
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Search this site
Boş arama ile 4828 sonuç bulundu
- Gülümseyen Yüzlerin Ardındaki Sessizlik
Sultan DENLİ * Gazetecilik bana şunu öğretti: İnsan en çok sustuğu yerden anlaşılır. Yıllardır sokaktayım. Kalabalıkların içinde, miting alanlarında, adliye koridorlarında, hastane bekleme salonlarında… Mikrofonu uzattığım yüzlerin çoğunda aynı ifadeyi görüyorum: Kontrollü bir gülümseme. Ne tam mutlu ne tam mutsuz. Sanki duygu dozajı ayarlanmış. Sanki fazla bir şey belli etmek tehlikeli. “Ne hissediyorsunuz?” diye soruyorum. “İyiyiz,” diyorlar. O “iyiyiz” kelimesinin içine sığdırılanları bazen saatlerce yazabilirim. Bir deprem bölgesinde, evi yıkılmış bir adam bana gülümseyerek “Canımız sağ olsun” dedi. O an yüzündeki ifade ile gözlerinin içi birbirini tutmuyordu. Bir mahkeme çıkışında, yıllardır adalet arayan bir anne “Alıştık artık” diye omuz silkti. Bir üniversite öğrencisi, gelecek kaygısını anlatırken arada kahkaha attı. Hep aynı şey: Gülümseyen yüzler, derin bir sessizlik. Belki de biz bu ülkede üzülmeyi bile ölçülü yaşamayı öğrendik. Çok sevinirsek ayıp, çok ağlarsak zayıf, çok öfkelenirsek sorunlu sayılıyoruz. O yüzden yüzümüzde hep “idare eder” bir ifade var. Ne tam düşüyoruz ne tam ayağa kalkıyoruz. Arada bir yerde asılı kalmış gibiyiz. Sosyal medyada her şey daha da keskin. Fotoğraflar parlak, hayatlar düzenli, kahkahalar yüksek. Kimse uykusuz gecelerini paylaşmıyor. Kimse “Bugün içim sıkışıyor ve nedenini bilmiyorum” yazmıyor. Hep iyi haberler, güzel anlar, başarı hikâyeleri… Oysa ben haber merkezinde her gün başka bir tablo görüyorum. İşten çıkarılanlar, borcunu ödeyemeyenler, hayal kırıklıkları, yarım kalmış hayatlar. Ama ertesi gün o insanlar da fotoğraf paylaşıyor. Gülümsüyorlar. En çok da gençlerde görüyorum bu sessizliği. Röportaj yaparken gözleri pırıl pırıl ama cümlelerin arasında hep bir “ama” var. “Planlarım var ama…” “Umutluyum ama…” O “ama” kelimesi, bazen bir kuşağın iç sıkıntısını özetliyor. Gülüyorlar, espri yapıyorlar, hayata adapte olmuş görünüyorlar. Fakat biraz derine indiğinizde hep aynı soru çıkıyor: “Gerçekten böyle mi yaşamak zorundayız?” Belki de en yorucu olan, sürekli iyi görünme mecburiyeti. Gazeteci olarak şunu da biliyorum: İnsan kamera açıldığında değişir. Cümlelerini tartar, yüzünü toplar, duygusunu filtreler. Çünkü görünür olmak savunmasız kalmak demektir. Ve biz savunmasız kalmaktan korkuyoruz. O yüzden kırıldığımızı saklıyor, yorulduğumuzu hafifletiyor, içimizdeki boşluğu kelimelere dökmüyoruz. Oysa en gerçek anlar, kayıt kapandıktan sonra yaşanıyor. Mikrofonu indirdiğimde, kamera kapandığında insanlar bazen derin bir nefes alıyor. “Aslında…” diye başlayan cümleler o zaman geliyor. Aslında çok yorgunum. Aslında korkuyorum. Aslında artık güçlü olmak istemiyorum. İşte o “aslında”ların toplamı, bu toplumun görünmeyen hikâyesi. Gülümseyen yüzlerin ardında biriktirdiğimiz şey sadece kişisel hüzünler değil. Toplumsal bir sessizlik de var. Birbirimizi gerçekten dinlemiyoruz. Hızlıyız, aceleciyiz, yüzeyseliz. “Nasılsın?” sorusu bile çoğu zaman bir nezaket kalıbı. Cevabı duymaya hazır değiliz. Belki de bu yüzden herkes biraz içine konuşuyor artık. Bazen düşünüyorum: Eğer bir gün herkes gerçekten ne hissettiğini olduğu gibi söylese, nasıl bir gürültü çıkar? Kaç kırgınlık, kaç hayal kırıklığı, kaç bastırılmış cümle havaya karışır? Belki de asıl kaos o zaman başlar. Ama belki de iyileşme de orada başlar. Ben artık gülümseyen bir yüz gördüğümde sadece o ifadeye bakmıyorum. Gözlerin kenarına, ses tonundaki titreşime, cümle aralarındaki boşluğa kulak veriyorum. Çünkü bazen en yüksek çığlık, hiç duyulmayan o sessizlikte saklı. Ve şunu kabul ediyorum: Hepimiz zaman zaman o sessizliğin içindeyiz. Sürekli güçlü olmak zorunda değiliz. Sürekli neşeli, üretken, dayanıklı olmak zorunda değiliz. İnsan dediğin bazen kırılır, bazen susar, bazen sadece anlaşılmak ister. Belki de birbirimize verebileceğimiz en büyük şey çözüm değil; gerçekten dinlenen bir alan. Sürekli dimdik durmak zorunda değiliz. Sürekli toparlanmak, güçlü görünmek, iyi hissetmek zorunda değiliz. İnsan bazen kırılır. Bazen yorulur. Bazen sadece biri “Anlıyorum” desin ister. Belki de bu çağın en büyük ihtiyacı çözüm değil; şefkat. Biraz daha yavaşlık. Biraz daha gerçeklik. Ve birinin, o gülümsemenin arkasındaki sessizliği fark etmesi. Çünkü bazı yüzler gülerken, içleri yardım ister. Ve bazı sessizlikler, duyulmayı bekler…
- MEVSİM GÜZ OLSA DA UMUTLAR HEP TAZE KALSIN!
ZEKİ BAŞTÜRK * Mevsim güz… Ağaçlar, yaz boyunca taşıdıkları yaprakları birer birer bırakıyor. Sararan yapraklar rüzgârın önünde savrulurken doğa, bize sessizce bir şey anlatıyor: Hiçbir şey sonsuza dek aynı kalmıyor. Güz biraz hüzündür aslında. Günlerin kısalması, akşamların erken inmesi, havanın serinlemesi… Bir zamanlar dalları dolduran yemyeşil yaprakların toprağa düşüşünü izlemek, insana ister istemez geçen zamanı anımsatır. Ama güz yalnızca hüzün değildir. Güz, aynı zamanda kabulleniştir. Doğa, dökülen yaprakların ardından yas tutmaz. Çünkü bilir ki her son, içinde yeni bir başlangıcın tohumunu taşır. Yaprak düşer, toprak onu bağrına basar. Kış gelir, sessizlik çöker. Sonra bir gün, hiç beklenmedik bir anda bahar yeniden kapıyı çalar. İnsan yaşamı da böyledir. Kimi zaman elimizden sevdiklerimiz, kimi zaman alışkanlıklarımız, kimi zaman hayallerimiz geçip gider. Bazı kapılar yüzümüze kapanır. Bazı yollar yarıda kalır. Bazı dostluklar sessizce uzaklaşır. Bazı umutlarımız, gerçekleşmesini beklediğimiz zamandan çok önce yorgun düşer. Ve biz sanırız ki her şey bitti. Oysa yaşam, bitişlerle değil; yeniden başlayabilme gücümüzle anlam kazanır. Bir ağacın yapraklarını dökmesi, öldüğü anlamına gelmez. Tam tersine, yeni bir mevsime hazırlanmasıdır. Belki de insanın zaman zaman kendisini yenilemek için bazı yüklerinden kurtulması gerekir. Bu yüzden güz mevsimine yalnızca hüzün penceresinden bakmamak gerekir. Sararan her yaprak, bize değişmeyi öğretir. Düşen her yaprak, bırakabilmeyi… Serinleyen her akşam, sabretmeyi… Ve toprağa düşen her tohum, yeniden başlayabilmeyi anlatır. Yaşantımız da da böyle değil mi? Bazen yitirdiklerimize öylesine bakarız ki elimizde kalan güzellikleri göremeyiz. Oysa hâlâ nefes alıyorsak, hâlâ sevebiliyorsak, hâlâ bir dostun sesini duyduğumuzda içimiz ısınıyorsa, hâlâ güzel bir güne uyanmayı bekliyorsak umut için yeterince sebebimiz vardır. Umut, her şey yolundayken kolaydır. Asıl umut, yollar karardığında ışığı arayabilmektir. Asıl umut, düşerken yeniden ayağa kalkabileceğine inanmaktır. Asıl umut, yaşamın ın bütün olumsuzluklarına karşın iyiliğin, güzelliğin ve sevginin hâlâ mümkün olduğuna inanmaktır. Belki yaş aldıkça daha iyi anlıyoruz bunu. Gençlikte geleceğe bakarken, yaş ilerledikçe geçmişe daha sık dönüp bakıyoruz. Ama geçmişe bakmak, geleceğe sırtımızı dönmek değildir. Tam tersine, yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizle geleceğe daha sağlam yürümektir. Her yaşın bir güzelliği, her mevsimin bir öyküsü vardır. Bahar bize doğmayı, yaz yaşama sevincini, güz olgunlaşmayı, kış ise sabrı öğretir. Öyleyse güz geldi diye umutlarımızı soldurmayalım. Bırakalım yapraklar dökülsün. Bırakalım bazı eski alışkanlıklarımız, kırgınlıklarımız, gereksiz yüklerimiz hayatımızdan çıksın. Toprağa düşen her yaprak gibi biz de geçmişimizi toprağa emanet edelim. Ama umutlarımızı koruyalım..Çünkü insanı yaşatan yalnızca geçmişte yaşadıkları değildir; gelecekte yaşayabileceklerine duyduğu inançtır. Belki yarın başka bir kapı açılacak..Belki hiç beklemediğimiz bir telefon gelecek..Belki yeni bir dostluk başlayacak..Belki yıllardır ertelediğimiz bir hayal yeniden canlanacak..Belki de hiçbir şey değişmeyecek ama biz değişeceğiz. Yaşama başka bir gözle bakmayı öğreneceğiz. Ve bazen en büyük değişim budur. Mevsim güz olabilir. Ağaçların yaprakları dökülebilir. Gökyüzü griye dönebilir. Akşamlar uzayabilir. Ama insanın içinde küçük de olsa bir ışık yanıyorsa, bahar hiçbir zaman bütünüyle uzak değildir. Çünkü umut, takvim yapraklarına bağlı değildir. Umut insanın yüreğinde yeşerir. Öyleyse… Mevsim güz olsa da umutlar hep taze kalsın. Yapraklar dökülsün, ama hayaller dökülmesin. Günler kısalsın, ama gönlümüzün ışığı azalmasın. Rüzgâr sert essin, ama içimizdeki iyilik savrulmasın. Ve ne olursa olsun, yaşamın bize yeniden başlayabilmek için bir fırsat daha vereceğine inanalım..Çünkü güzün en güzel sırrı şudur:. Her dökülen yaprağın ardında, yeniden yeşerecek bir bahar saklıdır. Zeki BAŞTÜRK
- Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?
