getirecek olan demokrasi mücadelesine atılmış yığınlardır. Hani şu “Toprağa basıp doğruldukları zaman…” Türkiye’de demokrasinin, adaletin, hukukun dibe vurmadığını görmeyen kalmadı. Ne var ki, yoksullar, AKP iktidarının kendilerine sağladığı bazı ekonomik avantajların devam edeceği hayaliyle bu kötü gidişe katlanıyorlar. Kentli okumuş muhalifler ise ne yazık ki ipin ucunu bir kez kaptırmıştır ve bir daha yakalayamamaktadır. Ekonominin gitgide kötüleşmesi karşısında Hükümetin elindeki olanaklar tükenince son çare olarak yabancı yatırımcılara güven vermek için demokrat kesilmesinin halka bir yararı olur mu? Olmaz diyemeyiz. Tahliye bekleyen yalnız Osman Kavala değildir. Hükümet içi yana yana bazı yeni düzenlemelere gitmek zorunda kalacaktır. Hükümetin yeni söylemleri, ABD seçimlerinde alınan ve Tramp’ı Beyaz Saray’dan yolcu edecek sonuçların Türkiye’de bir yankılanması olmasın. Şimdilik “Ne kopartılırsa kârdır” diyelim. Halkı iktidar yapacak mücadelemizi gevşetmeyelim… (20 Kasım 2020)
- Köşkün Beyefendisi (2)
ÖĞRETMEN HANIM'A VEDA Ege Üniversitesi Beyin Cerrahi Yoğun Bakım Servisi’nde iki ayını dolduran Nuray Hanım’ın durumu doktorları endişelendirmekteydi. Doktor Erkin, Doktor Umut, Doktor Devrim dikkatle takip ediyorlardı. Biri olmazsa biri, olmazsa diğeri; Öğretmen Nuray Hanım’ın iyileşmesi için her türlü yöntemi uyguluyorlardı. Sadece “stabilize” deyip umut verici şeyler söylemiyorlardı. Doktor Erkin “güzel şeyler söylemek isteriz fakat…” Doktor Devrim, “her şeye hazırlıklı olmak lazım…” Doktor Umut, “sizden daha çok üzülüyoruz,” diyorlardı. Nuray Hanım, tansiyonu düşünce dengesini kaybetmiş, merdivenin üst basamağından aşağı düşmüştü. Düşme şiddetli olduğu için, yardım talebinde bile bulunamamıştı. Başını merdivenin her basamağına çarparak kan revan içinde aşağı kadar yuvarlanmıştı. Nuray Hanım bir sona doğru giderken, umutsuzluk karabasan gibi çöküyordu Köşk’ün üstüne. “Her şeye hazırlıklı olmak lazım,” demişti doktorlar. Yoğun bakımdan bir türlü çıkamamıştı, azıcık gözünü açsa dünyalar onların olacaktı. “Dayan abla diyordu Doktor Erkin. Belki onlara sebep bu kadar dayanmıştı Nuray Hanım, kim bilir? Müdür Şakir: “Ne olur, elinizden geleni yapın, arkadaşımız göz göre göre elden gidiyor, hiçbir şey söylemiyor, söylemediğiniz gibi içimizi karartıyorsunuz. ne olur biraz yardımcı olun, yalvarırım!” “Müdür Bey, biz de çok üzülüyoruz. O, sizin arkadaşınız olduğu kadar, bizim de ablamız, suçlayıcı ifadeleriniz haksızlık! Kaç gecedir gözümüze uyku girmediğini biliyor musunuz, ne söylediğinizin farkında mısınız? Lütfen işimizi güçleştirmeyin!” Şakir Bey, farkında olmadan neler söylemiş, onları itham etmiş, duygusuz olduklarını ima etmişti. Birden aklı başına gelince: “Özür dilerim, Nuray’ı o halde görünce yanlış yaptım, sizleri üzecek şeyler söyledim. İnsan hangi yaşta, hangi konumda olursa olsun; aklı ile değil de duyguları ile hareket edebiliyormuş, tekrar tekrar özür dilerim!” … Tansel’in yöneticilik görevine son veren vakıf yönetim kurulu vakit geçirmeden Şakir Bey’e yöneticilik görevini vermişti. Şakir’le birlikte okula bir yumuşama, insanlara bir güven gelmiştir. Öğretmeninden öğrencisine, çalışanına herkesin yüzü gülmeye başlar. Öğrenciler derslerin zorluğundan, çalışanlar işin ağırlığından, öğretmenler ders yükünden şikâyet etmiyorlardı. Şakir Bey, hiçbir yöneticiye nasip olmayacak bir teveccüh ile görevine başlamıştı. Daha o saat, bahçenin şenlikçi kuşları mutlulukla ötmeye başlamıştır. Bahçenin kızılçamları, servileri bir başka salınmaya başlamıştır. İşi bırakan Özkan daha o saat çağrılmıştır. Şakir Bey’in yönetici olması herkese tarifsiz bir heyecan vermiş. Bu heyecan börtü böceğe, ağacın dalına, ağacın dalından göğün mavisine; göğün mavisinden Sabuncubeli’nin yabanıl hayvanlarına, kızılçamlarına, mazı çalılarına, ahlâtından, armuduna, bir tekmil konuşan, konuşmayan canlılara kadar ulaşmıştır… Günler böyle akıp giderken Doktor Erkin, Nuray Hanım için yapılacak şeyin kalmadığına kani olmaya başlamıştır. Zaman, tamam olmuştur, varış çizgisi karşısındadır. Birden transport ventilatörün, diğer monitörlerin gösterge panellerinin düz bir çizgi haline geldiğini fark eder. Nuray Hanım, bu dünyadan ayrılıp kırklar diyarına doğru yola çıkmıştır bile. Doktor Umut’u, Doktor Devrim’i arayıp Nuray Hanım’ın vefat ettiğini haber verirken gözünün yaşı yanağından aşağı doğru süzülmektedir. … “Alo!” “Alo!” “Ben, Doktor Erkin!” “…” Sessizlik olur, Doktor Erkin bir şey söyleyecek olur, konuşamaz. Sadece “ben Doktor Erkin” demiştir. “Buyurun Doktor Bey, Okul Müdürü Şakir ben, Nuray’a bir şey mi oldu?” Bütün gücünü toplayan Doktor Erkin: “Şakir Bey, maalesef kurtaramadık, Nuray Abla’yı kaybettik! Çok gayret etti, hayata tutunmak için çok çalıştı; fakat olmadı. Darbeyi çok ağır aldığı için beynin kılcal damarlarının neredeyse hepsi patlamış ve beyin sapındaki yoğun kanama… Olmadı, yaşatamadık Nuray Abla’yı, başımız sağ olsun!”