top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4771 sonuç bulundu

  • Yaşam Duranları Değil Yürüyenleri Ödüllendirir

    Zeki BAŞTÜRK * Yaşam, yalnızca zamanın akışından ibaret değildir; aynı zamanda değişimin, cesaretin ve emeğin sınandığı uzun bir yolculuktur. Bu yolculukta ödül, yerinde sayanlara değil; yürümeyi, aramayı ve üretmeyi sürdürenlere verilir. Yaşam, durağanlığı sevmez. Doğada da böyledir, toplumlarda da... Akan su temiz kalır, işlemeyen demir paslanır, kullanılmayan bilgi unutulur. İnsan da toplum da hareket ettiği, düşündüğü, ürettiği ve kendini yenilediği ölçüde gelişir. Bu nedenle "Yaşam, duranları değil yürüyenleri ödüllendirir." sözü, yalnızca bireyler için değil, toplumlar ve siyaset için de önemli bir gerçeği dile getirir. Toplumların tarihi incelendiğinde ilerlemeyi sağlayanların, değişimden korkmayan insanlar olduğu görülür. Bilim insanları, sanatçılar, öğretmenler, işçiler, çiftçiler ve girişimciler... Hepsi ortak bir özellik taşır: Yerlerinde saymayı kabul etmezler. Daha iyisini ararlar, daha güzelini kurmaya çalışırlar. Çünkü gelişme, konfor alanında bekleyerek değil; emek vererek, risk alarak ve yeni yollar açarak gerçekleşir. Siyasal yaşamda da durum farklı değildir. Demokrasi, sürekli canlı tutulması gereken bir yönetim biçimidir. Halkın yönetime katılması, düşüncelerini özgürce ifade etmesi, eleştirmesi ve çözüm üretmesi toplumun yürümesini sağlar. Sessiz kalan, sorgulamayan ve yalnızca seyreden toplumlar zamanla haklarını da geleceklerini de yitirme riskiyle karşı karşıya kalır. Buna karşılık, hukukun üstünlüğünü, adaleti, eğitimi ve bilimi önceleyen toplumlar daha sağlam adımlarla ilerler. Ancak yürümek, her değişimi sorgusuz kabul etmek anlamına gelmez. Asıl yürüyüş; aklın, bilimin ve ortak vicdanın rehberliğinde gerçekleşen ilerlemedir. Bazen yanlış yollardan dönmeyi bilmek de yürümektir. Çünkü inatla aynı yerde kalmak ya da yanlışta ısrar etmek, hareket etmek değil, zaman yitirmektir. Bugün dünyada söz sahibi olan ülkeler, geçmişte büyük zorluklar yaşamış olsalar da eğitimden, bilimden, üretimden ve özgür düşünceden vazgeçmeyen ülkelerdir. Onları ödüllendiren, şans değil; kararlılıkla sürdürdükleri yürüyüştür. Sonuç olarak yaşam, bekleyenlere değil çabalayanlara; yakınanlara değil çözüm arayanlara; korkuya teslim olanlara değil umutla yürüyenlere kapılarını açar. Bireyler için de toplumlar için de gerçek ödül, emekle atılan her adımın geleceğe bıraktığı izdir. Çünkü yaşam, duranları değil, yürüyenleri ödüllendirir.

  • Karanlıklar

    ENGİN SEVİNÇ * Kapıyı açıp içeri girdi. İçerisi; iki pencereli, perdeleri örtük, bir dikdörtgen kenarı biçiminde yerleştirilmiş iki kanepe ve ortalarına bakacak şekilde ahşap sehpa üzerine konulmuş bir televizyon olan küçük bir salondu. Ayaklarını kıçının altına sığdırmış oturan Akif, dışarıda yağan yağmurun sesini dinliyordu. Bakışları dalgındı. İçeriye girdiğini fark etmemişti bile. Biraz yürüyüp de karşı kanepeye oturdu. Bir elini çiçek desenli kanepe örtüsünde gezdirmeye başladı. Nakışları parmak uçlarında hissetmek istiyordu. Ayaklarını toparladı. Çorap giymemişti. Akif’e baktı; kahverengi çorabının üzerinden topuğunu kaşıyordu. Sonra sırtına uzanıp omzundan yukarısını kaşımaya başladı. Kareli kısa kol bir gömlek giyinmişti, atleti de görünüyordu üstelik. Döndü bir an, Hacer’i kendisine bakarken yakaladı. Bakışlarını kaçırmadı Hacer. Mum ışığında, uzun saçları yüzünün çehresini sarmış, oldukça güzel gözleri biraz karanlık kalmışlardı. Titreyen bir sarılık yüzünde geziniyordu; bir parmak gibi. Belki bir elin içini hissediyordur şimdi, diye düşündü Akif. Televizyonun üstündeki eriyen muma döndü; “Ne zamandır kesilmemişti” dedi. Hacer, elektriği kastettiğini anlamadı önce, perdeye bakarak; “Yağıyor mu hala?” diye sordu. Gülümsedi Akif. “Dinecek gibi görünmüyor.” “Dünden beri yağıyor. Bütün kış yağmadı, şimdi yağıyor.” “Allah’ın işi işte” dedi Akif. Tekrar pencereye döndü. Perdeyi araladı. Bir otomobilin geçişi önce yüzüne vurdu, beyaz ışık kümesi gözlerinden geçti, sonra yeniden karanlık oldu. Birkaç saniye daha öylece dursa şimşek çakmasını görebilecekti. Perdeyi kapattı. İçten, tok bir ses duyuldu; büyük ihtimal uzaklara yıldırım düşmüştü. “Bir şikâyet dilekçesi yazacağım belediyeye. Bu trafoları neye göre koyuyorlar mahallelere çok merak ediyorum” dedi Akif. Yeniden Hacer’e dönmüştü. “Daha önce yazdıkların ne oldu peki?” diye sordu Hacer. Bir şey diyecekti Akif, açtı ağzını önce, dişlerinin bir kısmı gözüktü, sonra nefessiz bir an geçirip kapattı ve susmaya durdu. Topuğunu kaşıdı yavaşça. Muma döndü. Beyaz mum nasıl oluyor da yanarken sarı oluyor ve ardındaki duvarda içine kızıl ve siyah karışıyordu. Üstelik fena titriyordu. Kaşlarını çatıp Hacer’in yüzüne döndü; “Belki bu sefer bazı şeyleri değiştirebilirim” dedi. Hacer elini kanepe örtüsünde gezdirmeye devam ediyordu. Canı sıkkındı. Her elektrik kesintisi onda duygusal bir boşluk yaratıyordu sanki, dolduracak hiçbir şey bulamıyordu. Bazen el radyosunu açıp dinlerdi. Bir tesadüfse eğer, her defasında eski şarkılara rastlardı. Hislenirdi. Olduğu yerde büzülür, saçlarına dokunur, tek bir noktada hayal kurardı. O şarkıyı ilk ne zaman dinlediyse o günlere giderdi muhtemelen. Çocukluğu, üniversiteyi terk edişi, evliliğinin ilk günü, sonra bu adam ve bu adamla birlikte başlayan şeyler. Tüm bunlara rağmen boşluk orada dururdu. İçinde, her karanlıkta saklandığı yerde gösterirdi kendini. “Haklısın” dedi Hacer. Sırtında duran pencereye dönüp baktı. “Ama bu gece dinmeyecek gibi.” Oralı olmadı Akif. Yerinden kalktı, mumluğa uzanıp bütün ışığı avuçlarına aldı. Titreyen her gölge üzerini örtünmüş çocuk gibiydi şimdi, gözleri Akif’in üzerinde Hacer’in, nereye gideceğini merak eden bakışları fark edilmek istiyor. Salondan çıktı Akif. Elindeki mumla koridoru geçip tuvaletin önünde durdu. Mavi terlikler hemen girişte duruyordu. Giyindi. Mumluğu aynanın önüne bırakıp tuvaletin dış kapısını kapattı ve fermuarını indirip işemeye başladı. Hacer kapı sesini duymuştu. Salonda tek başınaydı, karanlıkta kalmıştı. Tuvalet kapısını duyunca kendini oradaymış gibi rahat hissetti. Demek ki çok uzaklaşmamıştı Akif. Oysa karanlıktan ne çok korktuğunu bilirdi, mumu almadan gitse olmaz mıydı? Neyse ki sesleri duyabiliyordu. Karanlıktan çok korkardı Hacer. Çocukluğundan kalma bir alışkanlıktı. Büyüdükçe geçeceğini umuyordu. Değişen bir şey olmamıştı. En çok, karanlıkta yalnız kalmaktan korkardı. Dayanılmaz bir duyguydu bu. Tanıdık gelmeyen bir ses, bir çatırtı veya devrilen bir şey, tedirgin ederdi. Ama şimdi Akif burada yanındaymış gibi hissediyor. Bir an için uzak bir ses duymasa şu karşısındaki kanepenin hayalini Akif zannedebilirdi. Odanın köşesindeki kömür sobasını oturan bir çocuk, televizyonu da ayakta ellerini birbirine kavuşturmuş kaynanası olarak görürdü. Korkardı. Ama neyse ki duyuyordu, yağmur sesinin üzerindeydi her şey. Musluğun açılması, suyun akması, sabunlu eller, kapı açılması ve soyunup bir kenara fırlatılan mavi terlikler, küçük çıplak adımlar, kapı açılması ve ışığın içeriye girmesi; yağmur şiddetlenmişti. Akif mumluğu eski yerine bırakıp kanepesine oturduğunda Hacer kendini tutamadı. “Akif” diye seslendi. “Efendim” dedi Akif. Hacer biraz utanıyordu. “Şey, az önce diyemedim de, mutfağa su almaya gidebilir miyiz?” Bu, Akif’i şaşırttı. “Su mu?” diye sordu. Evet anlamında başını salladı Hacer. Akif’te bir bıkkınlık ifadesi; “Eh, peki, napalım” diyerek ayağa kalktı. Mumluğa yanaşırken Hacer arkasına geçmişti. Koridora geçtiklerinde Hacer ardından yürüyordu. Mutfağa girdiler. Suyunu içti Hacer. Geri dönecekleri sırada dışarıdan bir ses duydular. Garajın üzerindeki çinkoda yürüyen bir şey vardı sanki. Akif ne olduğuna bakmak için mutfak penceresine yönelirken Hacer korkusundan Akif’in omuzlarına tutunmuştu. Baktı Akif, bir şey göremedi. Hacer’den yana dönüp “korkmana gerek yok, kedidir” dedi. Oysa hoşuna gitmişti. Tatlı bir korkuydu bu, Hacer’i şirin gösteren bir davranıştı. Onun bu anki birazcık acizliği, kendini güçsüz hissetmesindeki güzelliği yaratıyordu ve bu durum Akif’i biraz daha güçlü yapıyordu. Bu güç memnun ediciydi. Salona geçtiklerinde bir şimşek daha çaktı. Mumdan başka, salonu kocaman aydınlatmıştı. Teşekkür etti Hacer. Umursamadı Akif. Şimdi bir otomobilin geçişini izliyordu. Işıklar kaybolunca içeri döndü. “Karşı sokakta ışıklar var. Bu haksızlık” dedi. Perdeyi araladı Hacer, tam karşılarındaki evin perdeleri bembeyazdı. Gülüşmeler duyuluyordu. “Acaba bugün hangi film oynuyor?” diye sordu Akif. “Hep en eğlenceli şeyleri böyle zamanlar koyarlar zaten” diye de ekledi. Konuşmadı Hacer, sadece baktı. Biraz kinaye vardı bu bakışlarda ve “sorun da bu zaten” anlamı. İki gündür küstüler. Son zamanlardaki kavgalarının konusu hep aynıydı. Konuşamama. İşten gelir Akif, elini yüzünü yıkar bazen, odada üzerini değişip doğruca salona geçerdi. Bir şeyi izlerken elindeki kumandayla hayatı yönlendirir gibi görünürdü. Öyle dikkatle bakardı ekrana, kuşkusuz büyük problemi olan insanlar gibi gözlerini kısardı. O uzun oturmalar, soluksuz sessizlik, arada bir tuvalete ve mutfağa uğramalar, en sonunda yatağa uzanan kımıltı. Hacer, bir kıpırdanmayla irkilip uyanır ve Akif’in yatağa sürünen gövdesini fark edip saate bakardı; belki sabaha karşı dörttür. Ranza altlarına savrulan kirli çoraplar, siyahlaşmış atlet ve menili külotlar, banyoda her tıraş sonrası unutulan kıl yumakları ve çoğu zaman su dökülmemiş tuvalet bırakmalar; bunlar yeterince bir insanı iğrendirirken, Hacer’i asıl bıktıran sebep Akif’in her şeye rağmen umursamazlığıydı. Her insan önemsenmek, düşünüldüğünü hissetmek ister. Takıntılı bir kız değildi Hacer. Takıntılı biri olmadığını düşünürdü. Birinin ona kapıyı açması, pardösüsünü çıkarıp bir yere asmak istemesi, o masaya oturmadan karşısındakinin ayakta durup ona bakması hoşuna giderdi. Bunlar küçük beklentiler olarak kayda geçebilirdi. Akif’in bilgisayar başındaki okey oynamaları, yemek masasındaki durgunluğu ve özellikle gözlerini gözlerinden kaçırmasındaki ustalığı, kayda geçilen beklentilerin karşılıkları da olabilirdi. Belki de bu yüzden bir gün bulaşıkları yıkarken serçe parmağını kesip kanatmış, bu sırada salonda televizyon izleyen Akif’in kahkahalarını işitip tükendiklerini düşünmüştü; tükenmenin çaresizliği bu. Sırf bu yüzden birbirlerine verecekleri başka şeyleri olmadığını düşünüp bıkkınlığa düşmüştü. Galiba bu alışmanın en son haliydi. “O orospu çocuğuna arabasını kapının önüne park etmemesini söylemiştim. Görüyor musun nereye koymuş yine?” Perdeyi aralayacaktı bir an, durakladı. Akif’in kendisine bakmadığını fark etmişti. İçinden, baksın öyle aralıyayım diye geçirdi. “Dur sen, yapacağımı bilirim ben” dedi Akif ve yerinden kalkıp dışarı çıktı. Arkasından seslenmek mi, dur Akif yapma demek mi, yoksa bu yalnızlık anını düşünmek için harcamak mı? Yavaşça, perdeyi araladığı o ufacık parçadan Akif’in sinirli adımlarla bahçe kapısını açıp arabanın yanına varışını izledi. Sokak ışığı yanmıyordu. Yağmur gelecekti herhalde, ağaç dalları ve Akif’in gömleği yelleniyordu. Arabanın orada, tam yanında yürüyordu. Etrafı kolaçan ediyor, hiçbir şey yapmıyor görünerek bir yandan elindeki anahtarla arabanın kaportasını çiziyordu. Sonra ardından bahçe kapısını kapatarak avluyu geçip içeri girdi. Salona geçerken hala söyleniyordu. “Bu insanlar beni delirtiyor. Mesela ben arabamı kapımın önüne bırakmak istesem, bu hayvan yüzünden bırakamayacağım. Yan komşumun kapısına bırakmak zorunda kalacağım ve o götü boklu yüzünden insanlarla aram bozulacak. Bu ona ders olsun” “Bizim arabamız yok ki” dedi Hacer. Perdeyi aralayıp eserine bakacaktı Akif, olduğu gibi durup Hacer’e baktı. “Ne yani, iyi yapmadım mı şimdi” diye sordu. “Bizim gerçekten arabamız yok” diye yineledi kendini Hacer. Anlaşıldığından mı emin olmak istiyordu? “Ne demek istiyorsun?” Bir suçlunun bir suçsuza baktığı gibi bakıyorlardı birbirlerine. Sanki biri çok konuşuyor, diğeri onu bir dilsiz gibi dinliyordu. Hacer başını çevirip televizyona baktı; hiçbir şey yoktu. O karartıda Akif’i görmesi mümkün değildi. Yalnızca mum ışığının vurduğu kadarıyla iki gölgeyi seçebiliyordu. Perdeyi araladı Akif. “Bence güzel oldu. Sabahki şaşkınlığını görmek isterdim” dedi gülümseyerek. Sonra saatine baktı, üçe geldiğini gördü. “Yatmayacak mısın?” diye sordu Hacer’e. “Saat üç olmuş.” Umursamadı Hacer. Parmak uçlarını çiçek desenli kanepe örtüsünde gezdirmeye devam ediyordu. Arada bir dikiş atan yerlerde duralıyor, o tomurcuk başında parmağını büküp bir şeyi iyice hissediyordu. Gözleri hala televizyon ekranındaki karartıdaydı; belki bir gölgeyi seçmişti. Tekrar yerinden kalktı Akif. Mumluğu alıp dışarı çıktı. Salon kapısının buz camından koridorda ışığın kaybolmasını izledi Hacer. Bir kapı açılıp kapandı, bir çekmece açıldı sonra. Işık bir kez daha göründü ve yavaşça büyüyüp tam olarak irileşince salona girdi. Elindeki kulaklıkla kanepesine uzandı Akif. Kahverengi çoraplarını soyunup yere savurdu. Başının altına bir kırlent alıp kulaklığını taktı ve dışarıdan duyulacak kadar müziğin sesini açıp dinlemeye başladı. Gözlerini tavana dikip kim bilir hangi hayali kurmaya yeltenmişti? Bir süre sonra gözleri kapanıp hafiften horlamaya başladı. Fazla dayanamadı Hacer. Sanki Akif’in horlamasını bekler gibi aniden yerinden kalkıp mumlukla birlikte salonu terk etti. Yatak odasına gitti. Çarşafı açıp koca yataktaki tek yastığına başını dayayıp uyumaya durdu. Saat beşi çeyrek geçe gözlerini açtı Akif. Kafasının içinde tumturaklı bir müzik çalınıyordu. Kulaklığı fark edip çıkardı ve doğruldu. Perdenin ardında gri bir ışık oynuyordu. Araladı. Sonra pencereyi açtı. Çinkonun üzerine küçük damlalar düşüyordu. Uzakta bir camide ezan okunmaya başladı. “Allahü ekber Allahü ekber..” Karşı evin sokak kapısı açılıp biri göründü, arabaya yanaştı, otomatik kapıları açıp bindi. “Eşhedü en la ilahe illallah..” Marşa bastığında horultulu bir motor sesiyle beraber arka sokaklardan köpek havlamaları duyulmaya başladı. Birbirine karışan kavgacı seslerdi. “Eşhedü enne Muhammeden Resulullah..” Ön farlar yandı, silecekler çalışmaya başladı. “Hayye Alesselah..” Köpek sesleri artarak devam ediyordu. Bir sokaktan diğerine geçiyordu. Araba hareket etmeye başladı. “Hayye Alelfelah..” Seslerin içinden bir köpek çıkıp arabanın arkasından kovalamaya başladı. “Esselatü hayrun minennevm..” Pencereden çekildi Akif. Perdeyi kapatıp karanlık içinde yatak odasına gitti. Hacer, farkında olmadan çarşafı beline kadar indirmiş, yastığı bacaklarının arasında uyuyordu. Ona doğru yürüdü. “Allahü ekber Allahü ekber..” Elektriklerin gelip gelmediğini kontrol için lambayı açıp kapattı. Gelmişti. Yatağın Hacer’den sonrasına yavaşça kıvrılıp öte tarafa döndü. O da uyumaya durdu. Hacer’in gözleri kıpırdamıştı. “La ilahe illallah..”

  • Türk Burjuvazisinin Nato'ya Sığınması

    Zeki SARIHAN * 7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da âlâyı vâlâ ile yapılacak NATO toplantısı, Türk burjuvazinin Türkiye halkının bağımsızlık ve özgürlük mücadelesine yaptığı ihanetin adıdır. Siz bakmayın bu burjuvazinin kuru kuru “Üç kıtada at oynattık. Viyana kapılarına kadar gittik” diyerek güya millet adına şişinmesine. Burjuvazimiz Kurtuluş Savaşı ve onu izleyen ilk yıllar dışında hiçbir zaman kendine güvenememiş, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan safına geçerek, onun koruyuculuğunda kendi iktidarını ve sömürüsünü güvence altına almıştır. Kurtuluş Savaşı yıllarında İngiliz himayesi ve Amerikan mandacılığını savunmanın birer zillet olduğu yazıp söylendiği hâlde, aradan yaklaşık 30 yıl geçtikten sonra bu kez İngilizlerle Amerikalıların aynı safta bulunduğu NATO Paktına kapağı atmak bir marifetmiş gibi anlatılıyor. NATO, dünyanın emperyalist ve sosyalist olarak iki kampa bölünmüş göründüğü İkinci Dünya Savaşı sonrasında başını ABD’nin çektiği emperyalist-kapitalist kampı sosyalizmden korumak, yalnız bunun için de değil, sosyalist kampı sıkıştırıp yıkmak için kuruldu. Aslında bu iki kampta olmayan ülkeler de vardı ve Türkiye bunlardan biri olabilirdi. Ancak hem ABD’nin gücünü kullanarak halka hükmetmek isteyen, hem da halktan gelecek itirazların önüne NATO barikatını kurmak isteyen Türk burjuvazisi, 1952’den beri Türkiye ve dünyada bunca siyasi çalkantılara rağmen NATO’culuktan vazgeçmedi. Radikal bir hareket olan 27 Mayıs 1960 ihtilalinin sözcüsü bile, o sabah radyodan yaptığı ihtilal bildirisinde “NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız!” diyordu. Günümüzde de Türkiye’nin iktidar ve ana muhalefet kanatlarının ikisi de yani burjuvazinin iki kanadı da NATO’ya bağlılık yeminini tekrarlamaktadırlar. Türkiye’nin faşistleri, NATO karşıtı gençlere az çektirmemişlerdir ve NATO’ya bağlı kaldığı sürece ülkenin esaslı bir demokratikleşme ve dış politikada inisiyatif alma ihtimali yoktur. Zengin Ağırlamak Zordur NATO 3-0 koduyla Ankara’da yapılacak NATO ülkeleri toplantısı Türkiye burjuvazisinin iktidarını ABD’ye de dayanarak sürdürmek istediğini gösteriyor. NATO, aynı zamanda bir zenginler kulübüdür. Zengin ağırlamak kolay değildir. Hükümetin telaşını ağasını ağırlamak için çırpınan bir yarıcının çabasına benzetebiliriz. Büyük patron, bin kişilik ordusuyla geliyormuş. Tür5kiye’deki Amerikalılar, eskiden beri, yiyeceklerini, hatta sularını bile Amerika’dan getirirlerdi. Konserve kutularına kulp takılarak tuvaletlerde maşrapa olarak kullanırdık. NATO’nun işlevi, Sovyetlerin ve Varşova Paktı’nın dağılmasıyla sona ermiş olmalıydı. Ancak patronları onu dağıtmayarak emperyalist-kapitalizmin egemenliği için var olduğunu itiraf etmiş olmalılar. Türkiye Hükümeti, NATO’ya girmek için Kore’ye 21.212 asker gönderdi. Bunlardan 724 askerin mezarı Kore topraklarında kaldı. 2.147 de yaralı verdik. Bu köylü çocukları niçin öldü? Koreliler, oradaki Amerikan varlığına karşı tam bağımsızlıklarını ve sosyalizmi savunmak için çarpışırken onları ülkenin tam ortasında durdurma işini üstlenmiş oldular. Kore’nin bölünmesinde Türk burjuvazinin de böyle “mütevazı” bir katkısı oldu. Daha NATO’ya girileceği dönemde, az da olsa bunun karşısına geçen aydınlar vardı. 1960’dan sonraki büyük uyanışta NATO ve ABD karşıtlığı en üst düzeye çıktı. 1968’lerde bu bilinci yaymak için mektuplarımıza bile “NATO’ya HAYIR!” diye başlardık. Ancak bunun hesabını Amerikancı generaller bizden utanmazca sordular. Mamak’taki Dev-Genç iddianamesinde bizi Amerika adına yargıladıkları adeta itiraf edilmiştir. Günümüzde devrimci aydınlar NATO’ya karşı bildiriler yayılıyor, gösteriler yapıyorlar. Mimli olanlar, toplantı sonrasında bırakılmak üzere gözaltına alınıyor. Amaç, NATO’lu dostlarımız, kente girişteki yoksul yaşantı gibi, aleyhlerindeki bu sesleri de görmesin, duymasın. “Allah, Yeni Fetihler Nasip Eylesin!” Şimdi bu 3.0 koduyla toplantı yapmalarının nedeni her ülkenin silah üretimini artırması, Amerika’dan silah satın alması ve NATO’nun Ortadoğu misyonunun belirlenmesi içinmiş. Türkiye silaha büyük yatırım yapıyor ve bununla övünüyor. Öte yandan en yetkili ağızdan “Allah bize yeni fetihler ihsan etsin” deniyor. Zararın neresinden dönülse kârdır. Türkiye halkının uzun yürüyüşünde önündeki engellerden en başta geleni NATO ve ABD emperyalizmidir. Hiçbir mazeret NATO ile birlik olmayı haklı gösteremez. Gazze’de yaşanan trajedide NATO Patronu ABD’nin rolü bile yeterince uyarıcı olmalıydı. (Independent Türkçe, 6 Temmuz 2026)