Çünkü onlar ağırkanlı adamlardır Değişen bir dünyaya karşı Kerpiç duvarlar gibi katı Çakır dikenleri gibi susuz Kayıtsızca direnerek yaşarlar. Aptal, kaba ve kurnazdırlar. İnanarak ve kolayca yalan söylerler. Paraları olsa da Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır. Her şeyi hafife alır ve herkese söverler. Yağmuru, rüzgarı ve güneşi Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden Düşünemezler... Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek Topraklarını büyütmeye çalışırlar. Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Çünkü onlar karılarını döverler Seslerinin tonu yumuşak değildir Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler. Gazete okumaz ve haksızlığa Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar. Adım başı pınar olsa da köylerinde Temiz giyinmez ve her zaman Bir karış sakalla gezerler. Çocuklarını iyi yetiştiremezler Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur. Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar. Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler. Birbirlerinin evlerine ancak Ölümlerde ve düğünlerde giderler. Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar. Binlerce yılın kabuğu altında Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır. Aldanmak korkusu içinde Sürekli birbirlerini aldatırlar. Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse Karılarından en az on adım önde yürürler Ve bir erkeklik işareti olarak Onları herkesin ortasında döverler. Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler Kendilerinden olanlarla alay edip Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar. Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar. Yiğittirler askerde subay dövecek kadar Ama bir memur karşısında –bu da tuhaftır- Ezim ezim ezilirler. Enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp On bir ay gökyüzünden bereket beklerler. Dindardırlar ahret korkusu içinde Ama bir kadının topuklarından Memelerini görecek kadar bıçkındırlar Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez Şehre giderler! Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Çünkü onlar otobüste ayaklarını çıkarırlar Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden Kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatırlar Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar. Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki Zengin bir akrabalarından söz ederler. Kibardılar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre Yollara tükürürler... Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar. Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar. Yarı gecelerde yıldızlara bakarak Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur. Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler. Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe -Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa- Sonuçlarını görmeden inanmazlar. Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur. Mülk düşkünüdürler amansız derecede Bir ülkenin geleceği Küçücük topraklarının ipoteği altındadır. Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden Zamanın derin ırmakları önünde... KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL NASIL KURTARALIM? * ŞÜKRÜ ERBAŞ Şükrü Erbaş, 7 Eylül 1953 tarihinde Yozgat’ta doğdu ve ilk-orta öğrenimini burada tamamladı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilimler Bölümü’nden 1978 yılında mezun oldu ve Toprak Mahsulleri Ofisi’nde memur ve yönetici olarak çalıştı; 1998 yılında emekli oldu. Edebiyat hayatına 1984 yılında Yarın dergisi yazı kurulunda yer alarak başladı ve Edebiyatçılar Derneği’nde çeşitli dönemlerde genel sekreterlik ve başkanlık yaptı
- Elveda Yaz Annem
Şimdi Saatler Eylül, Şimdi GÜZ * Şenol YAZICI * Şimdi YAZ geçer, sınanırsın. Turnalar, yaban ördekleri de geçer birazdan. Gökyüzünü “V”lerle doldurup kuş sesinden öte, bir arslan sürüsü gibi kükreyerek geçerler. Ne zaman saat Eylülse, ne zaman ayaz çekip göçer kuşların sesleri doldursa ay dolu gökleri, öyle olurum: Önce vaat edilmiş, sonra terk edilmiş bir ülkeymişim gibi gelir. Cennette bir başına yaşamaya bırakılmışım gibi… Siz bunu bilir misiniz? Zor olan, yalnız olmak değildir. Gibi ‘si yok mu? Hani dört yanın insandır, ama yalnızsın. Hani bayramlarda daha bir duyumsarsın öksüzlüğünü; işte öylesi. Tanımasam da aynı ülkeyi paylaştığım insanlar gibi göçmen kuşlar. Bir sabah kalksanız ki, tüm insanlar çekip gitmiş kentinizden, köyünüzden. Hırsınızdan, aç gözlülüğünüzden gına getirmişler, gına getirmişler kendiniz gibi yapma gayretinizden ve gitmişler neleri varsa size bırakıp... Sevinebilir misiniz? Niye ki? Artık dünya sizin, karnınız doymaz bilirim, ama gözünüz doydu... Sevininnnnnnn... Bilmem mi, insan olan sevinemez. Tam ordasın; ıssızlaştıkça dört yanın, bir ağlama tutar. Varsay ki kimliksiz bir gece vakti, Anadolu’nun karanlık bir köyünün kıyısındasın. Bıçak gibi bir ayaz yalarken yüzünü, uzaklardaki solgun yıldızdan başka ışığın yok. Kırık söğütlerin gölgesinden bilinmeyene bir çift ray uzar, gümüş, yılansı… Toprak damlı evler bir mezar gibi karanlık. Düdük düdüğe trenler geçer, ışık ışığa katarlar. Tanrının unuttuğu bir karanlık köyün kıyısından İstanbul geçer, Mozart geçer, Vivaldi geçer. Ama sana ait tek bir im taşımadan, ama önünden, ama senin dünyandan, ama tam ortasından... öyle geçer. Işığın azalır, ayazın artar. Az düşünsen, az bilsen o tren, yıkar toprak damlı, mağaramsı evini başına, döşer raylarını yüreğinin tam ortasına öyle geçer. Sırtından beline iğneler akar. Hani ağlamak bentleri zorlayan bir sudur, ama gırtlağında bir kıl ustura dolaşır, ağlayamazsın. İşte, tam ordasın; ıssızlaştıkça dört yanın, bir ağlama tutar. Cemre düşmez dağlarıma, Nevruzlar başka tanrıların çocukları, Artık bir lokma, bir hırka, bir de sen değil hayat, Kimsesizlik giyneğimiz, Üşürüz, çok üşürüz Önce üşürdük. O çağ üşümek, düşünmekten kolay mıydı ne? Şimdi yaz geçer, şimdi sınanma zamanıdır. Benim ülkemde yalnızlık başlar…ve yalnızlık üşütür insanı. İlk ayaklar soğur derler, önce toprak soğudu. Dağlar artık güneşin önünde bile sisli. Doğa acıklı bir keman sesine tutulmuş pür dikkat dinliyor, sadece dinliyor. Kimileri yeni düşüyor, kimileri ölüyor, kimileri bir dahaki düğüne değin uykuya hazırlanıyor. Çocuklar, yaşlılar hasta. Doğa zayıfa yükleniyor, canını kolay alacağına. Ne çok ölüm; yalnız gidemiyor yaz, yalnız ölemiyor. Sonbahar öyle usul usul geldi. Koca dünyaya hükümdar, öyle geldi... ve şimdi gece; üstüne cila çekilmiş siyah bir kuzgun, üşüyen ve üşüten ayaz bir gece. Seni düşünüyorum. Ne zaman seni düşünsem, bir yıldız gelir aklıma. Her keresinde, o yıldızları yüreğimin göğüne iliştiririm. Bu kadar çok yıldızı taşıyacak göğüm yok ki benim. Kimsenin yoktur, senin bile yaz annem. Yıldız zamanlarına çok var; patlayacak ilk tomurcuğa, dallara yürüyecek kana çok var. Dünya kadar uzak... Şimdi yaramı deşip ilk cemre düştüğünden bu yana, güzel ne yaptın ki, diye sorma. İşim bu benim. Gözlerim yol çeker ve düşler kurarım. Düşler kurmak, beklemek benim işim; yaşamak başkalarının. Kendimi sorgulamıyorum belki ama geriye korkarak baktığım oluyor. Kimi öyle bir zaman diliminden geçip geldiğime bile inanamıyorum. Gerçekte ne önemi var ki her sabah yeniden doğmaz mıyız biz? Düne bizi bağlayan tek şey, anılarımız değil mi? Bir karışıklık olamaz değil mi? O uzun uykuda birilerinin anıları benimkilerle karışmış olamaz mı? Ya da düşlerimi, anılarım sayıyor olmayayım. Karabasan demek daha doğru ya. Razıyım, nefret ettiğim birinin anıları olmasın da... İnanası gelmiyor insanın. Bir çağ vardı, yaprağa su yürüdüğünde deliren bir çağ. Her yağmur şafağında gökyüzünü dolduran ateş böcekleri vardı. Yaşam bir masaldı. Ölmeye o kadar uzaktık. Hanımelleri akar, akar tahta cumbalarından. Şimdi Mayıs, Çingeneler Zamanı, havada oynak bir Cigan. Sarı güle keserdi ellerin. Yüreğini yüklenmiş bir ses kan revan: Kendine iyi bak demelerdedir. Zaman, güllerin katmerlendiği gün Yani bahar… Ölüme ne kadar uzak. Duyarsın, Asılmış en kuru ağacına ömrün, Üç dal fidan. Hayat ve genç olmak; En korkunç tuzak… Yanarsın, bitmez susuzluğun, Bir nehir kıyısında dört elin bağlı. Kozasında bir vurgun büyür, Sen artık sonsuz korkarsın. Bu hal, hal değildir bilirim; Yüz seksen kilometreyle bir duvara vurmak ister gibisin. … Dedik ya; yaşam, nerde güldüreceğini bilemeyen acemi ama inanılmaz acıklı bir masaldı. Neyleyelim, biz masallarımızı böyle uydurmuşsak? Çocuk doğasına bırakılırsa acımasızdır; kelebeklerin, kuşların kanatlarını kopartan da onlardır. Neden severiz masalları bunca? Biz, hiç masal anlatanı olmayan çocuklardanız oysa. Masal anlatanı olmayan çocuk nedir bilir misin? Çocukluğu olmayan çocuk… bilsen korkarsın. Korkma, bu ülkede tüm çocuklar bir devir biraz oydu. Onlar BİZ miydik? Kuş aklım zorlanıyor; bu hüzün de bir gün bitecek ve yeniden bahar gelecek. Her sabah kendi külünden doğan mitolojik kuş gibi umut, yaşama isteği, daha enginleri görme özlemi yeniden büyüyecek. Ya da yeniden kül olmaya dayanma gücü… Yeniden kül olmaya dayanmak, özlenir mi? Biraz sapma var mı ruhumuzda? Vardır; masal dinlemeden büyüyen ve kendi masalını yazan çocukların huyudur bu. O Eylül öncesini niye özleriz, sanıyorsun? Biz de öldürülmeden biten Eylül öncesini… Yılmaz Güney’i neden çok severiz, düşündün mü? Tutunamayacağı, uymayan yaşamlar ve insanlar için bir film boyu kavga verir, son birkaç saniyede de, sevgiliye koşar gibi gittiği özenilecek bir ölümle ölürdü hep. Bu da bizi deli ederdi. Biz elde edemezdik, etsek de saklamayı beceremezdik ama, güzel ölürdük. Bir iyi bildiğimiz acı çekmektir, bir diğeri de delikanlıca ölmek. Büyümeli. Acı çekmekten değil, sevinçlerden, yaşamak için savaşmaktan, atılan her adımı sonuna değin savunmaktan, insan gücünün sınırlarını zorlayan direnmelerden zevk almak değil midir, büyümek? Ayakta durmak, tek başına da olsan… ayakta durmanın yolu, en yükseği özlemekte. O zaman sallantı niye? Neden dört yana dağılmış tespih taneleri gibi toplanamıyoruz? Nedeni sen; hep böyle gitmelerin. Alışamıyorum. Her sonbahar gidiyorsun. Ne zaman dağlara vuran güneşin altın ışıklarının ayarı artar, daha bir sararır, gözlüyorum. Enginlere dalıyorsun, gözlerin yol çekiyor. Kenarlarda, kuytularda bir şeylerin kalmasın diye toplanmaya başlıyorsun. Her ayrılış sonrası, salt ben değil, seni tanıyan herkes, öksüz bayram çocukları gibi hüzne boğuluyor. Nasıl beceriyorsun, insanlara bu denli kendini sevdirmeyi, vazgeçilmez kılınmayı? Bunu başardıktan sonra, yüreğimin en derinlere daldırdıktan sonra köklerini, ilmik ilmik söküyorsun ördüğünü. Ne vermişsen topluyorsun, canımın yandığına aldırmadan en ince kılcal damarımda yürüyeni, kanıma karışanı çekip alıyorsun. Eşyalara, yaşamın her yanına, sözcüklere sinen kokuna dört el sarılıyorum. Beş yaşımda, ayrılmak en büyük öğretmendir, diyerek uzak koydukları annemin kokusuna da öyle sarıldım. O ayrılıklardan bir tek, sonsuz yalnızlıkları öğrendim; ne erkekliği, ne direnci, ne de yaşamı; bir yakan, bitiren sonsuz yalnızlıkları... Gariptir, o yalnızlıkları sevdim zamanla... Hatta zamansız mekansız yalnızlığımı özler bile oldum. Kendi içimi kanatmayı, o kanla beslenmeyi; hüzünden zevk almayı sevdim. Neylersin, ben zavallı bir insancıktım; bükemediği elleri öpen... Kimim vardı güvenecek? Bir sen... Güneşli aydınlığını, yıldız dolu gecelerini, yaprak, çiçek, meyve yüklü sıcak kollarını, cömertliğini sevdim... Belki ilk kez birine güvendim, sana güvendim... Sana güvendikçe gücüme de inandım. Şimdi?.. Bir sabah bakıyoruz, yoksun. Olması gerekenden ne kadar daha az kalıp, ne kadar rahat, gidiyorsun. Her defasında da hazırlıksız yakalanıyoruz. Biz ki, acımasızlığın ustasıyızdır; bu denli acımasızlığı sanmam ki bir insan okulu öğretebilsin. Sana kim öğretti? Sanırım tutkuya ve güvenmeye şiddetle gereksinmemiz varmış. Ayırtına varmayışımızın nedeni; senin kadar sıcak, sevecen birine denk gelmeyişimizden olsa gerek. Daha önce, ne olursa olsun bir başımıza olmayı başarırken, şimdi sensiz bir eksiklik, yeri doldurulmayan bir boşluk var. Bu boşluğu unutsam da, birileri anımsatıyor. “Bu onun sıcaklığı,” dese birisi, yetiyor. Durum bu olunca, sevginin aslıyla tanınmadığı bu diyarda dayanılmaz bir yalnızlığa dönüşüyor gitmelerin. Senin için hava hoş tabi. Gittiğin yerlerde sevgiyi kitaplarından henüz silmediler. Dostluklar da vardır, anlatılmaya değer. İki yüzlülüğün, içten olmayışın, en gösterişli sözcükleri kullanıp bir şey anlatmayışın egemen olmadığı dünyalar oralar. Orda sınanmış insanlar var; yabancılığı bilmeyenler. Belki ateş böcekleri de… Şimdi gerçeği kırıcı da olsa söylemeliyim: Senin tüm işin, fetihlerle büyüyen imparatorluklar gibi yeni ülkeler elde etmektir. Sıcaklığına muhtaç gönülleri ele geçirmek ve nesi varsa yağmaladıktan sonra… İşte sonrası seni hiç ilgilendirmez. Sonralara değin dost değilsin. Belki de kendi yaşamını seçmen, bize kıysa da hakkın. Hakkın da ya bize olanlar? Biz buraya alışmıştık; tam yüreğimizi unutarak tüm omurgasız yaratıklar gibi her uzantımızı ayak yapıp üzerinde durmaya alışmıştık ki, sen bir sevgi seliyle çıktın geldin. Aydınlık ve onurluydun. Unuttuğumuz ne varsa anımsattın. Zaten sevgisizlik seçimimiz değildi, zorunluluğumuzdu. Bir umutla kalktık mezarlarımızdan. Her birimiz çarmıha gerilmeye hazırdık. Bize neler yapacakları, dışarıda ne olduğu umurumuzda değildi. Sen varken nelere katlanmazdık? Bunlar, başkalarının dayattıklarını yaşayanlar, bizler miydik? Katlandığımız için kendimizi aşağıladık. Yeniden insan, yeniden çocuk olabilirdik, kirletilmemiş. Öldürüp en derinlere gömdüğümüz erdemlerimizi, toprağın derinliklerinden çıkardık. Bir deri bir kemik yeniden dirildik yaşama. Anımsamak tohumdur ve tohum her bir şeydir. Şimdi anımsıyoruz, devlere kafa tutuğumuz devirleri. Delikanlıca intihar ettiğimiz filmleri anımsıyoruz. Bu denli korkmuş, yılmış ve bezgin beynimizin kıvrımları arasından; bize ait olmasalar da ne gam, yenileceğini bile bile çarmıhlarımıza en güzel türkülerimizle yürüdüğümüz destanları anımsamak ve de yalan yanlış da olsa anlatmak az yüreklilik değil. Arada bir, acaba bu anımsadıklarımız, yaşadığı aşağılanmalardan sonra kendinden iğrenen ruhumuzun ürettiği bir yalan mı, diye düşünsek de, övünecek bir mezar taşımız olması, bu kimliksizliğimizde ne denli önemliydi bilemezsin ve sana borçluyduk. Artık gerisini getirebilirdik. Oysa sen gittin. Önce üşüdük. Şimdi biliyorum ki, yalnızlık üşütürmüş insanı. Daha sabaha çok vardı. Gecenin orta yerinde, ağaçların bile uyku açtığı o saatte, ışık ışık yüzünle kalkıp ben gidiyorum, diyebildin. Aydınlığınla değişim, tam gerçekleşmemişti. Bizi özendiren, istersek o denli yürekli olabileceğimize inandıran sendin. Boyalı yüzlerimiz, ak saçlarımız, bir uçurum kadar derin çizgilerimizle ışığa çırılçıplak yakalandık. Aydınlıkta yaşlı bir çıplak olmak ne denli acıklıdır, bilir misin? Nerden bileceksin, sen hiç yaşlanmadın ki. Ölenler ve gidenler hiç yaşlanmazlar. İlkeyi bilmiyorduk. Tırmanmak zorunda olanlar geriye bakmamalıdır. Sevmek koşan insanın bir yürümeyi bileni beklemesidir. Ya da zıttı… seni o kadar sevmemeliydik. Sen koşuyordun, bizse toprağa değen her organımızı ayak yapmış yürüyor… hayır sürünüyorduk. Şimdi sitem etmeye de hakkımız yok öyle mi? Ne yapacağım şimdi ? Oturup herkese, önce kendime, seni karalamak; bu saflığı, yaşadığım sanallığa inanışı, tırmanma düşünü unutturmak, derin vadilerde köstebekler gibi uyum sağlayarak yaşamayı becermek ya da seninle gelmek… yapabileceğim. Seni nasıl karalarım? Sen ki benim ay kanatlı sevdamsın; sen yaşamsın. Çok zamandır gurur duyacağım bir şey yapmadım, şimdi ürettiğin bu cehennemle; yalnızlıkla sınanacağım. Ya da… Hangisi intiharım bilmem, ama seninle gelirim. Sensiz çok üşüyorum. Yalnızlık, hele böyle gibisi çok zor. Öyledir; yaşamak, tuz basılan bir yara gibi hissederek yaşamak zor, ama gelemem. Beni bağışla, belki onursuzluğu yaşayacağım. Unutacağım dağlarımı, yüreğimi ve kanatlarımı, unutacağım kurtaracağımız ülkeleri. Işığı unutacağım ve rengi. Dönersen bir gün, insan değil, insan fosili bulacaksın. Kim bilir hiçbir şey öğrenemediğimi düşünüyorsun, delikanlıca teslimiyeti bile. İyi de, ben senden öğrendim sevdayı ve sevdadan öğrendim onurla ölmeyi. Senden öğrendim, bir insanın yaşamı taşıyamadığı için değil, onu korumak için ölmeyi göze alması gerektiğini, değil mi? Yanlış anlamışsam, anlayan insan yanımdır. Mağaralarda yaşasa da, en aşağılık koşullarda sürünse de, ışığı ve aydınlığı hiç görmese de, ışığın bir parçasını küldeki kor gibi en derinlerinde saklayabilen insan yanım. O zaman, sen de git yaz annem ve sen öyle gel yalnızlığım. Elde ettiğimi taşıyamazsan gelirim, ama şimdi kendimle yüzleşmem var ve hayatla hesabım. Hayat ki, benim boy aynam, yaşayıp yalnızlığımla sınanacağım. Öyle dur, yalnızlığım, Sen anam, mihenk taşım, On sekizimdeki suretime takılmış, Topal çerçiden kalma, kenarı kırık ve de çilli Boy aynamsın. Issızlaştıkça dört yanım, Bir ağlama tutar, Çözülüp çözülmemekte sınanmamsın. Hiç sınanmadan bir ömür kendini Zaloğlu Rüstem sanmak vardı… ve öyle ölmek, daha mı iyiydi sanki? Dahası bir gün geri döneceğini biliyorum. Dönüp bana her bir şeyi yeniden anımsatacağını. Belki, bundan böyle yaşlanan aklım daha az güzellikler anımsayacak, belki huzur bulmam için unutmayı yeğleyecek, ama olsun, ne zaman dallara su yürüse, ne zaman yeşile ağarsa dünya, ne zaman ılınırsa toprak ve düşerse cemre, ince bir sızı duyacağım: Neydim, diye. Sen git, katlanırım, beni bırak. Sürünerek de olsa yaşamak ve kavgamı vermek istiyorum. Uğruna ömrümü harcadığım o aydınlık günler için, güzel ülkem için, doğacak çocuklarım için dişimle tırnağımla savaşıp umudu beklemek istiyorum. Senin artık dişlerin ve tırnakların yok ki diyorsun değil mi? Ve artık yalnızsınız, diyorsun. Doğru ama, hala yüreğim var ve teslim olmayacağım. Şimdi güz olsa da, ben o mayıs rengini ve ışığı biliyorum. Anlatmadan gelemem. Döndüğünde anımsayacak tek kişi bulamazsan neylersin? Bir düşün. Sen öğretmedin mi, sevgili yaz annem; as’lolan onurla direnerek yaşamaktır, diye ? * 1998 GÜZ, Haberci Gazetesi. ÇOK OKUNANLAR. 01.09. 2022 İLK Yazılışının üzerinden ONCA YIL geçti. maviaDADERGİSİ / ADA GÜNLÜKLERİnde yayınlanışının üzerindense 4 yıl geçti ve şaşılacak şey ÇOK OKUNANLARa ancak girmeyi başardı 102 ziyaretçiyle... Yine de çok önemli bir yanı var, BEĞENİ SAYISI 12, işte bu onu değerli yapıyor, yani kaç ziyaretçi olursa olsun, bunların en az 12'si zaman ayırıp okumuş ve beğenmiş de... ...ve BİRİNCİ EVREnin SONUNCU "ÇOK OKUNANLAR"ı oluyor bu yazımız. Artık bu tarz seçim yapmayacağız, yani ne olursa olsun yıllarca yazının ÇOK OKUNAN olarak fark edilmesi için beklemeyeceğiz, YENİ EVRELERE geçeceğiz, 6 aylık süreçlerde gözleyip bakacağız. Böyle makul süresinden çok sonra ve yine de ite kaka ancak ÇOK OKUNAN olmayı başarmış yazıları da tümüyle ihmal etmeyeceğiz, AZÇOK OKUNANLAR grubuna dahil edeceğiz
- Irmak Su Ateş
BETÜL TARIMAN * uyandım, hüzündü... saçlarımı taradım, yoktun... gitsindi diyemedim. hüzündü, geceye takılmıştı biriktim dipsiz kuyulara ağladım. gitme, ateşime su ver. yitirilecek bir an bile yok... aşılacak tepe, yürünecek çöl... sararmış bir yaprak yalnızlığı var içimde. çaresizim, sarsılıp köpürmesi de ne bu göğün, saldırması camlara. korkuyorum. yaşam zaten yanlış. ıslak ve yakıcı. üstelik dünyanın lavları da kirli akıyor damlarıma. yüzümde tutuklanmış bir gün. yüzüm karanlık, paramparça beni duy, anla, neden bu diş ağrısı sonsuz öfke... kimseler bilsin istemiyorum. gizlediğim mevsimi. kanayan sesimi uçurumda. gözlerimde uçsuz bucaksız ırmaklar yıkanıyor. bu, son fırtına mı bilmiyorum. hangi dağ başı. geçit yok. ellerim seni arıyor. ellerin bitimsiz. ayrılığın vedası mı onlar? direniyorum. yaklaştıkça ırmağına kendime çıkıyor gittiğim yollar. gitme. bana bir şey söyle kimsenin bilmediği bir söz, bir giz... gitme. gitmek, biraz da kendini tüketmektir. yenilmektir, boşluğu görmeden korkuya. Betül Tarıman Betül Tarıman 7 Eylül 1962'de Edirne'nin Keşan ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Anadolu'nun çeşitli kentlerinde tamamladı. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nü bitirdi. İlk şiiri Ağustos 1992 tarihli Kıyı dergisinde çıktı.