. Şakir Bey, bir kelime konuşamadan telefonu kapattı. Koltukta kaybolup hüngür hüngür ağladı. “Olmadı Nuray’ım, olmadı, her şeyi bırakıp gittin, ne yaparım ben şimdi, sen istedin diye geldim, sensiz burada ne yaparım ben? Sensiz bu okulun, bu hayatın hiçbir anlamı olmayacak…” Nuray ile Şakir iki dosttular, sevilerini ifade etmekten korkan, öte yandan da tarifsiz duygularla birbirlerine bağlanmış korkak birer âşıktılar. Kaybetme korkusu, var olan azıcık cesaretlerini de alıp götürmüştü. Nice tutkulu aşığın kavuşamaması gibi bir şeydi bu. Leyla’nın Mecnun’u, Mecnun’un Leyla’sı, Kerem’in Aslı’sı, Aslı’nın Kerem’i Arzu’nun Kamber’i, Kamber’in Arzusu ve Şirin’in dağları delen Ferhat’ın aşkı gibi, kavuşmaktan korkmuştular. Hem Fizan’da, hem de bir nefes gibi hemen yanı başındaydılar birbirlerinin. Korkunun gücü, ifadenin gücünü, insan olmanın ayrıcalığını, kişiliklerini yok edince kavuşmaktan korkmuşlardı. Şakir Bey, yerinden kalktı, ağır adımlarla odasından çıktı, ahşap merdivenlerden çıkarak, gitmeye hazırlanıyor gibi, bir daha hiç göremeyecekmiş gibi, okulun her bir noktasını milim milim gözden geçirmeye başladı. Bir daha hiç görüşemeyecek sevdalılar gibi zamanın bir saniyesi bile boşa gitmesin diye içine çekiyordu, duvarların, ahşapların, sınıfların havasını. Bu koridorda, bu köşede, bu döşemede, kokusu kalmıştır Nuray’ımın deyip doyasıya içine çekiyordu. Ondan geriye kalan her bir şeyi yüreğine alıp gidecekmiş gibi veda ayini yapıyordu adeta. Onsuz bu taş yapının hiçbir şey ifade etmeyeceğini düşünmeye başlamıştı sanki… Nuray Hanım, şehir mezarlığının en hakim noktasına defnedildi. Cenazeye en çok öğrenciler katılmıştı. “Öğretmen Hanım’a Veda” başlığı ile örgütlenmişlerdi. “Öğretmen Hanım’a Veda, Öğretmen Hanım’a Veda!” İlçedeki okullarda sınavlar yapılamadığı gibi dersler bile yapılmamıştı. Binlerce öğrenci, öğretmen bir tekmil Nuray Öğretmenlere sevgilerini ifade etmek için bir araya gelmişti…
- Yuf Borusu
Aksaraylı Câbir Paşa’yı bir zamanlar tanımayan yoktu; zevcesi, Cennetmekan’ın gözdelerinden mi, hazinedar ustalarından mı ne imiş… İşin içyüzünü bilenler, o kolunda taşıdığı kat kat sırmaları Saraylı Hanımın sayesinde kazandığını; yani, düğün olmadan evvel el öpmelik binbaşılığı, sonra da kandillerde, bayramlarda münasebet düştükçe kaymakamlığı, miralaylığı, livâlığı, Meşrutiyet’ten bir sene evvel de ferikliği yakalamış olduğunu hikâye ederler… Orduyu gençleştirmek sevdasına düşen akıllılar iş başına geçince, birçoklarıyla beraber onu da tekâüde sevkederek mağdurlar arasına karıştırdılar. İlk günler tekâüt muhassasâtıyla geçinmek kabil oluyordu. Doğruyu söylemek lazım gelirse, paşanın on para serveti de yoktur. Zaten Devr-i Saadet’te, harem-selamlık o koca daireyi eline geçen ihsanlar, maaşlarla ancak idare edebiliyordu. Bu musibetten sonra evin kadrosu kendi kendine küçüldüğünden ilk günleri tekâüt maaşı biraz işe yarıyordu. Sonra maîşet derdi sarpa sarıp da herkes başının çaresine düştüğü zaman, paşa da, ilk tedbir olarak köşkün selamlık tarafını kiraya verdi. Bu da derde derman olamayınca, zemin katını bakkal dükkânına tahvil etti. Ufak bir sermaye ile ticarete koyuldu. İş başa düşünce ne yapılmaz? Bak şu hayatın cilvesine! Bir zamanlar paşanın yanına kuş uçmazdı. Perde çavuşları, odacılar, yaverler, nöbetçiler, atlar, arabalar, dalkavuklar, arasında geçen debdebelerle; şimdiki kırk paralık bulama, altmış paralık peynir müşterilerine meram anlatmak arasında ne büyük tezat vardı. Hele o eskiden etek öpmek için fırsat bekleyenlerin bugünlerde yan gözle bakıp bıyık altından gülmelerini görüp de kalpler sızlamamak kâbil değildi. Fakat paşa, “sabrın sonu selamet” diyerek büyük bir metanet ile kendini bu hayata da alıştırdı, hatta biraz kanıksadı bile… Fakat günün birinde vesika şekerini tevzi ederken köyün sayılı sulularından, hatta azılılarından Takunyalı Fitnat namında bir kadın, ona bir bayrak açtı, bütün mahalleyi bir anda başına topladı. Fitnat’ın bir eli belinde, diğeriyle birtakım işaretler yaparak: — Seni istiskalar paşası, seni.. Aç gözünü, yoksa açarlar gözünü… Sen hükümet kapısında yetim hakkı yemeye alışmışsın. Galiba şimdi de mahalle bakkallığını mı yiyim yeri yaptın? Hiçbir şeycik demem. Benim gibi ağızsız, dul kadınların, saçı bitmedik yetimlerin beş, on dirhem şekeri sana kan olsun, irin olsun… Yüzünü halka doğru dönerek devam etti: — A dostlar, buna hangi can dayanır? Bizden ufaladığını bari hayırlı bir işte kullansa canım yanmaz… Bu kaparozlar, sokak sokak fink atan kokona kızlarının tango çarşaflarına, havaleli iskarpinlerine gidiyor… Hele dur sen, benim kafam kızmasın, yoksa… İnşallah o kokorozlar nasibimden geçmesin, eğer onları tükürüklere boğmazsam, bana da Fitnat demesinler… Câbir Paşa, bu vakadan sonra mahalle bakkallığına tövbekâr oldu. Makamını Karamanlı Bodos’a terkederek, ertesi günü tası tarağı topladı, kaçış hâlâ o kaçış. Tabiî boş durmak kâbil değil. Paşa birkaç gündür İstanbul’a geldikçe, işlere âgâh olmaya başladı. Hay Allah layığını versin! Meğer o, köyde, Takunyalı Fitnatlar, Belalı Ayşeler ile uğraşırken, açıkgöz tekâütler rahat kârın kolayını bulmuşlar da, onun haberi yok! Aştan kalanın kaşığı kırılsın. Paşa da derhal Ömer Âbid Hanı’nda bir yazıhane, ticaret tezkeresi vesaireyi yoluna koydu. Şimdi bir taklit tüccar da o olmuştu. Tüccar