  • ANNİBAL

    Hannibal veya Annibal ( MÖ 247 – MÖ 183/181) yılları arasında yaşamış Sâmî ırkından gelen Kartacalı politikacı ve general. Tüm zamanların en büyük askerî dehalarından biri olarak kabul edilen Hannibal, Scipio ve Philopoemen ile birlikte çağının üç büyük generalinden biriydi. Scipio onu şimdiye kadar yaşamış en büyük generallerden biri olarak kabul eder, Epir kralı Pirus'u ikinci sıraya yerleştirir, kendisini de üçüncü olarak kabul eder. Aynı sıralama Hannibal'a sorulduğunda o, Büyük İskender'in en büyük general olduğunu söyler. İkinci olarak Pirus'u gösterir, kendisini de üçüncü sıraya koyar Askerî tarihçi Theodore Ayrault Dodge Hannibal'ı "Stratejinin Babası" olarak nitelendirir ve en büyük düşmanı olan Roma'nın bile onu yine kendi taktikleriyle alt ettiğini belirtir. Roma'nın en büyük düşmanı olarak II. Pön Savaşı'ndaki başarılarıyla tanınmıştır. Filleri içeren ordusuyla İber Yarımadası, Pireneler ve Alpler'den kuzey İtalya'ya girmiş ve Romalıları birkaç önemli savaşta yenmiştir. Adının kökeni Hannibal, Kartaca'da yaygın bir kişisel addı. Kartaca kaynaklarında ḥnbʿl olarak kaydedilmiştir. Bu, bilinen Kartaca erkek adı Hanno ile Kuzeybatı Semitik Kenanlı tanrı Baal'ın ("lord") bir kombinasyonudur. Kesin seslendirmesi tartışma konusu olmaya devam ediyor. Önerilen okumalar arasında Ḥannobaʿal, Ḥannibaʿl veya Ḥannibaʿal yer alır. Yunan tarihçileri adı Anníbas olarak yorumlarlar. Kartacalılar kalıtsal soyadlarını kullanmazlardı, ancak tipik olarak aynı adı taşıyanlar diğerlerinden soyadı veya lakaplar kullanılarak ayırt edilirdi. Barca "şimşek" veya "yıldırım" anlamına gelen bir Semitik isimdir, Hamilcar'ın saldırılarının çabukluğu ve vahşiliği nedeniyle edindiği bir soyadıdır. Yaşamı İlk yılları MÖ 247'de Kartaca'da dünyaya geldi. Birinci Pön Savaşı'nın ünlü kahramanı Kartacalı komutan Hamilcar Barca'ın oğludur. Bugünkü kuzey Tunus'ta doğdu. Birkaç kız kardeşi ve iki erkek kardeşi vardı. Küçük yaşlarda babası ile savaşlara katılmaya başladı. Babasının isteğiyle, Roma'ya karşı her zaman kin duyacağına dair ant içti. Kısa bir süre sonra babasının ölümünü müteakiben, eniştesi ve kardeşinin yardımıyla asker oldu. Birinci Pön Savaşı'nda Kartaca'nın yenilgisinden sonra Hamilcar, ailesinin ve Kartaca'nın şanını düzeltmek için yola çıktı. Bunu göz önünde bulunduran ve Gades tarafından desteklenen Hamilcar, İber Yarımadası'ndaki kabilelere boyun eğdirmeye başladı. O zamanlar Kartaca o kadar kötü bir durumdaydı ki, ordusunu taşıyabilecek bir donanmadan yoksundu; bunun yerine, Hamilcar kuvvetlerini Numidia boyunca Herkül Sütunları'na doğru ilerletmek ve ardından Cebelitarık Boğazı'nı geçmek zorunda kaldı. Polybius'a göre Hannibal, babasının yanına gelerek onunla gitmek için yalvardı, Hamilcar oğluna yaşadığı sürece asla Roma'nın bir arkadaşı olmayacağına yemin etmesini söylediği vakit gelmesine izin vereceğini söyledi. Hatta çok genç yaşta (9 yaşında) babasına onu denizaşırı bir savaşa götürmesi için yalvaran bir tarihi kaydı bile vardır. Hannibal'in babası Hispania'nın fethi sırasında ölmüştür, Hannibal'in kayınbiraderi Hasdrubal, Hannibal'in (o zamanlar 18 yaşındaydı) emrinde subay olarak hizmet vermesiyle ordu komutasını aldı. Hasdrubal, Kartaca'nın İberya çıkarlarını birleştirme politikası izledi, hatta Roma ile bir antlaşma imzaladı. MÖ 221'de Hasdrubal'ın öldürülmesi üzerine, Hannibal (26 yaşında iken) ordu tarafından başkomutan ilan edildi. Romalı bilim insanı Livius, Hannibal'in Kartaca ile yakın ittifak kuran güçlü bir İspanyol şehri olan Castulo'lu bir kadınla evlendiğini kaydeder. Hannibal, komutayı devraldıktan sonra iki yılını mülklerini pekiştirmek ve Ebro'nun güneyinde Hispania'nın fethini tamamlamak için harcadı. Hannibal ilk seferinde Olcades'in en güçlü merkezi Alithia'ya saldırdı ve baskın yaptı, bu da derhal teslim olmalarına yol açtı. MÖ 220'deki bir sonraki seferi batıdaki Vaccaei'ye karşıydı ve burada Helmantice ve Arbucala'nın Vaccaen kalelerine saldırdı. Eve döndüğünde birçok ganimete sahipti. Carpetani önderliğinde saldırıya uğradı ve Hannibal, ilk büyük savaş alanı başarısını kazandı ve Tagus Nehri savaşında taktik becerilerini sergiledi. Bununla birlikte, İberya'daki Hannibal'in artan gücünden korkan Roma, Ebro Nehri'nin oldukça güneyinde uzanan ve şehri himayesi altına alan Saguntum şehri ile bir ittifak yaptı. Hannibal bunu sadece Hasdrubal ile imzalanan antlaşmanın ihlali olarak algılamakla kalmadı, zaten Roma'ya bir saldırı planladığı için savaşı başlatma yolu olarak gördü. Askerî hayatı MÖ 221 yılında Kartaca'nın İspanya ordusunun komutanı oldu. MÖ 221'den MÖ 219'a kadar Ebro'nun batısındaki topluluklar üzerine hâkimiyet kurdu. Hannibal, I. Pön Savaşı'ndan sonra Roma ile ikinci bir savaşın kaçınılmaz olduğunu biliyor, ilk darbeyi kendisi vurmak istiyordu. İspanya'daki konumunu sağlamlaştırdığı iki yılın ardından MÖ 219'da Roma'nın müttefiki olan Saguntum şehrini (bugünkü Sagunto) kuşattı ve sekiz ay sonra da ele geçirdi. Saguntum Kuşatması olarak anılan bu olay, tarihin en çok tanınan muharebelerinden birisidir. Saguntum Kuşatması'nı Kartaca parlamentosu da onayladı ve Roma'nın savaş ilan etmesi ile İkinci Pön Savaşı başladı. Hannibal kardeşi Komutan Hasdrubal'ı İspanya'da bırakarak İtalya üzerine yürüdü. Hannibal'in ordusunda yüz bin asker ve 37 fil vardı. Ordusuyla kuzeye doğru yürüyen Hannibal, Pirene Dağları'nı Keltiber kabileleri ile dövüşe dövüşe geçti ve onları karşılamak üzere gelen Roma ordusundan önce Rhône Vadisi'ne vardı. Bölgedeki Romalılar ve müttefiklerini atlatmak için “Ya yeni bir yol bulacağız, ya yeni bir yol yapacağız” diyen Hannibal, vadinin yukarısından bir yay çizip Alp Dağları'nı geçti. Bu geçişte Montegnevre Geçidi ya da Küçük St. Bernard geçitlerini kullandığı tahmin edilmektedir. Büyük bir ordu ve filler ile antik çağ koşullarında yapılan bu yolculuk, çok büyük bir başarı olarak kabul edilir. ANİBAL'ın ALP DAĞLARINI GEÇİŞİ Pireneler ve Alp Dağları'nı geçerken hava koşulları nedeniyle ordusunun bir kısmını kaybeden Hannibal, kalan güçleriyle Po Ovası'nda hızla ilerledi. Ordusuna Keltler'in 14 bin savaşçısı da katıldı. Hannibal'in güçleri, onları durdurmaya gelen bir Roma ordusunu Trebbia’da yok etti (MÖ 218) ve yürüyüşüne devam etti. MÖ 217’de Apenin Dağları’nı geçerek Roma kentine doğru ilerleyen Kartaca Ordusu, Trasimene Gölü Muharebesi'nde ana Roma ordusunu bozguna uğrattı. Hannibal’in ilerleyişi, Romalılar’ın vur-kaç savaşına girmesi ile yavaşladı. Hannibal, bu gelişme karşısında Roma’yı kuşatmak yerine güneye inmeyi ve Latin şehirlerini isyana kışkırtmayı planladı. Onu durdurmak üzere gönderilen son düzenli Roma ordusunu Cannae Muharebesi’nde yendi. Bu savaşta Kartaca ordusu, “Hilâl düzeni” denilen taktikle Roma ordusunu tuzağa çekmiş ve tamamen yenmişti. Cannae zaferinden sonra Güney İtalya Hannibal’in tarafına geçmişti. Ancak Hannibal'in artan prestiji Kartaca senatosunu korkuttu ve ona yeterli desteği göndermediler. Cannae Savaşı ile Roma'dan kopan Capua kenti, yeni bir ordu kuran ve güçlerini toplamaya başlayan Roma tarafından MÖ 211’de tekrar ele geçirildi. Hannibal'in MÖ 207’de Roma'ya yaptığı baskın geri püskürtüldü. Kardeşi Hasdrubal, İspanya üzerinden bir yardım ordusu ile gelmeye çalışırken Kuzey İtalya'da öldürüldü. İtalya’nın güneyindeki dağlara çekilen Hannibal, Scipio Africanus komutasındaki Roma ordusunun Afrika'ya çıkması üzerine başkenti korumak üzere MÖ 203'te Kartaca'ya çağrıldı. Roma ordusu ile yaptığı Zama Muharebesi’nde yenilgiye uğradı. Kartaca, Roma ile şartları çok ağır bir barış antlaşması yapmak zorunda kalmıştı. Savaşın ardından “suffes” (Roma’daki “konsül”ün karşılığı) seçilen Hannibal maliyeti ve ekonomiyi düzeltmeyi başardı. Ancak Romalıların baskısı ile Kartaca senatosu onu görevden aldı. Scipio, Hannibal'ı yendikten ve 2. Pön savaşı bittikten sonra Plutarkhos'un aktardığı rivayete göre Scipio ve Hannibal buluşmuşlardır. Scipio kendisine en büyük üç komutanı sorduğunda Hannibal 1. olarak Büyük İskender'i, 2. olarak Pirus'u, 3. olarak kendisini söylemiştir. Bu söylemiyle Scipio'nun yerini değerlendirmeyince Scipio, Hannibal'a "Eğer ben seni yenmeseydim herhalde kendini 1. sıraya koyardın" deyince Hannibal onaylamıştır. Günümüzde çoğu tarihçi bu hikâyeyi uydurma olarak değerlendirmektedir. Sürgün ve ölümü Kendine karşı yükselen muhalefet yüzünden gönüllü sürgüne giden Hannibal, önce Seleukos İmparatorluğu olmak üzere Ermenistan'a ve Bitinya'ya giderek buradaki saraylarda askerî danışmanlık yaptı. Birçok kaynakta Bursa şehrinin kuruluşu Hannibal ile ilişkilendirilir. Bitinya Kralı Prusias'ın yanında iken Prusias'a bugünkü Bursa'nın olduğu yerde bir şehir kurmasını öğütlediği ve şehirdeki ilk içme suyu şebekesini kurduğu düşünülür. MÖ 183 veya 182'de Bitinyalı yetkililer tarafından Romalılara teslim edileceğini anlayınca yüzüğünde taşıdığı bilinen zehiri içmek suretiyle bugünkü Gebze yakınlarındaki Libyssa'da intihar ederek yaşamına son verdi. ANİBAL'ın GEBZE'deki MEZARI 1935'lerin sonuna doğru Atatürk, Hannibal'ın mezarının yerinin tespit edilmesi için bazı kurumları görevlendirmiştir. Mezar bulunamamış olsa da Atatürk'ün dile getirmiş olduğu Hannibal'ın mezarının bulunması ve bir anıt yapılması isteği vasiyet kabul edilerek Gebze'de TÜBİTAK arazisi içindeki Hannibal Tepe'ye 1981'de anıtı yapılmıştır. Daha sonra Gebze yerleşkesine su getirme çalışmaları sırasında bulunan bir mezarın Hannibal'a ait olduğu zannedilmektedir. Miras Antik dünyaya miras Hannibal, Roma toplumunda birçok kişiyi büyük sıkıntıya soktu. Öyle bir figür haline geldi ki, ne zaman bir felaket meydana gelse, Romalı senatörler korkularını veya endişelerini ifade etmek için "Hannibal ad portas" ("Hannibal kapıda!") diye haykırıyorlardı. Hannibal hakkında tarihçilerin elindeki kaynakların çoğu Romalılara aittir. Onu Roma'nın karşılaştığı en büyük düşman olarak görüyorlardı. Livius, bize Hannibal'in son derece acımasız olduğu fikrini veriyor. Cicero bile Roma ve onun iki büyük düşmanından söz ederken, "onurlu" Pyrrhus ve "zalim" Hannibal derdi. Etkileri Hannibal Barca'nın savaş stratejilerinden bazıları (Atatürk tarafından) Türk Kurtuluş Savaşı'nda da Yunan kuvvetlerine karşı başarıyla kullanılmıştır. Savaş tarihçisi Theodore Ayrault Dodge, ona "askerî stratejinin babası" unvanını vermiştir; çünkü en büyük düşmanı olan Roma bile onun savaş taktiklerini kullanmıştır. Hannibal'ın yaşamı ve savaşları birçok belgesel, oyun ve filme konu olmuştur. Öldüğü yerde günümüzde faaliyet gösteren bir okula adı verilmiştir. KARTACA Kartaca, antik dönemde Fenikeliler tarafından kurulan ve Akdeniz'de önemli bir ticaret merkezi olan şehir devletidir. Sonradan bütün Akdeniz'i konrol edebilecek bir imparatorluğa dönüşmüşse de Roma İmparatorluğu ile yaptığı Pön Savaşları sonucunda yıkılmış, günümüzde Tunus sınırları içinde yer alan tarihi bir alandır. Ünlü PÖN limanları ve Kartaca Yerleşimi, ANTİK KARTACA Kartaca İmparatorluğu veya daha bilinen şekilde Kartaca, Lübnan'daki SUR kentinin bir kolonisi olarak MÖ 814 yılında Tunus yarımadasında kurulmuş olan bir Fenike kolonisi ve şehir devletidir. Bu şehir devletinin siyasî etki alanı MÖ 7. yüzyıldan MÖ 3. yüzyıl kadarki dönemde Kuzey Afrika sahillerinin büyük bir kısmı ile İber Yarımadası'nın sahillerinin büyük bir kısmını ve batı Akdeniz adalarını ihtiva etmekte idi. Kartaca şehrinin ismi, Fenike dilinde Kart-hadaşt yani "Yeni Şehir" anlamına gelmektedir. Kart Hadaşt, 22 sessiz harften oluşan Fenike alfabesiyle QRT-HDST olarak yazılmaktadır. ANTİK KARTACA ve karşısında yer alan Roma imparatorluğunun kurulduğu İTALYA FENİKELİLER Fenikeliler, MÖ 1500-300 yılları arasında Akdeniz'in doğu kıyılarında yaşamış, denizcilik ve ticaretle öne çıkan bir Sami halkıydı. Şehir devletleri halinde örgütlenmişler, Kartaca gibi koloniler kurarak Akdeniz'de geniş bir ticaret ağı oluşturmuşlardır. Fenike alfabesi, 22 harfli yapısıyla modern yazı sistemlerinin temelini oluşturmuş ve Yunan ile Latin alfabelerine aktarılmıştır. Ayrıca cam işleme, mor boya üretimi ve gemi yapımındaki teknikleriyle öne çıkmışlardır. Ticaretleri sayesinde Doğu ile Batı arasında kültürel etkileşim sağlamışlar, antik medeniyetlerin gelişimine katkıda bulunmuşlardır

  • Bikini Tarih Sahnesine Çıkıyor

    Sicilya'daki Villa Romana Del Casale'de bulunan 4. yüzyıl ilk çeyreğine ait Bikinili kızlar mozaiği Bikini, kadınlar için tasarlanmış, yüzmede kullanılan bir mayo türüdür. Bikini üretiminde suya karşı dayanıklı kumaşlar tercih edilmektedir. Bikini, bir altlık ve bir sütyen olmak üzere, iki parçadan oluşur. Bikininin boyutu, leğen kemiklerinin tamamını kapatabileceği gibi G şerit bikiniler çok daha az alanı kapatmaktadır. Bikini adını 1946 yılında bikiniyi tasarlayan Parisli tasarımcı Louis Réard'dan almaktadır. Parisli tasarımcı, bu adı atom bombasının test edildiği Bikini Atolü adlı yere öykünerek vermiştir. Moda tasarımcısı Jacques Heim, aynı yıllarda benzer bir modeldeki tasarımı Atome (Atom) adıyla piyasaya sürmüştür. Tek parça kadın mayosunun ortaya çıkışı ve yaygınlaşmasına oranla, bikininin benimsenmesi çok daha yavaş oldu. Birçok ülkede plajlarda ve kamuya açık alanlarda bikini giymek yasaklandı. Vatikan, bikini giymeyi habis bir günah olarak nitelendirdi. Bikini hâlâ tavsif edilmeyen bir giysi olmaya devam ederken, aşamalı bir şekilde popüler kültürün önemli bir parçası hâline geldi. Bundaki en önemli rol, Brigitte Bardot, Raquel Welch, Ursula Andress gibi film yıldızlarındaydı. Böylece halk plajlarında ve filmlerde bikini giyilmeye başlandı. Bikiniler 1960'lı yılların ortalarından itibaren Batı ülkelerinde plaj kıyafeti, mayo ve altlık amaçlarına uygun olarak tasarlanmaya başladı. 20. yüzyılın sonlarında bikinilerin kullanım alanlarına spor eklendi. Özellikle plaj voleybolu ve vücut geliştirme gibi sporlarda bikini giyimi ağırlık kazandı. 2000'li yılların başında bikini üretim sektörü yıllık 811 milyon dolarlık bir hacme sahip olup, güneşte bronzlaşma vb. yan ürünler de zamanla bu sektörün önemli iş ortakları hâline geldi. Tarihi Sicilya'daki Villa Romana Del Casale'de 4. yüzyıl ilk çeyreğine ait Bikinili kızlar mozaiği bulunmuştur. İki parçalı bir deniz giysisi olarak da tarif edilebilen bikininin ilk örnekleri, II. Dünya Savaşı sonrası Fransa plajlarında görüldü. Fransız modacı Louis Réard tarafından 5 Temmuz 1946 yılında Paris'te tanıtılan bikini adı, ilk atom bombalarının test edildiği Büyük Okyanus'taki Bikini Adası'ndan esinlenilerek türetilmiştir. O dönem Vatikan tarafından müstehcen bulunan bikini kınanmıştır. 60'lı yıllarda Brigitte Bardot, Ursula Andress, Raquel Welch gibi aktrislerin bikiniyi giymesi ile popülaritesi artmıştır. Türleri Bikini çeşitleri ve Popüler kültürde bikini Bikiniler, 1970'li yıllarda üst parçası olmayan monokinilere dönmüştür. 1980'li yıllarda tanga, 2000'li yıllarda ise mayokini olarak hayatımıza girmiştir. Özellikle vücut geliştirme gibi spor dallarında erkekler de bikini türevleri kullanmaktadır. Hayvan hakları savunucusu, maruldan bikini giymiş gençler. DERLEME: KAYNAK Bu yazı BURADAN olduğu gibi alınmıştır.

  • ÖZLEM

    ASIM ÖZTÜRK * - Datça- Siz rüzgârları bekleyen Erkenci çocukları denizlerin, Taş duvarların dibinde Zakkumlara tutunup Datça’da Salıvermişsiniz suskunluklarınızı sulara, Bilmiyorlar, konuşmadınız, çağrılmadınız Uzak denizlerden duyulmaz sesiniz, Suların kucağında denizin memesine sarılmış, Yoksul çocuklarıydınız zamanın, Süt kokulu güneş Kıyılar ak köpükler içinde, Oynardınız, Çıplak yalın ayaklarınız; Taşlı burunun oradan Kanatlarını esintiye salıvermiş deniz kuşu, Gider gelir karşı adalara Sulardadır evi, Bademler çiçeklenmeye görsün yamaçlarda Begonviller susar, Kekemedir avlularda sardunyaların dili, Geleceksen, erken gel Kirlenmeden eski evlerin önü Sokakları doldurmadan gürültü, Çık gel Çakır Emine’nin gözlerinde özlem Avlu taşlarına serin sabahlar seriliyken. ASIM ÖZTÜRK 19.5.2022 9503