- DİLDEN ÜRETİLİR DÜŞÜNCE
ASIM ÖZTÜRK * Yaşamı, yaşamın içindeki tüm olguları tanımlarken, onlara belirli anlamlar yüklerken sürekli dile, dilimize yaslanırız. Tanıya geldiğimiz, öğrene geldiğimiz dilin kendi içindeki tüm oylumları, içinde bulunduğumuz duygu, düşünce durumlarını belirlerken edindiğimiz, biriktirdiğimiz ne kadar sözcük varsa o anda, o duruma uygun düşenleri hemen belleğimizden akıtarak tanımlamalar yaparız. Hiç kuşkusuz bu durum yazanlar, düşüncelerini sözcükler aracılığıyla tümcelere, anlamlara dönüştürenler için daha da önemli bir durumu yansıtır. Doğuştan, ilk duyduğumuz sesten başlayarak, her ne yaşıyorsak acı, sevinç, umut, umu; bunların tümünü biçimlendirirken istediğimiz derin bir anlam taşıması doğrultusunda yan yana kullanarak sesler kurarız. Giderek bu seslere eklenen yeni duyumlar, yeni anlamlarla gelişir bu birikim. ANA DİLİ dediğimiz, anneden öğrenilerek pekiştirilen, zaman zaman ağlayış çığlıklarımızın arasına serpiştirdiğimiz sözcüklere dönüşür. Kendi çapımızda, kendi çocuksu düzlemimizde oluşturduğumuz, isteklerimizi, yaşadıklarımızı yansıtırken yeni bir dilin düşünsel tabanlarını oluşturmaya başlarız. İşte oradan, ilk adımlardan başlayan o sesleniş, o iletişim kurma bağı giderek dilimizin gelişmesini, oylumlarının genişlemesini sağlar. Düşündüğümüz, düşlediğimiz, umduğumuz ne varsa duyumsal, yaşamsal, özlemsel hangi boyutta olursa olsun dilimize; daha o yaşta edindiğimiz dil birikimlerine yaslanarak düşüncelerimize anlam katarız. Onlara geniş bir yaşam alanı oluşturmaya çalışırız. Çocuk yaşlarda yaşadığımız çok derine batmayan kıymıkların geçici göz yaşlarını sözcüklerimizin arasına yapıştırıcı, tutucu ara malzeme olarak koyarken bile düşündüğümüz o anne kucaklamaları sonrası geçiveren acıların sağıltılmasının bilincinde olmasak da hep kısa erimli düşüncelerin yeni oluşan belleğimizden değişik boyutlarda geçmesiyle oluşur. Düşünce kıvılcımları belleğimizde yol alırken, kalıcı anlamlar oluştururken hep sözcüklere, edindiğimiz, öğrendiğimiz dile yaslanırız. Ondan güç alarak daha büyük umutlarla anlamı, düşünüleni kavramak, aktarmak için güçleniriz. Giderek, günler yıllar içerisinde bu gelişime, bu oluşuma katılanlarla yeni bir dil evrenin içinde bulur kişi kendini. Edindiği, okuduğu, duyduğu, öğrendiği ne varsa bunları da bu birikime katarak yeni yöntemleri, yeni us yollarını da bularak dilin oluşturduğu varsıllıklarla düşüncenin kapılarını aralamaya çalışır. O kapıları ardına dek hemen açamasa da en azından o kapıların önüne gelmeyi, o kapıları çalmayı öğrenir. Her öğrendiği yeni dil edinimleriyle edindiği bilgilerle yeni bilgilerin, yeni düşüncelerin kapısının önünde bulur kendini. Öylesine değişik bir akışkanlığın içinde bulur ki kendini neyi düşlemeye, neyi düşünmeye başlasa, dilin o derin anlamları arasından kör düğümmüş gibi duran derin anlamı kavramaya, ona yeni boyutlar katarak çözümlemeye başlar. Tek yönlü bir etkileşim değildir bu. Giderek birbirini güçlendiren, birbirine tutunarak ayağa kalkan, birbirine seslenerek nerede durduklarını, nerede bulunduklarını belirlemeye çalışan dille düşünce arasında yoğun bir bağ oluşur. Dilin kendi çeperleri içinde sıkışıp kalmak yerine ona yeni boyutlar kazandırarak her gün yeni duyumlar, yeni yan yana gelmelerin düşlemiyle can katarak, can suyu vererek yeni bir dil evrenine geçişi sağlar. Öyle bir yere gelinir ki, neyi ereklesen, neyi biçimlendirip onu sözcüklerle yeni kalıplara, yeni anlam öbeklerine sıkıştırmaya çalışsan da hızla elinden kayıp, parmaklarının arasından yeni kalıplar aramaya yönelen bir türlü önerilenin, düşünülenin kalıplara sığmadığını görürsün. Öylesine esnek, öylesine yeni biçimleri özleyen, onların arayışı içinde olan bir dil durumuyla karşı karşıya kalırsın ki dilin o büyük yangınından, o büyük akışından, o büyük ışığından yeni ırmaklar, yeni okyanuslar oluşturmanın yollarını ararsın. İçinde bulunduğun, söze, sözcüğe dönüştüremediğin o büyük anlamların daha dilin kendi evreninde bir yer edinemediği gerçeğini kabullenmeden yeni sıçramalarla dilin başka evrenine geçişler yaparsın. Buna sana öğreten okudukların, okurken düşünce belleğinde karanlık alanlarda kalanların ansızın o kıvılcımla tutuşmasıyla başladığını görürüsün. Dilin, sınır tanımayan dilin içinden doğan bu ses, bu ışık büyüyerek yükseldikçe, dar kalıplar içine sığdırdığın düşünce kalıpları bir yerlere istiflediğin düşünce kalıpları toz buz olur dağılır gider. Sarıp sarmaladığın durgun düşünce suları yanmaya başlar. Dil, yeni dil, durmadan gelişen dil onları yakmaya başladıkça, boşalan yerlerine yeni düşünceler ekmeye, o topraktan yeni filizlerin yükselmesi için toprağı havalandırmaya hep hazırdır. Yeter ki sen bu değişime, dilin gelişip yaşamı, yaşamayı anlamaya, anlamlandırmaya, tutucu nedenlerle sınırlar koyma. Dildeki bu kıvranmaların yersiz sancılar olduğunu düşünüp kısa yoldan yokmuş gibi, hiç yaşanmıyormuş gibi davranma. Dilin eşiğine gelip dayanan o değişimi anla, o değişimden kaçma, kolay olanı seçip eski alışkanlıklarla, eski yaklaşımlarla dilin akışını sınırlandırma. Dil gerçekliğini yaşayan, duyan kim varsa bu değişimlerin dışında kalınmayacağını hep anlamıştır. Hep bu gerçekliğin ne denli yaşamsal olduğunu duyumsamıştır. Dilin içinde, belleğimizde kendiliğinden gezinen öbeklermiş gibi duran sözcükler o büyük bütünün önemli parçalarıdır. Dil dediğimiz sınırsızlıklar içinde durmadan yenilenen, yeni yaşananları, yaşanmışlıkları besleyen, onları büyüten ve geliştirendir. Yaşamın kendisinde olduğu gibi. Yaşarken değişip, gelişmeye, yaşamı değiştirmeye hep hazırdır. O gerçekliği yok sayarak gelişmeyi, değişimi sınırlandırdığımız zaman körlüğün içine düşmemizle eş değer bir durumu yaşıyoruz demektir. Düşünce dediğimiz durumu, tutucu, kalıpçı verilerle kirlete geldiğimiz, içinde bulunduğumuz konumlara uygun kalıplara döke geldiğimiz sınırlandırmalara DİL hiçbir zaman boyun eğmemiştir. Kendi özgür gelişimi içinde yeni durumlar, yeni yaşanmışlıklara tanımlar koymuş, onları sözcüklerle belirlemeye çalışmış, daha geniş anlamalar gerektiği zaman sözcükleri yan yana dizerek uygun düştüğü bir biçimde tümcelere dönüştürmüştür. Bekleyen, birilerinin değişime kapalı duyumlarına eşlik etmeyen yavırlarıyla oyalanmamış, onlara uyum sağlamamıştır. Bekleyen, duran düşüncenin hep kalıplarını yine dil kendi içinde ivmeyle, sıçramayla, durdurulmaz canlanışla hep aşmıştır. Öylesine işlevsiz gerekçelerle karşılaşmıştır ki bunların tümünü hem zamansal hem de yaşamsal verilerle aşmanın yollarını bulmuştur. Yerine saplanıp kalan bu derin tutuculuğun çapaklarını törpülemek yerine, yeni bir yol bulmanın ivecenliğiyle hep canlı, hep yaşayan umutları içinde taşımıştır. Hangi gerekçelerle olursa olsun geniş kitleleri, geniş coğrafyayı içine alan durmadan kendine katılan kollarla akıp gelen bu dil ırmağı çocukluk sözcüklerimizden başlayarak o yeni düşüncenin en önemli yapı taşlarını oluşturmuş; kendi dil gerçekliğinden çağa, yaşama, insanın gelişmesine uygun düşünceleri oluşturmuş, üretmiştir. En zor anlarına denk düşen zamanlarda bile umudunu yitirmeden o anda, belleğinin birikimsel derinliklerinden kopup gelen kıvılcımlarla yeni sözcükler bulmuş; yaşadığı yeni gerçekliği tanımlamaya çalışmıştır. Karamsarlığın koyu karanlıklara dönüştüğü süreçler de bile yeni, ışıklı bir pencerenin aralayıcısı olmanın ötesinde hep, hiç geçmeyecek bir biçimde içinde o ışığı, o aydınlığı taşımanın görkemiyle, duygusuyla, varsıllığıyla belleğimizin en derininde, en vaz geçilmezinde baş kaldırıya hazır, yürüyüşün en önünde, en yüksek sesle zamana, zamanın ötesine seslenen olmuştur. Kıvranıp duran o bekleyişin önündeki engelleri dilin sınanmışlıklarından beslendiği güçle, yeni sözcükler, içi sevgi ve umutla doldurulmuş sözcükler üreterek çıkmasını bilmiştir. Düşünce dediğimiz o soyut kavram, dilin derinlerindeki o birikimlerden beslenerek boy atarken, yeni belirlediği yollarda yürümenin yöntemlerini seçerken hep dilin gücüne, dilin uzanabileceği her türlü derinliğin, kavrama noktalarının en uçlarına, en diplerine ulaşmasını sağlaması yatmaktadır. Dil onun için her türlü yeni sürecin, yeni düşünme, yeni düşünce süreçlerinin kıvılcımını yakmaya, karanlığı aralamaya hazır bir güç olarak içimizdedir. Bizimle birlikte var olandır. Varlığını, varlığımızı karşılıklı dayanışarak, karşılıklı büyüterek sürdürdüğümüz gerçeği unutulmamalıdır. Nasıl bir konumda bulunursak bulunalım, her çıkmazın, her anlamsızlığın derin döngüsünden kurtulmak için dilimize yaslanarak, dilimizden güç alarak yeni çözüm yolları bulmamız kolaylaşacaktır. Seçtiğimiz yöntem ne olursa olsun izlenmesi gereken yolların hep başlangıcı dildir. Dilden, dilimizden yola çıkarak hem kendimizi hem de kendi varlığımızın evren boşluğunda bir anlam taşımasıyla ilgili sorulara, sorgulamalara yanıt üretilmesi dille, dilimizle olacaktır. Düşünce oluşmadan bizde var olan, bizde biriken, bizde biçimlenen her türlü dil olgusunu giyinip yaşama, sokağa, örgütlü alanlara çıkarken varlığımızı gösterdiğimiz, varlığımızı tanımladığımız en bilinen gerçeğimiz, gerçekliğimiz dilimizdir. Neyi söylemeyi, neyi yazmayı ereklerse erekleyelim hep ilk adımımızı dil oluşturacaktır. En geniş, en derin düşünce öbeklerinde bile, ortaya konan, anlatılan, yazılan ne varsa derinlemesine bakıldığı zaman o kişinin, o bireyin içinde bulunduğu dil, içinde soluk aldığı dil ortamının izlerini, gücünü görürüz. Düşünce dediğimiz kalıpları yerinden oynatan, o kalıpları daha işin başında oluşturan da dilimizdir, dildir. Bugüne dek ürettiğimiz, çoğalttığımız, kirlettiğimiz, arıtıp daha aydınlık alanlara taşıdığımız tüm durumları tanımlarken, belirleyip onlardan bir düşünce oluştururken dilden, dilimizden yararlanırız. Bu sürecin başladığı yerde, başladığı anın parçacığında bile dilin özel bir yeri vardır. Sözcüklere giydirdiğimiz önemli anlamların rengini, biçimini ortaya çıkaran, onlara yeni boyutlar kazandıran da dildir, dilimizdir. Anlatmakta, aktarmakta, iletmekte kıvranıp durduğumuz ne varsa; dilimizin içinde gezinip durur. O büyük boşlukta yeni anlamlara ulaşmak için dilin o uzun yolculuğuna katılmalıyız. Dilsel gerçekliğin akışkanlığı içinde onlara yeni anlamlar bulmak, yeni açılımlarla düşünce evrenimizi genişletmek için dilin, dilimizin olanaklarından en geniş biçimde yararlanmalıyız. Bu yaklaşımlarla o büyük bir dil akışkanlığının içindeyiz olmalıyız. Düşünceyi doğuran dil, tüm açmazlara çözümler bularak yeni ışıklı, usa dayalı yöntemler bulacak, bu çözümlerle birlikte yeni yollara çıkarak kendini geliştirecektir. 15. 03. 2025 Şiirevi – Güvendik – Urla - İZMİR
- Amerika Bize Vergi Ödüyor
Trablus Antlaşması veya ABD - Osmanlı Sözleşmesi, 4 Kasım 1796 tarihinde ABD ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan yardımlaşma ve ticaret antlaşmasıdır. Tarihçe 1783 yılında, Avrupa standartlarına göre mütevazı da olsa, yeni bir denizci devlet olan ABD, denizlerde tek başına bayrak gezdirmeye başladı. 25 Temmuz 1785'te, Atlas Okyanusu'nda Cadiz açıklarında, bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi Cezayir açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçirildi. Bu gemi, Boston limanına bağlı, Kaptan Isaak Stevens'in idaresindeki Maria idi. Arkasından, Philadelphia limanına bağlı, Kaptan O'Brien'in Dauphin'i de aynı akıbete uğradı. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçti. Amerikan Kongresi, 27 Mart 1794 tarihinde, Osmanlı denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemileri inşa edilmesi veya satın alınması için, Başkan George Washington'a 700.000 altına yakın harcama yetkisi verdi. Önemi 5 Eylül 1795'te ABD bu tehdide karşı bir anlaşma yapmayı kabul etti. Bu anlaşmaya göre ABD, Cezayir'deki esirlerin iadesi ve gerek Atlas Okyanusu'nda, gerekse Akdeniz'de ABD sancağı taşıyan hiçbir gemiye dokunulmaması karşılığında, tek sefer mahsus 642.000 altın ve yılda 12.000 Osmanlı altını (21.600 dolar) ödeyecekti. Dili Türkçe olan ve 22 maddeden oluşan anlaşmaya, Amerika Birleşik Devletleri adına Joseph Donaldson ve Osmanlı adına Cezayir Beylerbeyi Cezayirli Hasan Paşa, namıdiğer Hasan Dayı, imza attı. Bu, ABD'nin iki asrı aşkın tarihinde, yabancı bir dille imzalanan tek anlaşması olduğu gibi, yabancı bir devlete vergi ödenmesini kabul eden tek ABD belgesidir. ABD, 22 maddelik bu antlaşmaya 1818 yılına kadar bağlı kalmıştır.