olmak bir şey değil, asıl işin tatlı tarafına bakalım. Tavsiyeler, himmetler, biraz da etek öpmelerle, paşam da, muradına nail oldu. Sizden laf çıkmaz, açıkçası ihracat vesikası işine kayırıldı. Allah bin bin bereket versin. Meğer fincancı katırlarını ürkütmeyenlerin bu kadarcık olsun mükâfatı varmış. Hem ne hoş… Bu işin batakçı defteri, eli bayraklı kadınları da yok. Arada sırada bir adam gönderip listeye baktırmak… Bu sefer de bize yarım vagon çıkmış, buna da bereket versin. Çağır Yasef’i, Halil Efendi ver aşağı, tut yukarı, bayıl paraları. Kısa günün kârı az olur. Paşam müsrif de değildir. Eğer iş devam etseydi, beş on para sahibi de olacaktı. Nerede?.. Kör talih geldi, ona da yetişti, günün birinde bu işin de modası geçti. Vesikacılıktan mahrum kalan bazı açıkgöz arkadaşlar iaşe dalaverelerine dâhil oldular, fakat paşam bir türlü bunun pundunu bulamadı. Bu kabiliyetsizliği az kaldı aile politikasını da bozuyordu. Çünkü kızlarıyla büyük hanım, kendisini açıktan açığa mıymıntılıkla itham ettiler. Paşada ne kabahat var? Her iş sık sık şeklini değiştiriyordu. O da ne yapacağını şaşırdı. Hakiki ticaretin hiç ehli değildi. Aczini bilmek de bir meziyettir. Paşa bu hallerle bocalarken, evdeki itibarı azaldıkça azaldı. Zavallı paşa hanımlara yaranmak için her şeyi yapıyor, kuyudan su çekiyor, bahçe suluyor, sebzevat ayıklıyor, yine makbul olamıyordu. Paşa, kendisini görenler tanımayacak kadar zayıflamıştı. O kuruluğa bir de karalık ârız oldu. Şimdi paşa eski ölçüsüne göre yapılan elbiselerinin içinde yabancı bir iskelet gibi kalmıştı. Evvela yakalık ve boyunbağını defetti. Sonra da yakın yerlere, bakkala çakkala, mahalle kahvesine entari ve hırka ile gider ve soranlara “Artık derviş olduk”, derdi… Mütareke, müsâlâha, derken işler bütün bütün değişti… Her geçen günle beraber yeni bir şekle giriyorduk. Yine herkesin lisanı kökünden döndü. — Kahrolsunlar, kaçmışlar, yahu neler oluyormuş da ruhumuz duymuyormuş. Oh olsun… Oh olsun… Eden elbet bulur, tıksınlar haini, assınlar katili, hamiyeti varsa artık çekilsin… Onu da bir adam zannettikti yahu. Sen kasavet etme birader, yine bu öksüz milleti yine bir mucize kurtarır…filan derken Bekirağa Bölüğü dolup dolup boşalıyor, katiller, kanlılar bacadan kaçıyor, kaçıyordu… Ama, şimdi ma-hüvelhakkını söylemeli. Mağdurlar da bucak bucak aranıyordu ya… (!) Hele şu cilve-i kadere bak. Meğer devlet kuşu yakınlara gelmiş de haberimiz yok. Bir sabah çarşı boyuna erken inenler, Câbir Paşa’yı senelerce sandık içinde durmadan açılmaz buruşukluklar peydâ etmiş, formaları kararmış, saltanat devirlerinin yadigârı olan paşalık esvabının içinde buldular. Şişmanlık günlerinin hatırasını saklayan bu esvabı paşa giymemiş, belki de içine düşmüştü. Hele seyf-i mücellâsını beline dolayan sırmalı kayışın hâsıl ettiği buruşukluklarla, bir insandan ziyade, bostan korkuluğuna benziyordu. O, bu halden bîhaber, yalnız öne doğru birkaç derece meyleden vücudunu doğrultmaya gayret ederek arada sırada boyalı bıyıklarına çeki düzen vererek, mehâbet-i askeriyesine yakışan bir gururla tren yoluna doğru ilerliyordu. Eskisi gibi sağdan sola selamlar saçıyor ve mukabilini de bekliyordu. Meğer hakkı da varmış. Hakikat bu geçiş, her günkü geçişlere benzemedi, herkes iki keçeli ayağa kalktı, adeta küçük bir merasim oldu. Paşa içinden: “Ah fırsat düşkünleri, ah!” diyordu. Bak, bak, her gün bir omuz silkmekle geçen aşinalar şimdi kandilli temennâlarla yerlere kadar eğilerek: — Efendim memuriyet-i cedîdenizde muvaffakiyetler temenni eder ve arz-ı tebrikat ederim. İrfan-ı âlînizi ihmal edenler cihana maskara oldular paşam…gibi yağlı ballı hulûslar savurarak geçip gidiyorlardı. Bunlar arasında yalnız biri fikrini değiştirmemişti. Tam paşa trene ayağını atacağı sırada yine en son sözü o, Takunyalı Fitnat söyledi: — Yürü bakkallar paşası, yürü… Yuf borusu seni bekliyor…
- Köşkün Beyfendisi
Resim öğretmeniydi Şakir Bey, mesleğinin piriydi. Şiir gibi konuşmasıyla insanların yüreğinden bir yakalar bir daha bırakmazdı. Sesi Mevlevi ayinindeki neyin naifliğindeydi. Cümlelerin etkisi onun dilinde katın katın artardı. Titizdi, sanatçı ruhu olduğundan mıdır, nedir renk uyumuna dikkat eder; güzel giyinirdi. Siyah ve lacivert başat renklerdi onun için. Lacivert pantolon giydiği gün, açık mavi bir gömlek, lacivert kravat olurdu tercihi. Okullar açılmış, yoğun bir tempo ile görevine başlamıştı Şakir Bey! Üç ay dolmadan orta şiddette bir depreme tutulmuşa döndü. Sorunu, sıkıntısı olmayan öğrenci o kadar azdı ki… Toplumsal çalkantılar, en çok onları etkiliyordu. Ekonomik sorunlar, sistemin derin çelişkileri, insanların daha, daha, daha çok talepleri birbirlerinin aşına, ekmeğine göz dikenleri, daha, daha, daha çok varsıl olma ihtirasları, ötekilerin daha, daha, daha çok aç kalmasına sebebiyet veriyordu. “İnsanın, insanı açlığa mahkûm etmesi aç gözlülüğün, rezilliğin dik alasıdır!” Köşk’ün bu seneki yeni konuklarından Şakir Bey, köşkün ilk yıllarının asıl sahibinin vakarındaydı. O tam bir beyefendiydi: Konuşması, iletişimi ile sıra dışıydı… Köşkün ahşap panjurlarının rüzgârda çıkardığı sesin ritmi, yeni bestelenmiş