  • Aziz Nesin

    Arkadaşım Badem Ağacı * Sen ağaçların aptalı Ben insanların Seni kandırır havalar Beni sevdalar Bir ılıman hava esmeye görsün Düşünmeden gelecek karakış.. Acarsın çiçeklerini .. Bense hayra yorarım gördüğüm düşü... Bir güler yüz bir tatlı söz.. Açarım yüreğimi hemen Yemişe durmadan çarpar seni karayel Beni karasevda Hem de bilerek kandırıldığımızı Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza Koş desinler bize şaşkın Sonu gelmese de hiç bir aşkın Açalım yine de çiçeklerimizi Senden yanayım arkadaşım Havanı bulunca aç çiçeklerini Nasıl açıyorsam yüreğimi Belki bu kez kış olmaz Bakarsın sevdan düş olmaz Nasıl vermişsem kendimi son sevdama Vur kendini sen de bu güzel havaya Bir Sürgünün Anıları * Tan gazetesinde patronum olan Halil Lütfi Dördüncü benim tanıdığım dünyanın en cimri adamıdır. Tan gazetesi 4 Aralık 1945’te tek parti iktidarı olan CHP tarafından Istanbul Üniversitesi öğrencilerine yıktırıldıktan sonra Halil Lütfi dergiler çıkartarak basımevini işletiyordu. Markopaşa’nın yönetim müdürü Haluk Yetiş, Halil Lütfi’nin yanında çalışmaktaydı. Ben de Istanbul’daki bütün işlerimi, başka yakın kimsem olmadığı için Haluk Yetiş aracılığıyla yürütmeye çalışıyordum. O sırada Halil Lütfi “Hanımeli” adlı bir kadın dergisi çıkarma hazırlığındaydı. Haluk Yetiş, benim umarsız para durumumu Halil Lütfi’ye anlatınca o da bana bir iyilik yapmayı düşünmüş. Tan gazetesi yıkılmadan önceki Bursa genel dağıtımcısı olan kişiden epeyce alacaklı kalmış. “Aziz her ay o gazeteciye gidip benim alacağım olan o hesaptan 100 lira alsın. sürgünden dönüşünde çıkaracağımız Hanımeli dergisinde çalışarak bana borcunu ödesin,” demiş. Bu Halil Lütfi’nin yaptığı, yapacağı en büyük cömertlikti. Haluk Yetiş, Halil Lütfi’nin gazete dağıtımcısına yazdığı mektubu bana gönderdi, ben de dağıtımcıya götürdüm. Ödeme biçimi pek uygun olduğu için, dağıtımcı buna razı oldu. Ben her ay gidip dağıtımcıdan 100 lira alıyordum. Sürgünden İstanbul’a dönüşümde aylık kadın dergisi Hanımeli’nde çalışarak borcumu ödedim. O sırada Münir Hayri Egeli de aynı kadın dergisinde çalışıyor ve ayrıca başka bir dergi çıkarıyordu. Münir Hayri benden kendi çıkardığı dergiye yazı yazmamı istedi. Münir Hayri Egeli Babıâli’nin yakından tanıdığı hiç de güvenilir olmayan bir kişiydi. Bu ilginç adamı ya “Birlikte Öldüklerim” kitabımda ya da “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” kitabımda anlatacağım. Deneyimlerimle güvenmediğim Münir Hayri’ye umarsızlığımı, paraya çok gereksinmem olduğunu anlatarak dergisine yazı yazmak istemediğimi söyledim. Yemin billah ederek yazı parası ödemeye söz verdi. İnanmadım ama çok umarsız olduğumdan belki sözünde durur olasılığıyla birkaç yazı yazdım. Yazılar dergide yayımlandıktan sonra Münir Hayri’den telif hakkımı istedim. Elime şu pusulayı verip beni derginin sorumlusuna gönderdi: "Nejat, Aziz Beyin mizah parçaları vardır. Lütfen kendisine bedelini veriniz." Münir Hayri Nejat dediği adam da şu pusulayı yazarak beni Münir Hayri’ye gönderdi: Sayın Hayri Bey, Aziz Nesin Beyin yazılarından malumatım yoktur. Eğer siz şahsen böyle bir şey konuşmuşsanız benim haberim olmadığından ve ödeme prensip anlaşması olmadığına göre bunu tediyede [ödemede] mazur olacağımı tahmin edersiniz. Bir daha da beni böyle emrivakilerle karşılaştırmamanızı rica ederim. Nejat Eski Türkçeyle yazılmış her iki pusula da bu kitabımın yazbozları [müsveddeleri] dosyasında bulunmaktadır. Bu, Münir Hayri’nin bana attığı ilk kazık değildir. Bence Münir Hayri çok yetenekli ve değişik dallarda çok başarılı, ama hiç de güvenilir olmayan bir kişilikti. Sürgünden sonra, sürgündekinden daha zor günler yaşadım. Aziz NESİN AZİZ NESİN * Aziz Nesin (d. İstanbul/Heybeliada, 2 Ocak 1916 – ö. İzmir/Çeşme, 6 Temmuz 1995) Çağdaş Türk gülmece edebiyatının kurucusu; öykücü, romancı, şair, gazeteci, köşe yazarı, oyun yazarı, yayımcı, eğitimci, senaristtir. UNESCO'nun yayınladığı Index Translationum adlı dünya çeviri bibliyografyasına göre Aziz Nesin, Türkçe eser veren yazarlar arasında Orhan Pamuk, Yaşar Kemal ve Nâzım Hikmet'in ardından eserleri yabancı dillere en çok çevrilen dördüncü yazar konumundadır. Aziz Nesin Yaşamı: İlkokulu Kanuni Sultan Süleyman İptidai Mektebi (1925), Darüşşafaka Lisesi, Vefa ve Davutpaşa Ortaokulu (1929), Çengelköy Askeri Ortaokulu’nda (1930) okudu. Kuleli Askeri Lisesi’ni (1935), Harp Okulu’nu (1937) bitirdi. Ayrıca Fen Tatbikat Okulu’nu bitirdi (1939). İstihkâm subayı oldu (1940). İki yıl İstanbul Güzel Sanatlar Akatlemisi’ne devam etti. Subaylıktan ayrıldı (1944). Aziz Nesin edebiyata şiirle başladı (1944, Yenigün), bu dergide Vedia Nesin adıyla şiirler yayımladı. Karagöz ve Yedi gün’de redaktörlük ve Tan gazetesinde köşe yazarlığı yaptı (1945). Gazetenin kapatılması üzerine bakkallık, muhasebecilik, fotoğrafçılık, kitapçılıkla uğraştı. Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz’la birlikte Markopaşa (sonra Malumpaşa, Merhumpaşa) dergisini çıkardı. Bir yazı nedeniyle 10 ay hapis, 13 ay Bursa’ya sürgün cezası aldı (1947). Ayrıca Politzer’den yaptığı bir çeviri yüzünden de 16 ay hapse mahkûm edildi (1950). Hapisten sonra Akbaba , Dolmuş, Yeni Gazete (1955), Akşam (1958), Tanin (1960) Günaydın (1969), Vatan (1976-1978) gibi dergi ve gazetelerde gülmece öyküleri yayımladı. TYS’nin iki dönem (1977-1980), (1985-1988), genel başkanlığını yaptı. 1984’te askeri yönetime karşı sivil bir girişim olarak “Aydınlar Dilekçesi”nin hazırlanmasını sağladı. Daha sonra Demokrasi Kurultayı düzenledi, Demokrasiyi İzleme Komitesi’nin oluşması için çalıştı. Kurucularından olduğu Aydınlık gazetesinde yazmaya (1993) başladı. 1993 temmuzunda Sivas Madımak Oteli’nde 34 aydının yakıldığı “Sivas Toplukıyımı”ndan kılpayı kurtuldu. Ancak iki yıl sonra bir imza günü sonrası Çeşme’de kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. -Resimde önde, sırtı dönük, yerde olan.- Subayken yazmaya başladığı için asıl adı Mehmet Nusret Nesin yerine “Aziz Nesin” takma adını benimsedi. Öte yandan yazılarında Aziz Nesin yanında Ateş Sin, Ayşegül, Battal Bataner, Bedri Birdirbir, Falan, Daver Devletlü, Hakkı Haklar, Kerim Kihkih, Hasan Dene Gör gibi imzalar da kullandı. Aziz Nesin, Kemal Tahir’le birlikte nedeni belli olmayan bir biçimde yanan Düşün Yayınevi’ni kurdu (1956). 1972’de Nesin Vakfı’nı kurdu. Türkiye’de ve başka ülkelerde yayımlanacak kitaplarının, oynanacak oyunlarının her türlü telif haklarını bu vakfa bıraktı. Bu vakfın amacı “her yıl alınacak dört kimsesiz ve yoksul çocuğu, ilkokuldan başlatarak yüksek okulu, meslek okulunu bitirinceye, ya da bir meslek edininceye dek, her türlü gereksinimlerini sağlayarak barındırmak, yetiştirmek” oldu. İlki 1976’da çıkan birkaç yıl yayımlanabilen Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı”nı yayımladı. Dünyaca tanınan güçlü bir gülmece yazarı oldu. 120’nin üzerinde kitap yazdı. Ölümünden sonra, yazdığı ama yayımlamadığı eserleri oğlu Ali Nesin tarafından yayımlanıyor. Aziz Nesin, çağdaş Türk gülmece edebiyatının kurucusudur. Tüm yaşamı yazı masasıyla matbaalar arasında geçen, toplumcu düşünceyi kitaplardan çok yaşamın acı deneylerinden öğrenen, bu acı deneyleri okurlarını güldürerek paylaşan, onları düşündüren yazardır. Aynı zamanda “gülümseten öfke”dir. Demirtaş Ceyhun’un da bir kitabına verdiği adla “Çağımızın Nasrettin Hocası Aziz Nesin”dir. Aziz Nesin “Ben bir simyacıyım, gözyaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum” der. Bu, ömrü baskı, acı ve çileyle geçen yazarın simgesel anlatımıdır. O, yazı hayatına şiirle başlasa da onun dünyaca tanınan en büyük yönü gülmece yazarlığıdır. Zekeriya Sertel onun Babıâli’ye gelişini şöyle anlatır: “Aziz Nesin, BabIâli’ye, savaşın son yıllarında gelmişti. İlk başvurduğu yer. Yedi gün dergisiydi. Bu derginin sahibi Sedat Simavi, benim çok yakın dostumdu. Bir gün bana bu yeni kabiliyetten söz açtı ve onu Babıâli’de eşi görülmemiş, değerli bir yazar olarak vasıflandırdı. Yedigün Aziz Nesin’e dar geliyordu.” Dar gelir, çünkü uzun yaşamak ve çok ürün ortaya koymak ister: “Belki de ben bu öyküleri yazabileyim diye bunca uzun yaşadım, salt bu öyküleri değil, bu romanları, bu oyunları, bu şiirleri yazabilmek için ve dünyayı karıştırıp düzeltmek ve güzelleştirmek umudu için…” 1945’lerden bu yana gülmece yazıları toplumumuzun her kesimine dalga dalga yayılan bir etkiye sahip oldu. Eserlerinden anlattığı kişiler, yergiye elverişli tiplerdir. Bu gülmecenin son derece abartma götüren bir başka yanıyla birleşince, en çok okunan eserler ortaya çıktı. İşte bu yönleriyle Aziz Nesin, edebiyatımızın en çok yazan, en çok okunan yazarlarının başında gelir. Aziz Nesin gülmece anlayışını da şöyle açıklar: “Benim gülmecem, 1. Geleneksel Türk halk gülmecesinden kaynaklanır, 2. Toplumun sorunlarından esinlenir, 3. Çağdaş dünya insanlarının sorunlarını anlatır. Kısacası yaptığım, halk gülmecesidir.” Halk gülmecesini de şöyle açıklar: “Bir işe yarayan, bir işlevi olan gülmece.” İşlevse, “İnsanları güldürme yoluyla düşündürmeye yarar. Demek bana göre gülmece bir araç, düşünmek amaçtır. Gülmecelerimle, okurlarıma şunu düşündürmek istiyorum: Yaşadığımız toplum ve bu toplumsal yapı adaletli değildir ve içinde bulunduğumuz koşullar da güzel değildir. Adaletsizliklerden, çirkinliklerden kurtulmak için, başta kendimiz olmak üzere, çevremizi, toplumumuzu, dünyamızı değiştirme özlem ve isteği yaratmak.” (Yetmiş Beşinci Yaşında Aziz Nesin, haz. Alpay Kabacalı, Tüyap 1990). Bunun için de ne yaşarsa, onu yazar. Yaşamında boyun eğmeyen yanı eserlerine de yansır. Yazarlık serüveni eserlerinin içeriğiyle örtüşerek, onu evrenselliğe taşır. Aslında eserlerindeki gülmece öğesi olayın kendindedir. O nedenle de halk nerede komik bir olayla karşılaşsa, “Tam Aziz Nesin’lik olay” der. Onun yazdığı dönemlerde Orhan Kemal, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal... gibi edebiyatın başka kulvarında ama çok sayıda ünlü yazar da vardı. Önemli bir kamusal rölü, ünlü bir politikacı ya da ülkenin sayılı zenginlerinden olmadığı, sadece bir yazar halde "bu toplumun %60'ı aptal " gibi sözleriyle halkın her kesiminin dilinde pelesenk olan başka bir yazar yoktur . YÜZDE 92 DEMEK İSTERDİ Aziz Nesin’in uzun zamandir tartışılan... “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” çıkışı da... Yine 1982 Anayasa Referandumu’na dayanır. İyi dostu olan Müjdat Gezen’in yıllar sonra anlatır: “İzmir Torba’da şenlik vardı, İlhan Selçuk ve Aziz Nesin’le birlikte bir panele katılmıştık. Panelin konusu mizahtı. Birisi kalktı ‘Nasrettin Hoca’nın torunları olarak zeki insanlarız değil mi?” diye sordu Aziz Nesin’e. O da ‘Yüzde 60’ı aptaldır’ dedi. Herkes alkışladı. Sonra kuliste kendisine sordum neden böyle bir şey söylediğini. O da ‘Evladım, yüzde 92 diyecektim dilim varmadı’ dedi. O zaman referandum yapılmıştı ve oy verenlerin yüzde 92’si Kenan Evren’e oy vermişti. Bu söz oradan kaldı.” * Söz oradan kaldı ama orada kalmadı. 1992’de o tarihte Hürriyet’te çalışan Nuriye Akman sordu: -Popülist bir yazarsınız. Sözleriniz bir bozgun yaşadığınızı düşündürüyor. - Bu demek değil ki Türk halkını sevmiyorum ve bütün Türkiye aptaldır. Zeki olmanın koşulları vardır. Örneğin bu halk sağlıklı besleniyor mu? Protein alıyor mu? Domuz eti yiyor mu? -Zeki olmak için domuz eti yemek şart mı? - Et yemek şart. Ama domuz yerse akıllılık eder. Çocukluğumda dinsel şeylerden etkilenmişim, ben de yiyemiyorum. - Bu duyguları taşımanızda nasıl bir mizah unsuru buluyorsunuz? - Bir annenin çocuğu geri zekâlı olsa ne yapar, hayatını ona adar. Ben de aynısını yapıyorum işte.

  • HEKİMOĞLU TÜRKÜSÜ

    Hekimoğlu'nun Mezarı ve Zeki Sarıhan* Zeki Sarıhan * 28 Haziran günü hayatını kaybeden Fatsalı sinema sanatçısı Kadir İnanır, ertesi gün İstanbul’da Hekimoğlu Türküsünün eşliğinde yapılan bir törenle İstanbul’da toprağa verildi. Hekimoğlu Türküsünün İnanır’ın hayatındaki yeri, onu Fatsalı Ses Ses sanatçısı Ümit Tokcan’a iletmesidir. En azından söylentiler bu yöndedir. Öte yandan 1971’de Kızıldere’de katledilenlerden Ertan Sarıhan’ın bu türküyü derlediği, notaya aldığı, Kadir İnanır veya Ümit Tokcan’ın bu derlemeyi TRT (1973) yoluyla tanıttıkları da yazılıp söylenmektedir ki, bunda düzeltilmesi gereken bazı yanlışlar vardır. Hekimoğlu türküsü ile ilgili yayınlarda onu ilk derleyen kişi olarak benim adım geçtiği ve bunu 2016’da yayımladığım için aşağıdaki açıklamayı yapmam zorunlu oldu. Aşağıda aynen vereceğim yazıda da belirtildiği gibi Hekimoğlu türküsü Fatsa köylerinde olduğu gibi köyümüz Beyceli’de de biliniyordu. Hekimoğlu’nun 1913’te ölümünden hemen sonra yakılmış olması gereken bu türkü, mısır imecelerinde erkekler tarafından imeceyi gayrete getirmek için söylenen türkülerdendi. Biz Beycelili gençler, 1960’tan sonra Fatsa’dan gelen akraba gençleriyle her gece bir evde toplanır eğlenceler düzenlerdik. Programımız içinde tek veya toplu olarak şarkılar, türküler söylemek de vardı. Hekimoğlu, bu türkülerden biriydi. Bu gençler arasında Ertan, ağabeyi Saydam, ablası Bilge de olurdu. Hatta annesi Sabıka Hala’nın da katıldığı olurdu. O da “Turnalar” türküsünü söylerdi. Bazı yayınlarda yer alan Ertan’ın 1971’de polisten saklandığı bir köyde bu türküyü öğrenip kaleme aldığı yanlıştır. Ertan, herkes gibi bu türküyü zaten biliyordu, söylüyordu. Ancak onu notaya alıp mandolinde çaldığı doğrudur. Soner Arıca bu notayı kullanmış olabilir. Benim yaptığım araştırma Hakimoğlu’nun hayatıyla ve türkünün öyküsüyle ilgilidir. Ne yazık ki bu araştırma metni yayınlanamamıştır. Bunun nedenini aşağıdaki yazıda anlatmıştım. HEKİMOĞLU TÜRKÜSÜ HAKKINDA YAPILAN ARAŞTIRMA NASIL KAYBOLDU? “Hekimoğlu derler benim de aslıma” diye başlayan, içinde Fatsa ve Korgan’a bağlı bazı yer adları geçen türkü Fatsa yöresinin en çok bilinen ve sevilen türküsüdür. Hekimoğlu’nun ilk kez radyo ve televizyonlardan ne zaman söylendiğini hatırlamıyorum. Fakat 1968 yılında söylenmiyordu. 1967-1968 Öğretim Yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü öğretmenlerinden Kemal Demiray, öğrencilerden yaz tatilinde birer araştırma yapmalarını istedi. Ben de Hekimoğlu türküsünün hikâyesini araştırmaya karar verdim. Çünkü bu türkü Fatsa’nın Beyceli köyünde mısır kazma imecelerinde, imececileri gayrete getirmek için sesi uygun olan kişiler tarafından “Daru kazarım daru” ve diğer bazı türküler gibi sık sık söylenirdi. Bu türkünün hikâyesini araştırma isteğimin nedeni yalnız bu da değildi. Ben türkünün tam da kaynağından geliyordum. Hekimoğlu’nun köyü olan Yassıtaş köyünde 1965-1967 yılları arasında iki yıl öğretmenlik yapmıştım. Tamamı Gürcü olan Karataş köyü de Yassıtaş’a bitişiktir. Öğrencilerimizin bir kısmı da bu köyden geliyorlardı. Okulumuzun iki bekâr öğretmeni, Karataş Köyü’nde İnoğlu Süleyman Kutlu’nun evinin üst katında kalıyorduk. Evin sahibi Cemal Kutlu Fatsa’da ticaretle uğraşır, alt katta oturan yaşlı babası Süleyman amca, akşamları yanımıza çıkar, geçmiş günlerden anlatırdı. Anlattığı şeyler arasında Hekimoğlu da vardı. Hekimoğlu İbrahim, Süleyman Kutlu’nun babası Hasan Ağa’nın yanında hizmetkâr duruyor, atına bakıyormuş. Bir meseleden ötürü Hasan Ağa onu dövmüş, İbrahim evden kaçmış ona düşman kesilmiş. Bu düşmanlık o zamanki Gürcü-Türk çekişmelerinin bir parçası olmuş. Yörede Türk nüfusu çok baskın olduğu halde Kafkas göçmeni olan Gürcüler de öyle kolay yutulacak lokma olmadıklarını göstermişler. Geçerken şu gözlemimi de belirtmeliyim ki Gürcüler Türklerden daha görgülü gibiydiler. Bunun kanıtlarından biri iş giysileriyle sokak giysilerinin farklı olmasıdır. İşten gelir gelmez iş giysilerini çıkarırlar, cemiyet içine bunlarla çıkmazlardı. Türk köylüleri ise nerdeyse gece gündüz, evde, işte ve sokakta aynı giysilerle dolaşırlar, Gazi Eğitim Enstitüsünün devrimci öğrencileri, o tarihlerde Ruhi Su’nun türkülerini söylemeye meraklıydılar. Bu türküler Fatsa’da Mehmet Ali Şahin’in sahibi olduğu ve kardeşi TİP ilçe bakanı Zeki Şahin’in işlettiği içkili Bahçeli lokantada da plaktan söylenirdi. İşlerinde en ünlüsü Drama Köprüsü” adlı bir eşkıya türküsü idi. Gazi Eğitim’in Müzik Bölümü öğrencilerinden birine, bizim oralarda da Drama Köprüsü benzer bir türkü söylendiğini anlatarak, onu notaya almalarını, söyleyip yaymalarını önerdim. “Nasıl bir şey?” diye sordu arkadaşım. Türküyü seslendirdim. Beğenmedi. “Gerekmez!” dedi. 1968 yılı yaz tatilinde bir yıl önce ayrıldığım Yassıtaş köyüne giderek bu türkünün hikâyesini araştırmaya başladım. Yedi sekiz kişiyle konuştum. Bunlardan biri de köyün Gaga mahallesi’nde hayatta olan Hekimoğlu’nun yeğeni idi. (Bunun Cennet Dalay olduğunu aynı köyden Gürol Özcüre geçenlerde bana hatırlattı) Fakat fark ettim ki, çevrede dilden dile dolaşan başka eşkıya hikâyeleri de vardır. Düzgün bir ödev yapmak için daha birçok kişi ile konuşmalıydım. Yazılı kaynaklara da başvurmalıydım. Hekimoğlu, yarı sömürge haline gelmiş bir ülkede bozulmuş olan düzenin yarattığı bir sonuçtu. Osmanlı’da o dönemdeki vergi sistemi neydi? Toprak mülkiyeti nasıldı? Toprak ağalığının zayıflaması ile onun yerini tefecilik nasıl almıştı? Bunlar hakkında da bilgi sahibi olmalıydım ki Hekimoğlu’nu yerli yerine oturtabileyim. Hayallerimi geniş tuttum. Köy köy gezmeli, büyük bir araştırma için pek çok kişiyle konuşmalıydım. Dairelerde bulunabilecek belgeler de incelenerek toplumun değişim yasalarını ortaya çıkarmalıydım. Ancak bu, yıllarca sürecek bir araştırmayı gerektiriyordu. Hekimoğlu ile ilgili elimdeki notları düzenledim. Okulumuz açılınca bunlardan bir nüshayı Kemal Demiray’a, diğer nüshasını ise oyunlaştırmaları için Halk Oyuncuları’na verdim. Birkaç yıl geçmeden Hekimoğlu türküsü radyolarda, televizyonda sanırım Ümit Tokcan söyledikten sonra ünlü oldu. Çok sevildi. Hekimoğlu hakkında yazılan öykülere gelince, bunlar pek çok çeşitlidir ve dallı budaklıdır. Bu tip eşkıya türkülerinde olduğu gibi hangisinin gerçek, hangisinin efsane olduğunu ayırmak zordur. Başbakanlık Arşivinin Osmanlı Dönemine ilişkin bazı belgeleri de yedi sekiz yıl önce yayımlandı. Bunlar yöredeki hükümet organlarının Hekimoğlu hakkında verdiği raporlardır. Onun için çıkarılması önerilen af Osmanlı Meclisi Vükela (Bakanlar Kurulu) tarafından reddedilmiştir. Belgeler Hekimoğlu 26 Nisan 1913’te öldürüldüğünü belgeliyor, cenazesi Tahtabaş’tan aşağı at sırtında Fatsa’ya getirilerek halka gösterilmiş, yetkililer de biri Hekimoğlu olan iki eşkıyanın arkasına geçerek fotoğraf çektirmişlerdir. Arkasındaki zevattan fötr şapkalı ve külot pantolonlu olanın Amerikalı olduğu söylenmektedir. Bu fotoğraf, yıllar sonra Amerika’dan tek nüsha olarak Fatsa’ya gönderilmiş. Çoğaltılmış. Köyümüzün eski muhtarı Atıf Sarıhan’da da bir örneği varmış. Araştırma konumu söyleyince onu sonra iade etmek üzere bana verdi ve ben de bunu ödev metnimle birlikte, örneğini almadan Kemal Demiray’a teslim ettim. O fotoğraftaki fötr şapkalı olanının o sırada maden aramak için Fatsa’da bulunan bir İtalyan olduğunu söylemişti. İşte bu benim tezlerimi destekleyen bulunmaz bir fotoğraftı. Madenlerini başkaları işleten bir devletin iç düzeni de böyle olurdu! Kendi araştırmama erişmek için sağlığında Kemal Demiray öğretmenime rica ettim. Acaba evrakı arasında benim bu araştırmamı bulabilir miydi? Bulabilse ne kadar güzel olurdu! “Bulamadım” dedi! Halk Oyuncularından de isteyemezdim çünkü çoktan sahneden çekilmişlerdi. Fark ettiğiniz gibi bu yazıda Hekimoğlu’nun serüveni hakkında bilgi vermiş sayılmam. Aradan yaklaşık 50 yıl geçmiş olduğu ve yazılı metin de ortada olmadığına göre belleği fazla zorlamak doğru olmaz. Arkadaşlarla eğlenceli bir toplantıda bir araya geldiğimizde bana Hekimoğlu’nu söyletirler. Birlikte koro yaparız. Ancak bir yere gelince onlar susar. Ben bir beyit daha söylerim. Çünkü bunu köylülerden başkası bilmez. O beyit şudur: Çitlice Muhtarı puşttur pezevenk Hekimoğlu geliyor da Narinim uçkur çözerek… (Gülüşmeler olur) Benim bu araştırma girişimimden iki sonuç çıkarıyorum: Birincisi, halk arasında böyle nice hikâye, efsane ve türkü vardır ki, bunların arkasında koskoca gerçekler yatar. Kültür emperyalizmin bir sonucu olarak Tommiks, Teksas maceralarını okumaktan uzun süre bunları araştırmayı akıl edemedik. İkincisi ise Araştırma metnini koruyamamak gibi bir gaflete düşmüş olmamdır. Gerçi bunun bende bir nüshası bulunmuş olsaydı, belki de ben içeri düşünce evdeki bütün “suç” evrakını yakan yakınlarım onu da yakmış olacaklardı! Bu da devletin kültür düşmanlığı sonucudur. Öyle ki, 1971’de köydeki evimizde basılı ve elimizle yazılmış ne varsa yakılmıştı. 1966-1967’de Fatsa köylerinin kalkınması ülküsüne adadığımız İleri Köy gazetesinin nüshaları bile. Şimdi başka hiç kimsede ve kurumda da tek bir nüshası yok! (6 Ocak 2016) *Hekimoğlu’nun Fatsa Yassıtaş Köyünde, birkaç yıl önce bulunup yapılmış mezarı.

  • Nurten Bengi Aksoy

    * Nurten B. AKSOY / TÜM YAZILARI Dergiye İlk Katılım:2014 , Güz * Nurten B. Aksoy 15.07.1954 tarihinde Mardin'de doğdu. 1960 yılında ailesiyle birlikte göç ettikleri İstanbul'da ilk, orta ve lise eğitimini tamamladıktan sonra 1976 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. 1977 yılında Başbakanlık Arşiv Genel Müdürlüğünde arşivist olarak başladığı çalışma hayatını 1980 yılından itibaren MEB'de Edebiyat öğretmeni olarak sürdürdü. İstanbul Sağmalcılar Lisesinde başladığı öğretmenliğe, Fatsa Bolaman Lisesi, Antalya Gazi Lisesi ve 1999 yılında emekli olduğu Metin-Nuran Çakallıklı Anadolu Lisesinde devam etti. 2000 yılından 2009 yılına kadar özel dershane ve okullarda görev yaptıktan sonra mesleğine veda eden Nurten B. Aksoy, emekli olduktan sonra yazmaya başladı. Edebiyatın hemen hemen her türünde (gezi, deneme, anı, öykü, şiir...) yazdığı yazılar pek çok basılı ve İnternet dergisinde yayınlandı. maviADA'nın basılı ADA Dergisinin 2019 Ocak-2020 Mayıs arasında yayınlanan beş sayısının sahipliğini ve editörlüğünü üstlendi. 1984-2005 yılları arasında Antalya'da yaşayan yazarımız İstanbul'a döndükten sonra yazma çalışmalarına ağırlık verdi. 2014-2019 yılları arasında çalıştığı, İnternet'te yayın yapan Listelist Medya sitesinde çok sayıda yazısı yer aldı. AKSOY, 2014 yılı güzünde maviADA Dergisinde yazmaya başladı. İstanbul'da yaşıyor. maviADA Emek Verenindir. "Bu Dergide Emek Verenin Önceliği Vardır" *Yine de güncelle ve kültür sanat tarihiyle bağlantıyı yitirmemek için dergiye uyan her yazıya ve yazara yer verir. *Bir dergi yazanlarının aynı zamanda kartvizitidir. Bu nedenle herkese adil olmaya çalışan DERGİ, olumlu iz bırakanlara, dergiye emek verenlere öncelik verir. *YAZARLARDAN en az BEŞ yazısı yer alan, emeği geçen kişiler yazar listelerinde gösterilir. Listede ilk 10'da öncelik o anda fiili olarak yazan yazarlardadır. *YETKİLİ YAZARLAR sayfaya düzenli yazarlar ve yazar listelerinde öncelikle ve en başta yer alırlar. 10'luk yazar listelerinde gösterilirler. *AYRILAN YETKİLİ YAZAR: Kabul edilir bir gerekçesi olmadan bir aydan uzun süre yazmaya ara veren yazarların yetkileri geri alınır. Dahil oldukları gruplardan çıkarılır. Varsa diğer yetkileri bırakmaları beklenir. Yazılarının geleceğine dair kendisi karar verir, isterse siler. Dönüşlerine değin öncelikleri, kazanımları, yetkileri saklanır. Yazar adları ve yazıları istenirse kalır. *Beş yazısı yayınlanan yazara profil yapılır, dergiden ayrılsalar bile tanıtımları ve öncelikleri saklanır. Dilediklerinde konuk yazar olarak yer alırlar.