- Esra Odman
* İstanbul 1969 doğumludur. ODTÜ istatistik ve adalet meslek yüksek okulunu bitirmiştir. 2003 yılından beri öykü yazmaktadır. maviADA başta olmak üzere birçok dergide ve internet sitesinde öykü ve denemeleri yayımlanmıştır. 2012-2014 yılları arasında maviADA Dergisi yayın kurulunda yer aldı. 2013 yılından 2019 yılına kadar Balıkesir güzel sanatlar derneğinin düzenlediği yaratıcı yazarlık ve okuma seminerlerini yönetti. Ödülleri de olan yazar Balıkesir'de yaşamaktadır. maviADA Emek Verenindir. "Bu Dergide Emek Verenin Önceliği Vardır" * *Dergiye emek verene her zaman öncelik veren maviADA yine de başkalarına da şans tanımak, güncelle ve kültür sanat gündemiyle bağlantıyı yitirmemek için dergiye uyan her yazıya ve yazara yer verir. * Yazma hakkı yönünden kültür sanat dünyasında ve dergide olumlu iz bırakanların, dergiye emek verenlerin önceliği vardır. *YAZARLARDAN en az BEŞ yazısı yer alan, emeği geçen kişiler yazar listelerinde gösterilir. BU YAZARLARIN yazmaktan öte dergiye katkısı olanlar, maddi manevi sorumluluk taşıyanlara YETKİLİ YAZARLIK önerilir. Yetkili yazarlara özel tanıtım sayfası yapılır. Yazar listelerinde ilk 10'da öncelik, o anda fiili olarak dergiye yazan, maddi manevi katkıda bulunan YETKİLİ YAZARLARDADIR. *YAZARLAR ve YETKİLİ YAZARLAR bir yıllığına, istekliler arasından her KASIM ayında seçilir, 1 Ekim'de sorumlulukları biter. Yeniden görev almak istenirse derginin ihtiyaçlarına göre karar verilir. Yine de her durumda YAZAR olarak isterlerse yer alabilirler. *AYRILAN YETKİLİ YAZAR: Hangi nedenle olursa olsun bir aydan uzun süre yazmaya ara veren yazarların yetkileri askıya alınır. Kabul edilebilir bir nedenle ayrılan YETKİLİ YAZARLARIN dönüşlerine değin öncelikleri, kazanımları, yazıları saklanır. Ayrılan YAZARLAR, yazılarının geleceğine dair kendisi karar verir, isterse kaldırır. Dilediklerinde konuk yazar olarak yer alırlar.
- ŞENOL YAZICI'dan YENİ BİR KİTAP: KENDİNİ YARATMAK
ESRA ODMAN * Sonbaharın en güzel yanlarından biri de yeni kitapların raflarda yerini almasıdır. Okunmayı bekleyen onca kitabın yanına yenileri eklenir. İyi bir okur ise seçicidir. Herkesin onay verdiği kitabı değil, kendi okuma zevkine, edebî beğenisine ve aradığı edebiyat hazzına uygun olanı tercih eder. İşte bu eylülün önemli kitaplarından biri de KENDİNİ YARATMAK. Sevgili Şenol Yazıcı’nın son kitabı eylül ayında okurlarıyla buluşuyor. Öykücülüğü ve romancılığıyla tanınan, aynı zamanda 25 yıldır yaşamını sürdüren maviADA dergisinin kurucusu olan Şenol Yazıcı, bu kez yılların birikimi ve deneyimiyle denemelerle sesleniyor okuruna. KENDİNİ YARATMAK ilk yazıdan başlayarak kendini ele veren bir deneme türü kitap. Ne var ki salt Montaigne vari bireysel denemelerle yetinmemiş, hayat ve sanatın her alanında denemenin diğer, toplumsal, tarihi, sanatsal ve siyasi deneme örnekleri vermiş; nazenin, alçakgönüllü bir denemenin toplumsal bir eleştiri olarak kullanıldığında nasıl keskin bir silah olabildiğini de göstermiş. Bütün denemeleri de "insanın yaşadığından kendini yaratması" temasına kilitlemiş. Kitabı okumaya başladığımda ilk olarak “dünyayı görme biçimleri” geldi aklıma. Hepimizin dünyaya ne kadar farklı yerlerden baktığını düşündüm. Belki de bizi birbirimizden ayıran, farklılaştıran tam olarak budur: Bakma ve görme biçimlerimiz. Peki yazmak ve okumak bu bakma biçimini nasıl etkiler? Dünyayı başka türlü görmeyi öğrenebilir miyiz? Okuduklarımız ve yazdıklarımız bizi nasıl değiştirir? Bu değişimin bize nasıl bir faydası vardır? Kendini Yarat, bu soruları sorarken cevaplarını da okuruyla birlikte arıyor. Günümüzde yaratıcı yazarlık atölyeleri neredeyse “bir yazar adayına bir atölye” düşecek kadar çoğaldı. Her atölyeden çıkanın kendisini yazar olarak görmesi, hemen bir kitap yazıp bastırmak istemesi, edebiyatı ciddi bir uğraş olarak görenler tarafından zaman zaman eleştiriliyor. İlginç olan Şenol Yazıcı, atölyelere bu Ortodoks bakışla bakmıyor, bu kitapta; " Belki çok azı yazar olacak ama yazarlık atölyelerine devam edenler en azından zaman öldürmüyorlar, olumlu bir şeyle meşgul oluyor ve seçkin bir uğraşın yapıcı bir öğrenmenin peşinde koşuyorlar, " diyor. "Yazar adayı, iyi yazmanın yolunun öncelikle iyi okumaktan geçtiğini öğreniyor; kendisinden önce yazanları tanıyor, edebiyatın geçmişiyle ve birikimiyle karşılaşıyor, sözcük dağarcığı gelişiyor, kendini ifade etme yeteneği de artıyor. Bu da kendinden daha iyisini yaratmak değil midir? " diye de ekliyor. İşte tam da böyle bir ortamda Şenol Yazıcı’nın Kendini Yarat kitabı, bir başucu kitabı olarak gelip elimizin altına konuyor. Yazıcı, “İdeoloji” diye başladığı paragraflarında siyasetin, yazarın toplum üzerindeki etkin gücünü kendi çıkarına, anlayışına göre denetim altına almaya çalışacağını, ama yazarın bu dengeyi iyi kurması gerektiğini, gerekirse mücadele etmesini; "Yazar namusu bunu gerektirir, o yaratılıştan sisteme muhalif, ne var ki zorunlululuklardan düzenin yanındadır, ama ezilen insanın yanında olmasıdır onu kahraman yapan," sözleriyle açıklıyor. Yazmanın özgünlüğünden hayatın anlamına, sevgiden aşka uzanan geniş bir alanda saptamalarda bulunuyor. Düşüncelerini hayat deneyimleriyle besliyor ve bütün bunları okuru yormadan, onunla sohbet edercesine anlatıyor. Böylece düşünsel yanı güçlü olmasına rağmen sıkılmadan okunabilecek bir kitap çıkıyor ortaya. Toplumsal, siyasi ve sosyal eleştirilerinde ödün vermez tavrı olan YAZICI, yine de başkalarının tarzına da saygılıdır. "Herkesin dünyası kendine," der. Bireysel denemelerinde Michel de Montaigne’in Denemeler’inin uslubuna bir hayli yaklaşır. Onun gibi zengin bir kültür ve çok farklı örneklemelerle düşüncelerini daha inandırıcı hale getirmesinin yanında farklı her düşünceye de Nasrettin Hoca gibi "Sen de haklısın" demekten çekinmez. Montaigne, katı ve soyut bir felsefi sistem kurmak yerine insanın kendisini tanımasını, bildiklerinden kuşku duymasını ve yaşama sanatını anlamaya çalışmasını önemser. Onun düşüncesinin merkezinde insan vardır: kusurlarıyla, çelişkileriyle, değişkenliğiyle insan. " İnsansın. O halde başkasını anlamak için kendine bak," öğüdü ve “Ben ne biliyorum?” sorusu, Montaigne’in düşüncesinin temelinde durur. İnsan önce kendisine bakmalı, kendisini sorgulamalı, kendi hükümlerinden bile kuşku duyabilmelidir. Şenol Yazıcı’nın Kendini Yarat kitabında kurduğu düşünsel dünyanın da Montaigne’le buluştuğu yer tam burasıdır: İnsanın kendisine dönmesi, kendisini sorgulaması ve sonunda kendisini yeniden yaratabilmesi. Çünkü insan yalnızca dünyaya bakmaz; dünyaya nasıl baktığını da fark edebilir. Okumak ve yazmak ise belki de tam burada devreye girer. Bize yalnızca yeni şeyler öğretmez; baktığımız şeyi başka türlü görebilmenin ihtimalini de gösterir. Eğer dünyaya bakışınızı, kendinize bakışınızı ve görme biçimlerinizi sorguluyorsanız "Kendini Yarat" tam size göre. Bir başucu kitabı olmaya aday... Özellikle yazar adayları için destekleyici, irdeleyici ve düşündürücü bir kitap. Ancak yalnızca yazmak isteyenlere değil, kendisine ve hayata biraz daha yakından bakmak isteyen herkese sesleniyor. Şenol Yazıcı’nın kalemine sağlık. Esra Odman 02.09.2026
- Bir Gemi Yelken Açtı/Ali Mümtaz Arolat
BİR GEMİ YELKEN AÇTI * Bir gemi yelken açtı hayal iklimlerine, Civarından çığlıkla yorgun martılar kaçtı Rüzgâr sürüklenirken derinlerden derine; Hayâl iklimlerine bir gemi yelken açtı. Beyaz yelkenlerinde ölgün bir kızıllığın Titrek son akisleri dalgalandı belirsiz; Toplanırken göklerde bulutlar yığın yığın Hırçın bir fırtınayı düşünüyordu deniz. Ufuklarda solarken altın şafak gülleri Yabancı âlemlerden sâadetler, emeller, İhtiraslar bekliyen kimsesiz gönülleri Gizlice sıkıyordu kızgın demirden eller. En katı yüreklinin bile bu sabah iki, Üç damla yaş kurudu solgun yanaklarında; Açılan yolcuların hepsi hissetmişti ki Bugün de erişilmez o diyâra, yarın da... Mâdem ki o iklime erişmeye imkân yok, Neden böyle vakitsiz enginlere çıkışlar? Bulutlar toplanıyor, ufukta dalgalar çok, Kış geliyor, yelkenler emin bir yerde kışlar! Yolcular diyorlar ki: -Erişmek ümidi az; Biliriz dalgaların her biri bir mezarlık. Belki de içimizden hiçbiri ayak basmaz, Lakin yolunda ölmek, bu da bir bahtiyarlık! Ufkun dört duvarına kanadını vurarak Rüzgâr sürüklenirken derinlerden derine, Gümüş yelkenlerini yüksekten savurarak Bir gemi yelken açtı hayal iklimlerine. Ali Mümtaz Arolat (23 Temmuz 1897, İstanbul - 4 Eylül 1967, İstanbul), Türk şairdir. Tabiat ve aşk temalarını işleyen hece ölçüsündeki şiirleriyle tanınır. Türkiye'nin ilk sembolist şairlerindendir. Yaşamı 1897 yılında İstanbul'un Cihangir semtinde doğdu. Babası, I. Dünya Savaşı sırasında Doğu Cephesi'nde 3. Ordu Komutanı olan Hasan İzzet Paşa, annesi Fatma Refia Hanım'dır. Okul hayatına Burhan-ı Terakki Mektebi'nde başladı. Bir süre Alman Mektebi'ne devam etti. Burada bir yıl okuduktan sonra eğitimine rahatsızlığından dolayı bir yıl ara vermek zorunda kaldı. İyileştikten sonra önce Nümune-i Terakki Mektebi'ne, ardından Galatasaray Lisesi'ne devam etti. Küçük yaşlardan itibaren şiire ilgi duydu. İlk şiir denemelerini Galatasaray Lisesi'nde iken yaptı. Şiirleri Seza adıyla Şair ve Nedim dergilerinde yayımladı. I. Dünya Savaşı sırasında Galatasaray Lisesi'ndeki eğitimini yarıda bırakıp savaşa katıldı. Öğrenimini üç yıl sonra Ticaret Lisesi'nde tamamladı. Çeşitli bankalarda çalıştı. 1923 yılında Binbaşı Mehmet Nuri Bey (Altınanıt) ve Güzide Hanım'ın kızı Fitnat Hanım ile evlendi, bu evlilikten beş erkek çocuğu oldu. Celal Sahir'in yayımladığı Kitaplar dergisinde Ali Hasan adıyla şiirleri yayımlandı. Kendi adıyla Yeni Mecmua ve Yahya Kemal'in edebi başkanlığında çıkan Dergâh dergilerinde yazdı. Dergah dergisinde 42 şiiri yayımlandı, bu dergide en çok şiir yayımlayan şairlerdendi. Şiirlerinde en çok aşk, ölüm, özlem, karamsarlık, yalnızlık, tabiat, umut temalarını işledi. 1926 yılında şiirlerini Bir Gemi Yelken Açtı adlı kitapta topladı. 1926-1962 yılları arasında İş Bankası Umum Muhasebe Müdürü olarak görev yapan şairin, "Hayal İkliminden Dönen Diyor Ki" adlı ikinci şiir kitabını yayımlaması 1960 yılını buldu. Başlangıçta hece vezniyle eserler veren şair, daha sonra serbest vezne yönelmiştir. Üçlüklerle birçok şiir kaleme alan Ali Mümtaz Arolat'ın kurallı terza-rima örneği olarak gösterilebilecek şiirleri de vardır (“Kaval”, “Denize Atılan Taşlar"). Torunlarından birisi şarkıcı Metin Arolat'tır. Arolat, 1962'de bankadaki görevinden emekli oldu.1967'de İstanbul'da hayatını kaybetti. Mezarı İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı'ndadır.