batı müziği formundaydı sanki. Köşkün Beyefendisi Şakir’in koridordaki yürüyüşü, tam bir beyefendilik örneğiydi: Hele ahşap merdivenlerden çıkışı ise “ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” diyen Ahmet Haşim’in melankolik ruhunu yeniden tarif ederek, yaşamak ne olursa olsun yaşamak, inadına yaşamak devrimlerin şahıdır diyordu... Şakir Bey’in atölyesi, çocukların kendini yabancı hissetmesine engel oluyordu. Anadolu’daki bir köy evinin sıcaklığında tefrişe edilmişti. Yere serilen minderler sıcaklığa, kucaklamaya ilk adım olmakla birlikte köşkün eski yıllarının fotoğrafı gibiydi. Şakir Bey, derse başlamadan önce öğrencileri yere serdiği minderlere oturtur, onlarla gündeme dair sohbet eder, ruhlarını yumuşatmaya çalışırdı. Atölyede, batı müziğinin büyük sanatçılarının Mozart’ın, Rodrigo’nun, Beethoven’in eserleri çalınırdı her daim. Şakir Bey duruşuyla, birikimiyle, insan ilişkileriyle, kısa zamanda dikkat çekmiş, arkadaşlarının güvenini kazanmıştı. Sene başı öğretmenler kurulunda arkadaşları disiplin kurulu üyesi olması için tamamı, onun lehine oy kullanarak, kurul üyesi olmasını sağlamıştı. Bundan sonra Şakir Bey, okulun her biriminde, her kurulunda, her toplantısında etkisi her birimdedir... Şakir Bey’in izinli olduğu bir gün sınıfı birbirine katan Atacan, okulu darmadağın etmiştir. Okul Müdürü Tansel Bey, Şakir Bey’in duruşu, birikimi, bin dokuz yüzlerin Eliza Sarayı’nın beyefendilerini çağrıştıran tavırları karşısında ezim ezim ezilmektedir. Gördüğü her yerde, göremezse Şakir’in odasına gider, “vıy vıy” konuşmasıyla gününü rezil ederdi. Şakir Bey’in metaneti, Tansel’i sakince dinlemesi, sağlı sollu yumruk yemiş boksör gibi serseme çeviriyordu. Tansel Bey, vakıf yönetim kuruluna, “Şakir Bey’e çok güveniyorsunuz, aslında o, bu güveni hak etmiyor, bakın bu çocuğu bir türlü kazanamadı, ben sürekli takip ediyorum, görüyorum ve biliyorum ki o dağınık, plansız biri. Yarın çocukları başımıza çıkarır görürsünüz, Tansel demişti de dersiniz… … Vakıf yönetim kurulunun, gelecek yıl yöneticiliğe Şakir’i düşündüğü kulaktan kulağa ta Tansel’e kadar ulaşınca, onun daha saldırgan davranışlar sergilemesi sonucunu doğurmuş, Şakir’e olan düşmanlığını daha da artmıştır. Hemen her gece Tansel’in rüyasına giren Şakir: “Sen seneye yoksun Tansel diyordu Şakir, ayağını kaydıracağım; sen seneye yoksun…” Bahçenin asırlık kızılçamlarının kuruyan iğne yaprakları esen her esintiyle, bahçeye yayılır, her sabah bahçeyi süpürmek de Özkan’ın görevidir sanki. Öteki çalışanlar, ellerine süpürge alıp bir kere bile süpürdüğü görülmemiştir. Yerde yaprak gören Tansel, “Özkan neredesin, görmüyor musun, ne bu pislik” deyip avazı çıktığı kadar bağırır. O an Özkan’ın kan beynine çıkar, “bir iş bulsam bir dakika durmam burada,” deyip illallah ederdi. “Atacan gibi çocukları yola getirmenin yolu disiplin mekanizmasını harekete geçirmekten geçer. Disiplinin olmadığı yerde eğitim öğretim olmaz. Ne yani anasının avutamadığı çocukları, biz mi avutacağız?” Böyle bakıyordu eğitime, böyleydi eğitim anlayışı. Sokaklarda, arka sokaklarda eğitim dışına atılan yüzlerce binlerce çocuk, Müdür Tansellerin eğitime bakış açısının eseridir. Tansel Bey, disiplin kurulunu toplayıp: “Arkadaşlar, raporunuzu hazırlayın, Atacan’ın okulla ilişiğini keseceğiz. Lütfen öyle bir rapor hazırlayın ki her şey kitabına uygun olsun, dosyamız ilçeden geri dönmesin, yoksa karışmam! Okullar böyle hasta ruhlu çocuklardan arınmalı, okumak isteyen çocukların okuma hakkını korumak, benim görevim olduğu kadar sizin de göreviniz!” “Yapamazsınız Müdür Bey, böyle bir anlayış var mı, bu anlayış elli sene öncesinin anlayışı! Bizim görevimiz, çocukları kazanmak, ne diyor Başöğretmen: “ Eğitimde kaybedilecek tek bir fert yoktur!” “Bildiklerinizi kendinize saklayın Şakir Bey, sen müdür olunca öyle yaparsın!” “Sen müdür olunca,” derken nispet yapar gibi daha dik söylemişti: “Sen müdür olunca!” “Benim müdür olmak gibi bir niyetim yok, hiçbir zaman da olmaz Müdür Bey, işimi seviyorum!” “Tartışmayalım, sözümün üstüne söz söylenmesinden nefret ederim!” “Pardon Müdür Bey, siz bilirsiniz, nasıl diyorsanız öyle olsun, müdür olan sizsiniz!” “…” Gece yağan yağmur kızılçamların, servilerin kuruyan, kurumaya yüz tutmuş yapraklarını yere sermiş, bahçe sıvamaca yaprakla kaplanmıştı. Sabah yataktan kalkan Özkan işe gitmekten vazgeçti. Tansel nasıl olsa verip bağıracaktı, “canına tak” demiş, yeter artık yüzünü görmek istemiyorum şu adamın deyip işe gitmemişti. Şakir Bey de artık Tansel Bey’le çalışmanın imkânsızlığını görmüş, yönünü, yolunu aramaya başlamıştı. Böyle bir yerde çalışmak demek, insanın kendini imha etmesi, onca birikimine haksızlık etmesi demekti. Onca araştırma yap, onca mücadele et, onlar böyle bir çırpıda silinecekse, kendini inkâr etmek değildi de neydi? Tansel Bey gece yastığa başını koyduğunda, Şakir’i elde etmenin, dediğini yaptırmanın yollarını çok düşünmüş, fakat uzaktan bile olsa onun Eliza Sarayı’nın beyefendileri gibi sınır koyan çizgisini aşamamıştı. Şakir Bey, Eski Yunan’ın kadın şairi Sappo’nun dediği gibiydi adeta: “Kızarmış nara benzersin Ağacın en