  • Kemal Sunal

    Ali Kemal Sunal (11 Kasım 1944, İstanbul - 3 Temmuz 2000, İstanbul), Türk oyuncu, yapımcı ve senaristtir. Türk sinemasının en başarılı ve unutulmaz oyuncularından biri olarak kabul edilmektedir. Tiyatro ile sanat hayatına başlayan Kemal Sunal'ın ilk amatör tiyatro oyunu, Vefa Lisesi'ndeyken rol aldığı Zoraki Tabip'tir. Kenterler, Ulvi Araz, Ayfer Feray ve son olarak Devekuşu Kabare tiyatrolarında profesyonel olarak rol aldıktan sonra, ünlü yönetmen Ertem Eğilmez'in kendisini fark etmesiyle birlikte 1972 yılında Tatlı Dillim filminde rol alarak sinemaya ilk adımını attı. 1974'teki Salako filmiyle ilk başrol deneyimini edindi. Aynı yıl çekilen Hababam Sınıfı filmindeki "İnek Şaban" karakteriyle büyük bir popülerlik elde etti ve bu rolü, daha sonraki yıllarda adının "Şaban" olarak akıllarda kalmasına neden oldu. Filmlerinde oynadığı iyi, saf ve komik adam rolleriyle beğeni kazandı. Sanatçı, komedi filmleri ağırlıkta olsa da dram türündeki filmlerde de yer aldı. Toplam 82 filmde rol almış olan sanatçının son filmi, 1999'da vizyona giren Propaganda'dır. Bu film aynı zamanda Kemal Sunal'ın, oğlu Ali Sunal ile birlikte rol aldığı ilk ve tek filmidir. Kemal Sunal, 3 Temmuz 2000 tarihinde Balalayka isimli filmin Trabzon'daki çekimlerine gitmek için bindiği uçakta kalp krizi geçirerek 55 yaşında hayatını kaybetti. Mezarı Zincirlikuyu Mezarlığı'nda bulunmaktadır. İlk yılları ve eğitimi Ali Kemal Sunal, 11 Kasım 1944 tarihinde İstanbul'un Fatih ilçesindeki Küçükpazar semtinde Malatyalı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Migros'tan emekli Mustafa Sunal, annesi Saime Sunal'dır. Ailenin büyük çocuğu olan Kemal Sunal'ın, Cemil ve Cengiz isminde iki de kardeşi vardır. İlkokulu Mimar Sinan İlkokulunda okudu, ardından Vefa Lisesinden mezun oldu. Liseyi 11 yılda tamamlayan sanatçı, bunu şu sözleriyle açıklamıştı: Bu benim tembelliğimden, salaklığımdan ileri gelen bir şey değildi. 15–20 kişilik bir grubumuz vardı. Beraber geçiyorduk, beraber kalıyorduk. Anlaşmış bir gruptu. Bir nevi haylazlıktı tabii… — Kemal Sunal, Ses dergisi röportajı, 1985 Yüksek tahsiline Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesinde (o zamanki adıyla "İstanbul Gazetecilik Yüksekokulu") başlasa da, eğitimini tamamlayamadı. Eğitim hayatı boyunca çeşitli işlerde çalışan sanatçı, önceleri Emayetaş Fabrikasında çalıştı, ayrıca elektrikçide çıraklık yaptı. Bu günleri ise şöyle açıklıyordu: "Ekonomik durumumuz iyi değildi. Babam Migros'tan emeklidir. Yaz tatillerinde ayakkabı, kitap parasına yardımcı olmak için çalışırdım." — Kemal Sunal, Ses dergisi röportajı, 1985 1981 yılında askere giden sanatçı, diğer askerlerin kendisini görünce gülmeye başlaması nedeniyle, birliğin düzenini bozduğu gerekçesiyle geri hizmete verildi. Ankara, Etimesgut'ta askerliğini yapan Sunal, usta birliğinde "Armoni Mızıkası" isimli moral grubuna dağıtıldı, bu vesileyle Türkiye'nin birçok bölgesinde askerlik yaptı. Yarım bıraktığı üniversite eğitimini Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesinin radyo, televizyon ve sinema bölümünden mezun olarak 1995 yılında tamamladı ve ardından yüksek lisans yaptı. Yüksek lisanstan "TV ve Sinemada Kemal Sunal Güldürüsü" başlıklı teziyle 1999'da mezun oldu. Tiyatro kariyeri Sunal'ın sanat kariyeri, Vefa Lisesindeyken amatör olarak oynadığı Zoraki Tabip adlı tiyatro oyunuyla başladı. Lise öğrenimi sırasında oynadığı bir oyunla "Akşam Gazetesi Liseler Arası Tiyatro Yarışması"nda "En İyi Karakter Oyuncusu" seçildi. Bu sıralarda Kemal Sunal'ın yeteneğini keşfeden kişi, lisedeki felsefe öğretmeni ve tiyatro hocası Belkıs Balkır oldu. Belkıs Balkır, kendisini Müşfik Kenter ile tanıştırmasının ardından Sunal, Kenterler Tiyatrosu'nda profesyonel oyuncu olarak çalışmaya başladı. Bu tiyatrodaki ilk rolü "Fadik Kız" idi. Burada 150 lira maaş alan sanatçı, daha sonra aynı tiyatroda "Deli İbrahim" rolünü oynadı ve maaşı yükselip 300 lira oldu. Buradan ayrılıp Ulvi Uraz Tiyatrosu'na geçen sanatçı, bu tiyatroda da dört yıl sahneye çıktı. Bu tiyatroda Orhan Kemal'in İspinozlar eserindeki "Taşkasaplı" karakterini canlandırdı. Daha sonra "Bekçi Murtaza" adlı oyunda bir bekçiyi, oyunun ikinci perdesinde ise bir kahveciyi oynadı. Ulvi Araz'dan ayrılıp Ayfer Feray Tiyatrosu'na geçen sanatçı, burada bir yıl çalıştı. Son tiyatro deneyimi olan Devekuşu Kabare'de ise 1500 lira maaşı olan sanatçı, artık daha büyük rollerde oynamaya başladı. "Dün Bugün" isimli bir oyunu oynadıkları sırada, kendisinden önce sinemaya geçmiş olan oyuncu Zeki Alasya, ünlü yönetmen Ertem Eğilmez'i yeni filmi için aradığı oyuncuları seçmesi için bu tiyatroya davet etti. Tiyatrodaki oyunu izleyen Münir Özkul, Ertem Eğilmez'e, "Bak Ertem, bu çocuğa dikkat et. Bunda iş var." diyerek Eğilmez ile Sunal'ın tanışmasını sağladı. Oyun sırasında Kemal Sunal'ı çok beğenen Ertem Eğilmez, sanatçının ilk sinema deneyimi olacak olan Tatlı Dillim'de rol almasına karar verdi. Sunal, sinema kariyerine 1972 yılında bu filmle başladı. Kemal Sunal kendi ağzından, ilk yıllarını ve komediye yönelişini şu sözlerle dile getirmektedir: "Nasıl oldu bilmem, ben kendimi sahici bir sahnede seyircilerin arasında buldum. Ses Tiyatrosu'ndaki ilk rolüm çok kısaydı. Üç dakika sahnede ya kalıyor ya kalmıyordum. Öyle pek bir şey söylediğimi de hatırlamıyorum. Sahnenin bir ucundan girip öbür ucundan çıkıyordum. Ne yaptığımı da pek hatırlamıyorum ama seyirci kahkahadan kırılıyor. Bu da benim hoşuma gitmişti. Bildiğiniz gibi o gün bugündür insanları güldürmeyi seviyorum." — Nuran Turan, Kemal Sunal Çocukken, 2000 Tiyatroya neden devam etmediniz sorusuna ise Sunal, "Film, tiyatro provalarına engel oluyordu. Aksatmaya başlayınca, bırakmamın daha iyi olacağını düşündüm." diyerek cevap vermiştir. Sinema kariyeri İlk yılları (1972–1974) Yönetmen Ertem Eğilmez'in kendisini keşfedip 1972 yapımı Tatlı Dillim filminde Tarık Akan'ın basketbolcu arkadaşı rolünü vermesiyle birlikte, Kemal Sunal'ın kariyerinde bir dönüm noktası yaşanmıştır. Sunal, ilk filmiyle ilgili şu yorumu yapmıştır: Filiz Akın gibi ünlü bir oyuncu ve Ertem Eğilmez gibi usta bir yönetmenle çalışmak beni hem onurlandırdı, hem de gurur duydum. Biz tiyatro ile Ankara turnesindeyken, bazı arkadaşlar filmi izlediklerini, seyircilerin beni gördüklerinde güldüğünü söylediler. İstanbul'a döndükten sonra, ilk gün filmi Saray Sinemasında en arkada izledim. Perdede birkaç sahne görünmeme rağmen her sahnede seyirci kıyameti koparıyordu. Daha ben görünür görünmez alkışlıyor ve kahkahalarla gülüyorlardı. Suratım enteresan geldi seyirciye. Sıcak ve kendinden biri buldu sanıyorum. O zaman şöyle arkama yaslanıp "Bu iş tamam, tuttun Kemal!" dedim. — Kemal Sunal "Birinci film, Tatlı Dillim bitti; ikinci filmle beraber Kemal, sinemada bizim çok önümüzdeydi. Hiç kimse inkar edemezdi. Biz hep beraberdik... Tamam, tabii beraberdik. Bütün başarılara beraber imza attık... Elbette. Ama Kemal farklı bir yerdeydi. Kemal artık sinemanın büyük starıydı. Bizler iyi oyunculardık belki. Stardık da belki kendi çapımızda ama, o 'ulusal star' diyeceğim, 'sinemanın bir numaralı starı' diyeceğim konumda olmadık hiçbirimiz. Sadece Kemal oldu." - Zeki Alasya, Hayatım Roman belgeseli "Kemal Sunal" bölümü, TRT, 2012 Yönetmen Ertem Eğilmez bu filmden bir yıl sonra, 1973 yapımı Canım Kardeşim filminde kendisine Kayseri şiveli bir yolcu rolü verdi. Yine aynı yıl Oh Olsun, Güllü Geliyor Güllü ve Yalancı Yarim filmlerinde rol aldı. Türkan Şoray ve Ediz Hun'un başrolü paylaştığı Güllü Geliyor Güllü filminde Sunal, kiralık bir katil rolünü canlandırdı. Sunal, bu filmde ilk kez dışarıdan seslendirme ile rol yaptı. Bu film 1980'de Tabancamın Sapını Gülle Donatacağım ismiyle tekrar gösterime sokulacaktı. Başrolünde Kemal Sunal yer almamasına, figüran olmasına rağmen o dönem yıldızı parlayan Sunal'ın resmi, filmin afişine Türkan Şoray ile başrollerindeymiş gibi konacaktı. Kayseri şivesinin halk tarafından benimsendiğini gören Ertem Eğilmez, 1974 yılında Salak Milyoner filmini çekmeye karar verdi. Bu film büyük ilgi görünce, aynı yıl devam filmi niteliğinde olan Köyden İndim Şehire çekildi. Bu filmlerde "Saffet" rolünü canlandıran Sunal, dört ana karakterden biriydi. Bu her iki filmin senaryosu Sadık Şendil'e aittir ve Kemal Sunal'ın büyük rollerde oynadığı ilk iki filmdir. Yine aynı yıl çekilen Mavi Boncuk filminde "Cafer" isimli saf ve komik bir rolü canlandıran Sunal, yönetmen Ertem Eğilmez'in filmdeki herkese eşit rol vermesiyle birlikte perdede daha çok görünmeye başladı. Mavi Boncuk, başrollerde o dönemin ve Türk sinemasının gelmiş geçmiş en ünlü oyuncuları olarak kabul edilen kişilerin oynadığı nadir filmlerden bir tanesi olma özelliğini taşımaktadır. Kemal Sunal bu filmde Emel Sayın, Tarık Akan, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe, Münir Özkul ve Adile Naşit gibi oyuncularla bir arada çalıştı. 1974 yılının bir diğer gözden kaçırılmaması gereken noktası ise, Kemal Sunal'a oyuncu Meral Zeren'in eşlik etmeye başlamasıdır. Aynı yıl çekilen Hasret filminde yönetmen Zeki Ökten ile çalışan sanatçı, bu filmden sonra ilk başrolünü alacaktı. Yine 1974 yılında sanatçıya bu defa başrol verilir ve filmin adı Salako'dur. Bu kez yönetmen koltuğunda Atıf Yılmaz oturmaktadır. Senaryosunu Sadık Şendil'in yazdığı, Meral Zeren'in Kemal Sunal'a eşlik ettiği ve Sunal'ın bir eşkıyayı oynadığı Salako, kendisinin başrol oynadığı ilk filmdir. Bu dönemde Ertem Eğilmez, daha sonra halk tarafından pek beğenilecek olan, yazar Rıfat Ilgaz'ın kaleminden çıkmış "Hababam Sınıfı" romanını sinemaya uyarlamaya karar verdi. Bu filmdeki ana karakterlerin hepsinin rolü yine eşit olduğundan, Kemal Sunal perdede daha fazla görünmekteydi. Sunal bu 1974 yapımı filmde Münir Özkul, Tarık Akan, Halit Akçatepe, Adile Naşit ve Sıtkı Akçatepe gibi isimlerle oynadı. Sanatçının Hababam Sınıfı'nda oynadığı "İnek Şaban" rolü, sonraki yıllarda adının "Şaban" olarak akıllarda kalmasına neden olacaktı. Takvimler 1975 yılını gösterdiğinde Kemal Sunal, Zeki Ökten'in Şaşkın Damat ve Hanzo isimli iki filminde rol aldı. Bu filmlerde tekrar Meral Zeren ile beraber olan sanatçı, artık başrollerde oynamaktaydı; ancak Ertem Eğilmez filmlerindeki başarısından çok uzaktaydı. Yükseldiği yıllar (1975–1979) 1975 yılında Kemal Sunal, kendisiyle beraber ileride birçok filmde rol alacağı Şener Şen ile tanıştı. İkilinin birbirini tamamlamasıyla, birlikte rol aldıkları filmler ardı ardına gelmeye başladı. Bu sırada Ertem Eğilmez, Hababam Sınıfı filmine gelen yoğun rağbet üzerine filmi bir seri hâline getirmeye karar verdi ve serinin ikinci filmini çekmeye başladı. Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı adı verilen bu filmin senaryosunu, ilk filminde olduğu gibi Sadık Şendil yazdı. Filmde oyuncu kadrosuna ilk filmdeki oyunculardan farklı olarak "Semra Hoca" rolünü canlandıran Semra Özdamar ve "Badi Ekrem" rolünü canlandıran Şener Şen katıldı. Film, Şener Şen ile Kemal Sunal'ın birlikte rol aldıkları ilk film iken, Tarık Akan'ın oynadığı ikinci ve son Hababam Sınıfı filmidir. Film 1976'da yayımlandı ve Sunal popülerliğini iyice artırdı. Bu Hababam Sınıfı filminin afişinde Kemal Sunal'ın ve karakteri İnek Şaban'ın adı en üstte kocaman harflerle yer aldı. Müzikleri Melih Kibar tarafından bestelenen film, ayrıca 1976'da Altın Portakal En İyi Müzik Ödülü'ne değer görüldü. 1976 yılı, Kemal Sunal'ın kariyerindeki en yoğun yıllardan birisiydi. Sunal bu yıl tam altı film çekti. İlk olarak yönetmenliğini Kartal Tibet'in yaptığı ve senaryosunu Yavuz Turgul'un kaleme aldığı Tosun Paşa çekildi.Tosun Paşa, 19. yüzyılda Osmanlı hâkimiyetindeki Mısır eyaletinde iki düşman aile arasındaki bir toprak anlaşmazlığı sorununu güldürü çerçevesinde anlatmaktadır.Tarihî komedi türünde diyebileceğimiz bu filmin başrollerinde Kemal Sunal haricinde Şener Şen, Müjde Ar, Adile Naşit, Ayşen Gruda, Sıtkı Akçatepe, Akil Öztuna ve Mete Sezer yer aldı. Sonrasında, Süt Kardeşler filmi için Ertem Eğilmez yeniden yönetmen koltuğuna geçti ve Şener Şen ile Kemal Sunal'ı yeniden bir araya getirdi. Senaryosunu Sadık Şendil'in kaleme aldığı bu filmde Sunal, Şener Şen'in yanı sıra Adile Naşit, Halit Akçatepe, Hale Soygazi, Dinçer Çekmez, Ayşen Gruda ve Ergin Orbey ile oynadı. Bu her iki filmde de "Şaban" karakterini canlandıran Sunal, yine aynı yıl Ergin Orbey'in yönetmenliğinde Meraklı Köfteci filmini çekti. Kemal Sunal, seyyar köftecilik yapan iyi niyetli ama çok meraklı "Zühtü" karakterini canlandırdığı bu filmde Gölgen Bengü, Ali Şen, Hulusi Kentmen, Şevket Altuğ, İhsan Yüce, Sümer Tilmaç, Dinçer Çekmez gibi oyuncularla çalışma imkânı buldu. Ardından, Natuk Baytan'ın yönettiği ve "Kemal" karakterini canlandırdığı Sahte Kabadayı filminde rol aldı. Bu filmde Natuk Baytan'ın farklı mizahi anlayışıyla birlikte "Kemal" karakterine "kahraman" özelliği eklendi. Sunal, "saf ve halkın kahramanı" rolünü canlandırdığı yapımlarda kötülerle mücadele etti ve mizahi bir sunuşla haksızlıklara karşı durdu. Suavi Süalp'in kaleminden olan Sahte Kabadayı filminde bu durum daha belirgindir. Sanatçının 1976'daki bir sonraki projesi, yeniden yönetmen koltuğunda Ertem Eğilmez'in olduğu Hababam Sınıfı Uyanıyor filmidir. Bu Hababam Sınıfı filminin afişinde Kemal Sunal'ın adı yine en üstte yer aldı. Tarık Akan'ın bu kez yer almadığı bu filmde, kadroya serinin önceki filmlerinden farklı olarak kimya öğretmeni rolünde Şevket Altuğ ve Mahmut Hoca'nın uzak akrabası "Ahmet" rolünde Ahmet Sezerel katıldı. Serinin önceki filmleri gibi bu film de İstanbul'un Üsküdar ilçesindeki tarihî bir yapı olan Adile Sultan Kasrı'nda çekildi. 1976 yılının son filmi, daha sonra kendisine "Altın Portakal En İyi Erkek Oyuncu Ödülü"nü getirecek olan Kapıcılar Kralı filmi oldu. Saf ve komik Şaban karakterinden tamamen bağımsız olan bu filmdeki "Seyit" rolü; zeki, kurnaz, paragöz, işgüzar ve komikliği yanında asabi bir karakterdir ve bambaşka bir Kemal Sunal'ın gözüktüğü ilk filmdir. Senaryosunu Umur Bugay'ın yazdığı, yönetmenliğini Zeki Ökten'in yaptığı Kapıcılar Kralı,apartman metaforu üzerinden ülkenin sınıfsal yapısını işleyen bir filmdir. Film, İstanbul'un Cihangir semtindeki Güneşli Sokak'ta yer alan bir apartmanda çekildi ve bu sokak, daha sonraki birkaç Kemal Sunal filmine de ev sahipliği yaptı. Sunal bu filmde Sevda Ferdağ, Bilge Zobu ve Sevil Üstekin ile başrol oynadı. Kapıcılar Kralı, adam yerine bile konmayan ve sürekli aşağılanan Kapıcı Seyit'in toplum yüzünden maddi değerlere oldukça önem vermesini ve toplum içinde ekonomik ve mevkisel bir güç kazanıp sosyal bir statü elde etme yolunu seçmesini anlatmaktadır. 1977 yılı, Kemal Sunal için yine yoğun bir yıl oldu ve sanatçı bu yıl toplam beş film çekti. İlk olarak yönetmenliğini Natuk Baytan'ın yaptığı Sakar Şakir filmi çekildi. Bu filmde Sunal, sakarlıklarıyla çevresindekileri sinirlendiren ve bıktıran saf akıllı "Şakir" adlı karakteri canlandırdı. Sunal bu filmde Adile Naşit ve Ali Şen'in yanı sıra "Gardırop Fuat" rolündeki Ünal Gürel ile başrol oynadı.[79][80] Daha sonra, yine Ertem Eğilmez tarafından Kemal Sunal'ın canlandırdığı "Şaban" karakteri üzerine olan Şaban Oğlu Şaban filmi çekildi. Senaristliğini Sadık Şendil'in yaptığı bu film ile Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Adile Naşit, Şener Şen, Ayşen Gruda, Şevket Altuğ, Sıtkı Akçatepe ve Ergin Orbey gibi sanatçılar tekrar bir araya geldi. Arzu Film'e ait bu film, askerde kumandanı Hüsamettin'i sürekli yaralayan ve türlü sakarlıklar yapan Şaban ile askerlikten sonra bir eğlence yerinde birlikte çalgıcılık yaptığı asker arkadaşı Ramazan'ı konu almıştır. Şaban Oğlu Şaban filmi, Arzu Film'in resmî YouTube kanalında en çok izlenen film olma özelliğini taşımaktadır. Aynı yıl, yönetmenliğini Atıf Yılmaz'ın üstlendiği İbo ile Güllüşah filminde Sunal, o sıralar henüz sekiz yaşında olan Gülşah Soydan ile başrolü paylaştı. Film, başlık parası olmadığı için sevdiği kızla evlenemeyen İbo'nun onun peşinden İstanbul'a gelmesini ve bu sırada tesadüfen tanıştığı Güllüşah ismindeki küçük bir kızla olan dostluğunu konu almıştır. Bu sıralarda Ertem Eğilmez, bir Hababam Sınıfı filmi daha çekmeye karar verdi. Hababam Sınıfı Tatilde adı verilen bu filmde Tarık Akan'ın yanı sıra, bu sefer serinin başından beri oynayan Halit Akçatepe de yer almadı, ancak Münir Özkul, Adile Naşit ve Şener Şen oynamaya devam etti. Bu filmin senaryosunda ise okul müdürü, daha fazla para kazanabileceğini düşünerek okula yeni gelen dört kız öğrenciyi kabul eder; kız öğrenci tayfasının başını da Ayşen Gruda oynar.Hababam Sınıfı Tatilde, Kemal Sunal'ın Hababam Sınıfı serisinde oynadığı son film olur ve böylece sanatçı, toplam dört Hababam Sınıfı filminde oynamış olur. 1977 yılının son filmi, Sunal ile daha önce Kapıcılar Kralı filminde de çalışmış olan ünlü yönetmen Zeki Ökten'in Çöpçüler Kralı filmi oldu. Başrollerinde Kemal Sunal'ın yanı sıra Şener Şen ve Ayşen Gruda'nın yer aldığı, Ertem Eğilmez'in yapımcısı olduğu ve senaristliğini Umur Bugay'ın üstlendiği bu film, Kapıcılar Kralı filmine de ev sahipliği yapan İstanbul, Cihangir'deki Güneşli Sokak ve çevresinde çekildi. Sunal bu filmde bir temizlikçi kadına âşık olan mahalle çöpçüsü "Apti" karakterini oynadı. Bu film daha sonra, 1978'deki Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Umur Bugay'a "En İyi Senaryo", Şener Şen'e ise "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" ödülünü kazandırdı. Kapıcılar Kralı filmine ev sahipliği yapan Selahattin Zeren Apartmanı'nın bugünkü görünümü. Kemal Sunal bu filmle kariyerindeki tek Altın Portakal En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazanmıştır. 1977 yılının Kemal Sunal için ayrı bir önemi vardı. Kemal Sunal bu yıl, 14. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü"nü Kapıcılar Kralı filmindeki "Seyit" rolüyle kazandı. Bu ödül Kemal Sunal'ın aldığı ilk büyük ödül olmasının yanı sıra, kariyerinde aldığı tek Altın Portakal En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'dür. Kapıcılar Kralı filmi ayrıca bu festivalde "En İyi İkinci Film" seçildi ve filmin yönetmeni Zeki Ökten'e "En İyi Yönetmen Ödülü"nü kazandırdı. Sunal, yine aynı filmle aynı yıl Sinema Yazarları Derneği tarafından "En İyi Erkek Oyuncu" seçildi. Sanatçı bu ödülleri şöyle yorumlamıştır: Antalya Film Festivali'nde Kapıcılar Kralı filmiyle En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü aldım. Antalya'da ve Türk sinema tarihinde böyle bir şey yok. Çünkü bu ödül komedyene değil, hep jönlere verilmiş. İlk defa ben yıktım o sistemi. Sonra Sinema Yazarları Derneği'nin ilk ödülünü, yine aynı filmle ben aldım. Ondan sonra da başarılı filmler yapmadım değil, ama festivallere göndermedik. O nedenle başka ödül çıkartamadık. — Kemal Sunal, Ses dergisi röportajı, 1985 1978'de Kemal Sunal iki yoğun sene geçirdikten sonra, o yıl Fatma Girik ile ortak olup bir film şirketi olan Can Film'i kurdu. Bu film şirketi, yapımcılığını Fatma Girik ve Kemal Sunal'ın yaptığı Yüz Numaralı Adam filmiyle ilk filmini o yıl çekti. Bu filmin senaryosu ve yönetmenliği Osman Fahir Seden'e aittir.Reklamların yanıltıcı yönünü ele alan bu film, Kemal Sunal'ın sinema yaşamı için önemli bir noktadır;[96] zira Meral Zeren'den sonra bu filmde Sunal'a bu kez Oya Aydoğan eşlik etti. Aynı yıl Atıf Yılmaz ile Müjdat Gezen eseri olan, Sunal'ın bir şekerleme firmasında odacı olarak çalışan ve kurtuluşunu gazetelerin verdiği lotarya kuponlarına bağlayan "Adem" karakterini oynadığı Köşeyi Dönen Adam ve senaristi ve yönetmeni Osman Fahir Seden olan İyi Aile Çocuğu çekildi. İyi Aile Çocuğu filminde Sunal'a bu kez Harika Avcı eşlik etti. Sonrasında yine Can Film yapımı olan İnek Şaban filmi çekildi. Sunal bu filmde manav çırağı olan, ancak bir yanlış anlaşılma sonucu kaleci olarak maçlara çıkartılan "Şaban" rolünü oynadı. Akabinde Natuk Baytan'ın yönetmenliğini yaptığı, Kemal Sunal'ın Ayşen Gruda ile başrolü paylaştığı Avanak Apti çekildi. Bu filmde de afiş asmakta olan birisini canlandırdı. 1978'in son filmi, aynı zamanda dönemin büyük ses getiren filmi olan Kibar Feyzo idi. Kibar Feyzo, yapımcılığını Ertem Eğilmez'in yaptığı, yönetmen koltuğunda Atıf Yılmaz'ın oturduğu, senaryosunu da İhsan Yüce'nin yazdığı politik ve alegorik bir filmdir. Film, köyde sevdiği kadınla evlenmek isteyen, Kemal Sunal'ın canlandırdığı Feyzo'nun başlık parası toplamak isterken yaşadıklarını ve ağalık düzenine karşı olan duruşunu anlatmaktadır. Arzu Film'e ait olan bu film, politik duruşu sebebiyle birçok sahnesinde sansüre uğramış ve Türkiye'de 10 yıl boyunca yasaklı kalmış olsa da, Türk sinema tarihinde önemli bir yeri vardır. Bu filmde Kemal Sunal'a Şener Şen'in yanı sıra Müjde Ar, İlyas Salman, Adile Naşit, İhsan Yüce, Erdal Özyağcılar gibi birçok isim eşlik etti. Çekimleri ise Hatay'ın Reyhanlı ilçesinin Harran Mahallesi'nde gerçekleştirildi. Türkiye'deki ağalık düzenine kara mizah çerçevesinde yaklaşarak toplumcu gerçekçi bir nitelik taşıyan film, sınıfsal çatışmayı merkeze alması ve komünizm karşıtı önlemleri ve faşizmi yermesiyle kült filmler arasında yer aldı.Töre, geçim derdi, ağalık gibi kavramlar filmde sıkça işlenmiştir. 