- Bugün Yine Bir Kadın Öldürüldü
Sultan DENLİ * Kaçıncı Haber, Kaçıncı Kadın Çığlığı? Bugün yine kadın haberi yazdım. Bir kadın öldürüldü. Kütahya’da başka bir kadın, eski eşi tarafından sekiz bıçak darbesiyle ağır yaralandı. Yoğun bakımda, hayati tehlikesi sürüyor. Ben ise bütün bunları bir gazeteci olarak yazdım. Ama bugün yalnızca gazeteci değildim. Ben bir kadındım. Ve içimdeki öfkeyi artık haber dilinin birkaç soğuk cümlesinin arkasına saklayamıyorum. Çünkü bu ülkede kadın olmak, her gün başka bir kadının ölüm haberini okumak demek olmamalı. Bir kadın öldürülüyor, haber yapılıyor. Bir başka kadın bıçaklanıyor, haber yapılıyor. Bir başkası tehdit ediliyor, haber yapılıyor. Bir başkası takip ediliyor, haber yapılıyor. Sonra? Sonra yeni güne geçiyoruz. Yeni haber. Yeni başlık. Yeni kadın. Ve aynı cümle: “Bir kadın daha…” Ben bu cümleden artık nefret ediyorum. Çünkü “bir kadın daha” dediğimiz her seferde, bir insanı bir sayıya dönüştürüyoruz. Oysa öldürülen kadınların her birinin bir hayatı vardı. Planları vardı. Korkuları vardı. Sevdikleri vardı. Eve dönmek için çıktıkları yollar vardı. Belki yarın için yaptıkları planları vardı. Şimdi o planların yerinde bir ölüm haberi var. Kütahya’da bir kadın sekiz bıçak darbesiyle yoğun bakımda. Sekiz. Bu sayının kendisi bile insanın içini parçalamaya yetiyor. Bir kadının bedenine sekiz kez bıçak saplanıyor ve biz hâlâ bunun haberini “eski eşi tarafından bıçaklandı” diye birkaç satıra sığdırıyoruz. Hayır. Sığmıyor. Bir kadının korkusu birkaç satıra sığmıyor. Bir kadının yaşadığı dehşet birkaç satıra sığmıyor. Bir kadının hayatta kalma mücadelesi birkaç satıra sığmıyor. Ve benim öfkem hiç sığmıyor. Çünkü ben de kadınım. Ben de sokakta yürüyorum. Ben de eve dönüyorum. Ben de “hayır” diyebilirim. Ben de bir ilişkiyi bitirebilirim. Ben de bir erkeğin istediği gibi davranmak zorunda değilim. Ben de özgürce yaşayabilmek istiyorum. Bunların hiçbirinin bedelinin ölüm olmaması gerektiğini anlatmak zorunda kalmak bile başlı başına bir utanç. Kadınların öldürülmesine alışmayacağız. Alışmamalıyız. Her yeni cinayette birkaç saatlik öfke gösterip sonra hayatımıza devam etmeyeceğiz. Çünkü kadın cinayeti bir “olay” değil. Kadın cinayeti, bir kadının yaşam hakkının elinden alınmasıdır. Bir kadının susturulmasıdır. Bir ailenin parçalanmasıdır. Bir çocuğun annesiz kalmasıdır. Ve geride kalan herkesin hayatının sonsuza kadar değişmesidir. Ben gazeteciyim. Benim işim olanı yazmak. Ama gazeteciliğin bir tarafı da sormaktır. Ben bugün soruyorum: Bu kadın neden korunamadı? Neden bir kadın ancak öldürüldükten sonra haber oluyor? Neden tehditler, takipler, şiddet, korku ve yardım çağrıları çoğu zaman ölümün gölgesinde kalıyor? Neden kadınlar “korkuyorum” demek zorunda kaldıkları halde hâlâ korkmak zorunda? Ve biz daha kaç kez aynı haberi yazacağız? Kaç kez aynı cümleyi kuracağız? Kaç kez “şüpheli gözaltına alındı” diyeceğiz? Kaç kez “soruşturma başlatıldı” diyeceğiz? Kaç kez “hayati tehlikesi sürüyor” diyeceğiz? Kaç kez bir kadının yaşamla ölüm arasındaki mücadelesini ekran başından izleyeceğiz? Kaçıncı haber bu? Kaçıncı kadın çığlığı? Ben artık sadece ölümlerden sonra konuşmak istemiyorum. Kadın ölmeden önce konuşmak istiyorum. Kadın yaralanmadan önce. Kadın korkudan telefonuna sarılmadan önce. Kadın gece eve dönerken arkasını kontrol etmek zorunda kalmadan önce. Kadın “beni öldürür” demeden önce. Çünkü kadınların çığlığını duymak için illa susturulmalarını beklememeliyiz. Bugün yine bir kadın öldürüldü. Kütahya’da bir başka kadın hayatta kalmaya çalışıyor. Ben ise bir kadın ve gazeteci olarak yine yazıyorum. Ama bu kez haberin sonuna bir nokta koymak istemiyorum. Çünkü benim için bu haber burada bitmiyor. Ben öfkeliyim. Çünkü bu benim de hayatım. Bu senin de hayatın. Bu hepimizin hayatı. Ve hiçbir kadın, yalnızca kadın olduğu için hayatta kalma mücadelesi vermek zorunda değil. Artık “bir kadın daha” demek istemiyorum. Bir kadın daha ölmesin istiyorum. İşte bütün öfkemin özeti bu....
- KENDİNİ YARATMAK
* KENDİ YAŞAMININ ÖZNESİ OLMAK * Zeki BAŞTÜRK * Eylül yılın belki de en güzel aylarından biri. Vaat ettiği bolluk bereket bir yana yılın en hareketli ayı olduğu kesin. Her şeyden önce okulların açıldığı 20 milyon öğrenci ve öğretmenin işbaşı yaptığı zamandır. Kış hazırlıklarının yapılmasının yanında yeni kitapların da en yoğun çıktığı aydır Eylül. Bereketli olsun. Eylül'de çıkacak "sonokur"u olduğum kitaplardan biri Şenol Yazıcı'nın bir deneme kitabı olan KENDİNİ YARATMAK. Kişisel gelişim kitabı izlenimi verse de tam olarak o değil; o bunu kendi yaşamına da uyguladığı kültür ve sanatla yapmayı öğütlüyor. Türlü örneklerle okuyun ve yazın diyor. KENDİNİ YARATMAK geniş bir kültür, deneyim ve kendini okutan edebi bir metinler bütünü. Kitap adı gibi okuduğundan, yaşadığından kendini olduran, sorular ve cevaplar bulan, mükemmelleşmeye çalışan İNSANI anlatıyor. Kimi kitaplar ise okurun zihninde bir soru bırakır. Kendini Yaratmak, çok sayıda soru bırakacak, bitirdiğinizde ne kadarını yaşamınıza uyguladığınıza baktıracak bir kitap. Şenol Yazıcı, güzel ve zengin bir Türkçeyle kitabının daha ilk sayfalarından itibaren okuru kendisiyle yüzleşmeye çağırıyor: “Ben gerçekten kendi yaşamımı mı yaşıyorum, yoksa bana dayatılan yaşamı mı?” Bu soru, kitabın temel damarlarından birini oluşturuyor. Yazıcı için kendini yaratmak, hazır kalıpları kabul etmekten vazgeçmek, insanın kendi aklıyla düşünmesi, kendi seçimlerinin sorumluluğunu üstlenmesi ve gerektiğinde çoğunluğa karşı kendi doğrusunu savunabilmesidir. Kitapta “başkalarının istediğini yaşamak” bir kolaycılık olarak ele alınırken, insanın kendi yaşamını kurmasının daha zor ama daha değerli olduğu vurgulanıyor. Bu nedenle Kendini Yaratmak yalnızca bir yazınsal yapıt değildir. Aynı zamanda birey, toplum, sanat, özgürlük, ideoloji ve sorumluluk üzerine düşünsel bir sorgulamadır. Sanat: Dünyayı yalnızca yansıtmak değil, ona itiraz etmektir . Yazıcı'nın sanat anlayışının merkezinde bu itiraz ve yaratıcılık, özgürlük bulunuyor. Ona göre sanatçı, yaşamın kendisine sunduğu sıradan akışa teslim olan kişi değildir. Kendi dünyasını kurabilen, farklı düşünebilen, alışılmışın dışına çıkabilen insandır. Kitapta sanatın “yaratmak” olduğu düşüncesi özellikle öne çıkarılıyor. Burada önemli bir ayrıntı var: Yazıcı, sanatın özgürleşme niteliğini ideolojiler karşısında da savunuyor. Kitabın içindekilerinde “Yazar ve Ütopya”, “Kadın ve Sanat”, “Hangi Edebiyat”, “Sanatçı ve İdeoloji”, “Hangi Şiir”, “Yazında Tekelleşme”, “Aydın ve İdeoloji” ve “Yapıcı Eleştiri Kutsaldır” gibi başlıkların yer alması, kitabın ve dünyanın yalnızca bireysel gelişim üzerine kurulmadığını; yazın ve sanat dünyasının sorunlarını da geniş bir perspektiften tartıştığını gösteriyor. İdeoloji mi, insan mı? Kitabın en güçlü tartışma alanlarından biri de kuşkusuz insan ile ideoloji arasındaki ilişki. Yazıcı, bireyin herhangi bir düşünce sisteminin, inancın ya da kitlesel anlayışın içinde eriyip kendi özgünlüğünü yitirmesine karşı çıkıyor. Çoğunluğun her zaman haklı olmayabileceğini; insanın kalabalığın içinde kendi gözünü, aklını ve vicdanını koruması gerektiğini söylüyor. Bu yaklaşım kitabı güncel kılan önemli özelliklerden biri. Çünkü bugün de insanın kendi düşüncesini oluşturması hiç kolay değil. Sosyal medya, siyasi kutuplaşmalar, grup psikolojisi ve “bizden olanlar-bizden olmayanlar” anlayışı bireyin kendi sesini bulmasını zorlaştırıyor. Sanat siyasetten uzak mı olmalı? Yazıcı'nın sanat-siyaset ilişkisine yaklaşımı da kitabın dikkat çekici bölümlerinden. Sanatın siyasetin emrine girmesine karşı çıkarken, sanatın yaşamdan ve insandan tümüyle kopmasını da sorguluyor. Cemal Süreya üzerinden yaptığı değerlendirmelerde, tek bir şiir dizesinin bile bireysel deneyimden toplumsal belleğe dek çok geniş bir anlam dünyası taşıyabileceğini gösteriyor. Sanat siyasetin aracı olmamalıdır; ama yaşamdan da kaçmamalıdır. Yazıcı'nın asıl savunduğu şey, sanatın özgürlüğüdür. Sanatçı bir ideolojinin sözcüsü olduğunda sanatın özgünlüğünü yitirebileceği düşüncesini farklı örnekler üzerinden tartışıyor. Kitabın en değerli tarafı: Okuru rahat bırakmaması. Kendini Yaratmak'ın bence en önemli özelliği, okura hazır yanıtlar vermekten çok soru sordurması. “Ben kimim?” “Neyi gerçekten istiyorum?” “Yaşadığım yaşam benim seçimim mi?” “Düşüncelerim bana mı ait?” “Sanat özgür olabilir mi?” “Çoğunluk haklı olduğu için mi haklıdır?” “İnsan, ait olduğu düşünce grubunun dışında da kendi sesini koruyabilir mi?” Kitap boyunca bu sorular farklı başlıklar ve örnekler üzerinden yeniden karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle eser, bir anlamda kişisel bir özgürleşme çağrısı. Şenol Yazıcı'nın Kendini Yaratmak kitabı, okuru yalnızca edebiyat üzerine düşünmeye değil, kendi yaşamı üzerine düşünmeye çağırıyor. Kitabın adı aslında bütün düşüncenin özeti gibi: Kendini yaratmak… Başkalarının biçtiği kimliğe razı olmamak. Kalıpların içine sığmaya çalışmamak. Sorgulamak. Yanılmak. Yeniden düşünmek. Kendi doğrularını aramak. Ve en önemlisi, kendi yaşamının öznesi olmak. Şenol Yazıcı'nın edebiyat, sanat, ideoloji, siyaset ve birey üzerine yürüttüğü tartışmaların ortak noktasında ise insan var. Belki de kitabın asıl söylediği şudur: İnsan, kendisine verilen hayatı yalnızca yaşamakla yetinmemeli; kendi aklı, vicdanı, yaratıcılığı ve cesaretiyle kendi yaşamıını yeniden kurabilmelidir. Bu nedenle Kendini Yaratmak, yalnızca bir kitap adı değil; aynı zamanda insana yöneltilmiş güçlü bir çağrıdır. Ve bazı kitaplar gerçekten de yalnızca okunmak için değil, insanın kendisine dönüp bakması için yazılır. Zeki BAŞTÜRK : Bursa İnegöl doğumlu BAŞTÜRK İstanbul Edebiyat fakültesini bitirdi. Uzun süre edebiyat öğretmenliği yapan yazar Bursa Yıldırım Milli Eğitim müdürü iken emekli oldu. Hayli üretken bir yazar olan BAŞTÜRK TV programlarının yanında gazete, dergi yazıları yazıyor, çok geniş bir yelpazede kültür sanat gruplarında, sivil toplum kuruluşlarında yer ve etkin roller alıyor. Sekiz kitabı bulunan yazar Bursa'da yaşıyor.