yüksek dalında Unutulmuş, Hayır, ulaşılamamış!” Şakir Bey ile konuşan her kim olursa olsun, sözcüklerin, dilinin büyüsüne kaptırırdı kendini. Şakir’in etki gücüne kapılmamak için Tansel Bey, ondan uzak duruyor, söylediği her şeye hayır diyordu. Çalışanları canından bezdirmişti, uyguladığı baskıya dayanamıyorlardı. Kaç sefer okul yönetimine sıkıntılarını anlatmışlar, bir çözüm bulamamışlardı. “Tamam dedi Şakir Bey, benim aklıma bir çözüm geliyor. Dersten sonra yakında bulunan bir kafeye çağırdı öğretmen arkadaşlarını. “Bakın arkadaşlar bu böyle gitmez, ya benimle gelirsiniz, ya ben yalnız giderim, Tansel Bey’e dizgin vurmak, sizin kalem tutan o güzel ellerinizde, ona dizgin vurmak sizin o güzel beyninizde, ona dur demek, yeter demek, sizin o güzel yüreğinizde!” Herkes birbirine baktı, fakat kimse bir kelime konuşmadı, kafede başka kimse olmadığı için Şakir’in sesi kafenin her yerine sirayet etti. Şakir Bey ne diyordu, ne yani onların elinde, beyninde, yüreğinde olan neydi? “Yarın derslere girmiyoruz, sorunların çözümü için, yetkililere anlatmada ben sözcü olurum. Bu Tansel “gemi azıya aldı,”ona dur demek, bir dakika demek, ona iyilik yapmak demektir. Siz, eğitim gibi yüce bir görevi yerine getiriyorsunuz, Tanrı’nın gökten inse icra etmede en çok bahtiyarlık duyacağı bir mesleğin erbaplarısınız, üretimden gelen gücünüzü kullanmasanız daha çok sıkıntılar çekersiniz!” “Tamam dediler, tamam Şakir Bey dediler, yarın hiçbirimiz derse girmediği gibi, öğrencilerimizin, velilerimizin de destek vermesini sağlayacağız göreceksiniz,” dediler. Güneş Ankara istikametinden başını çıkarmış, çelik oklu ışınlar şehrin üstünde yerini almaya başlamıştı. Sabah serinliği sıcağa bırakmamıştı yerini daha. Bina gölgelerindeki serinlik hafiften insanın içini çımkıştırıyordu. Öğrenciler, sınıflara girmiş, yarım saat geçmiş, hiçbir öğretmen derse girmemişti. Bütün öğretmenler okul bahçesinde Atatürk Heykelinin önünde toplanmış, kararlı bir şekilde bekliyorlardı. Tansel Bey: “Arkadaşlar, zil çaldı, sınıflarınıza girin, bu yaptığınız suçtur, toplu isyandır, biraz sonra okula polis çağırmak zorunda kalacağım,” deyip tehdit etti. Öğretmenlerden hiçbiri Tansel’in dedikleri ile ilgilenmedi, söyledikleriyle, tehditleri ile baş başa bıraktı… … Vakıf yönetim kurulu eylemin üçüncü günüde Şakir Bey ve üç öğretmenle görüşüp isteklerini kabul etti. Daha o an, Tansel’in okulla ilişiği kesildi. Daha o an okulun bütün birimlerinde zafer türküleri söylenmeye başladı. Daha o an bahçenin tekmil çam ağaçlarının, servilerinin yüzü güldü, ağaçların devamlı konukları yeşil papağanlar, serçeler, kumrular ötüm ötüm öttüler. Tarihi köşk nice olaya tanıklık etmiş, neler görmüş, ne olağanüstülüklere sahne olmuş; lakin böylesini görmemişti. Öğretmeni, velisi, öğrencisi yekvücut olmuş, Tansel’in acımasızlığına karşı bir araya gelmişti. Bu durum ilk kez bir eylemin içinde olan kimi eğitimcileri ciddi olarak sarsmıştı… “Koşun koşun!” “Ne oldu, ne var?” “Koşun koşun!” “Nereye koşacağız?” Ahşap merdivenlerden çıkarken dengesini kaybeden Türkçe Öğretmeni Nuray Hanım, aşağı yuvarlanmıştı. “Koşun koşun, imdat, Nuray Hanım merdivenlerden aşağı düştü!” “Koşun koşun okulun en güzel öğretmeni!” “Koşun koşun gülen gözlü öğretmenimiz ölüyor koşun!” “Koşun koşun okulun en naif öğretmeni gidiyor!” “Koşun koşun biricik dostumuz gidiyor!” Türkçe Öğretmeni Nuray Hanım, Ege Üniversitesi Acil’de ilk müdahale yapıldıktan sonra, Beyin Cerrahi yoğun bakım ünitesinde tedaviye alındı. Bornova Anadolu Lisesi mezunu Nuray Hanım’ı, Beyin Cerrahi’nde Bal mezunu Doktor Erkin, Doktor Umut, Doktor Devrim titizlikle saat saat takip ediyorlardı… Bu kadar gerginliğe alışık olmayan Nuray Hanım, ani tansiyon düşmesiyle dengesini kaybedip merdivenin üst basamağından yuvarlanmıştı. Özgürlüğün bedeli ağır olur derler ya, Müdür Tansel’e karşı verilen mücadelede okulun en naif, en sevilen öğretmeni yoğun bakımda yaşam mücadelesi veriyordu. Şakir Bey, tarihi köşkün önünde Atatürk büstünün karşısına dizilmiş öğrencilerine: “Genç arkadaşlarım, evlatlarım, kıymetli öğretmen arkadaşlarım, huzur dolu günlere ulaşmak adına verdiğimiz mücadelede mutlu sona ulaştık. Ancak Nuray Öğretmenimiz yoğun bakımda. Şimdi herkesten rica ediyorum, sevgi dolu, iyilik dolu enerjinizi gönderin ona. Ben inanıyorum, Nuray’ımız tez zamanda bu mücadeleyi de kazanıp aramıza dönecek!” “Sevgili öğrencilerim, Nuray Öğretmen ne ister, öğrencileri başarılı olsun ister, Nuray Öğretmen ne ister, öğrencileri çalışkan olsun ister, Nuray Öğretmen ne ister, öğrencileri her daim hayatta iyi birer insan olsun ister, Nuray Öğretmen ne ister, öğrencileri ahlaklı olsun ister. Şimdi ona söz vermenizi istiyorum. Onun istediği gibi bir öğrenci olacak mısınız?” “Evet, olacağız, söz veriyoruz!” “Teşekkür ederim bütün kalbimle inanıyorum size!” Nuray Hanım’ın durumuna rağmen, sevinç türküleri söylendi bir ağızdan. Köşk’teki sevinç türküleri şehrin bir ucundan, ta öbür ucuna ulaştı, şehrin her yanında, sağında solunda Tansellerin huzuru kaçtı. Köşk’ün, taş yapısının içine sıkışıp kalmış şen şakrak nidalar, mutluluk günleri dile geldi...