1979 yılında Sunal beş filmde rol aldı. Önce bir Kartal Tibet filmi olan Umudumuz Şaban, ardından yine Kartal Tibet yönetmenliğinde, ancak bu sefer İhsan Yüce'nin kaleminden çıkma Şark Bülbülü filmleri çekildi. Umudumuz Şaban filminde, yer eden toplumsal yaralar, güldürü unsuru içerisinde izleyiciye aktarıldı. Şark Bülbülü'nde ise Sunal, köyünden İstanbul'a başlık parası kazanma amacıyla gidip şans eseri çok ünlü bir şarkıcı olan "Şaban" karakterini canlandırdı. Filmde kısa sürede şöhret olan ünlülere ve sahte din adamlarına göndermeler vardır. Sonra, bir Natuk Baytan filmi olan Korkusuz Korkak ve Osman Fahir Seden'in yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı Dokunmayın Şabanıma ve Bekçiler Kralı filmleri çekildi. Sunal, Dokunmayın Şabanıma ve Bekçiler Kralı filmlerinin yapımcılığını Fatma Girik ile birlikte üstlendi. İki yapımcı bu filmleri kendi film şirketleri olan Can Film'e değil, başka bir şirket olan Uğur Film'e yaptırdılar. Dokunmayın Şabanıma filminde kendisine Ahu Tuğba, Bekçiler Kralı filminde ise Semra Türel eşlik etti. 1980'li yıllar Yener Süsoy: Sizdeki sihir ne? Kemal Sunal: Bende sihir falan yok. Özel bir şey yapmıyorum. Bir kere, Allah vergisi, çok güzel bir suratım var. İkincisi de, yetenekli oluşum galiba. - Kemal Sunal'ın Yener Süsoy ile yaptığı röportaj, 1985 1980 yılında Kemal Sunal'ın oynadığı dört filmin üçü bir romandan uyarlanmıştı. Bunlar; Zübük, Gol Kralı ve Devlet Kuşu idi. Sunal bu filmlerde Kartal Tibet (Zübük, Gol Kralı) ve Memduh Ün (Devlet Kuşu) ile çalıştı. Zübük filmi politik eleştirilere sahiptir ve Sunal, "İbrahim Zübükzade" karakteriyle akıllarda yer etmiştir. 1980 askerî darbesiyle birlikte o dönem çekilen filmlerin büyük çoğunluğu sansüre uğramış, önemli oyuncuların bazıları da yurt dışına çıkmıştır. Sunal, zaman zaman politik filmlerde rol alsa da, kutuplaşmalardan her zaman uzak kalmıştır.O yıl ayrıca yönetmenliğini Natuk Baytan'ın yaptığı Gerzek Şaban çekildi. Kemal Sunal bu filmde, birbirine benzeyen iki kişiyi –ünlü bir mafya babası olan Seyfi'yi ve filmlerde figüranlık yapan, saf bir delikanlı olan Osman'ı– canlandırdı. 1981-1985 yılları arasında birçok "Şaban" filmi çekildi. Bu filmler Sunal sineması adına kaliteden yoksun olsalar da, izleyiciyi güldürmeyi başarmış yapımlar olarak tarihe geçmişlerdir. 1981 yılında Üç Kağıtçı filminde Natuk Baytan, Kanlı Nigâr filminde Memduh Ün ve Davaro filminde yeniden Kartal Tibet ile çalışan sanatçı, üç filmde rol aldı. Davaro filminde Sunal'a Pembe Mutlu, Şener Şen ve Adile Naşit eşlik etti. Ayrıca bu film, Kemal Sunal ve Şener Şen'in birlikte oynadıkları son filmdir. Davaro, töre ve kan davası üzerine kurgulanmış, Kemal Sunal'ın "Memo" rolünü oynadığı bir yapıttır. 1982 yılında iki filmde rol alan Sunal'ın bu filmleri, Natuk Baytan yönetmenliğindeki Yedi Bela Hüsnü ve Kartal Tibet yönetmenliğindeki Doktor Civanım'dır. Yedi Bela Hüsnü filminde Sunal ile birlikte Oya Aydoğan, Şevket Altuğ, Ali Şen gibi oyuncular rol aldı. Doktor Civanım filminde ise Sunal'a Bahar Öztan ve Yadigar Ejder eşlik etti. Bu film, yıllardır bir hastanede hademelik yapmış ve doktorlardan birkaç ilaç öğrenmiş olan "Kemal" karakterinin hem annesini üzmemek hem de köyün cahil halkının sağlığını korumak için annesine doktor olduğunu söylemesini ve köyde sahte doktorluk yapmasını anlatmaktadır. 1983 yılında Tokatçı (Natuk Baytan), Kılıbık (Uğur İnan), En Büyük Şaban (Kartal Tibet) ve Çarıklı Milyoner (Kartal Tibet) filmlerinde rol aldı. Kılıbık filminde kendisine Nevra Serezli, Çarıklı Milyoner filminde ise Necla Nazır eşlik etti. Ayrıca Çarıklı Milyoner filminin senaryosunu İhsan Yüce ile birlikte yazdı. 1983'te olduğu gibi, 1984 ve 1985'te de ağırlıklı olarak Kartal Tibet ile çalışan sanatçı, bu dönemde birçok "Şaban" filminde rol aldı. 1984'te Şabaniye (Kartal Tibet), Postacı (Memduh Ün), Ortadirek Şaban (Kartal Tibet) ve Atla Gel Şaban (Natuk Baytan) filmlerini çekti. Postacı filminde Sunal'a Fatma Girik eşlik etti.[126] Şabaniye filminde, beceriksizliği ve saf hâliyle dikkatleri çekse de kan davası yüzünden kadın rolüne girmek zorunda kalan bir rolü oynadı. Nevra Serezli ve Dinçer Çekmez ile başrolü paylaştığı ve senaryosunu Aydemir Akbaş'ın kaleme aldığı Atla Gel Şaban filminde ise, filmin adında geçen "Şaban" ismi aslında karakterler arasında yoktur. Kemal Sunal bu filmde "Niyazi" adlı karakteri oynamıştır. Sanatçı bu durumu şöyle anlatmaktadır: Bundan sonra filmlerde Şaban adını koymasak bile, değişen bir şey olacağını zannetmiyorum. Millet "Şaban" olarak biliyor. Bu yıl, firma yanlışlık yaptı. Film adım Niyazi. Adının "Atla Gel Niyazi" olması lazım. Afişler, lobiler hepsinde "Atla Gel Şaban" oldu. Seyircilerden bir kişi çıkıp da, filmdeki adın Niyazi, afişte Şaban, demedi. Farkına bile varmadı. Kemal Sunal'ın adı Niyazi olsa ne olur, Şaban olsa ne olur? — Kemal Sunal, Ses dergisi röportajı, 1985 1985 yılında sanatçı toplam altı filmde rol aldı. Bunlar; Sosyete Şaban, Şendul Şaban, Şaban Pabucu Yarım, Keriz, Katma Değer Şaban ve Gurbetçi Şaban idi. Bu filmlerin tamamında rejisör Kartal Tibet'ti. Sunal, Sosyete Şaban filminin senaryosunu Kartal Tibet ve İhsan Yüce ile birlikte yazdı. Bu dönem Kemal Sunal; Perihan Savaş, Nevra Serezli ve Müge Akyamaç gibi sanatçılarla birlikte çalıştı. 1985 ayrıca "Şaban" filmlerinin sonuncusu olan Gurbetçi Şaban filminin çekildiği yıldı. Gurbetçi Şaban filminde, Almanya yolcusu iken otobüste tanıştığı bir kıza âşık olan bir Şaban'ı canlandırdı. Bu filmden ve tarihten sonra Kemal Sunal sinemasında artık "Şaban" rolü olmayacaktı. Böylece Kemal Sunal'ın sinema hayatı adına bundan böyle bambaşka bir sayfa açılmış oldu. 1986 yılında Sunal, Yoksul ve Davacı filmlerinde Zeki Ökten ile, Tarzan Rıfkı filminde Natuk Baytan ile, Garip filminde Memduh Ün ile, Deli Deli Küpeli filminde ise Kartal Tibet ile çalıştı. Yoksul filmi duru anlatımıyla öne çıkarken; Davacı ve Deli Deli Küpeli filmleri "siyasi taşlama" olarak, Garip filmi ise dram yönüyle ön plana çıkmaktadır. Kemal Sunal bu dönem, halkın içinden hikâyelerle izleyici karşısına çıktı. 1987 yılında üç filmde rol alan sanatçının bu filmleri Yakışıklı, Kiracı (Orhan Aksoy) ve Japon İşi (Kartal Tibet) idi. Yakışıklı filminde Sunal'a Ayşegül Uygurer, Kiracı filminde Füsun Demirel, Japon İşi filminde ise Fatma Girik ile Sümer Tilmaç eşlik etti. Kiracı filminde, o dönemin konut sorununa göndermeler bulunmaktadır. 1988 senesi, Kemal Sunal'ın sinema kariyeri için önemli filmlerin çekildiği bir yıl oldu ve Sunal'a yeni bir ödül getirdi. Uyanık Gazeteci, Sevimli Hırsız, İnatçı, Öğretmen (Kartal Tibet), Polizei (Şerif Gören), Düttürü Dünya (Zeki Ökten) ve Bıçkın (Orhan Aksoy), bu dönemde rol aldığı filmlerdi. Polizei, Öğretmen ve Düttürü Dünya filmleri diğer filmlerden ayrılmaktadır. Polizei filminde gurbetçi halkın yaşadığı sıkıntılara, Öğretmen filminde ise geçim sıkıntısı, ulaşım ve konut problemleri gibi sorunlara değinilmiş ve Düttürü Dünya filminde küçük insanların büyük hayallerine yer verilmiştir. Düttürü Dünya filminde Sunal, Ankara'da geceleri pavyonda klarnet çalarak hayatını kazanan "Mehmet" rolünü canlandırdı ve bu filmde kendisine Jale Aylanç ve Cezmi Baskın eşlik etti. Umur Bugay'ın kaleminden çıkan, Zeki Ökten'in yönetmenliğini yaptığı bu film, 1989 Ankara Uluslararası Film Festivali'nde Kemal Sunal'a "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü"nü kazandırdı. Sunal, bir önceki büyük ödülü olan Altın Portakal Ödülü'nü de yine senaryosunu Umur Bugay'ın yazdığı ve yine Zeki Ökten'in yönettiği Kapıcılar Kralı ile almıştı. 1989 yılında Kemal Sunal, üç filmde yer aldı. Bunlar; Zehir Hafiye (Orhan Aksoy), Talih Kuşu ve Gülen Adam (Kartal Tibet) idi. Son yılları (1990–2000) 1990 yılında Sunal üç filmde rol aldı. Bunlar; Koltuk Belası (Kartal Tibet), Abuk Sabuk 1 Film (Şerif Gören) ve Boynu Bükük Küheylan (Erdoğan Tokatlı) idi. 1991 yılında Varyemez isimli tek bir filmde rol aldı ve filmin yönetmeni Orhan Aksoy'du. Bu tarihten itibaren Sunal, tam sekiz yıl boyunca sinemadan uzak kaldı ve bu sırada televizyon dizilerine yöneldi. 1992–1997 yılları arasında bazı dizilerde rol aldı. Bu diziler düşük bütçeli olup dönemin çeşitli kanallarında gösterildi. Bu diziler; 1992'de Saygılar Bizden, 1993'te Şaban Askerde, 1994'te Bay Kamber ve son olarak 1997'de Şaban ile Şirin dizileridir. Sanatçı sık sık, dizilerin çok çabuk çekildiğinden ve senaryoların çabucak oluşturulduğundan, dizilerin sanatçıların yeteneklerini körelttiğini söylemiştir. Takvimler 1999 senesini gösterdiğinde Kemal Sunal artık 55 yaşına girmiş ve saçları, bıyıkları ve sakalları iyice ağarmıştı. Bu yıl Sunal, Propaganda isimli tek bir filmde oynadı. Bu film aynı zamanda sanatçının sinema hayatında rol aldığı son filmdi. Bu filmde Metin Akpınar'ın yanında Meltem Cumbul, Rafet El Roman, Meral Orhonsay ve oğlu Ali Sunal ile birlikte oynadı. Propaganda, Kemal Sunal'ın oğlu Ali Sunal ile birlikte oynadığı ilk ve tek film olarak anılara kazındı. Filmin çekimleri Aksaray'ın Yalman köyünde yapıldı. Yönetmenliğini ve senaristliğini Sinan Çetin'in üstlendiği Propaganda, Kemal Sunal'ın sinema kariyerinde yeri bambaşka olan bir yapımdır. Zira sanatçı, "Gümrük Memuru Mehdi" rolünü tıpkı diğer tüm mesleki rollerinde olduğu gibi benimsemiş ve izleyici karşısına dram yönü ağır basan bir Kemal Sunal koymuştu. 2000 yılında Kemal Sunal, yönetmenliğini Ali Özgentürk'ün yapacağı Balalayka filminde "Necati" karakterini oynamayı kabul etti. Bunun için de Sunal'ın, filmin çekimlerine katılması için Trabzon'a gitmesi gerekiyordu. Ancak 3 Temmuz 2000 tarihinde, film çekimlerine başlamak için Trabzon'a gitmek üzere bindiği uçakta kalkıştan hemen önce geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Kemal Sunal'ın ölümünün ardından Balalayka filminin başrolünü Uğur Yücel oynadı. Ölümü Sunal, kişisel yaşamı ve kariyeri boyunca yaptığı yolculuklarda daima kara taşıtlarını tercih etmiş, uçak ve deniz taşıtlarından korktuğunu dile getirmiştir. Çeşitli festivallere, ödül törenlerine kara taşıtıyla yetişemeyen sanatçının uçak fobisi, yaşamı boyunca yenemediği bir korkusu olarak kalmıştır. 3 Temmuz 2000 tarihinde, Balalayka isimli filmin çekimleri için bindiği Trabzon uçağında geçirdiği kalp krizi sonucu 55 yaşında hayatını kaybetti. Ölümüne bir dizi ihmaller zincirinin neden olduğu düşünülmektedir. Zeki Alasya, Sunal'ın ölümüyle ilgili görüşünü şöyle dile getirmiştir: "Kimseleri filmin çekileceği yere otobüsle gitmek sıkıntısında bırakmamak için kendini zorlayarak bindi o uçağa, imkânı yok binmez." Milliyet ve Hürriyet gazetelerinin haberine göre, uçaktaki personel ilk yardım konusunda bilgisizdi ve çağrılan ambulansta doktor yoktu. "International Hospital" hastanesine kaldırılan sanatçının doktoru, Sunal'ın kalp rahatsızlığı olduğunu dile getirmiş ve kalp ilaçları kullandığını açıklamıştır. NTV'nin haberine göre, Kemal Sunal'la aynı uçakta bulunan DSP İstanbul milletvekili Erol Al, sanatçının ölümünde ağır ihmal ve tedbirsizlik olduğunu belirtmiştir. Uçağın kabin ekibi, sanatçıya tıbbi müdahalede bulunamadıklarını belirterek, "bunun için eğitimimiz yok, yalnızca rahatlatmaya çalıştık" açıklamasını yapmıştır. Sağlık ekiplerinin uçağa 12 dakikada ulaşması ve sanatçının 35 dakika sonra uçaktan indirilip hastaneye götürülmesi gibi konularda DHMİ ve Medline çeşitli açıklamalarda bulunmuştur. Bu açıklamaların ve havalimanındaki sağlık tedbirlerinin yetersiz olduğu düşünülmektedir. Sanatçı için ilk tören, Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenlenmiştir. Bu tören, sanatçının naaşının 08.30'da sahneye getirilmesiyle başlamış, ailenin yerini almasıyla birlikte 09.45'te büyük salonda büyük ekranda sanatçının filmlerinden bölümler gösterilmiş, sanatçı dostları ve sevenleri naaşının başında saygı duruşunda bulunmuştur. AKM'den polis bandosuyla Teşvikiye Camii'ne götürülmek için çıkarılan Sunal'ın naaşına, gümrük muhafaza memurları da eşlik etmiştir. 1999'da çekilen Propaganda filminde "Gümrük Muhafaza Memuru Mehdi" karakterini canlandıran Sunal'ın oğlu ile filmde çekilmiş bir fotoğrafını İstanbul Gümrük Muhafaza Başmüdürlüğünden altı memur taşımıştır. Taksim'den Teşvikiye Camii'ne kadar kortej oluşturan sevenleri, yoğun ilgi sebebiyle camiye ulaşmakta zorlanmıştır. Öğle namazının akabinde kılınan cenaze namazında, yoğun ilgi sebebiyle polis güvenlik önlemi almış, gümrük muhafaza memurları tabutun başında saygı nöbeti tutmuştur. Cenaze namazının ardından eller üzerinde Rumeli caddesine kadar taşınan sanatçının naaşı, buradan sonra araca konulmuş ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na doğru yola çıkmıştır. Ölümünden sonra Ölümünün ardından anısını yaşatmak için çeşitli kurum ve yerleşkelere adı verilmiştir. 11 Kasım 2014 tarihinde Google, Türkçe arama motorunda Kemal Sunal'ın doğum günü sebebi ile özel doodle hazırlayarak yayınlamıştır.3 Temmuz 2015 tarihinde İETT, vefa durakları kapsamında Kemal Sunal ismini taşıyan durağı düzenlemiştir. Kişisel hayatı Kemal Sunal, Devekuşu Kabare'nin 1972-1973 mevsiminde Ankara turnesi sırasında tanıştığı Gül Sunal ile 1975 yılı Nisan ayında Beyoğlu Evlendirme Dairesi'nde evlendi. Bu evlilikten Ali ve Ezo isimlerini verdikleri iki çocukları oldu. Uğur Dündar: Bu sevginin arkasında yatan sır ya da gerçek nedir? Kemal Sunal: Bu sevginin arkasında yatan sır, benim ilk başta sade bir vatandaş olmamdan kaynaklanıyor. Halkın arasından gelmemden kaynaklanıyor. Sırtımı halka dayamamdan kaynaklanıyor. Ben bir balon değilim. Öyle çıkanlar var. Her gün basında, televizyonda gözüküyorlar, gözükmeye mecburlar, ayakta kalabilmek için. Benim böyle bir şeye ihtiyacım yok, senelerce de olmadı. Çünkü sırtımı halka dayamışım ben. - Uğur Dündar'ın Kemal Sunal ile yaptığı 1998 tarihli röportaj Kemal Sunal; Uğur Dündar ve Müjdat Gezen ile çok yakın arkadaştı. Üçünün tanışıklığı Vefa Lisesi yıllarına dayanıyordu. Dündar, Sunal'dan "can arkadaşım" diye bahsetmiştir. Sanatçı kendi profilinin, oynadığı karakterlere göre farklı olduğunu şu sözlerle belirtmektedir: "Ben özel hayatımda çok az konuşan, çok soğuk bir adamım" "aynı zamanda iş ve ev yaşamında titizim" sözleriyle dile getirmiştir. Eşi tarafından yazılan anı kitabında, ev halkına sanatçı olduğunun ağırlığını hiç hissettirmemiş, eşinin tanımına göre "aile babası" profilini hiçbir zaman bozmamıştır. Akşam yemeklerine daima vaktinde yetişen, aile ilişkilerine önem veren ve bu düsturda çocukları ile çok iyi arkadaş olan, iş, aile ve komşuluk ilişkilerinde daima sohbeti aranan, herkes tarafından sevilen sanatçı; filmlerinin aksine, çok fazla gülmeyen ve sululuktan hoşlanmayan bir yapıya sahiptir. Dinlemeyi anlatmaya tercih eden sanatçı, kendi iç dünyasında da duygusal bir yapıya sahiptir. Aynı zamanda çok da iyi bir arşivci olan sanatçı, kendisi ve ailesiyle ilgili belge, fotoğraf, anı yazısı, kendisine gelen mektuplar gibi manevi değeri olan eşyaları, büyük bir titizlikle ve düzenle saklamış, çocuklarının çizdiği resimlere kadar her şeyi titizlikle ve özenle saklamıştır. Renkli kıyafetler giymeyi seven sanatçının, kıyafet alışverişlerini çoğu zaman eşi yapmıştır. Kendisine gelen mektupların hepsini okuyan sanatçı, yine aynı özenle bu mektuplara cevaplar vermiş ve bizzat postaneye götürüp gönderimlerini yapmıştır. Kemal Sunal, hem yüzünün fizik yapısı hem de mimik ve jestleriyle Fransız komedyen ve şarkıcı Fernandel'e benzetilmektedir. Fernandel 1930'lu yıllardan 1960'lı yıllara kadar tıpkı onun gibi sayısız komedi filmi çevirmiştir. Kendisiyle yapılan bir röportajda Sunal, kendisi için 'at suratlı' gibi benzetmeler bile yapıldığını, ama en çok Zeki Müren'in kendisini 'Fernandel'le Jean-Paul Belmondo karışımı' diye tanımlamasının hoşuna gittiğini belirtmiştir. Vefa Lisesindeki felsefe hocası Belkıs Balkır'ın sanatçıyı Müşfik Kenter ile tanıştırmasının, Kemal Sunal'ın kariyerinde önemli yeri vardır. Ekran kişiliği ve mirası Kemal Sunal replikleri "Islııık! Islııık!" - Mavi Boncuk, 1974 "Ne yüzüme bakıyorsunuz ulan, Zaire'nin cumhurbaşkanı ben miyim?" - Hababam Sınıfı, 1974 "Tutmayın küçük enişteyi, salıverin gitsin!" - Tosun Paşa, 1976 "Aşk kalbimi yakan bir volkan gibidir, en sevdiğim tatlı kazandibidir..." - Tosun Paşa, 1976 "Fes başıma fes başıma, püskülü ben olayım..." - Süt Kardeşler, 1976 "Geliyom benim canım hocam!" - Hababam Sınıfı Uyanıyor, 1976 "Babanızın uşağı var, koş Seyit koş!" - Kapıcılar Kralı, 1976 "Sıçarım dersine! Sanki apartman yöneticisi olacaksın pezevenk!" - Kapıcılar Kralı, 1976 "Parka gidecekmiş iki gözümün çiçeği." - Çöpçüler Kralı, 1977 "Ağam eğlenir benimle!" - Kibar Feyzo, 1978 "Bu herifi de hiç sevmem." - Korkusuz Korkak, 1979 "Bir insanın burnu patlıcan dolmasına benziyorsa, o adamdan korkacaksın." - Tokatçı, 1983 "Sen böyle gülünce şuranda iki çukur oluyor ya, ölünce beni oraya gömsünler..." - Gurbetçi Şaban, 1985 "Çay yok, bok için!" - Yoksul, 1986 Sunal'ın oynadığı filmlerdeki karakterlerinin genel özelliği haksızlıkların karşısında duran, iyiliği ve saflığı yüzünden başına sürekli iş açılan, zekâsıyla kötülerle mücadele eden ve insanlara doğru yolu gösterip daima "gülen" adamdır. Kendisini "çok az konuşan, çok soğuk bir adamım" diyerek tanımlayan Sunal'ın sinema izleyicileri tarafından benimsenmesi ve sevilmesinin en büyük sebeplerinden birisi, filmlerin çekildiği dönemlerde yaşanan sosyolojik-sosyoekonomik ve siyasi gelişmelerin filmlerinde yer almasıdır. Zamlar, insanları dolandıran kişiler, geçim sıkıntısı, işsizlik, göç ve töre gibi konuların sinemasında işlenmiş olması, filmlerine birçok anlam daha kazandırmaktadır. Bunlar, güldürü içerisinde sosyal mesajlar vermek ve bazı konuları mizahi dille eleştirmektir. Sunal, güldürü filmlerinin yanı sıra dram filmlerinde yer almış, ancak oynadığı tüm filmlerde "halkın içinden", "içimizden biri" imajını korudu. Aynı zamanda öğretmenden bekçiye, kapıcılıktan çöpçüye kadar birçok karakteri oynayarak beğeni kazandı. İETT Durağı Sanatçının ölümünün 15. yılı sebebiyle İETT, aynı ismi taşıyan durağı "vefa durakları" kapsamında düzenlemiştir. Durak, Sunal'ın rol aldığı filmler ve sanatçının fotoğraflarıyla kaplanmıştır. Kitapları Yıl Kitap Yayınevi Kaynak ISBN 1998 TV ve Sinemada Kemal Sunal Güldürüsü Sel Yayınları ISBN 9755702628 2001 Kemal Sunal Güldürüsü Om Yayınevi ISBN 9756827793 Hakkındaki kitaplar Yıl Kitap Yazar Yayınevi Kaynak ISBN 2000 Kemal Sunal Çocukken Nuran Turan Önel Yayınevi ISBN 9757248924 2002 Kemal Sunal Film Başka Yaşam Başka Feriha Karasu Gürses Sel Yayınları, İstanbul ISBN 9755701524 2011 Kemal Sunal Filmlerini Anlatıyor Vadullah Taş Taç Kitap ISBN 9786056224508 2014 Kemal Hadi Gel, Bi Kahve İçelim Gül Sunal Doğan Kitap ISBN 9786050923216 2026 Tüm Sinema Filmleriyle Kemal Sunal A. L. Banya KDY ISBN 9786258662788 Vakıfbank Kemal Sunal Sanat Merkezi Ana madde: Vakıfbank Kemal Sunal Sanat Merkezi İstanbul ilinin Beyoğlu ilçesinde kurulmuş Özel Sektöre Bağlı Kültür Merkezi olan Vakıfbank Sanat Merkezi Kemal Sunal'ın ismini taşımaktadır. Kemal Sunal Kültür ve Sanat Ödülü Ana madde: Kemal Sunal Kültür ve Sanat Ödülü Mezun olduğu Vefa Lisesinde Kemal Sunal anısına bir anket düzenlenmiş ve anket sonucunda başarılı ve sevilen sanatçılara "Kemal Sunal Kültür ve Sanat Ödülü" verilmesi kararlaştırılmıştır. Kemal Sunal Müzesi 16 Mart 2024'te İBB tarafından 60. Yıl Göztepe Parkı içerisinde yapılan Kemal Sunal Müzesi törenle açıldı. Sunal ailesinin de katıldığı törende konuşan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu,” Kemal Sunal'ın bize bıraktığı o güzel anıların önünde saygıyla eğiliyorum” dedi. Müzede Sanatçının film afişlerinden kişisel eşyalarına, giydiği kostümlerden özel hatıralarına kadar birçok anısı sergileniyor. Kemal Sunal Sokak İstanbul'un Tuzla ilçesi Mercan bölgesinde Kemal Sunal'ın yazlık evi vardı. Sık sık burada bahçe işleri ile meşgul olurdu. Dönemin(2000 yılı) Tuzla Belediye Başkanı İdris Güllüce, Belediye Meclis toplantısında Kemal Sunal'ın yazlık evinin bulunduğu Postane Mahallesi'ndeki Akman Sokak'ın adının Kemal Sunal olarak değiştirilmesini içeren bir önerge verdi. Güllüce'nin önergesi, oy birliğiyle kabul edildi. Filmografisi Kemal Sunal filmografisi ve İnek Şaban (karakter) Konuk olduğu programlar Yıl Yapım Kanal Tür Kaynak 1993 Arena Show TV Konuk 1994 Ali Kırca İle ATV Haber atv 1998 Ateş Hattı Show TV Arena Kanal D 2000 Kanal D Ödülleri ve adaylıkları Yıl Ödül töreni Kategori Yapım Sonuç 1977 14. Antalya Film FestivaliEn İyi Erkek Oyuncu Kapıcılar Kralı Kazandı 1989 2. Ankara Film Festivali Düttürü Dünya Kazandı 1998 35. Altın Portakal Film Festivali Yaşam Boyu Onur Ödülü Kazandı DERLEME KAYNAK: VİKİPEDİ