- Charles Baudelaire / KUĞU
Kuğu Victor Hugo'ya. I Andromakhe, sizi düşlüyorum! O çayı, Acınızın sınırsız görkemiyle dul iken Işıldayan zavallı ve hüzünlü aynayı, Yalancı Simoeis’i, gözyaşıyla beslenen, Bolluk getirdi hemen verimli belleğime Tam geçtiğim sırada ben yeni Carrousel'den. Eski Paris yok artık (bir şehrin biçimi de Çabuk değişir, yazık! bir faninin kalbinden). Ancak zihnimde kalmış barakalar mevkii, Kurulmak için hazır çadırlar ve kalaslar, Camlarda parıldayan bir yığın eski püskü, Ve otlar, bataklıkta yosun tutmuş kayalar. Orda vardı eskiden bir hayvanat bahçesi; Orda gördüm, bir sabah, soğuk gökler altında İş saati, çöplüğün meydana getirdiği Çıt çıkmayan havada karanlık bir kasırga, Orda gördüm, kaçmıştı kafesinden bir kuğu, Kaldırıma sürterek perde ayaklarını, Beyaz teleklerini yerde sürüklüyordu. Susuz çay yakınında açarak gagasını Yıkıyordu, asabi, tozda kanatlarını, Ve diyordu, yüreği dolmuş doğduğu gölle : “Gök, ne zaman gürlersin? ne zaman yağarsın, su?” Bu bahtı kara, garip ve uğursuz söylence, Bazan bir göğe doğru, Ovidius’u andırıp Göğe doğru, alaycı, zalimcesine mavi, Gergin boynu üstünde aç başını uzatıp Tanrı’ya sitemlerde bulunuyordu sanki! II Paris değişiyor, ne ki hiçbir şey değişmedi İç dünyamda! Saraylar, yapı iskelesi, taşlar, O eski mahalleler, benim’çin alegori, Ve taştan daha ağır bende aziz anılar. Ve Louvre’un önünde de bir imge ezer beni: Çılgın haliyle büyük kuğuyu düşlerim, ki Sürgünler gibidir o, hem gülünç, hem de yüce, Ve dinmez bir arzuyla kemirilmiş! ve sizi, Andromakhe, büyük kocanın kollarından Düşmüş pespaye hayvan, ellerine Pyrros’un, Boş bir mezar yanında esriyip boyun kıran, Hektor’un dulu, yazık! karısı Helenos’un! Düşünüyorum, zayıf, veremli zenci kızı, Tepinerek çamurda fersiz gözle arayan. Afrika’nın kaybolmuş ceviz ağaçlarını Sisin sonsuz duvarı arkasında yer alan; Asla bulunmayacak bir şeyi yitireni, Ve boğulurcasına gözyaşı dökenleri Ve Acı emenleri, tıpkı dişi kurt gibi! Çiçek gibi kurumuş sıskacık öksüzleri! Ve böylece zihnimin sürüldüğü ormanda Eski bir Anı üfler borudan nefesini, Düşünürüm o yitik tayfaları adada, Tutsak ve mağlupları!... ve daha nicesini! * Kötülük Çiçekleri (kitabından) * Charles Pierre Baudelaire (9 Nisan 1821; Paris - ö. 31 Ağustos 1867;(Paris), Fransız şair, deneme yazarı ve sanat eleştirmenidir. 19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden olmasının yanı sıra, Edgar Allan Poe'nun eserlerini çeviren öncü sanatçıdır. En ünlü eseri olan lirik tarzdaki Kötülük Çiçekleri'nde; 19. yüzyılın ortalarında Paris'te yaşanan hızlı sanayileşmenin, güzelliğin doğasını nasıl etkilediğini yansıtan şiirlerine yer vermiştir. Baudelaire'nin son derece özgün nesir şiir tarzı; Verlaine, Rimbaud ve Mallarmé... gibi kendinden sonraki dönem sanatçılarını da oldukça etkilemiştir. Hayatı 9 Nisan 1821'de Paris'te doğdu. Mutsuz bir çocukluk geçirdi. Babası 1827'de öldü. 1839'da okuduğu okuldan disiplinsizlik yüzünden atıldı. Hukuk öğrenimi görmeye zorlanan Baudelaire, buna başkaldırarak Quartier Latin'de bohem bir hayatı seçti. Burada frengiye yakalandı. 20 yaşında Hindistan'a gitmek üzere yola çıktı. 1842'de Fransa'ya döndü. Sonradan metresi olan Jeanne Duval ile tanıştı. Babasının mirasını aldı ancak bu parayı hesapsızca harcadığı için ailesi miras hakkını geri aldı. 1846'dan sonra Kötülük Çiçekleri kitabına girecek şiirlerini yazmaya başladı. 1847'de Edgar Allan Poe'yu keşfetti ve eserlerini Fransızcaya çevirmeye başladı. 1848'de Fransız Devrimi'nde devrimcilerin yanında yer aldı. 1857'de Les Fleurs du Mal (Kötülük Çiçekleri) (Elem Çiçekleri) kitap olarak yayınlandı, içindeki altı şiir kamu ahlâkına aykırı bulunduğu için Baudelaire hakkında dâvâ açıldı, satanist olmakla itham edildi. 1860'ta Yapay Cennetler'i yayınladı. Bu eserde de uçlarda gezinen bir kişilik sergiledi. Bir tür otobiyografi olan Apaçık Yüreğim üzerine çalıştığı ve 1862'de "Paris Sıkıntısı" adıyla düz yazı şiirlerini yayımladığı sırada frenginin yan etkileri giderek kendini daha fazla hissettirmeye başladı. İki yıl kaldığı Belçika'dan dönüşünde felç olan sanatçı, 31 Ağustos 1867 tarihinde Paris'te 46 yaşındayken öldü. Mezarı Paris Cimetière du Montparnasse'dadır. Yaşadığı dönemde kurulmakta olan modern Paris'in metropol yaşantısı üzerine inşa ettiği edebiyatı ve eleştiri yazıları modernist estetiğin habercisi sayılır. Şiirlerini derlediği Kötülük Çiçekleri (Les Fleurs du Mal-1857) ve Paris Sıkıntısı (Le Spleen de Paris-1869), Rimbaud'dan Mallarmé'ye, Yahya Kemal ve Cahit Sıtkı Tarancı'ya kadar pek çok şairin çarpıldığı, 20. yüzyıl edebiyatının en etkili kılavuzları olur. Gerek klasik geleneğe, gerekse egemen çağdaş zihniyetlere karşı isyanı ve gerçekliğe kafa tuttuğu imgelemi, zamanında şiirlerinin yasaklanmasına kadar varan düşmanlıklar uyandırır. Sonradan bu başkaldırı ve imgelem, avangard sanat ve edebiyatın çekirdeğini oluşturacaktır. * KÖTÜLÜK ÇİÇEKLERİ Kötülük Çiçekleri,Kitap, 1857, Fransa * (Orijinal adı: Les Fleurs du mal), Charles Baudelaire tarafından yazılan kitap. Gerek Fransız edebiyatı'nda, gerekse dünya edebiyatında çok önemli bir yeri vardır. İlk olarak 1857'de Fransa'da yayımlanmıştır. Eserdeki şiirlerin ana teması genel olarak melankoli, şeytan ve erotizm üzerinedir. Eserin ilk baskısı temel olarak 5 kısma ayrılmıştır: Spleen et Idéal (Melankoli ve Mükemmeliyet) Fleurs du mal (Kötülük Çiçekleri) Révolte (İsyan) Le Vin (Şarap) La Mort (Ölüm) İlk baskının yayımından sonra, şair ve yayıncıya, İkinci İmparatorluk rejimi tarafından eserin "toplumsal değerleri aşağılaması" nedeniyle dava açıldı. Bu davanın sonucunda Charles Baudelaire 300 Frank para cezasına çarptırıldı. Eserdeki 6 şiir, Fransa'da 1949'a kadar yasaklandı. Bu sırada Victor Hugo kitaptaki "Le Cygne (Kuğu)" adlı şiirin yazın dünyasına yeni bir soluk getirdiğini açıkladı. Temyizin sonucuyla 1861'de 32 şiirin daha eklendiği, yasaklanan 6 şiirin kaldırıldığı ve yeni bir kısmın; "Tableaux Parisiens (Paris Tabloları)" dahil edildiği 2. bir baskı yayımlandı. Charles Baudelaire'in ölümünden sonra 1868'de önsözünü Théophile Gautier'nin yazdığı ve bazı yayınlanmamış şiirleri içeren 3. bir baskısı yayınlandı. * KAYNAK; Vikipedi * Derleyen, Düzenleyen: Aycan AYTORE
- ÖN YARGI
ZEKİ SARIHAN * Hepimizin önyargıları vardır. Önyargıları düzeltmek çok zordur. Çünkü uzun süre alan yaşanmışlıkların sonunda oluşmuşlardır. Fakat önyargıları masum saymak da mümkün değildir. Biraz araştır, doğrusunu öğren, saplantıların olmasın. Bu yılki Edremit Kitap Fuarında, orta yaş üstü olduğunu sandığım bir kadın, özürlü arabasında oturan, bir şeyler söylemeye çalışan fakat ne dediği de anlaşılamayan yetişkin bir kızı taşıyordu. Masadaki kitaplara şöyle bir baktı, geçerken: “Bu benim kızım” dedi. “Ona okuyabileceğim kısa yazılardan oluşan kitap arıyorum.” Masadaki Kurtuluş Savaşı Öyküleri kitabını işaret ettim. “Bunlar Kurtuluş Savaşı ile ilgili kısa olaylar. Bunu alabilirsiniz” dedim. Kitabı niçin almayacağını şu iki sözcükle anlattı: “Ben Kürt’üm.” Kurtuluş Savaşı’nın Türklerin bir savaşı olduğu, Kürtleri ilgilendirmediği konusunda önyargıları olduğu anlaşılıyordu. Kürt siyasi önderleri “Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda Kürtler de Türklerle birlikte çarpıştı” diyerek ülke yönetiminde ortaklık iddia etmeye hakları olduğunu ileri sürseler de Kürt kamuoyunda Kurtuluş Savaşı’na karşı bir ilgisizliğin olduğu açıktır. Bunun anlaşılabilir nedenleri vardır. Kızına okumak için kitap arayan ve Kurtuluş Savaşı Öyküleri’ni beğenmeyen kadına uzun açıklamalar yapmak için zaman dardı. “Müşteri” kaçırmamak için bu kez tezgâhtaki “Kart Kurt Kürt” kitabını gösterdim. “Buna ne dersiniz?” “Almam” dedi. “Bu söz Kürtleri aşağılamak niçin kullanılır.” “Ama bu kitap belki de bu aşağılamayı kınamak için yazılmıştır. Okuyup anlamak lazım değil mi?” “Ben Kürt, Kızılbaş ve komünistim. Yurt dışında yaşıyorum.” dedi. “Bu masadaki kitapların hepsi size gider” dedim. Ne olursa olsun, ben onun tanıdığı, adını duyduğu biri değildim. Türk olduğum anlaşılıyordu. Benim kitabımı ne diye alsındı? Ona açık konuştum. Konu bir kitap alıp almamaktan çıkmış, önyargı ile mücadeleye dönüşmüştü. “Siz önyargıları olan birisiniz. Öğrenmeye kapalısınız. Sizi ikna etmek mümkün değil. Yapabileceğim bir şey yok!” dedim. Böyleleri için “Allah ıslah etsin!” derler. * 30 Ağustos’ta 124. yılını kutladığımız Büyük Zafer vesilesiyle de bu önyargıları hissetmemek mümkün değil. Bu zaferle en çok öğünenler kuşkusuz askerlerdir çünkü bu bir askerî zaferdi. İkinci olarak askerler de içinde olmak üzere Türk burjuvazisi bu zaferle öğünmektedir. Çünkü Büyük Zaferden sonra Türk Milliyetçiliği güçlendirilmiş ve iktidar (ekonomik kaynaklar) burjuvazinin elinde kalmıştır. Erk sahipleri, ele geçirdikleri topraklar ve işletmelerle zengin olurken Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye’de anlattığı gibi Zafer’den önce Kartal’da bahçıvan olanlar zaferden sonra da Kartal’da bahçıvan olmaya devam etmişler, bir kısmı bu imkânı da bulamamıştır. Gönül isterdi ki, Büyük Zafer’in yarattığı güçle bütün topraksızlıklara toprak verilseydi. Köylü tefecinin elinden kurtarılsaydı, Zafer Bayramı bütün köylerde de coşkunlukla kutlanırdı. * Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden kadro, bu kavgaya girişirken savaşı kazanabilmek için şu dört unsura dayanmak zorunda olduklarını gördüler. 1. İçerdeki Müslümanlık, 2. Türk, Kürt, Çerkez, Laz olarak anılan Müslüman halklar. (“Millet” kavramı bunları kaplıyordu) 3. Sosyalizm ve Sosyalist dünya, 4. Ezilen halklar. Bu savaş dönemi ile ilgili sonradan çizilen resim, savaşı Türklerin ve yalnız Türklük için verildiğini ileri sürdü. Oysa şimdi yazacaklarım sizi şaşırtabilir: İstiklal Marşında tek bir “Türk” sözcüğü yoktur. 1921 Anayasasında tek bir Türk sözcüğü yoktur. Mustafa Kemal Paşa’nın Temmuz 1921’de toplanan Maarif Kongresi açış konuşmasında da tek bir Türk sözcüğü yoktur! Şimdi bu gerçekleri anlatıp Türkiye’nin kuruluşunda milliyetçiliğin değil yurtseverliğin, bağımsızlığın ve halkçılığın bulunduğunu anlatmak da kimseyi ikna etmiyor. Şartlanma yalnız Kürt, komünist ve Kızılbaşında değil, Türk, Sünni ve Atatürkçüsünde de var. Galiba, önyargıları aşmak, şartlanmalardan kurtulmak ve gerçeklere ulaşmak için gereken meraka da sahip değiliz. (Ayvalık, 31 Ağustos 2026) Independent Türkçe, zekisarihan.com
- YENİ BİR KİTAP ; BİR KENDİNE YOLCULUK
KENDİNİ YARATMAK * Zuhal BAŞPINAR * Şenol YAZICI'nın yeni kitabı Eylül 2026'da çıkıyor. Bir şiir kitabı da olan Edebiyat fakültesi mezunu olsam da ilk kez bir kitabın “son okuru” oldum. Yenidüzen yayınevlerinde böyle bir düzen varmış; bir tür kitaba, yazıya olur veriyorlar "sonokur"lar, artık yola çıkabilir diye. Onur duyulacak bir uğraştı okumam. Hele o kitap, insanın kendine yolculuğunu ve kendinden yeni bir insan oldurmayı başarılı bir biçimde anlatmayı başarmış, keyifle, öğrenerek, heyecanlanarak okunan bir kitapsa… Şenol Yazıcı’nın yeni yayınlanacak Kendini Yaratmak adlı kitabı; insanın kendisiyle, sanatla, içinde yaşadığı dönemle kurduğu ilişki ve insanın sanat, yazmak ve okumakla kendini nasıl geliştirebileceğine dayalı denemeler kitabı. Çok isabetli seçilmiş, sanırım gene YAZICI'nın yaratıcı becerilerinin bir ürünü, göz alan kapak görseliyle, 200'ü aşkın sayfalı ortak temalı denemelerden oluşan bir düşünce ve yaratma yolculuğu. Kitap kendinize soracağınız özel sorularla başlıyor. İnsan, kendisine sunulan yaşamı mı seçmeli, yoksa kendi yaşamının yaratıcısı mı olmalı? Yazara göre insanın en uzun yolculuğu kendinedir. Bazı kitaplarda okur, sayfayı çevirdikçe kendine rastlar. Soruları yanıtlanır. Bir de okuyup bitirdikten sonra sizinle konuşmaya devam eden kitaplar vardır. Kendini Yaratmak, güçlü ve içten anlatımıyla bunlardan biri. Anlam arayışındaki bir yaşam her zaman yapım aşamasındadır; henüz taşlar yerine oturmamıştır. İşte tam bu noktada yazar, bildiklerinizi, ezberlediklerinizi, size çizilmiş sınırları yeniden sorgulamaya çağırıyor. Bireysel ve toplumsal metaforlarla okuru iç barışa yönlendiriyor. Yaratmak, acı, direnmek, devrimci aydınlık, analar, kadınlar ve aşk gibi temel başlıklarla umudu kucaklayan, ezber bozan denemelerin gücü sayfalar ilerledikçe daha da belirginleşiyor. Yazıcı’nın “Temize çekin ömrünüzün geri kalanını, yaşamı gerçek haliyle avuçlayın; sahicilik, mükemmellikten çok daha değerlidir.” mesajı da giderek görünür hâle geliyor. Yaşamımızın rengini gerçekten kendimiz mi belirliyoruz, sanırım asıl soru biraz da bu. “Güneş, diz çökenlerden önce ayakta kalanları alkışlar.” Yazarın dili sizi ayağa kaldırırken biraz da sallayacak. Kimi zaman yanınızda oturup omzunuza dokunan bir anlatımla karşılaşacak, kimi zaman ise sizi silkeleyen cümlelerle baş başa kalacaksınız. Çünkü ona göre düşüncenin konforunu bozmazsanız, yaşamın içinde yuvarlanıp gidersiniz. Sanırım bu, onun herhangi bir düşüncenin ya da ideolojinin değil, insanın yanında duran kalemiyle yakından ilgili. Kitabın sayfalarında şiirin kavgasından aşkın gizemine, insanın kendi adasını yaratma arzusundan sonsuza kalma isteğine; gururdan onura, sevmekten yalnızlığa uzanan bir yol var. Birbirinden ayrı görünen bu başlıkların altında ise aynı insan duruyor: Kendini anlamaya, özgürleşmeye ve dünyada bir iz bırakmaya çalışan insan. Sonlara doğru kitap lirikleşiyor. Hüzün, zaman, onur, sevgi, aşk ve yalnızlık aynı masaya oturuyor; yolculuğunuza eşlik ediyor. “Sonsuza değin” kalmanın yolunu da insana değen güzel bir şey üretmekte arıyor. Hüznü ise yaşanmış güzel zamanların hafızası olarak görüyor. Aşkı yalnızca bir duygu değil, insanın kendisini ve dünyayı dönüştürme gücü olarak görüyor yazar. Belki de Kendini Yaratmak’ın asıl çağrısı burada saklı: Kendine bak. Sorgula. Sev. Üret. Kendi adanı yarat. Olanağın varsa, dünyadan geçerken insana iyi gelen bir iz, kubbede hoş bir seda bırak. Çünkü insanın kendini yaratması, yalnızca kendisi olmak değil; kendinden daha büyük bir insanlık duygusuna ulaşabilmek. Sonuç olarak, kendinizi yaratma yolculuğunun sır kâtibiyle birliktesiniz. Bu sırları paylaşmak adına hoş geldiniz! 31.08.2026, UŞAK