- yoldan geçen öykü
Günlerden Pazar Hava sıcak mı sıcak… Haziran ’m son günleri… Televizyon programlarında iş yok; sen hastanede nöbetçisin, üstelik bugün benim doğum günüm. “Yoldan geçen ilk öyküyü çevireceğim.” dedim kendi kendime. “Bakalım, ne çıkarsa şansıma!” Öyle yaptım. Geçen ilk öyküyü çevirdim; açtım sokak kapısını, girdi içeriye. “Nasılsın, adın ne senin? diye sordum. “Bir Yaz Gecesi Rüyası” dedi, alçakgönüllü bir sesle. Şaşırmıştım. “William Shakespeare’in ünlü oyununun öyküsü mü yoksa? Ne rastlantı! dedim. “Hayır,” dedi o. “Başka ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası bu. İstanbul’un ünlü iş adamlarından Sadullah Büyükgöz’ün geçen gece Boğaz’daki yalısında gördüğü bir rüya… ” “Çok ilginç,” dedim, “Demek öyle… Yalısında gördüğü bir rüya… “Evet, sabaha karşı görmüş…” “Kişiler filân var mı içinde? “Çok kalabalık, ” dedi o. “Bir garden parti. İki yüz konuk var… Kuzu çevrilmiş, bir yanda soğuk büfe… Orkestra, dans… Üstelik siz de varsanız rüyam içinde arkadaşınızla birlikte gelmişsiniz. ” İşte bunu duyunca şaşırmıştım. “İyi ama, “dedim, “Ben Sayın Sadullah Büyükgöz’ü tanımam ki! İnanım adını da duymadım. Yani, Ankara insanıyız biz.. O yüzden. Yalısının yerini bile bilmem.” “Yalı Yeniköy’de”, dedi o, “lebi derya denize karşı…” Merakım giderek artıyordu. “Neymiş bu ‘Yaz Gecesi Rüyası’, sabırsızlanıyorum. Hadi başlayın anlatmaya…? dedim. “Tamam”, dedim, “Size içecek serin bir şey getireyim ilkin.” Kalktım, mutfağa gittim. Frijiderden bir şişe kola çıkardım, bardakları hazırladım, salona getirirken ayağım eşiğe takıldı. Tepsi bir yana fırladı, bardaklar öte yana. Hızla bana doğru gelen duvarı görebildim en son. Gözlerimi açtığımda, başıma bir kalabalık toplanmıştı. Endişe ile üstüme eğilen yüzlere hayretle baktım. Değişik parfüm kokuları, son model tuvaletler çarptı gözüme… Smokinli, kır saçlı bir beyefendi bana doğru yaklaşmıştı. “Nasılsınız hanımefendi? Sıcak dokundu size… Buyurun şu kolanyalı mendili koklayın, iyi gelir, ” diyordu. “Doktor da geldi işte!” dedi smokini, kır saçlı bey ve yana çekildi. Bir de baktım sen gelmişsin. Üstünde çok şık bir frak vardı. Yakanda beyaz bir karanfil… Nabzımı tuttun, saydın. “Yavaşça kalkabilirsin. Ani bir tansiyon düşüklüğü… Pek önemli değil, ” dedin. Doğrulmuştum. Elimdeki yelpazeyi yavaşça sallıyordum. Belli ki çok seçkin bir kalabalığın içindeydik. Çevredeki kadınların giysileri birbirinden güzeldi. Takıları göz kamaştırıyordu. Sarışın, boynunda o zamana değin gördüğüm en güzel gerdanlıklardan birini taşıyan, incecik; yaşı bile olmayan bir kadın yaklaşmıştı yanıma. “Çok geçmiş olsun hanımefendi. Yalımıza ilk gelişiniz. İnanın çok üzüldüm, ” diyordu. Sen kulağımın dibinde, belli belirsiz fısıldadın: “Ev sahibesi, Bayan Lusette Büyükgöz… İsviçreli…” Kadının elini tuttum. Dostlukla sıktım. “Ne olur üzülmeyin, geçti, bakın, iyileştim artık!” dedim. Orkestra valsler çalmaya başlamıştı. Senin koluna girdim, denizin kenarındaki büyük yüzme havuzunun çevresinde dolaşmaya başladık. Az ileride soğuk büfe açılmıştı. Garsonlar ellerinde içki tepsileri, çevrede fır dönüyorlardı. Zaman geceye yakın olmalıydı… Özel olarak bir dondurmacı da getirilmişti. Oyunlar yaparak konuklara dondurma sunuyordu. “Şu Maraş dondurmacısını sanki bir yerden gözüm ısırıyor,” dedim sana. “İyi bak, ” dedin gülerek. İyice baktım. Hintli Dilip’ten başkası değildi bu! Uzun çubuğu ile akıl almaz ustalıkla dondurmayı havada çevirip, bin bir oyun yapıyordu. Baktığımı görünce göz kırptı. Benim üstünde de çok şık bir tuvalet vardı. Şarap renkli güpur danteldendi. Bir omuzu açıktı. Tek kolu uzundu. Bu uzun kolun üstünde paha biçilmez takılar, Rus yapımı pırlanta değişik; altın, platin montürlü yüzükler gördüm. Havuzun kabinlerin oradaki bir boy aynasının önünden geçiyorduk. Şöyle bir göz attım; saçlarım tepeye toplamıştı, inciler ve pırlantalarla işlenmişti sanki tüm başım. Boynumda, altın ve gümüşten birbirine dolanmış iki yılanı gösteren bir gerdanlık vardı. Yılanlardan aşağı bakanın gözleri yakuttan, diğerinki zümrüttendi… Aynada kendimi görünce, topluluktaki en havalı kadın olduğumu anlamıştım. Yaseminlerle örtülü kameriyeden kulağıma şu konuşmalar geldi: “Rahmetli Süreyya Hanımın biricik torunu… Servet aileden geliyor… Yazılar yazıyormuş… Öyle dedilerdi. Yanındaki de birlikte yaşadığı operatör. Üstündekilerin tümünün sigortalı olduğu söyleniyor. ” “Evet, şu zümrüt ve pırlanta karışımı küpeler müthiş!” “Başında en az on beş milyonluk taş var!” Sustular “Amerika nasıldı efendim ?” diye bir soru geldi yanı başımdan. Döndüm baktım, iki bay bize yaklaşmışlardı. Göbekli olanı sormuştu soruyu. Saygı ile eldivenli elimi öptü. “Çok güzeldi, ” dedim. Bahçe kapısının oradan sesler duyuldu; hepimiz o yana döndük. Baktım; Hidayet Münir Sade, safari bir takım elbise giymişti. Platin saplı bastonunu uşağa verip, dosdoğru bana geldi. Tüm gözler üstümüzdeydi. “Ah, nasılsınız, nasılsınız? dedi. Benim elimi dudaklarına götürdü, beni dostça kucakladı. Kameriyeden bir fısıltı duydum. “Bir milyarder Kim olduğu tam bilinmiyor… Çoğu zaman yurt dışında. Müthiş para var adamda… ” Çevreyi izleyerek tebessümler dağıtarak ilerliyorduk. Uşaklardan biri yanıma yaklaşarak kulağıma eğildi. “Baron buradalar, efendim. Şu ağacın altındalar…?” dedi. Döndüm o yana. Mösyö Esterhaze, Panama keteninden yapılmış ceketini savurarak ayağa fırlamış. “Ben de sizin gruba