  • Rüzgar Olabilsem

    Ahmet İLBAŞ * Rüzgar olabilsem; Dolup bir yelkenlinin ciğerlerine, Soluksuz yalayıp geçsem, tüm mavilikleri,,, Hayalleri, düşleri alıp, Bir yağmur bulutuna sarsam Ve yağsam biteviye, Düşsüzlüğün bahçelerine... Ve vursam kendimi, Umutsuzluğun,yalnızlığın, En sivri, en keskin kayalarına... YARALARIMDAN anlasalar beni. Tüm ışıltılı gözlerin, ışıltılarını alıp, Yıldızların gözlerine koysam, Tüm mevsimleri, süpürüp atsam, Boyasam, dünyanın ufuklarını Sevdanın gözlerindeki baharın rengine... Sadece sevenlerin ezberindeki sevdanın şarkısını söylesem Hafif yanımla, Tüm pencerelerin pervazlarına, Uykusu kaçmış gecelerin ninnisi gibi... Kullanılmış,eskitilmiş,kirletilmiş, Her şeyin ötelerine geçsem Yalın ayak; Ayaklarım değse Ve tüm benliğimde duyumsasam, Yumuşaklığını,ılıklığını yepyeninin... Ve kapaklanıp düşsem, Sevdanın,gerçek sevdanın topraklarına Her yanım, ulaşmışliğin, utkunun tozlarına bulansa. Tüm düşleri alıp katsam birbirine Tüm düşler,sevişse birbirleriyle düşlerinde... Yorgun yılları göğsümde uyutup, Dizginsiz taylar gibi koşturup zamanı Gençliğin esrikliğini içsem, Eskimiş kadehlerden... Ve bir gülümseme sersem, dünyanın ablak yüzüne, Bir gülümseme ki; Yenilgiye bile gülümseyen... Kabullense yüreğim, Yenilgilerin de, yenilgileri yenen bir yengi olduğunu... Ters esip geriye sarsam zamanı Değse taş devri ozanlarının, türkülerinin sesi,sesime... Mağara duvarlarına çizilmiş, aşkın, ilk hal çizgilerine, Yüzümü sürerek geçsem Mim koysam... Benden sonra esecek rüzgarlar, Sevdanın çizgi masallarını okusa, Evrenin boşluğuna... Bir rüzgar deryasında buluşsam, tufanlarla, fırtınalarla, Karışmanın, bir olmanın dinginliğinde kaybolsam, Hiçbir yere değmemiş yanımla dokunsam İnsanlığın kan uykularına, Duyarsızlıklarına... Ürperse, diken diken olsa, İnsanlığın, insan yanı...

  • BARIŞ AKARSU

    BARIŞ AKARSU- 29.06.1979-04.07.2007 , VİKİPEDİ Barış Akarsu (29 Haziran 1979, Zonguldak - 4 Temmuz 2007, Muğla), Türk şarkıcı ve oyuncudur. Türk müziğinde rock ve Anadolu rock türlerinin önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen Akarsu, yalnızca üç yıl süren yoğun profesyonel müzik kariyerinde kayda değer bir hayran kitlesi elde etti. Genç yaşta ölmesine rağmen ardında bıraktığı müzik mirası, kendisini seven ve sayan dinleyiciler tarafından hâlâ hatırlanmaktadır. Barış Akarsu, 2004 yılında profesyonel anlamda müzik yapmak için arkadaşlarının ısrarı üzerine Atv'de yayımlanan Akademi Türkiye adlı yarışmada yer almış ve 1. olmuştur. Uzun süre yer aldığı yarışmada Haluk Levent ve Deniz Arcak gibi birçok isimle düet yaptı. Yarışmada birinci olmasının ardından ilk albümünün hazırlıklarına başladı. Ocak 2005'te beş ay kadar sürdürdüğü çalışmaların ardından Islak Islak adını verdiği ilk albümünü çıkardı. Bu albümden ilk olarak söz ve müziği Cem Karaca'ya ait olan ve albümle aynı adı taşıyan "Islak Islak" şarkısını yayımladı. İlk albümündeki "Islak Islak" şarkısının yanı sıra "Mavi", "Kimdir O", "Bir Kasaba Akşamı" ve "Amasra" gibi diğer şarkıları da ilgi topladı ve bu şarkılara video klipler de çekilmiştir. Yine bu albümde bir ilahi olan "Gel Gör Beni Aşk N'eyledi" adlı eserini de seslendirdi ve şarkının klibine dahil oldu. 2005 yılında birçok konser verdi, çeşitli radyo ve televizyon programlarına katıldı. İlk albümünün ardından Türkiye çapında tanınmaya başladı. 2006 yılının başlarında ikinci albümünün hazırlıklarına başladı. Düşmeden Bulutlarda Koşmam Gerek adını verdiği albümü, Ağustos 2006'da yayımlandı. Albümde yer alan "Ben" ve "Yeter Be" adlı şarkıların söz ve müziği kendisine aittir. "Vurdum En Dibe Kadar" adlı şarkının klibini albümle birlikte yayımladı. Albüm çıktıktan kısa bir süre sonra Star TV'de yayımlanan Yalancı Yarim adlı dizinin başrolünde Merve Sevi ile birlikte rol aldı. "Yaz Demedim" adlı şarkısının klibini bu dizinin çekimlerinde gerçekleştirdi. 2006–2007 yılları arasında yer aldığı dizi için birkaç şarkı daha yaptı. 2006 ve 2007, Barış Akarsu'nun kariyeri için yoğun yıllar oldu. 9 Mayıs 2007'de düzenlenen 13. Kral TV Video Müzik Ödülleri'nde En İyi Rock Sanatçısı Ödülü'nün sahibi oldu ve ödülünü Murat Göğebakan takdim etti. Akarsu, dizi çekimleri ve konserler devam ederken 28. yaş günü olan 29 Haziran 2007 Cuma günü saat 22.30 civarında Muğla'nın Bodrum ilçesine beş kilometre mesafedeki Torba Kavşağı'nda bir trafik kazası geçirdi. Beş gün yoğun bakımda kalan Akarsu, 4 Temmuz 2007 tarihinde öldü. Ölümünden altı ay sonra, 2008'de, stüdyoda ve oynadığı dizide seslendirdiği parçalardan oluşan Ayrılık Zamansız Gelir adlı albümü yayımlandı. İlk yılları Barış Akarsu, 29 Haziran 1979 tarihinde Hatice ve Selahattin Akarsu çiftinin oğlu olarak Zonguldak'ta doğdu. Okul hayatına Bartın ilinin Amasra ilçesindeki Fatih Sultan Mehmet İlkokulunda başladı ve ardından ortaokul öğrenimini bitirdi. Ortaokuldan sonra Amasra Lisesine gitti ve burada lise öğrenimini tamamladı. Akarsu, küçük yaşlardayken şehre gelen müzisyenleri seyrederek onlardan ilham aldı ve daha sonrasında mızıka, flüt, klavye ve gitar gibi enstrümanlar çalmaya başladı. Çocukluk yıllarında müziğin yanı sıra spora da ilgi duymaktaydı. Dört yıl boyunca basketbol oynadı ve ardından karate ile ilgilendi. Bir süre bu sporlara devam ettikten sonra lise yıllarında Amasra Yelken Kulübü'nde profesyonel olarak yelkencilik yaptı.[8][9] Liseyi bitirmesinin ardından müzisyenliğin yanında animatörlük de yaparak Antalya'da yaşamaya başladı. Sonrasında Karadeniz Ereğli'ye yerleşti ve buradaki barlarda müzisyen olarak çaldı. Diğer yandan yerel radyo ve televizyon kanalları için programlar hazırlamaya başladı. Ankara'da barmenlik ve garsonluk gibi işlerde çalışmıştır. 2004 yılında arkadaşlarının ısrarı üzerine Atv'de yayımlanan Akademi Türkiye adlı yarışmaya katıldı. Yarışmada seyirciler tarafından yoğun ilgi ve sevgiyle karşılandı. Rock ve Anadolu Rock tarzında şarkılar seslendirdi. Seslendirdiği şarkılar oldukça beğenildi. Yarışmada gördüğü ilgiyle finale kadar gelerek birinci oldu. Kariyeri 2004–2005: Akademi Türkiye ve Islak Islak Barış Akarsu, lise yıllarında 1970'li ve 1980'li yılların Rock, Hard Rock ve Heavy Metal grupları ve sanatçılarından etkilendi. 2000'li yılların başında çeşitli barlarda ve mekânlarda müzisyen olarak çalmaya başladı. Arkadaşlarının ısrarı üzerine Atv'deki Akademi Türkiye isimli müzik yarışmasına katıldı. 1 Mart 2004'te yayımlanmaya başlayan yarışmanın sunuculuğunu Öykü Serter yapmaktaydı. Meral Okay, Pelin Akat, Pieter Snapper, Yüksel Aytuğ, Reha Muhtar ve Cem Ceminay gibi isimler de bu yarışmanın jüri üyeliğini yapmaktaydı. Yarışmanın büyük ödülü bir albüm ve uluslararası başka bir yarışmaya katılmaktı. Yarışmada yarışmacılar, üç ay boyunca kaldıkları odalarda canlı performanslar sergileyerek haftanın sahnesine hazırlanırlar ve sahne performanslarına göre elemeye girerlerdi. Barış Akarsu bu yarışmada Haluk Levent ve Deniz Arcak gibi birçok isimle düet yaptı. İzleyici tarafından oldukça sevildi ve büyük bir ilgiyle karşılandı. Haftalarca kaldığı yarışmada birinci oldu, ancak yarışma finalinin iptalinden dolayı büyük ödülden yararlanamadı. Yine de, albümü için çalışmalara başladı. Dört buçuk ay kadar süren çalışmalarının ardından, Islak Islak adını verdiği ilk albümünü 14 Ocak 2005'te Seyhan Müzik etiketiyle piyasaya sundu. Albümün adını taşıyan ve bir Cem Karaca şarkısı olan "Islak Islak" şarkısına klip çekti ve albüm yayımlandığı gün bu video klip de yayımlandı. Albümde toplam on şarkı bulunuyordu ve albümün yapımcılığı Serdar Öztop tarafından üstlenilmişti. Albüm yayımlandıktan bir hafta sonra Barış, Beyoğlu'nda yer alan Yeni Melek Gösteri Merkezi'nde bir tanıtım konseri gerçekleştirdi. Bu konsere yoğun bir ilgi vardı. 2005 yılında konser görüntülerinden oluşan bir video ile "Mavi" adlı şarkısının klibini yayımladı. 27–28 Ağustos 2005'te düzenlenen "Barışarock" adlı iki günlük bir festivalin 28 Ağustos'taki bölümünde sahne aldı, sahnede albümünde bulunan şarkıları seslendirdi. Albümde üçüncü klibini "Kimdir O" adlı şarkısına çekti. Şarkının sözleri ve video klibi o dönemde büyük yankı uyandırdı. "Kimdir O" parçasının klibi savaş karşıtı bir klip olduğundan ve o dönemde Amerika–Irak Savaşı olmasından dolayı, müzik kanalları bu klibi yayımlamaktan çekindi. Akarsu, "Kimdir O?" şarkısıyla Amerikan emperyalizmini eleştirdi ve klibinde Amerikan askerlerinin Irak Savaşı'ndaki görüntülerini gösterdi. Tepede beyaz bir saray Sarayda soytarı bir kral Kara haber onun işi, Sıra kimde? — Barış Akarsu, "Kimdir O" "Kimdir O" şarkısında "Tanrısı para, kendine köle. Sözleri zehir, onu dinleme. Sadık uşaklar eteğini öper. Korku üretir, süsleri gizler." sözleriyle dönemin ABD Başkanı George Bush'a gönderme yaptı ve hırsına, egosuna yenik düşen, birçok canın ölmesine çanak tutan tüm kötü liderlere seslendi. Islak Islak albümündeki "Gel Gör Beni Aşk N'eyledi" adını taşıyan ve bir ilahi olan esere, konser görüntülerinden oluşan bir video klip hazırladı. Ardından "Amasra" isimli Slow şarkısına yine konser görüntülerinden oluşan bir video klip yayımladı. Bu arada birçok televizyon ve radyo programına katılan Barış, yoğun olarak konser vermeye devam etti. İlk albümünde bulunan altıncı ve son klibini "Bir Kasaba Akşamı" adlı şarkısına çekti. Rock ve Anadolu Rock tarzında olan Islak Islak albümü oldukça beğenildi ve bu albümü sayesinde Türkiye çapında daha çok tanınmaya başladı. 8 Nisan 2006'da, İstanbul Üniversitesi öğrencileri tarafından 2005 yılının en iyilerinin seçildiği ödül töreninde "Cem Karaca Özel Ödülü"nü kazandı. İlk albümünün başarısının ardından ikinci albümü için çalışmalara başladı. 2006–2007: Düşmeden Bulutlarda Koşmam Gerek ve Yalancı Yarim İlk albümünün yarattığı etkiden sonra büyük bir hayran kitlesi elde eden Barış Akarsu, 2006 yılının Şubat ayında başladığı ikinci albümünün kayıtlarını yaklaşık dört ay sürdürdü ve Haziran ayında albümü tamamladı. Ağustos 2006'da çıkardığı ikinci albümüne Düşmeden Bulutlarda Koşmam Gerek adını verdi. Albümden ilk olarak "Vurdum En Dibe Kadar" adlı şarkısını video klip olarak yayımladı. Bu albümde toplam on iki şarkı bulunuyordu. "Ben" ve "Yeter Be" adlı şarkıların söz ve müziği ise kendisine aitti. Fuat Saka'nın 1997'de yayımladığı Lazutlar adlı albümde yer alan "Rapatma (Vira Vira)" adlı şarkıyı albümünde seslendirdi. Albüm çıktıktan kısa bir süre sonra, Star TV'de yayımlanan ve Şengül Halat'ın yönettiği Yalancı Yarim adlı dizide Merve Sevi ile birlikte başrolde oynamaya başladı. 2006–2007 yılları arasında "Tarık Tekelioğlu" karakterini canlandırdığı bu dizide Akarsu, seslendirme sanatçısı Umut Tabak tarafından seslendirildi.[20] Albümün en çok ses getiren parçalarından biri de "Yalancı Yarim (Gözlerin)" adlı slow parça oldu. Albümünde yer alan şarkıları, oynadığı dizide de seslendirdi Albümden sonra Ceyhun Yılmaz Show, Televizyon Makinesi ve Gençlik Her Zaman gibi birçok televizyon programına katıldı. Aynı dönemde oynadığı dizinin reytingleri oldukça iyi gitmekteydi, konserleri de son derece yoğundu. 9 Mayıs 2007 Çarşamba günü İstanbul Gösteri Merkezi'nde, Kral TV tarafından düzenlenen 13. Kral TV Video Müzik Ödülleri Töreni'nde En İyi Rock Sanatçısı Ödülü'nün sahibi oldu. Ödülünü yine bir rock sanatçısı olan Murat Göğebakan'ın elinden aldı ve Göğebakan, ödülü kimin aldığını söylemeden önce yaptığı konuşmada, ''Savaşsız bir dünyada tertemiz akan bir su gibi, Barış Akarsu!'' diyerek ödülünü ona takdim etti. Barış, 2007 yılında konserlerine hız kesmeden devam etti ve kariyerinin en parlak dönemlerinden birini yaşadı. Ölümü Barış Akarsu, oynadığı Yalancı Yarim dizisinin sezon finali çekimleri bittikten sonra tatil yapmaya gitti. 28. yaş günü olan 29 Haziran 2007 Cuma günü, akşam saat 22.30 civarında, Muğla'nın Bodrum ilçesine beş kilometre mesafede olan Torba Kavşağı'nda bir trafik kazası geçirdi. Otomobilde bulunan sevgilisi Zeynep Koçak ve arkadaşı Nalan Kahraman olay yerinde öldü. Barış Akarsu ise hastaneye kalbi durmuş olarak getirildi ve acil serviste kalbi yeniden çalıştırıldı. Barış Akarsu'nun kaldırıldığı hastaneye binlerce kişi bir anda büyük umutlarla akın etti, hayati tehlikesi olduğu için yoğun bakımda tutuluyordu. Barış Akarsu, geçirdiği trafik kazası sonrası kaldırıldığı Özel Bodrum Hastanesi'nde beş gün yoğun bakımda tedavi gördü. 4 Temmuz 2007 Çarşamba günü saat 20.10 civarında kalbi durdu; yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Ölümü, aynı gün saat 23.10'da kamuoyuna açıklandı. Ölüm haberi, müzik ve sanat camiasında büyük üzüntüye yol açtı. Genç yaşta ölen sanatçının cenaze törenine binlerce kişi katıldı. Akarsu'nun ölümünün ardından başrolünde yer aldığı Yalancı Yarim adlı televizyon dizisi ile hazırlıkları süren yeni albümü tamamlanamadan yarım kaldı. Yalancı Yarim dizisinin yeni sezonunun çekilmemesi kararı alındı ve dizi yayından kaldırıldı. Genç yaşta ölen Akarsu, Amasra'da toprağa verildi. Ölümünden sonra Barış'ın ölümünden altı ay sonra, daha önce kayıt aldığı ve oynadığı dizide seslendirdiği şarkılardan oluşan, kendi adına düzenleme bir albüm yapıldı. Ayrılık Zamansız Gelir adı verilen bu albümde on iki şarkı yer aldı. Albümde yer alan "Resimdeki Gözyaşları", "Bir Sevmek Bin Defa Ölmek Demekmiş" ve "Sevdim Seni Bir Kere" gibi Cover şarkılar çok beğenildi. Leman Sam'ın 1992'de çıkardığı Ayak Sesleri adlı albümünde bulunan "Rüzgar" adlı şarkı, Barış Akarsu'nun bu albümünde de yer aldı ve albümden sadece bu parçaya klip çekildi.[24] Albüm, 2008 yılının en çok dinlenen albümlerinden biri oldu. Ayrıca albümde Barış Akarsu'nun canlı performanslarının ve kliplerinin yer aldığı bir DVD de mevcuttu. Hatırası AMASRA'da dikilen heykel- VİKİPEDİ Barış Akarsu'nun anısına Amasra'da dikilen bir heykel. 2008 yılının Ocak ayında, Yalancı Yarim dizisinde söylediği şarkılardan oluşan bir derlemenin içinde olduğu ve 28 yıllık hayatından kesitlerin paylaşıldığı bir belgesel DVD çıkarıldı. Heykeltıraş Tankut Öktem, sanatçının anısına heykelini yapmaya karar verdi. Üç metre olacak olan bu heykeli, Öktem'in ölmesinden dolayı yardımcıları tamamladı. Heykel, sanatçının ölüm yıl dönümü olan 4 Temmuz 2008'de, Birinci Barış Akarsu Kültür ve Sanat Festivali'nde Amasra'da dikildi. Ölümünün birinci yılında, kaza yaptığı kavşağın adının "Barış Kavşağı" olarak değiştirilmesine karar verildi ve "Ölüm Kavşağı" olarak nitelendirilen noktada var olan kusurun giderilmesi için 2009 yılının Aralık ayında çalışmalar başlatıldı. Çalışmalar 2012 yılında tamamlandı ve kavşak yeniden kullanıma açıldı. Son olarak, Barış Akarsu'nun hayat hikâyesini konu alan 2022 yapımı Barış Akarsu "Merhaba" filmi 18 Kasım 2022 tarihinde vizyona girdi. Filmde Akarsu'yu İsmail Ege Şaşmaz, sevgilisi Zeynep Koçak'ı ise Almila Ada canlandırdı. Barış Akarsu'nun annesi Hatice Akarsu, oğlunun hayatının beyaz perdeye yansıtıldığı bu yapımı izleyemeden 4 Kasım 2021'de öldü. Ancak filmi, babası Selahattin Akarsu ve kardeşi Nesrin Akarsu izledi. Barış'ı canlandıran İsmail Ege Şaşmaz, bizzat sanatçının babası ve kız kardeşiyle de görüştü. Barış'ın babası Selahattin Akarsu, Habertürk'e verdiği bir röportajda oğlunun ismiyle ilgili şunları söylemiştir: Barış doğduğunda bizim evde Barış Manço, Cem Karaca, Zülfü Livaneli ve Ruhi Su'nun şarkıları çok çalınırdı, ama Barış'ın adının kaynağı UNESCO'dur. Barış'ın doğduğu yıl olan 1979'da UNESCO, o yılı "çocuk yılı" ilan etmişti. Ben de çocuklar barışı temsil ettiği için oğlumun adının "Barış" olmasını istedim. Oğlumun başarılarıyla en büyük gururu yaşadım, kaybıyla da en büyük acıyı. — Selahattin Akarsu Diskografisi Ana madde: Barış Akarsu diskografisi Albümleri 2005: Islak Islak 2006: Düşmeden Bulutlarda Koşmam Gerek 2008: Ayrılık Zamansız Gelir Ödülleri 2004: Akademi Türkiye Yarışması Birinciliği 2005: Olay FM 2005'in En İyileri – En iyi Çıkış Yapan Rock Sanatçısı 2005: Future Dergisi'nin Okullarda Yaptığı Anket – 2005 Yılının En Sevilen Rock Sanatçısı 2006: Turuncu Medya Grup Organizasyon Altın Nota Müzik Ödülleri – En İyi Pop-Rock Sanatçısı 2006: İstanbul Üniversitesi Bilişim Ödülleri – Cem Karaca Özel Ödülü 2006: USDER (Uluslararası Sağlık, Eğitim ve Sosyal Hizmetler Derneği) Yılın En İyileri Anketi – Rock Müzik Dalı Birinciliği 2006: Expo Kanal – Cem Karaca Özel Ödülü 2007: 13. Kral TV Video Müzik Ödülleri – En İyi Rock Sanatçısı 2008: FERSA 2007/2008 – En İyi Müzisyen DERLEME: KAYNAK VİKİPEDİ

  • Maçka İçin Ne Yaptınız?