- SEVMENİN EN DERİNİ
ASIM ÖZTÜRK * -Şiirevi- Eksilmeden yaşamak İnsanla, ağaçla, çiçekle Çoğalıp duran seslerin sevinciyle Dokunmanın o sonsuz doyumuyla İzlemek emeğin günlerini, gecelerini sözcüklerle, Yazılanlardan hiç uzaklaşmadan Çayır çiçeklerinin arasında, Kanatlarını güneşin ışıklarıyla yıkayan kelebek, Sorumlu bir arı gibi renklere seslenircesine Sağları, dorukları bilmek, Sevmenin en derindeki içtenliğini görerek, Kapıların önünde bekleyeni Muştulu yüzlerle karşılamak, Yenilmeden, yıkılmadan gelen günlerin içinde, Suyu tanır, ırmağı bilir Yaşama öyle içten tutunarak, Sende olanı vermek, çoğaltmak Sözcüklerin dilindeki balla seslenebilmek, Kurak düzlüklerde büyüyen dikenlerin En güzel çiçeklerini açtığını görerek, Salıvermek üstüne arıları, Büyük bir coşkuyla patlayan tomurcuğun Gökyüzüne bırakıvermek kanatlarını, Uzaklardan yağmurun habercisi Kara bulutların sesi duyuluncaya dek. ASIM ÖZTÜRK 12.6.2022 9518
- İNSANIZ SONUÇTA
-maviADA bu güz 25 yılını tamamlayp 26 yaşına girecek- ŞENOL YAZICI * Bu 26. Güz... Sizinle başardı maviADA... Belki artık zamanıdır; EVDE YOKUZ demenin zamanı, mundar etmeden. Biliyor musunuz, benim aldığım arınma dediğim, muhaliflerimin radikal kararlar dedikleri nedeniyle yazar yönünden en kötü günlerini yaşayan maviADA'ya tam sekiz eski yeni yazar geldi son dört aydır. Yani yazıyorsanız, herkesin bir kimseye ihtiyacı var. Kıyamıyoruz işte. Size mi onlara mı, koltuğun sıcaklığına mı, bilemiyorum ama kıyamıyoruz. Kimi iyi kimi kötü, ama sizinle başardı. Öteki ortak yanlarımızı hiç saymıyorum. Bir paydamız kesin: Hepimiz insanız sonuçta. İyi ki... Montaigne'nin ya da Şenol Yazıcı'nın ya da senin dediğin gibi; insan mısın, insanın her hali olacaktır sen de. Çok kişi ilk kez maviADA’da yazıp şimdi kitaplı yazar oldu. Aranızdan kimileri vefalıydı, o gün bugündür bizimle... Kimileri ilk fırsatta insanlığını konuşturdu, başardığını görünce yolunu ayırdı, biz onun için öteki olduk. Bu da doğal , İNSAN bir yerden başlayarak kendini yaratmak zorunda. Daha dün bizi göklere çıkarırken, şimdi ötekileştirmesi niye demeyin. Bu da çok insani, çok doğal. Öyle ya, kimse tay tay gittiği günlerin, yürümeyi bilmediği zamanların tanığını istemez. Sorarsan o kimseden yardım görmez, hem o, anasından en başarılı haliyle doğmuştur bilmez misiniz? İnsan bu... Sonuçta HEPMİZ İNSANIZ. Hep zayıflıklar mı bize özgü? Hap zaaflar mı? Peki erdemlerin İNSAN olanı yok mu? İyi de Spartaküs, Pir Sultan, Hallaci Mansur, Zola uzaydan mı geldi? Ya Atatürk? Anladım, şunu diyorsunuz; onu da yaparız ötekini de. Her türlü zayıflığın gayya kuyusu biziz, ama yeri geldiğinde her türlü erdemin alası da… Hem bebek yaparım hem kariyer der gibi... İster Diyojen ol ister Karun, ister Nobelli Saramoga ister , mezarlıklarda şiir okuyan şair, ister keman çal, ister zurna ... İYİ Kİ İNSANIZ. Ben de ancak sizin kadar insanım; ne fazla ne de az… Yani kırk kez kansam iflah olmam, kırkbirinci yalanı ararım. Her seferinde de o insani hatayı yaptım, her YAZ bu kez son dedim, güze kapatırım artık. GÜZ gelip göçmen kuşlar dönmeye başlayınca içime bir hüzün, bana bir yalnızlık aldı. İşin kötüsü; sen nasıl adamsın, kendi geçmişini unuttun mu; şimdi ne kadar yetenekli ama garip, kimsesiz yazar bir kimse arıyor bilir misin diyen empatim kudurdu. Bu coğrafyada çok yalnız insan bulunduğunu ve doğru işlerin, yalnız insanların işi olduğunu, o zaman biraz daha gayret edersem aynı dili konuştuğum, benzer yalnızlığı duyumsayan, bir şeyler yapmak isteyen ama yalnızlığından başlayamayan, öteki eli arayan, bana da yardımcı olacak birilerini nihayet bulacağımı düşündüm; yeniden başladım. Ne var ki bir türlü olmadı, ne uzadık ne kısaldık. Birileri geldi, birileri gitti, Sadece ben nöbet değiştiremedim. Biliyorum gelecek defa da aynı olacak. Değişen yok, aynı yerdeyiz. Bizden başka bize yar yok. KİMSE hala BİZiz, KİMSE hala SİZsiniz. Beni kandıracak olanı buldum gene, Görünen; Bu GÜZ de burdayım... Ne var ki BAHARa ne olur? Sonuç olarak ancak sizin kadar İNSANIM! Çok güvenmeyin... Her zaman bir KİMSEniz bulunsun. 2002' GÜZÜNDE İLK SAYISI ÇIKAN maviADA'nın atölyesi de olan, bir yıl ömrü olan KİMSESİZ Dergisi *Görmek istersen RESME TIKLA
- ÖYLE BİR SEVDA
Aycan AYTORE * ÖYKÜ * Bir Akdeniz mavisine sırtını verdi, Üzüm salkımlarının buğusunda, yıldızlı bir geceyi yatağı yaptı, Yaseminlere, portakal çiçeklerine dokundu, yıldızlara uzandı, Gerçekle düş arasında bir çizgideydi. Bir kelebeğin kanatlarını tutar gibi, başlarken biten bir hazzın içinde kaldı, O an, Akdeniz mavisi sonsuzluk oldu. Yıkanmış toprağın yağmurdan sonraki baş döndüren kokusu esiyor içinde. Islanan içim yıldızlı lacivert geceler açıyor. Öyle duyumsuyor. Ekin’in dudakları yaklaşırken… Sıcak nefesi göğüs uçlarındaki ayva tüylerini savuruyor, şimdi ağzı uçlarının üstünde… Göğüsleri kabaran portakallar şimdi, erişmeye, yükselmeye uğraşan… Ekin'in dolgun dudaklarının her dokunuşuyla artan, kabaran o kokuyu; portakal kokusunu duyumsuyor. Çiçek açmaya deli olan, ışığa el sallayan portakallar... Cemre, bedenimden bir parçam sevişirken, enginleri özleyen yüreğim, bir pirinç tanesine titremeden yazı yazan elim; öyle benden. Dolaşırken minik eli her yerimde, her yerimde depremler oluyor, faylar kırılıyor, dağlar yükseliyor, yarlar oluşuyor… Kıyamet gibi çiçek kesiyor her yanım… Gövdem çiçeklenir; Ha değdi, ha değecek ışığınla… Yağmurdan sonra toprağın kokusu içini dolduruyordu. Ekin’in nefesini kabinde hissediyordu şimdi. Göğüsleri kabarıyor, ışığa uzanıyor; Her dokunuşla dokunulan yer deliriyordu, Belleniyor, çapalanıyor, tohumu içine almaya hazır bir toprak gibi kabarıyordu. Gövdesi çiçeklendi; ha değdi, ha değecek diye beklerken ışığı, . Kıyamet gibi çiçek, kıyamet gibi sevda kesiyordu her yanını. O an, bedeni çiçek yüklü bir bahar oldu. Sevdim, korkarak. Nerden gelir aklıma, şimdi bile, bırakıp gider mi beni? Biliyorum güçlü kanatlarıyla uzak ülkelere uçup gidecek Ekinim, beni öyle yalnız koyup gidecek. Sevmek yalnızlığını ayırt etmek demektir. Ben onu sevdim... Sevmek var ya Cemre, ölümüne düğüne gider gibi yürüyecek yüreği kazanmaktır... artık biliyorum; gerçek aşklar bitmeyendir. Aşk hiç gitmez. Toprak ve tohumun o sonsuz birleşme kavgası... ve tam burası kavşak... Can suyu, içime akan… Hissedilir mi böyle, ama Ekin'den sıcak bir şeyin içime aktığını hissediyorum. Yüzlerce bebek olacak damla... Yüzlerce çocuk rahim duvarlarıma koca patilerini vurarak koşuyor… Ağlamak geçiyor içimden; hiçbiri yaşayamayacak… Hiçbiri güneşin doğumunu görmeyecek. Onu orda yaşamak isterdim, bir Akdeniz mavisine sırtımı verip, buğulanan üzüm salkımlarının altında yıldız yıldız bir geceyi yatağım yapıp onun olmak isterdim. Bir Akdeniz mavisinde portakal çiçeğine, bir de yıldızlara dokunmak… Olmak... Baş döndüren bir titremede, eşsiz bir büyüde gerçekle düş arasında bir çizgide olmak, ardı ardına orgazm olmak, tanrım ne çok eskide kaldı, ne çok unutmuşum… İşte bu, bir kelebeği tutmak gibiydi: Elinizin altında eriyen kanatların müthiş hazzıyla ürpermek, başlarken bittiğini bilmek... En derin kırılmalar çağı o an... Kavuşmak yok etmek olur mu? Aklın hassas kefesi, duyguların ağırlığını tartmıyor… Sevdiğinin, bedeninin, kuytu köşelerine sakladığı sahici kokusu toprağın kokusuna karışıyor, zaman inanılmaz bir dansta... sallanıyor, bir şimşek hızıyla geçiyor an... Sen gelmeden bir şey eksikti. Bilmiyordum, ama eksikti. Şimdi tamamım. Sağ ol. Durma, lütfen, hadi git gel… Sıcacıksın, bir kadife eldiven gibi sararak ısıtıyorsun. anamın bıraktığı yerdeyim. Hep böyle kalsam, hiç çıkmadan… Salıncak kurmuş sevdalar, boşluğunda evrenin… Bir o yana, bir bu yana… Şimdi ölme zamanı, belki öyle durur zaman, bir heykel gibi yüz yıllar sonrasına kalır an... Hani ağladığın o an... Sahi niye ağlar o an insan? Çıplak bedeni tüm ağırlığıyla üstümde, nefesin kesilmiyor, dahası hiç duymuyorsun. Kasıklarının üstünde ritimle gidip gelirken gözyaşlarının perde gibi örttüğü kirpiklerinin arasından gökyüzünü dolduran milyarlarca yıldızın içinden onu seçiyor; oğlak burcunun en ucundaki solgun yıldızı tanıyorsun. Gülümsüyor yıldız ve kayıyor. Artık burcunu arayanlar eksik bir takım yıldıza anlatacaklar öykülerini. O solgun yıldız kayıyor... Böyle zamanlarda "Bir dilek tut!" derdi, annesi. Çok istediği bir şey olmalıydı dileği… Hem de hayatta her şeyden çok olmasını istediği. Bir dağın doruğunu isterim, diyordu. Bütün dağlardan daha yüce bir dağın doruğunu istiyorum, şimdi de. Güneşin altında yanan bir dağ... Herkesin gördüğü ama hiç kimsenin ulaşamayacağı kadar uzakta senin olmak Ekin'im... ve senin benim olman. Bergama doruğuna yalın ayak tırmandılar, Güneş Akropolis’in üstünden Ege’ye gömülüyordu. Işık, mermerleri ve yarı çıplak bedenlerini altın tozlarına buladı, Tam dorukta seviştiler. Bir yıldız kaydı. Cemre dileğini tuttu: “Ekin, senin olmak.” O an, bütün dağlardan daha yüceydi. Bergama, altın çağın büyük ülkesi… Seçilmiş tepe… Dağ bir akşam güneşiyle yıkanırken, izin vermeyen bekçinin azizliğiyle yamacı yalın ayak tırmanmışlardı. Güneş Akropolis’in üstünden Ege’ye gömülüyordu. Işık yarı çıplak bedenlerini altın tozlarına buluyordu. Tam dorukta sevişmişti Ekin'iyle. Kavuşmuştu. Bergama doruklarında; Yağız atları kanatlanır mı sevdanın? Dilek ağacında asılı Kartal kanadı, kara çaputtan, Umutların… Ne kadar zamandır tutsaktık, unuttuk. Çok zamandır, bir karşı koyuşun hazırlığıydı yaşamımız. Bu oydu Cemre, biz, evrene baş kaldırdık. Bu dağ onun anıtı. Başlangıcın… O çok sevip, bir türlü inandıramadığı, daha ilk tanıdığı günlerde: “başıma gelen en güzel şeysin” dediği, kıyıp kimselerle paylaşamadığı, ama paylaşmak zorunda kaldığı; soluk aldığı her anını birlikte geçirmek istediği, oysa oysa korkuları ve küçük hesapları ve… ve işte her nedense doyacak kadar yakın olamadığı sevdalısından; Ekin’inden bir parça, şimdi o kara çaput, en özellerini, terini, kokusunu taşıyan… O günden geriye kalan bir tılsımlı muska gibi özenle saklanan giysi... o her şey. Olmayan ama aslında istenen bebek, o giysi… Şimdi dilek ağacında kara çaput asılıydı. Ekin’in kokusunu, terini, en özellerini taşıyordu. Bir muska gibi saklandı. O günün hatırası, bir giysi… Olmayan ama istenen bebeğin yerine, sevdanın tılsımı kaldı. İnanmadım başlarken. Sevi kandırmanın sihirli anahtarıydı. Kimse o kadar sevmeye değmez geliyordu oysa. Kimse o kadar soylu değildi. Önemli bir sorumluluktu doğum; kadının yeryüzüne gelişiyle üzerine yüklenen. Kollayıp, gözeteceği; kimselerin sevemeyeceği kadar tutkuyla seveceği canıydı. Öyle kolay da değildi, evlat sahibi olmak; tek başına olmayacağı