katılabilir miyim?” diye sordu. “Pek tabiî Sayın Esterhaze. Şeref verirsiniz…” dedim. Hep birlikte kalabalığın içinde dolaşıyorduk. Ev sahibinin ve karısının gözleri üstümüzden ayrılmıyordu. Kameriye yeniden canlanmıştı. Kulak kabarttım. “İşte kardeşim, bunlar ulaşılmaz zenginler… Anlıyor musunuz? Şu baron denilen ihtiyarın parası saymakla bitmezmiş. Bak, bak meşhur Recep Bey işte şu. Bir bilim adamı… ” Bizi görünce. Recep Eğilmez oturduğu şezlongtan ayağa kalkmıştı. Saygı ile iki elime sarıldı. “Gördüğünüz gibi tezime devam ediyorum, ” dedi bana, hafifçe göz kırptı. Anlamıştım. Başımı salladım. O, çevreyi izlemeyi sürdürüyordu. Sen gittin, bana bir havyarlı kanepe getirdin. Biraz yedim, geçen bir garsonun tepsisinden bir bardak şampanya aldım. Usul usul yudumladım. Tek tek konuşmalar denizden gelen yel ile kulağıma ulaşıyordu: “Hiç buralarda gözükmezler… Bu gece hepsini bir arada görmek büyük şans… Hayret doğrusu… Hafta sonu, renkli basma iş çıktı desene!” Birden bire orkestra: “İyi ki doğdun!” parçasını çalmaya başlamıştı. Aydınlatılmış bahçede büyük bir alkış koptu. İki garsonun tekerlekli bir masanın üstünde taşıdıkları üç katlı, pembe doğum günü pastasını görünce şaşırdım. Herkes bana bakıp “İyi ki doğdunuz!” diyordu. Eğildim, tüm mumlan bir üfleyişte söndürdüm. Bir alkış koptu. Dönüp seni öptüm. Hidayet Münir elime kocaman bir paket tutuşturdu. Bal ıengi kurdelasını merakla açtım. “Hawai adalarının zümrüt, yakut ve inciden yapılmış ufak bir maketi! Size lâyık değil ama… Anımsıyor musunuz?” dedi. Başımı salladım. Gözlerim dolmuştu. Kutudaki maketi görebilmek için herkes çevreme toplamıştı. Beğeni sesleri, ‘inanılmaz! mırıltıları kulağıma geliyordu. Birden, maketin içinden yeşil bir papağan havalandı. “İnanılmaz bir şey bu, ” diye bağırdım. “Sizin için nedir ki!” dedi Recep Eğilmez. Bir dilim pasta uzattı bana. Frambuazlıydı. Harikaydı… Baktım, salonda oturuyorum. Karşımda, Yoldan Geçen Öykü. “Evet, sonra? Sonra ne oldu?” diye sordum merakla. “Sonra, Sadullah Bey uyandı, ” dedi o. ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’… Ne düşmüş be! Ne öyküymüş! Hiç unutmayacağım. Öykü gittikten sonra uzun süre düşündüm. Kapı çalındı. Sen gelmiştin! Şaşırdım. “Kaçtım nöbetten. Pazara uğradım. Sana güzel kiraz, şekerpare aldım. ” dedin. Gittik mutfağa yıkadık onları. “Doğum günün bugün senin, yoksa unuttun mu?” diye sordun. “Unutur muyum hiç!” diye bağırdım. Bana uzattığın armağan paketini açmaya koyuldum. (Nazlı ERAY, Hikâyeler 2, TDK, Ank. 2000.)
- Efendilik Deyince...
EFENDİ OLMAK Biri bizi çağırdığında “efendim” deriz, garsonlar kılığı kıyafeti düzgün müşterilerini “Buyurun efendim” diye karşılarlar. Biri övülürken “çok efendi adam” denilir. Bir zamanlar “efendim” siz konuşmayan, nazik ve kibar İstanbul efendilerine rastlardık, Artık hepsi de kayıplara karıştı... Anadolu’nun kimi yerlerinde kadınlar kocalarından söz ederlerken “efendim” derler. Bir türküde şöyle deniliyor: “Zeytinyağlı yiyemem aman/ Basma da fistan giyemem aman/ Senin gibi cahile ben efendim diyemem aman! Eskiden Babıâli’de kalem efendileri bulunurdu. Bir sözü anlamadığımız zaman “efendim?” diye sorduğumuzda “efendin kalem odasında!” diye dalga geçerler bu olayı anımsatarak ya da “efendiliği kim kaybetti de sen buldun?” diye alay ederler. Politikacı, devleti ve halkı soyan işadamı, mafya ve çete üyeleri ‘zengin olmanın birlikteliğinde’ buluşunca, bütün kutsal değerler sıfırlanıyor; efendimiz para oluyor, Ali Naili Erdem’e göre. Soner Yalçın “Efendi” adlı eserinde şu Balkan atasözüne yer verir: “Kardeşe kardeş gibi davranmayan, bir yabancıya efendi demek zorunda kalır.” Gelin şimdi de efendi sözcüğü nereden çıkmış, kime efendi denir, ona göz atalım biraz. Nihat Sami Banarlı, Türkçenin Sırları, kitabında şöyle yazıyor: “Kelimenin aslı, eski Yunanca’da ‘authantes’, Rum telaffuzuyla ‘aftendis’ tir. Başlangıçta mutlak hakim demek veya bir kölenin ya da cariyenin sahibi olan kimse demekti. Eskiden ‘efendi’ kelimesi Türkçe ‘çelebi’ kelimesiyle yan yana ve onun yerine kullanılmış, daha sonra, okuma hayatında yükselmiş, ‘ilim ve irfan sahibi olmuşlara’ efendi denmiştir. Demokrasi, efendiler ve kölelerin olmadığı, kimsenin kimseye efendi ya da köle gibi bakmadığı bir rejimdir. Abraham Lincoln bu konuda, “Ben köle olmak istemediğim gibi, efendi de olmak istemem. Benim demokrasi anlayışım budur. Bunun dışında her şey, ne kadar az değişik olursa olsun, demokrasi değildir” diyor. William Lionpheles’e göre efendilik için son sınav; “Kendisine hiçbir çıkar sağlamayacak insanlara karşı da saygıda kusur etmemektir.” Balzac şu öğüdü veriyor: “Bilginin efendisi olmak için, çalışmanın kölesi olmalısın.” Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Dışarıdan Gazel” şiirinde acı bir gerçeği bakın ne diyor: “Ne olmuş, ne yapmışlar bize? Nasıl bağlanmış elimiz, kolumuz. Böyle giderse biline hep Mustafa Kemal’le bile yokuz. De yüreğim nice yanarsa yansın, Efendilerin yüreği buz.” Halet efendi, Moralı Osman Efendi’yi kıskanır, onu makamından azlettirir, rütbesini aldırır, kendisiyle uğraşmaktan zevk alırdı. Ama Osman Efendi, bayramlarda ziyaretine geldiği zaman merdiven başında karşılar, çok saygı gösterirdi. Niye böyle yaptığını soranlara şöyle dedi: “Evet, ben bu adamı sevmem. Rütbesini, mansıbını, malını aldım ama üzerinde öyle bir efendilik var ki, onu alamıyorum işte!” Asıl efendilik çalışmak, kimseye hakaret etmemek, ağırbaşlı ve nazik olmaktır ama bizde genellikle para babası, iyi giyimli kişiler itibar görürler, bey, beyefendi diye anılırlar... Atatürk, “Köylü milletin efendisidir” diyerek efendiliğin çalışmak, üretmek olduğunu vurgulamıştır. Millete hizmet etmeleri gereken kimi makam sahipleri ise efendi değil, vatandaşlara hizmet etmekle yükümlü olduklarını pek kabul edemezler... Bir de “evet efendim” ciler vardır. Kendilerinden üstün kişilere boyun eğerler de karılarına, aşağı tabakadan kişilere efendilik taslarlar, eziyet ederler... Ya şu çelişkiye ne demeli: Hırçın kişilere, efendi ol, efendilik sende kalsın, onunla bununla dalaşma, diye öğüt veririz de, hizmetlileri çağırırken alay eder gibi ve küçümsercesine, “Hasan Efendi”, “Ali Efendi” diye sesleniriz, onları beyliğe layık görmeyiz. Bernard Shaw, “köleliklerin en kötüsü efendiliktir” diyor. Para iyi bir uşak, kötü bir efendidir. Sevgililer kalbimizin efendisi olarak nitelendirilir. Bir Türk filminin adı “Kalbimin Efendisi” adını taşıyor. Şimdi de “Yüzüklerin Efendisi” var... Divan edebiyatında sevgililer efendi, sultan, âşıklar ise kul köledirler. Nedim bakın ne diyor bu konuda: “Dövülmeye sövülmeye kovulmaya billah/ Hep kailim amma ki efendim senin olsam”... Bir başka şiirinde ise sevgilisine, “Gözüm canım efendim devletli sultanım” diye sesleniyor. Osmanlılarda efendilik bir özelliktir: Ahmet Mithat Efendi, Dede Efendi gibi. Efendi kişilere “çelebi” de denir: Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi... Ahmet Mithat Efendi, “Felatun Beyle Rakım Efendi” adlı romanında efendiyle beyi karşılaştırır, efendiden yana tavır koyar. Felatun Bey, Batı hayranı, züppe bir kişidir, hiçbir işte başarılı olamaz, alay edilir. Rakım Efendi ise hesabını kitabını bilen, batıyı körü körüne taklit etmeyen, aklı başında bir kişidir, her zaman ve her yerde başarılı olur, sevilir sayılır... Atatürk, nutuklarında milletvekillerine “efendiler” diye seslenmiş ve insanlık özelliklerini yitirmemiş kişilerin başlarına isteyerek yabancı bir efendi getirmek istemelerinin olanaksız olduğunu belirtmiştir. Günümüzde Amerika dünyanın efendisi gibi davranıyor ve çoğu insanlar(!) buna hiç ses çıkarmadıkları gibi kayıtsız şartsız itaat ediyorlar efendilerine. Bencillikten, çıkarcılıktan ne kadar uzaklaşırsa kişi; efendiliğe, beyliğe o kadar yakınlaşır,
- DAVA...
Dar gelirli, bol giderli olduğu belli olan yoksul giyimli ve yılgın bakışlı bir kişi yazıhaneden içeri çekinerek girdi. Karşısına çıkan avukata kendisine bir şey danışmak istediğini söyledi. Avukat, “Konu nedir?” diye sorunca kekeleyerek “işkence” dedi. “Hapiste mi işkence gördünüz?” “Hayır, Etliye sütlüye karışmayan, suya sabuna dokunmayan bir vatandaşım ben. Hapishanenin yanından bile geçmiş değilim.” “O zaman, karakolda işkence ettiler size.” “O da değil beyim. Yasalara harfiyen uyan bir vatandaşım. Karakolun yerini bile bilmem. Bu yaşıma kadar tanık olarak dahi karakola düşmedim.” Avukat dudak bükerek adamın yüzüne baktı: “Öyleyse nerede gördünüz bu işkenceyi? Merak ettim. Anlatın bakalım” dedi. Adam içini çekerek söze başladı: “Her gün, her yerde işkence ediyorlar bana, benim gibilere. En büyük işkenceyi politikacılardan görüyoruz. Muhalefette doğru söylüyorlar ama iktidara geçince şaşıyorlar. Verdikleri sözleri tutmuyor; umduğumuz dağlara kar yağdırıyorlar. Sorunlarımıza çözüm arayacakları yerde birbirleriyle kavga ediyor, çekişiyorlar. Enflasyon düştü diyorlar alay eder gibi ama her gün zam yapılıyor yiyecek içeceklere. Havanda su dövdükleri yetmemiş gibi, nutuk atarak, her yeri güllük gülistanlık göstererek bizi kandırıyorlar. Güller onların oluyor, dikenleri bize batıyor. Kafa ütüledikleri yetmemiş gibi bir de lafla peynir gemisi yürütüyorlar. Evet, yürütüyorlar efendim, yürütüyorlar...” Avukat bir şey diyecek oldu, adam bir el hareketiyle onu susturdu: “Daha söyleyeceklerim bitmedi. Dinleyin hepsini de ona göre konuşun” diyerek sözlerini sürdürdü. “Ben sporu çok severim. Nafakamdan kesip maçlara gidiyorum, hep hayal kırıklığına uğruyorum. O kadar eziyet çekiyoruz ama güzel bir oyun yerine kör dövüşü seyrediyoruz. Milyarlık topçular bize keçiboynuzu çiğnetiyorlar. Stadyumlarda toplu işkence yapılıyor seyircilere. Zevk alamıyoruz oynanan oyunlardan. Kahroluyoruz!” “Haklısınız ama elden ne gelir. Suç onlarda değil, Böylelerine yüz verenlerde.” “Belki düzelirler diyor, sabrediyoruz ama sonuç sıfır. Neyse, bir başka şikâyetim de medyadan. Bizim sesimiz, gözümüz, kulağımız olacakları yerde magazin yıldızlarının rezaletlerine, çıplak fotoğraflarına yer veriyorlar sayfalarında, ekranlarında. Felaket ve kaza haberleriyle, politikacıların incir çekirdeğini doldurmayan demeçleriyle içimizi karartıyorlar.” Adam susunca avukat: “Söyleyecekleriniz bitti mi?” diye sordu. “Evet, bitti sayılır” dedi adam. “Aslında söyleyecek sözüm çok ama...” “Haklısınız bu yakınmalarınızda” diye konuştu avukat. “Haklısınız ama benim bu konuda yapacak bir şeyim yok ki, niye anlattınız bunları bana?” “Artık sabrım taştı” diye bağırdı adam. “Başımıza bu dertleri saran ilgilileri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikâyet etmek, haklarında dava açmak istiyorum. Bana bu konuda yardımcı olursanız sevinirim.” Avukat acı bir gülüşle adamın yüzüne baktı. Ne diyeceğini bilemedi.

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı

