    TURHAN EYÜBOĞLU * Her ülkenin, her bölgenin, her şehrin, her ilçenin tüm insanları kendine çeken mutlaka bir yeri, bir hikayesi vardır. O kadar şanslıyız ki Maçka’nın dünyayı kendine çekecek onlarca yeri ve hikayesi var. Bunu Maçkalı biliyor mu veya bunun için bir çaba sarf ediyor mu? Ne yazık ki hayır! Bunları ortaya çıkaracak, bunları parlatacak, Türkiye’ye ve dünyaya sunacak vizyona sahip olan bir yöneticisi veya seçilmişi var mı? Ne yazık ki yok! Bedri Rahmi Eyüboğlu Dünyanın ve Türkiye’nin merak ettiği, hikayesini dinlemek istediği birkaç tane yeri ve şahsiyeti sizlere yazayım: Vazelon Manastırı, Sümela Manastırı, Sümela Hazinesi, Kuştul Manastırı, Livera Köyü tarihi, Hordokop Rus Savaşı, 28. Alay. Şahıslardan hayatta olmayanlar: Şerafettin Yüzbaşı (İzmir’e Türk bayrağını diken Maçkalı), Bedri Rahmi Eyüboğlu, Hasan Tunç, İsmet Zeki Eyüboğlu, Celalettin Algan, Özkan Sümer, Volkan Konak ve daha neler neler... Bir anda aklıma gelenler bunlar. Maçka yedi veren gül gibidir. Gülü hiç eksik olmaz, Maçkalı gülünün kıymetini bilmese de. VAZELON MANASTIRI Maçka için kurulan derneklerin bununla ilgili bir araştırması, girişimi, planlaması, bu işi dert edip yaptıkları toplantılar var mı? Ne yazık ki yok! Şimdi biz Maçkalılar bu durumdayken bizi idare eden akıl bu konuları sorun eder mi? Ne yazık ki etmez! Bazen düşünüyorum da biz bu duruma nasıl geldik, inanın anlayamıyorum! Tarihi eserin olduğu köyde yaşayanlarda da ses yok! Derneklerinde ses yok! Muhtarda ses yok. Varsa da cılız çıkıyor. Eeee nasıl olacak da kamuoyu oluşacak! Özkan SÜMER İşte bu saydıklarımı fırsat bilen, bizi idare eden akıl, ilçeyle değil de kendi işiyle uğraşır. Yani yaşamasına bakar, kendini sorumlu hissetmez! Gittiği yerlerde eleştiri almaz, itirazlara maruz kalmaz ve her şey güllük gülüstanlık gibi yaşar gider. Halbuki halk bunu sıkıştırsa, muhtar buna önem verse, dernekler nezaket ziyaretinden ileri giderek bunların ortaya çıkarılması için bu beyni zorlasa durum bu mu olur? Hadi söyleyin böyle mi olur? Volkan Konak bizi terk edeli bir yılı geçti. Mezara giden yola bir bakın! Hiçbir şey yapılmamış, mezbelelik şeklinde! O yol bizi idare ettiğini sanan şahıs tarafından düzeltilemez miydi? Volkan'a yakışır bir yol haline getirilemez miydi? Sümela'dan sonra en çok ziyaret edilen yer haline geldi Volkan’ın mezarlığı. Yolu ve yol çevresi böyle mi olmalı? Söyler misiniz böyle mi olmalı? Şu değerlerimize sahip çıkıp onları parlatmaya başlasak Maçka’da her hafta bir değişik aksiyon gerçekleşir. Yılın haftaları Maçka’ya yetmez. Kültür ve sanat şenlikleri her zaman yapılsa Türkiye'yi ve Trabzon’u Maçka’ya taşır. Bunu planlayacak, tanıtacak, yapacak beceriye sahip bir yöneticimiz var mı? Ne yazık ki yok! Bu etkinlikleri düşünüp gündemde tutan bir akıl veya dernek var mı? Ne yazık ki o da yok! KUŞDİL MANASTIRI Maçka ile ilgili derneklerin Maçka’yı idare edenleri bir kez eleştirdiğine veya "Maçka için bunların yapılması gereklidir!" dediğine, bu işi takip ettiğine şahit oldunuz mu? Bunu kötü amaçla söylemiyorum! Aslında bunu yapacak güçleri var. Bizi idare eden, daha doğrusu idare edemeyen akılı zorlayamazlar mı? Maçka bir hazine! "Sen bunun için ne yaptın? Bizim ne yapmamız gerekli!" diyemezler mi? Size söylüyorum! Maçka için geleceği için ne yaptınız? Ben söyleyeyim, hiçbir şey! SABAHATTİN EYÜBOĞLU Allah'ın lütfedip bizlere verdiği doğa güzelliğinde tarihin, kültürün, sanatın zirve yaptığı yeri el birliğiyle yok etmede tam hız ilerliyoruz! Tüm Maçkalıların bu gidişte suçu var. Bizi yönetenlerin çok umrunda olmasa da kendimize gelerek bu gidişe "Dur!" dememiz gerekiyor. İşte buna kurumsal kimliğe ulaşmış derneklerin önem vermesi, dert edinmesi, bu değerleri yukarıya taşıyıp parlatması için Maçka’nın geleceğini ön plana alması gerekiyor. Ne yazık ki Maçka bu gidişle hep aynı yerde kalacak. Ertesi gün ne olacağı belli bir şekilde tekrar tekrar aynı şeyleri yaşayarak günlerini geçirecek. Korkarım herkes sabah kalktığında bir bakacak ki sabah dünkü sabah, yarınki de ertesi günkü sabah gibi olacak. Anlayacağınız bir yılda aynı sabahla uyanılacak. Her yıl, geçtiğimiz yılın aynı şekliyle yaşanacak. Maçkalının her yılı aynı yıl olacak. Demedi demeyin! SÜMELA * TURHAN EYÜBOĞLU * 28.09.1960 Maçka/Trabzon doğumlu. Bir süre Trabzon Spor genç takımında futbol oynadı. Uzun süre bir ilaç firmasında çalıştı. Altı tane kitabı olan yazar Maçka'da yaşıyor.

  • MADIMAK

    BÜLENT ECEVİT * "Üçüncü ölmem bu hain Pir Sultan ölür dirilir" Pir Sultan Eylemleri sözdü, silahları sazdı, ozan olmaktı kiminin de ozanlar ilinde günahı. Suçları Pir Sultanı anmak cezaları yanmaktı toplu mezar oldu onlara alev alev Madımak. Orman gibi yanan otuz yedi can can verirken o gün Pir Sultan uğruna. Büzülüverdi devlet devlet beşiği Sivasda uykunun kovuğuna korkudan. Uyanır elbette bir sabah Ashab-ı kehf (*) uykudan ölür ölür dirilir yine yüreklerde Pir Sultan. 1995 Bülent Ecevit ( 1925 - 2006 )

  • SİVAS KATLİAMI

    Sivas Katliamı, Sivas Olayları, Madımak Katliamı ya da Madımak Olayı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli'nin radikal İslamcı bir grup tarafından yakılması ve çoğunluğu Alevi 33 yazar, ozan, düşünür ile 2 otel çalışanının yanarak ya da dumandan boğularak ölümü ile sonuçlanan olaylardır. Katliam sırasında dışarıda toplanan saldırganlardan iki kişi ölmüştür. Büyük bir kısım, güvenlik görevlilerinin ellerinden geleni yapmadıkları görüşünü savunmaktadır. Katliamdan ağır yaralı olarak sağ çıkan Aziz Nesin, olaylardan sonra yaptığı basın açıklamasında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'i ve Tansu Çiller/Erdal İnönü DYP-SHP koalisyon hükûmetini sert şekilde eleştirmiş, "Bir devlet var, diyordum ben. Bir devlet var, inanılacak devlet var. İyi-kötü, yanlış yapıyor-doğru yapıyor ama devlet var. Elbette bunu önleyecekler. Bu kadar ödün verilemez, diye düşünüyordum. Yanılmışım!" demiştir. Katliam Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında pek çok sanatçı ve fikir insanı, dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin'in özel davetlisi olarak Sivas'a geldi. Kültür Merkezi içinde karşıt grupla çıkan taşlı-sopalı çatışma, fazla büyümeden, polis tarafından zor kullanılarak önlendi. Aziz Nesin'in, "Bin yıllık Kur'an'a neden inanayım? Bu yüzden Müslüman değilim." sözünün gazetelerde yankılanması olayı iyice körükledi ve gerilimi tırmandırdı. Binlerce kişiden oluşan karşıt grup, Kültür Merkezinden ayrılıp yeniden Hükûmet Meydanı'na geldi. Hükûmet Konağını taşlamaya ve slogan atmaya başlayan saldırganlar, ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak slogan atmaya devam etti. "Şeytan Aziz!", "Sivas, Aziz'e mezar olacak!" gibi sözlerden sonra sloganlar devlete ve rejime yöneldi, "Kahrolsun laiklik!", "Müslüman Türkiye!", "Yaşasın Şeriat!" sloganları atıldı. Grup, önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı. Oteldekiler ise kurtarılmayı bekliyorlardı. Saldırganların Madımak Oteli'ni henüz yakmadıkları saatlerde Aziz Nesin, Ankara'daki Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü'yü arayıp "Bizi kurtarın" dedi. İnönü buna, "Hiç merak etmeyin. Gerekli tedbiri aldık" cevabını verdi. Tutuşturulan perdeler ve otelin alt katında bulunan eşyalarla birlikte Madımak Oteli yakıldı. Saldırganlardan bazılarının, "Allah'ım bu senin ateşin! İçeriye gönder!", "Cehennem ateşi işte!", "Şeytan Aziz!" dedikleri duyuldu. Uzun süren bekleyiş sonunda oteldekiler kurtarılamadı. Otele sığınmış olan kişilerden aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin'in de bulunduğu 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak öldü. Aralarında Aziz Nesin'in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. İtfaiye merdiveniyle kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, merdivendeki görevli tarafından darp edilip merdivenden itfaiye aracı etrafında toplanan saldırgan kalabalığa doğru itildi. Başından yaralanan Aziz Nesin'i linç girişiminden araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesine götürüldü. Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 saldırgan öldü. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen 2 günlük sokağa çıkma yasağı ile birlikte güvenlik güçleri şehirde tam bir hâkimiyet sağlayabildi. Bir iddiaya göre Sivas Katliamı, Özel Harp Dairesi tarafından planlanmıştı. Hayatını kaybedenler Şenlik katılımcıları Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı[11] Muhibe Akarsu - 44 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi Gülender Akça - 25 yaşında Metin Altıok - 53 yaşında, şair, yazar, felsefeci Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci, fotoğraf sanatçısı Sehergül Ateş - 30 yaşında Behçet Sefa Aysan - 44 yaşında, şair Erdal Ayrancı - 35 yaşında Asım Bezirci - 66 yaşında, araştırmacı, yazar[12] Belkıs Çakır - 18 yaşında Serpil Canik - 19 yaşında Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör Nesimi Çimen - 62 yaşında, şair, sanatçı Carina Cuanna Thuijs - 23 yaşında, Hollandalı akademisyen[13] Serkan Doğan - 19 yaşında Hasret Gültekin - 22 yaşında şair, sanatçı Murat Gündüz - 22 yaşında Gülsüm Karababa - 22 yaşında Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist Koray Kaya - 12 yaşında Menekşe Kaya - 15 yaşında Handan Metin - 20 yaşında Sait Metin - 23 yaşında Huriye Özkan - 22 yaşında Yeşim Özkan - 20 yaşında Ahmet Özyurt - 21 yaşında Nurcan Şahin - 18 yaşında Özlem Şahin - 17 yaşında Asuman Sivri - 16 yaşında Yasemin Sivri - 19 yaşında Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı İnci Türk - 22 yaşında, Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi öğrencisi Otel çalışanları Ahmet Öztürk - 21 yaşında Kenan Yılmaz - 21 yaşında Saldırganlar Hakan Türkgil Ahmet Alan Sonrası İlgili açıklamalar Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, "Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş... Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır... Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır." ifadelerini kullandı. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, "Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir." ifadelerini kullandı. Faciadan ağır yaralı kurtulan Aziz Nesin dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü'nün, linç girişiminden haberdar olduktan sonra “bazı yetkilileri” aradığını ve Madımak Oteli'ndekilere telefonla "en kısa zamanda takviye güç gönderileceği, kimsenin kılına dahi zarar gelmeden kurtarılacakları" ifadelerini kullandığını söylemiştir. Başka bir kaynağa göre Dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, "Ne yapayım, yetkim yoktu." ifadelerini kullandığı iddia edilmiştir. Dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu, "Aziz Nesin'in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir." ifadelerini kullandı. Refah Partisinin lideri Necmettin Erbakan, "Olaylar, Sivas'a girmiş bir ekibin halkı tahrik etmesinin sonucudur." ifadelerini kullandı. Yargılama Olaydan bir gün sonra 33 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190'a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124'ü hakkında "laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma" suçlamasıyla dava açıldı, geri kalanlar serbest bırakıldı. Kamuoyunda "Sivas Davası" olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No.'lu Devlet Güvenlik Mahkemesinde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. 26 Aralık 1994'te karara bağlanan dava sonucunda 22 sanık hakkında on beşer yıl, 3 sanık hakkında onar yıl, 54 sanık hakkında üçer yıl, 6 sanık hakkında ikişer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi. Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararını "taraflı, hukuka ve adalete aykırı" olarak niteleyerek ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, katliamın "Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu" belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No.'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay'ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı. 28 Kasım 1997'de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası'nın 146/1 maddesine göre idama ve 14 sanık da 15 yıla kadar değişen hapis cezasına mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 24 Aralık 1998'de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usul noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000'de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi'nce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çevrildi. Sanıkların avukatlığını üstlenenler arasında olan REFAHYOL iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan, bakanlığı sırasında onları hapishanede ziyaret etti. Geniş avukat listesinde çok sayıda Refah Partisi üyesi ve yöneticisi olması eleştiri konusu oldu. Bu avukatlar ilerleyen yıllarda AK Parti ve Saadet Partisi'ne katıldılar ve içlerinden üst yönetim görevlerine yükselenler oldu. 26 kişilik bu listede biri bakan olmak üzere 4 AK Parti milletvekili de bulunmaktadır. Geçen bu zaman zarfı içerisinde sanık sayısı tahliyelerle 33'e düştü. Olayın kilit ismi olarak nitelendirilen, dönemin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak ve Yargıtay'ın 1997'deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise hâlen yakalanamamıştır. Davanın firari olan 5 sanık ile ilgili kısmı 13 Mart 2012 tarihinde zaman aşımından düşürülmüştür.2023 Eylül ayında görülen son davada ise haklarında ağırlaştırılmış müebbet istenen firari sanıklar Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş'ın yargılanmasına dair 30 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle davanın düşmesine karar verildi. Sivas Davası, İstiklal Mahkemeleri sonrasında tek bir davada bu kadar çok idam cezasının verildiği ilk davadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ikinci kez af yetkisini kullanarak katliamın bir asli faili olan Hayrettin Gül'ün ömür boyu hapis cezasını kaldırdı. Kültürel etkisi Şiirler, şarkılar ve türküler Fethi Aslan, Sivas'da Temmuz Ateşi Edip Akbayram, Türküler Yanmaz, Yanman mı Gerek Cengiz Özdemir, Madımak Ozan Emekçi, Sivas Ağıdı Sunay Akın, Kova Kaleci Grup Yorum, Sivas (Gün Tutuşur) Mahzuni Şerif, Sivas Dramı Demirhan Baylan, Bildiğin Şeyler (Yangın) Soner Canözer, Güneşin Ozanları Radical Noise, Çığlık Akın Eldes, Madımak Fevzi Kurtuluş, Hasret Moğollar, Issızlığın Ortasında Antisilence, Died On 2nd Of July Aşık Gülabi, Sivas Madımakta Canlar Metin - Kemal Kahraman, Renklerde Yaşamak Ferhat Tunç, Kızılırmak Boylarında Bir Şehir Serhad Raşa, Ey Felek Grup Kızılırmak, Sivas Şahverdi, Madımak Oteli Fazıl Say, Metin Altıok Ağıtı Fazıl Say, SES Selda Bağcan, Canımı Yakanlar Baktı Dumana Aziz Nesin, Sivas Acısı Çetin Gencero, Madımak Yusuf Kemal Metin, Sivas Yanığı Otuzyedi Temmuz Aydın Mazlum Çimen, Gittin Gideli İhsan Güvercin, Kızılırmak Boylarında Bir Şehir Catacombed, SVS Sezen Aksu, Dua Güler Duman, Hasret Almora, Güneşin Ozanları Serdar Koç, Temmuz Ayazı Duman, Köpekler Zülfü Livaneli, Ataol Behramoğlu, Yangın Yeri Haydar Ergülen, Kül-kardeşlerim Radical Noise, Çığlık Can Aksel Akın, Senfoni No:1 - Aziz Nesin'e İthafen Şükrü Erbaş, Kimse Temizim Demesin Yeis Sensura ft. Sehabe, Gene Ne Var LEWO, Hani Nerdeler Şanışer ft. Sehabe, Aşılmaz Yollar Orhan Gencebay, Gelin Birlik Olalım Ahmet Kaya - Kim Susturabilir Fazıl Say & Serenad Bağcan - Ses (Sivas Acısı) Grup Derkan - "Sevgi götürdüm Sivas'a" Gülbahar Kültür [de] - Don't Forget 02.07.1993[29] Eski başbakan, dönemin DSP genel başkanı Bülent Ecevit, katliama ilişkin "Madımak" şiirini yazmıştır. Tiyatro oyunu Genco Erkal'ın yazıp yönettiği "Sivas '93" adlı belgesel tiyatro oyunu, 11 Ocak 2008'de yoğun güvenlik altında Muammer Karaca Tiyatrosu'nda sahnelendi. Belgelerden yararlanarak yazılan oyunun anlatıcıları arasında Genco Erkal'la beraber Meral Çetinkaya, Yiğit Tuncay, Nilgün Karababa, Murat Tüzün, Çağatay Mıdıkhan ve Şirvan Akan yer aldı. Oyunun müziğini Fazıl Say besteledi. Sinema filmi Ulaş Bahadır'ın yazıp yönettiği "Madımak: Carina'nın Günlüğü (Sivas 93)" adlı sinema filmi, 25 Eylül 2015 Pazar günü vizyona girdi. Katliamın yaşandığı sırada otelde konaklayan 23 yaşındaki Hollandalı Carina Cuanna Thuijs, Leiden Üniversitesi tezi için Türkiye'ye gelmiş ve Hollanda'da da olduğu gibi günlük tutmaya devam etmiştir. Carina Cuanna Thuijs'in günlüğünde anlatılanlara göre yazılan filmin oyuncuları ise Erdal Tosun, Selin Yiğit, Perihan Erener, Melek Şahin, Serkan Genç, Ulaş Bahadır, Barış Ordu, Can Varlı, Cihan Özdeniz, Denise Ankel, Füsun Demirel, Rıza Akın, Hakan Erekli, Muhlis Asan, Umut Kurt, Meray Ülgen ve Mustafa Alabora'dır. Televizyon programı 2014 yılında, katliamın yıl dönümünde, Gülen Cemaati ile ilişkili olan Samanyolu TV'de "Mutfak Keyfi İftar Menüsü" adlı programda Madımak Mıklası tarifi verilmesi tepkilere yol açmıştır. İnkâr edilmesi Yeni Akit gazetesi, yayın hayatı boyunca Sivas Katliamı sanıklarını aklama amaçlı çeşitli haberler yayımlamıştır ve asıl mazlumların sanıklar olduğu intibasını uyandırmaya çalışmıştır. Bu tip haberlerin en çok tepki çekenlerinden biri ise ölenlerin aslında kurşun yaralarıyla öldükleri iddiası ve yayımlanan fotoğraflar olmuştur. Söz konusu fotoğrafları ilk defa yayımlamış kişi olan fotoğrafçı Mehmet Özer, sosyal medyada, Yeni Akit gazetesinin "yalan söylediğini, gerçekleri çarpıttığını" ifade etmiştir ve de kurşun yarası olduğu söylenen görüntünün aslında saç örgüsü olduğunu açıklamıştır. Madımak Oteli'nin kamulaştırılması 17 Haziran 2010 tarihinde Madımak Oteli'nin kamulaştırılması sürecinin başladığı Sivas Valisi Ali Kolat tarafından duyuruldu. Otel sahipleri ile Sivas İl Özel İdare Sekreterliğinin kamulaştırma bedeli üzerine uzlaşmaya varamaması nedeniyle son kararı Sivas Asliye Hukuk Mahkemesi belirledi. Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 23 Kasım 2010'da aldığı kararla Madımak Oteli'nin bilirkişi raporu doğrultusunda 5 milyon 601 bin lira bedel ile kamulaştırılmasına karar verildi. Binanın lobi kısmından saldırgan 2 kişinin ismi çıkartıldı. Katledilen 35 kişinin adları alfabetik sırada yer almaktadır. 2007'de Otel Madımak * KAYNAK VİKİPEDİ