ve doğru insanla denk gelmeyeceği gerçeği gibi. Ekin, doğru insandı. O’na dokunmuş, onu içine almış, kendini ona katmıştı, bir kez… sürekli kendini ispat için dövüşüp, yaralansa da böyle hissediyordu. Kaybetmemek uğruna olağanüstü gayret gösterişi, onurunu hep geri plana atışı; O’nun, tanrının kendisine gönderdiği büyük bir armağan olduğuna olan mistik inancı Ekin’i değiştiriyor, gerçeğinden alıp olağanüstüleştiriyor, bundan da büyük bir haz alıyordu. Artık kararlıydı. Ondan bir bebeği olmalıydı. Kanıyla canıyla büyüteceği bebeği… Bu bebek olmalıydı. Bir ömrün bu kadarcık bir ödülü olmaz mıydı? Tanrı; sıkıntı, üzüntü ve zulüm dolu koca bir ömrü kurtulamayacağı bir hapishaneye çevirebiliyordu ama istediğinden bebeğini edinmesini bir lüks görüyordu. Efsaneyi yaşatacak bir nişan olmalı… “ikimizin bir parçası, bu mükemmel ten ve ruh uyumunu üzerinde taşıyacak, Ekin ile Cemre’nin yaşadıklarına kanıt; bir kalıt…” diye düşündü. Bunu diledi, kayan yıldızın ardından… Nesi var, nesi yoksa bölüştüğü, sevdalısıyla bunu da pay edecekti. Hissettiklerini, düşüncelerini tarafsız ve katkısız saf haliyle; içinde büyüttüğü çocuğa aktaracak, O’na armağan edecekti. Buna karar verdiğinde, zorlu bir yolculuğa çıktığının farkındaydı. Bu bildik anlamıyla bir bebek olmayacaktı, zor bir doğum, zor doğan bir çocuk olacaktı kuşkusuz. Kendisi de, bütün can damarlarını göğsünde toplayıp, biricik bebeğine akıtarak emziren anne olacak, onda kaybolup, eriyecek, yok olacaktı. Belki de ölecekti. Belki de hiç ölmeyecekti. Düşüncesi bile içini bir hoş ediyordu. Dilekleri kabul görür müydü, Tanrı tarafından? “Aşk, körün taşı gibidir, hiçbir yere ulaşmaz” diyordu bir söz. Öyle mi olacaktı? Hayır, öyle değildi, onlarınki öyle değildi, tüm ölümleriyle, tüm bitişleriyle, tüm sınırları ve duvarlarıyla kökten ihanet olan yaşamın içinde bir tek o yaşayacaktı. Artık kararlıydı. Ondan bir bebeği olmalıydı. Kanıyla, canıyla büyüteceği… Tanrı, ömrünü hapishaneye çevirmişti. Ama dileği, kayan yıldızın ardından bir kalıt, bir nişan olacaktı. Aşk ölümsüzdü. Bebek, onun kanıtı olmalıydı. Aşka ölümsüzlük yakışırdı . Bu kez kararlıydı, onu öyle içine alacak, sıkıca kavrayacak, en seçilmiş tanelerini emecek ve ulaşacaktı. Kararını verdiği gün doktora gitti. Yıllardır içinde yer alan spirali çıkartırdı. İki gün sonra her seferki kızı çağırdı güzellik salonundan. Gün akşama dönmeden telefonla Ekin'e o mesajı yazdı. " Bergama!" Ekin'de gülümseyen bir yüz gönderdi. AŞK ölümsüzdü. *28.08.2026 02.12.2016
- Özkan Sümer İyi Bir Felsefeciydi
Özkan Sümer(1940-2020) TURHAN EYÜBOĞLU * Bugün 20 Ağustos 2026 Perşembe... Maçka'da uzun zamandır göremediğimiz yağmur intikam alırcasına yağmaya başladı. Mezar ziyaretine gidip onu düşündükçe, onu hiç anlayamadığımızın ağır tokadını her seferinde yüzümde hissediyorum. Oradan bana bakışını görüyor, ancak bir şey yapamıyorum. Trabzonspor'un ruhunun nasıl ölüme terk edildiğini, bir kupa uğruna etik ahlak kurallarının nasıl yerlerde süründüğünü düşünüyorum. Etik deyince anlaşılacak şey felsefe açısından ahlaktır; yani etik, ahlakın felsefesidir. Çoğunlukla teorik bir araştırmanın ürünü olan felsefenin aksine ahlak, pratiği olan bir olgudur, edimseldir. Etik ise söz konusu pratiğin teorisi olmak durumundadır. Bir anlatıma göre insanın doğuştan getirdiği ya da sonradan kazandığı birtakım tutum ve davranışların tümü ahlakı belirler. Emredilen şey ne olursa olsun doğru olanı yapmaktır ahlak! Anlayacağınız ahlak doğru ya da yanlış davranış standartları açısından bir davranış sisteminden söz eder. Hocamın pek çok ideali vardı. İdeallerden meydana gelen ve ahlak adını verdiğimiz bu olguya yönelen felsefe, hocamda disipline eş değerdi. Tanıyanlar bunu çok iyi bilir. Ahlakın, eylemin pratiği olduğu yerde etik, eylemin teorisi olmak durumundadır. Özkan Sümer'in etik anlayışı sadece ahlaki kuralları hayatına sokmakla kalmaz, onların hesabını akli bir düzeyde tartışarak, sorgulayarak, temellendirerek verirdi. O nedenle hocamın davranışı ve duruşu, sadece ahlaki değildi; onun tavrı, etik bir eylem duruşuydu. Hocam bize o zamanlar etik düşünmenin ne olduğunu, neyin iyi ya da kötü olduğunu söyler, kural koyar, yaşama biçimi geliştirir; kısaca rehberlik ederdi. Onu anlamamız zaman alsa da bunu yapardı. Bana göre hocam aynı zamanda kural koyucu yaklaşımı benimseyen ahlak filozofuydu. İnsanlara yapmaları ya da neden kaçınmaları gerektiğini söylerken, kendisi yükümlülüklerini ve sorumluluklarını anımsatan nesnel ahlaki hakikatler açısından da çok önemli mesajlar verirdi. Şimdiki başkanların ve de yöneticilerin onu anlamaları mümkün olmadığı gibi herhangi bir kurumda şimdi önemli bir yerde görev yapanların da onu anlayamayacağına eminim! Şimdi size bu yazıyı neden okuttuğumu daha iyi anlayacaksınız. Hatırlayın yıl 2003... Fenerbahçe ile oynadığımız maçta 1 maç saha kapatma cezası alan Fener'i o dönemin başbakanı yaptığı bir açıklamada "Fenerbahçe'nin bu maçta ceza almasını gerektirecek bir şey görmedim." demesinin ardından Tahkim Kurulu cezayı kaldırdı. Bu cezanın kaldırılmasına normal diyebilirsiniz. "Her devirde bu gibi müdahaleler olabilir." diyebilirsiniz. Ancak şimdiki idarecilerin etik ahlakının anlayamayacağı bir duruşu size aktaracağım. Cezanın kalkmasından sonra o dönem ki başkanımız Özkan Sümer yaptığı açıklamada "Taraftarlarımız, aşırı kışkırtmalara ve şiddet olaylarına karşı sağduyulu davranmıştır. İstenilmeyen olaylar rakip takım seyircisi tarafından sahneye konuldu. Tahkim Kurulu, stat canavarlarını koruma altına almakla kalmamış, onları dokunulmazlığa almış, sevginin, barışın, hoşgörünün, güven ve düzenin celladı olmuştur. Kirli bir ittifak sonucu suçlular kahraman, suçsuzlar kurban edilmiştir. Futbola siyaset karıştı! “Ortada güç varsa, bir güçsüz de var. Hoşgörü mücadelemizin zaafa dönüşmesinin üzüntüsünü yaşamaktayız. Başından beri sevgi, barış ve höşgörüye öncelik yaparak bundan zarar gören camia başkanı olarak, camiayı en haklı meselede koruyamamanın üzüntüsü içindeyim, buna vereceğim tek yanıt Trabzonspor Kulübü Başkanlığı’ndan istifa etmektir” diyerek istifa edip görevinden ayrılmıştı. Şimdi size soruyorum! Bu etik ahlak duruşunu gösterebilecek Türkiye'de kaç başkan ve idareci vardır? İşte, bu etik ahlak duruşu kaybolduğu için futbol ve paydaşları siyasetin oyuncağı haline gelmiştir. Yörenin özelliğinden çok paranın özelliği bütün değerleri öldürmüştür. Kendi çocuğundan çok başkasının çocuğunun başarısına mahkum kılınmışsındır. Mekanın Cennet Olsun Özkan Sümer Hocam * Özkan Sümer (d. 20 Kasım 1940, Trabzon - ö. 22 Aralık 2020, Trabzon), Türk eski futbolcu ve teknik direktördür. İlk olarak Trabzonspor'da defans olarak oynamış, sonra aynı takımın, Galatasaray, Denizlispor, Samsunspor ve Türkiye millî futbol takımının teknik direktörlüğünü yapmıştır. Ayrıca Trabzonspor'un 12. başkanlığını yapmıştır.
- Ah İnsan!
SULTAN DENLİ * Ah insan… Nasıl da ahkâm keser hiç sınanmadığı acılar üzerine… Ne kolay küçümser hiç bilmediği yolları, ne güzel yargılar hiç tatmadığı çaresizlikleri… İnsan, en çok bilmediği hayatlar hakkında konuşuyor. Uzakta duran her yara kolay görünüyor çünkü. Bir başkasının gözyaşı, dışarıdan bakınca sadece birkaç damla su sanılıyor. Oysa kimse bilmiyor o gözyaşının kaç gece biriktiğini… Kaç dua edip cevapsız kaldığını… Kaç kere “iyiyim” deyip içten içe dağıldığını… Biz bu çağda birbirimizin yüzünü görüyoruz ama ruhunu göremiyoruz artık. Herkes birbirine bir cümle kadar yakın ama bir kalp kadar uzak. Dinlemek için değil, cevap vermek için konuşuyoruz. Anlamak için değil, yargılamak için bakıyoruz insanlara. Bir insanın sustuğu yere dikkat edin mesela… Çünkü insan en çok canı yanan yerde susar. Bazıları kahkahalarının içine saklar acılarını. Bazıları geceleri kimse duymasın diye sessiz ağlar. Bazılarıysa dimdik görünür ama içinde koca bir enkaz taşır. Ve kimse kimsenin savaşını bilmiyor aslında. Belki bir adam, yıllardır babasının yokluğunu taşıyor içinde… Belki bir kadın, herkese gülümserken her gece yastığına gözyaşı döküyor… Belki bir çocuk, sadece biraz sevilebilmek için susuyor… Ama insan ne yapıyor? Görmediği acıya “abartı” diyor. Yaşamadığı çaresizliği küçümsüyor. Kendi yarasını dağ sanarken başkasının içindeki cehennemi görmezden geliyor. Oysa hayat, herkesi bir gün dizlerinin üstüne çöktürüyor. Bugün güçlü olan yarın dağılıyor. Bugün gülen yarın bir mezar başında sessizleşiyor. Bugün “bana bir şey olmaz” diyenler, yarın bir hastane koridorunda çaresizlikle dua ediyor. Çünkü ölüm var. İnsan ne kadar kabulenmesede, hayatın en gerçek cümlesi ölüm oluyor sonunda. Bir gün son kez bakıyorsun sevdiğin birinin yüzüne ve o an anlıyorsun; dünyadaki hiçbir kavga, hiçbir gurur, hiçbir inat buna değmiyormuş. Bir tabutun arkasından yürürken susuyor insan. Çünkü ölüm, herkesi susturuyor. O an ne makam kalıyor geriye ne para ne de haklı olma çabası… Sadece vicdan konuşuyor insanın içinde. “Keşke kırmasaydım…” “Keşke daha çok sarılsaydım…” “Keşke son konuşmamız böyle olmasaydı…” Hayatın en ağır yükü, söylenemeyen son sözlerdir bazen. Bir düşünün… Bugün tartıştığınız insanın yarın olmayabileceği gerçeğiyle kaç kişi yüzleşiyor? Annesinin sesini bir daha duyamayacak milyonlarca insan varken, annesine sert davranan kaç insan farkında bunun? Bir mezar taşına sarılıp ağlayan insanlar var bu dünyada… Ve hâlâ sevgiyi erteleyen insanlar… Ne garip değil mi? Ölümün bu kadar yakın olduğu bir yerde insanlar hâlâ kibirli. Hâlâ birbirini küçümsüyor, hâlâ kalp kırıyor. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor herkes. Oysa insan dediğin şey, bir nefeslik misafir sadece. Bir sabah uyanamıyorsun mesela… Bir akşam eve dönemiyorsun… Bir “kendine dikkat et” cümlesi, bir insanın duyduğu son söz olabiliyor. İşte o yüzden kimsenin yükünü hafife almamak gerekiyor. Çünkü herkesin içinde görünmeyen bir savaş var. Kimisi geçmişiyle savaşıyor, kimisi yalnızlığıyla… Kimisi kaybettikleriyle, kimisi kendisiyle… Ve bazı insanlar vardır; yaşarken ölürler. Nefes alırlar ama içleri çoktan kararmıştır. Kalabalıkların içinde yürürler ama ruhları çoktan yorulmuştur. İnsan bazen en çok da anlaşılmadığı için tükeniyor. Bir omuz, bir güzel söz, bir “seni anlıyorum” cümlesi kurtarabilecekken bazı hayatları; insanlar yargılamayı seçiyor. Çünkü merhamet zor geliyor artık bu dünyaya. Herkes birbirinin açığını kolluyor ama kimse yarasını sarmıyor. Ah insan… Her şeyi biliyorsun ama kendini bilmiyorsun. Bir gün toprağın altına gireceğini bile bile kırıyorsun kalpleri. Üç günlük dünyada sonsuz kinler biriktiriyorsun. Bir mezarlığın önünden geçerken hayatın ne kadar kısa olduğunu düşünüp, birkaç dakika sonra yine aynı kibirle yaşamaya devam ediyorsun. Oysa ölüm, hayatın en büyük öğretmeni. Bir mezar taşında şunlar yazmıyor çünkü: “Çok haklıydı.” “Çok zengindi.” “Kimseye boyun eğmedi.” Ama şunlar kalıyor insanların içinde: “İyi biriydi…” “Kalbi güzeldi…” “Kimseyi kırmazdı…” İnsan sonunda anlıyor… Bu dünyada geriye sadece kalbin bırakıyor izini. Ne kadar sevdiğin… Ne kadar insan kaldığın… Ve birilerinin duasında yer edip etmediğin… Çünkü hayat bir gün bitiyor. Ama bir insanın kalbinde bıraktığın his, yıllarca yaşamaya devam ediyor…. * SULTAN DENLİ Aslen Mardinli olan Sultan Denli, Bursa’da doğup büyüdü. Eğitim hayatını Bursa’da tamamlayan Denli, medya ve iletişim alanına duyduğu ilgi doğrultusunda Atatürk Üniversitesi Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümünde eğitim aldı. Gazeteciliği yalnızca bir meslek değil; insanı, hayatı ve toplumu anlamanın, yaşananları doğru bir bakış açısıyla aktarmanın ve kalem aracılığıyla insanlara dokunmanın bir yolu olarak gören Sultan Denli, bugün Bursa’da aktif gazetecilik çalışmalarını sürdürmektedir. Yazmaya ve üretmeye duyduğu tutkuyla mesleğini büyük bir sevgiyle sürdüren Denli; gündemi, insan hikâyelerini ve toplumsal yaşamı yakından takip ederek, gözlemlerini kendi kaleminden okuyucularıyla buluşturuyor. Onun için gazetecilik; yalnızca haber aktarmak değil, sözün ve kalemin sorumluluğunu taşımaktır. Bursa’da gazetecilik alanındaki çalışmalarına devam eden Sultan Denli, bundan sonraki süreçte de kalemiyle farklı hikâyelere ışık tutmayı, düşündürmeyi ve okuyucusuyla güçlü bir bağ kurmayı hedefliyor. Çünkü onun için kalem, yalnızca yazmanın değil; anlatmanın, hissettirmenin ve iz bırakmanın aracıdır.






