  • Onat Kutlar’dan Madımak'ta Yanan Asım Bezirci’ye Mektup

    Onat KUTLAR * Terör dünyanın ve insanlığın en büyük belası. Uluslar bir yandan teröre karşı mücadele verip önlemler alırken bir yandan da terörde can verenlerin arkasından ağıtlar yakıyor. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de hemen her gün dünyanın her köşesinde terör olaylarıyla bombalar patlıyor, insanlar ölüyor ve her yer viraneye dönüyor. 30 Aralık 1994’te İstanbul’da Marmara Otelinin pastanesinde patlatılan bir bombayla ağır yaralanan ve kurtulamayarak 11 Ocak 1995’te yaşamını yitiren şair, yazar, sinemacı ve düşünce adamı Onat Kutlar; 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşanan Madımak Oteli yangınında yaşamını yitiren arkadaşlarının anısına yazdığı mektubunda yaşanan acıyı gözler önüne serer. İşte “Asım Bezirci’ye Saygı” adıyla yazılan o duygu ve acı yüklü mektup… "Sen insan bile değilsin. Gözü dönmüş bir katil, bir yaratıksın. Sen, yüreği insan ve yurt sevgisi ile çarpan, tüm yaşamını ulusal edebiyatın en güzel eserlerini incelemeye, araştırmaya, değerlendirmeye adamış, kırk yıllık dostum o değerli yazar Asım Bezirci‘yi yakmadın. Sen, ”Baza, baza! Çi hest-ü baza!“ yani “Gel, gel! Kim olursan ol gene gel! / İster Kafir ol, ister putperest gene gel! / Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değildir…” diyen kutbu, Hazret-i Mevlana‘yı yaktın. Sen nasıl Müslüman olabilirsin? Yaktığın, göz göre göre, sırıtarak ve alkışlayarak yaktığın o mazlum yiğit, dürüst arkadaşım, o büyük cura ustası, halk ozanı, Sivaslı Nesimi Çimen değildi. Sen, bir toz tanesinde alemleri gören, Yüce Tanrı'nın bir sureti iken, senin gibi biri marifeti ile derisi yüzülerek aslına dönen Seyyit Nesimi‘yi bir kez daha yaktın. Sen nasıl Sivaslısın? Sen, “Kavaklar” şiirinin dizeleri, Sezen‘in sesiyle dalga dalga tüm Anadolu’ ya yayılan; yıllarını inanılmaz bir özveri güzelliği ile Anadolu kentlerinde öğrencilerine adayan, Türkçenin en iyi çağdaş ozanlarından Metin Altıok‘u vahşice yaktığını sanıyorsun. Ey zavallı gafil hayvan, yaktığın Yunus‘tur. “Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz değil.” diye yüzlerce yıl öncesinden seslenen Yunus Emre‘yi yaktın. Yunus Emre’yi yakana Müslüman demek, İslam’a hakarettir. İslam’a asıl hakareti sen ettin. Sen, Cumhuriyet Türkiyesi’nin genç şairlerini, Behçet Aysan’ı Orhan Kaynar‘ı, kız-erkek gencecik çocuklarımızı, geleceğimiz olan gençlerimizi, üstlerine benzin dökerek hunharca yakmakla kalmadın. Kurtuluş Savaşımızın ilk kongrelerinin şanlı ve onurlu kenti Sivas’ı yaktın. Ey soysuz! Sen nasıl Sivaslı olabilirsin? Sen, uğursuz zebani ateşinle bizim koca bir geçmişimizi yakmaya kalkıştın. Koca bir uygarlık olan geçmişimizi, barbar ve ilkel kavimlerin karanlık geçmişlerine benzetmek için, atının ayağı surları geçerken tüm dinlere, ırklara, inançlara güvence veren Fatih Sultan Mehmet‘in anısını; Itri‘den Şeyh Galib‘e, Şeyh Hamdullah‘tan Koca Sinan‘a, Baki Efendi‘den Süleyman Çelebi‘ye sevdiğimiz, değer verdiğimiz, gözümüz gibi koruduğumuz sonsuz bir kültürü bir hayvan gibi hiçe sayarak, yaratıkların en eşrefi otuz beş canı yakarak yok ettin. Orta Çağ engizisyon papazları gibi. Sen Müslüman olabilir misin? Sen benim çocukluğumu, ilk gençliğimi yakmaya kalktın. Serin bayram sabahlarımı; cami sebillerindeki barış güvercinlerini, babalarımızın alçakgönüllü mezarlarındaki selvileri, inançlı, nur yüzlü analarımızın hiç eksilmeyen dualarını, bir küfür gibi fırlattığın ateşle yakmaya Ey benim çocukluk arkadaşım Sezai Karakoç, aynı gençlik yıllarının şairi İsmet Özel, bu yaratık Müslümansa, siz nesiniz? Ey benim elli yıllık ömrümün sakin, alçakgönüllü, yüzü yerde, inançlı Anadolu halkı, sesime bir yankı verin. Deyin ki hep beraber: “Hayır! Müslüman bu değildir. O bir avuç gözü dönmüş katil bizden olamaz.“ Ey Sivaslılar! Asıl siz yükseltin sesinizi. Anadolu’nun en eski töresi olan, ocağına misafir olana düşman bile olsa saygı gösterme geleneğini bir yana bırakıp, konuklarını kor ateşte yakan bu alçakların sizden olmadığını söyleyin. Belki yanan yüreğimize bir merhem olur." Onat Kutlar 1993 * EKLEYEN: Nurten Bengi Aksoy

  • Yeniden Çizilen Güzellik Algısı

    ESRA ODMAN İYİER * Bir zamanlar güzellik, zamanın bıraktığı izlerle birlikte düşünülürdü. Bir çift nasırlı el çalışkanlığı, alnın ortasındaki çizgiler yaşanmışlığı, beyazlayan saçlar bilgeliği anlatırdı. İnsan bedeni, hayatın yazdığı bir metindi. Bugün ise beden, sürekli düzeltilmesi gereken bir taslak gibi görülüyor. Hiçbir çağ, insan bedenine bugünkü kadar müdahale etmedi. Estetik cerrahiden dolguya, botokstan dijital filtrelere kadar uzanan geniş bir güzelleştirme endüstrisi, yalnızca görünüşü değil, insanın kendisini algılama biçimini de dönüştürdü. Güzelleşmek isteyen bedenler birbirine benzedikçe, bireyselliklerini kaybetmeye başladı. Stereotip bedenler ortaya çıktı. Sadece; burun, göğüs, bacak, kalça estetiği değil, kulak yapısıyla, çene yapısıyla hatta ağız yapısıyla oynanmış dünya dışı varlıklara benzeyen, garip bedenler ve yüzler yaratılmaya başlandı. Bunlar kişilerin istekleri doğrultusunda, daha güzel olmak adına yapılan ama birçok insanın güzellik algısına uymayan operasyonlardı. Tüm bunlar bizi; Dünya nereye gidiyor? Bedenler ne hale geliyor? Güzellik ne demek? Sorularıyla karşı karşıya bıraktı. Modern toplumda güzellik artık doğal bir özellik değil; tüketilen, satın alınan ve sürekli güncellenmesi gereken bir proje haline geldi. Fransız düşünür Jean Baudrillard'ın sözünü ettiği tüketim toplumunda beden, insanın evi olmaktan çıkıp; sergilenen, tüketilen ve tüketildikçe yeniden üzerinde çalışılan, yenilenen bir vitrine dönüştü. İnsan artık bedenini yönetemez hale geldi. Sadece görsel anlamda onu taşımanın ağırlığıyla majör bir depresyon içinde buldu kendini. İnsanlar değiştikçe daha fazla değişime ihtiyaç duymaya başladı. Kalori hesaplar, yaşını gizler, kırışıklıklarını siler, göbeğini küçültür, memelerini büyütür, kalçasını dikleştirir, bacaklarını inceltir, fotoğraflarını düzeltir, mimikleriyle oynar… Böylece beden, yaşayan bir organizmadan çok, üzerinde çalışılan bitmeyen bir tasarıma dönüşür. Özellikle kadın bedeni, tarih boyunca farklı dönemlerde farklı anlamlar yüklenmiş bir temsil alanı olmuştur. Rönesans tablolarındaki dolgun bedenler doğurganlığın ve bereketin simgesiyken, Viktorya döneminde ince bel ahlakın göstergesi sayılmıştır. Bugün ise algoritmaların belirlediği estetik ölçüler egemen görünmektedir. Güzellik artık ressamların ya da şairlerin değil; estetik uzmanlarının, sosyal medya uygulamalarının ve yapay zekâ filtrelerinin ürettiği bir dile dönüşmektedir. Ne var ki bu değişim yalnızca kadınları etkilemiyor. Erkek bedeni de kaslı, genç, dinamik ve kusursuz görünme baskısıyla karşı karşıya. Yaş almak neredeyse bir başarısızlık gibi sunuluyor. Oysa insan bedeninin en temel özelliği; değişmek, yaşlanmak ve dönüşmektir. Modern kültür ise bedenden bu doğallığı söküp almaya çalışıyor. İlginç olan, estetik müdahalelerin artmasıyla birlikte güzellik anlayışının çeşitlenmemesi; aksine daralmasıdır. Dünyanın farklı coğrafyalarında milyonlarca insan aynı burun modelini, aynı dudak formunu, aynı elmacık kemiğini istemektedir. Sonunda ortaya çıkan şey daha güzel insanlar değil, birbirine benzeyen yüzler, bedenlerdir. Anlamı olmayan, yapay, güzel olduğu bile şüpheli , birbirinin aynı insanlar. Günümüzün uzaylıları gibi… Edebiyat ise bu tek tipleşmeye uzun zamandır itiraz ediyor. Victor Hugo'nun Quasimodo'su bize çirkin bir bedenin içinde büyük bir ruh taşıyabileceğini gösterirken, Oscar Wilde'ın Dorian Gray'i kusursuz yüzün ardında çürüyen vicdanı anlatır. Franz Kafka'nın Gregor Samsa'sı ise bedenin yabancılaşmasının en sarsıcı imgelerinden biridir. Bu eserlerde çirkinlik yalnızca fiziksel değildir; ahlaki, toplumsal ve varoluşsal bir sorgulamaya dönüşür. Aynı zamanda da güzel anlayışını bazen yeren, bazen de onu yücelten metinlerle farklılıklara dikkat çeker. Edebiyat bu değil midir? Zıtlıkların; empatinin, sempatinin, iyinin, kötünün, güzelin, çirkinin görünürlüğünü arttırıp arasındaki farkları çözmemize yardımcı olan bir enstrüman değil midir? Şimdi ise bu tek düze bedenlerin arasında kime ve neye itiraz edeceğini şaşırmış bir toplumun paradoksu içinde yaşayan insanı anlatmaya çalışmakla olduğumuz yerde sayıyoruz sanki. Çünkü ruhun nereye gittiğinden çok bedenin nereye gittiğini merak eden bir toplumsal hafızaya sahip olduk. Bugünün kültürü ise tam tersine, ruh yerine yüzü onarmaya çalışıyor. Kaygılarımızı terapi yerine filtrelerle, yaş alma korkumuzu kabullenmek yerine enjeksiyonlarla çözmeye yöneliyoruz. Böylece beden gençleşirken, ruhlar yorgunlaşıyor. Belki de asıl soru şudur: Gerçekten güzelleşiyor muyuz, yoksa yalnızca birbirimize mi benziyoruz? Çünkü güzellik, kusurların tamamen silinmesi değildir. Bazen bir yara izi, bazen gülmekten oluşmuş göz kenarı çizgileri, bazen yılların bıraktığı küçük izler bir insanı benzersiz kılar. Kusursuzluk ise çoğu zaman hatırlanmaz; fakat karakter taşıyan yüzler hafızada kalır. Güzellik algısı değişmeye devam edecek. Teknoloji yeni bedenler, yeni yüzler ve yeni estetik standartlar üretmeyi sürdürecek. Ancak insanın en eski sorusu değişmeyecek: Aynaya baktığımızda gerçekten kendimizi mi görüyoruz, yoksa başkalarının görmek istediği kişiyi mi? Belki de geleceğin en büyük estetik devrimi, daha genç görünmek değil; yaşını, bedenini ve hikâyesini saklamadan yaşayabilme cesareti olacaktır. Çünkü insanı güzel yapan yalnızca yüzü değildir; taşıdığı hayatın izleridir.

  • Şemseddin Sami

    Şemseddin Sami (Fraşiri) (1 Haziran 1850, Fraşır - 1 Temmuz 1904, İstanbul), Arnavut asıllı Osmanlı yazarı, ansiklopedist ve sözlükçü. Çok yönlü bir Osmanlı aydınıdır. İlk Türkçe roman olan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat'ın (1872), ilk Türkçe ansiklopedi olan Kâmûsü'l-A'lâm'ın (1889-1898) ve modern anlamdaki ilk geniş kapsamlı Türkçe sözlük olan Kâmûs-ı Türkî'nin (1901) yazarıdır. Ayrıca Kâmûs-ı Fransevî adlı Fransızca ve Kâmûs-ı Arabî adlı Arapça sözlükleri kaleme almıştır. Yaptığı çalışmalarla devrinde Türkolojinin temellerini atmıştır. İsmi Osmanlı devrinde basılmış bazı sözlüklerde Latin harfleri ile Fraschery şeklinde yazılmıştır. Aslen Arnavut olan Şemsettin Sami, ağabeyi Fraşirili Abdül Bey ile birlikte, Latin ve Yunan harflerini kullanan ilk Arnavut alfabesini geliştirmiş (1879) ve Arnavutça bir gramer kitabı yazmıştır (1886). Kardeşi Naim Fraşıri, Arnavut millî şiirinin kurucusu olarak kabul edilir. Şemsettin Sami ve Arnavut sorunlarıyla yakından ilgilendiği halde, Osmanlı devletinin modernleşerek güçlenmesini savunmuş, bunun için imparatorluğun ortak dili olan Türkçenin önemini vurgulamıştır. Oğullarından Ali Sami Yen, Galatasaray Spor Kulübü' nün kurucusudur. Hayatı 1850'de Güney Arnavutluk'ta Permet'e yakın Fraşırî kasabasında doğdu. Tımar sahibi Fraşırî ailesinden Halit Bey ile II. Bayezid devri Arnavut asıllı komutan İmrahor İlyas Bey'in torunlarından olan Emine Hanım'ın altı oğlundan üçüncüsüdür. Diğer iki oğul, Naim ve Abdül, Arnavutluk tarihinde önemli roller oynamışlardır. İlk eğitimini Bektaşi tarikata ait olan Nasîbi Tâhir Baba Tekkesi'nde aldı. 1859'da babası Halit Bey'i, 1861'de annesi Emine Hanım'ı kaybedince, kardeşlerine babalık eden ağabeyi Abdül, aileyi alarak Yanya'ya göç etti. Şemsettin Sami, ortaöğrenimini bugünkü Yunanistan sınırları içinde kalan Yanya'da ünlü Zosimea Lisesi'nde tamamladı (1868). Arnavutça, eski ve yeni Yunanca, Fransızca ve İtalyancanın yanı sıra Türkçe, Arapça ve Farsça öğrendi. Aile geleneği doğrultusunda Bektaşi tekkesine devam etti. Bir süre Yanya Mektubi Kalemi'nde çalışan Şemsettin Sami, 1872'de İstanbul'a geldi. Matbuat Kalemi'nde memur olarak göreve başladı. İstanbu'a geldikten sonra "Şemsettin Sami" olarak tanındı. Memurluk yaparken bir yandan da ilk telif eseri olan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat adlı romanını 1872-1873 yıllarında forma forma yayınladı. Ebüzziya Tevfik'in çıkardığı Sirac ve Hadika gazetelerinde çalıştı. Vatan Yahut Silistre krizi esnasında bu gazete Yeni Osmanlılar lehine neşriyatta bulunduğu için kapatıldı. Yine Mektubi Kalemi'ne devam eden Şemsettin Sami, 1874'te Fransızcadan çevirdiği İhtiyar Onbaşı adlı trajedisinin sahnede kazandığı başarı üzerine, Arnavut sorunlarını ele alan Besa adlı oyunu da Gedikpaşa Tiyatrosu'nda sahnelendi. 1874'te vilayet gazetesini yönetmek üzere Trablusgarp'a gitti. Dokuz ay orada kaldı. Vilayet gazetesini 256. sayısından başlayarak yönetti.[4] Bu görevinden önce bir İtalya seyahati yaptı. Trablusgarp'tan İstanbul'a döndükten sonra, bir süre gazetelerde çalıştı, bu arada piyesler yazmaya devam etti. 1876'da Mihran Efendi Nakkaşyan'la ile birlikte Sabah gazetesini yayımlamaya başladı ve bu gazetede bir yıl çalıştı. Gazete, kısa zamanda büyük bir popülerlik kazanarak Türk basınında o zamana kadar görülmemiş bir tiraja kavuştu. Şemseddin Sami ile eşi Emine Hanım'ın çekilmiş vesikalık bir resmi, 1884 Şemseddin Sâmi'nin oğlu Ali Sami Yen ile birlikte yan yana bulunduğu kabri, Feriköy Mezarlığı, İstanbul 1877'de beş ay Rodos Valisi Sava Paşa'nın mühürdarlığı görevinde bulundu. İstanbul'a dönüşünde, daha önce Sabah'ta yazdığı "Şundan Bundan" başlıklı köşesini Tercüman-ı Şark gazetesinde sürdürdü. Bu sırada yoğun olarak Arnavut konularıyla ilgilendi. Bir yandan ağabeyi Abdül Fraşırî'nin önderliğindeki Arnavut İttihadı hareketini desteklerken, Arnavutluk'un Osmanlı Devleti'nden ayrılmasını savunan görüşlere karşı çıktı. Gazete, 1878 yılında 180. sayısında kapanınca Şemsettin Sami Fransızcadan romanlar çevirdi ve Mihran Efendi'nin yayımladığı Cep Kütüphanesi için küçük kitaplar hazırladı. "Cem'iyyet-i llmiyye-i Arnavudiye" adlı derneğe üye olan Şemsettin Sami "Arnavutçanın Alfabesi"ni ve "Arnavutçanın Grameri"ni meydana getirdi. 1880'de II. Abdülhamit'in isteği üzerine saraya alınarak mabeynde kurulan Teftiş-i Askeri Komisyonu'nun kâtipliğine getirildi. Ölümüne kadar koruduğu bu görev, onun ekonomik rahatlığa kavuşarak kitapları üzerinde çalışmasına imkân sağladı. Bu yıllarda Daniel Defoe'dan Robenson Kruzo ve Victor Hugo'dan Sefiller romanlarını Türkçeye çevirdi. 1882-1883 yıllarında, büyük eserlerinin ilki olan Fransızca-Türkçe Kâmûs-ı Fransevi'yi, 1885'te de bu eserin Türkçe-Fransızca kısmını yayınladı. Bu eserden dolayı II. Abdülhamit tarafından İftihar Madalyası tevcih olundu. 1884 yılında Edremitli Kazasker Sadettin Efendi'­nin kızı Emine Veliye Hanım'la evlendi ve Sadettin Efendi'­nin Kandilli'deki yalısına taşındı. Bu evlilikten dört çocuğu oldu. 1889'dan itibaren tek başına yazdığı ve dokuz yılda altı cilt olarak forma forma yayımladığı Kâmûsü'l-A'lâm adlı ansiklopediyle, Türkiye'nin en popüler yazarlarından biri haline geldi. 1893'te Teftiş-i Askerî Komisyonu'nun başkâtipliğine atandı. Aynı yıl, eşi Emine Veliye Hanım'ı kaybetti. 1892'de ölmüş olan ağabeyi Abdül Bey'in dul eşi Belkıs Hanım'la 1894 yılında ikinci evliliğini yaptı. Bu evlilikten bir oğlu oldu ve ağabeyi Abdül Bey'in iki çocuğunu büyüttü. Kâmûsü'l-A'lâm yayını sürmekte iken 1896-1897 arasında bir yıllık bir çalışmayla, bugüne dek hazırlanmış en kapsamlı Arapça-Türkçe lugat olan Kâmûs-ı Arabî adlı büyük sözlüğü fasıl fasıl çıkarmaya başladı. Ancak Firuzabadi Kâmûs'unun bir buçuk katı olacağı haber verilen bu eserin, ancak cim harfinin sonuna kadar olan 504 sayfalık kısmı yayımlandı. 1898'de gazetelerde Şemseddin Sami'nin Türkçenin ıslahı üzerine bir dizi makalesi çıktı. 1899'da modern ilkelere göre hazırlanmış ilk Türkçe-Türkçe sözlük olan Kâmûs-ı Türkî'yi yazmaya başladı. 1901'de bu büyük eseri yayımladıktan sonra kendini tamamen Türk dili araştırmalarına verdi. 1902'de Kutadgu Bilik'in ve 1903'te Orhun Abideleri'nin izahlı çevirilerini hazırladı. Ortaçağ Kıpçakçası hakkındaki eserini bitiremeden 1 Temmuz 1904'te Erenköy'deki evinde hayatını kaybetti. Erenköy'deki Sahrayıcedid Mezarlığı’nda birinci eşinin yanına gömülmüştür. 1968 yılında ailesinin isteği üzerine kemikleri Feriköy Mezarlığı’na 23. adadaki aile kabristanına nakledildi. Görüşleri Şemseddin Sami, modern Türk milliyetçiliğinin ilk ve bazı yönleriyle en ilginç biçimi olan Osmanlıcılığın en önemli temsilcilerinden biridir. Aslen Arnavut olduğu ve Arnavut sorunlarıyla yakından ilgilendiği halde, Osmanlı devletinin modernleşerek güçlenmesini savunmuş, bunun için imparatorluğun ortak dili olan Türkçenin önemini vurgulamıştır. Türkçeyi incelemek, modernize etmek, geliştirmek ve öğretmek alanlarında, yalnız kendi çağında değil, tüm dönemlerde, Şemseddin Sami kadar emek vermiş kimse azdır. Kâmûs-ı Türki, Osmanlı Türkçesini üç dilden oluşan bir karma sayan eski zihniyetten, bağımsız ve bütünlüklü bir dil olarak gören yeni anlayışa geçişte kilit bir merhaleyi temsil eder. Arapça ve Farsça kelimeler eski sözlüklerdeki gibi gelişigüzel aktarılmamış, güncel yazı dilinde kullanılma ve yaşayan bir unsur olma özelliklerine dikkat edilmiştir. Arapça ve Farsça sözcüklerin özgün anlamları değil, (geleneksel bakışta "bozuk" sayılsa da) güncel Türkçe kullanımdaki anlamları verilmiştir. Batı dillerinden alınan yeni kelimelere yer vermeye özen gösterilmiştir. En önemlisi, dilin bel kemiğini oluşturan "Türkçe" unsurunun yapısı ve etimolojisi üzerinde dikkatle durulmuştur. Şemseddin Sami, dilin sadeleşmesini ve Türkçeleşmesini savunmuş, bunun için gerekirse Türkçenin en eski kaynaklarına ve Doğu Türkçesine (Çağatayca) başvurulmasını önermiştir. Ayrıca Şemseddin Sami İslamiyet ile Sosyalizmi bağdaştıran Osmanlı aydınlarından biridir. Kendisine göre, komünizm lanetlenmeli fakat sosyalizm yüceltilmelidir. Çünkü Şemseddin Sami'ye göre insanlığın kurtuluşu sosyalizmdedir. Arnavut milliyetçiliği Modern Arnavut milliyetçiliğinin (Rilindja Kombëtare) manifestosu sayılan Arnavutluk Ne idi, Nedir, Ne Olacak başlıklı kitapçık, Arnavut ulusal geleneğinde Şemseddin Sami Bey'e atfedilir. Bu esere dayanarak Sami Fraşırî, kardeşleri Naim ve Abdül ile birlikte, Arnavut ulusal düşüncesinin babası sayılır. Arnavutluk başkenti Tiran'ın ana meydanlarından birinde üç kardeşin anıtı bulunur. Adı geçen kitapçık ilk kez 1899'da yazar adı olmaksızın Arnavutça, daha sonra Fransızca yayımlanmış, 1904'te Şemseddin Sami'nin ölümünden hemen sonra Sofya'da onun adıyla ve "Arnavutçadan harfiyen tercüme" olduğu kaydıyla Türkçe olarak basılmıştır. Türk tarihçileri genellikle bu eserin Şemseddin Sami'ye ait olduğunu kabul etmezler ve olayı, Şemseddin Sami'nin ününü ve prestijini kullanarak Arnavut milliyetçiliğine itibar kazandırma çabası olarak değerlendirirler. Şemseddin Sami'nin özellikle son yıllarında Türklük ve Osmanlılık konularına gösterdiği yoğun ilgi göz önüne alınırsa, bu görüşte doğruluk payı olduğu düşünülebilir. Buna karşılık Arnavutça eserlerde, Arnavutluk manifestosunun Şemseddin Sami'ye aitliği konusunda en ufak bir kuşku dile getirilmemektedir. İlk Türkçe (yerli) roman Şemseddin Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat adlı romanı 1872 Kasım'ından itibaren Hadika gazetesinde tefrika edildi; 1873 yazında tamamlandı. (Yeni harflerle basımı Sedid Yüksel, Ankara 1964.) Talat ile Fitnat'ın aşkını anlatan roman, Türk edebiyat tarihine ilişkin birçok eserde "İlk Türkçe Roman" olarak değerlendirilir. Ancak bu doğru değildir. Bugüne dek ortaya çıkarılmış olan ilk Türkçe roman, Vartan Paşa (Hovsep Vartanyan) tarafından Türkçe olarak yazılıp Ermeni harfleriyle basılan Akabi Hikayesi'dir. 1851'de yayımlanan bu romanı 1991'de Andreas Tietze modern transkripsiyonla yayımlamıştır. (Eren Kitabevi, İstanbul.) 1851-1872 arasında da çok sayıda Ermenice harfli Türkçe roman yayımlandığı anlaşılmaktadır. Şemseddin Sami'nin eserinin Türkçe yazıyla ilk Türkçe telif roman olup olmadığı yeterince aydınlatılmış bir konu değildir. Ancak popülerlik kazanan ilk Türkçe roman olduğu muhakkaktır. Eserleri Roman: Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat İlk Türkçe Sözlük: Kâmûs-ı Türkî Sözlük: Kâmûs-ı Fransevî, Kâmûs-ı Arabî Ansiklopedi: Kâmûsü'l-A'lâm Tiyatro: Besa yahut Ahde Vefa, Gave, Seydî Yahya Çeviri: Sefiller, Robinson Crusoe Makale: Lisan-ı Türkî Makalesi

  • Daha Güzel Bir Dünya

    Zeki BAŞTÜRK * YAZMAK, DÜŞÜNMEK VE DAHA İYİ BİR DÜNYAYI TASARLAMAK * -Şenol Yazıcı'nın "Yazar ve Ütopya" Kitabı Üzerine- * Kimi kitaplar yalnızca okunur, kimi kitaplar ise okurunu düşünmeye zorlar. Şenol Yazıcı'nın "Yazar ve Ütopya" adlı yapıtı, ikinci grupta yer alan, okuruyla sürekli konuşan, ona sorular yönelten ve her sorunun ardından yeni düşünce kapıları açan bir eser. Kitabın en dikkat çekici yönü, kesin yargılar vermekten çok sorular sormasıdır. "Kitaplar çok mu masum?", "İnsan nasıl bir varlıktır?", "Yazarın sorumluluğu var mıdır?", "Sanat nedir?" gibi sorular, yalnızca edebiyatın değil, insanlık tarihinin de temel tartışmalarını yeniden gündeme getirir. Şenol Yazıcı, okuru hazır yanıtlarla değil, düşünme eylemiyle buluşturmayı amaçlar. Yazarın sanat anlayışı da kitabın temel eksenlerinden biridir. "Sanat yaşama karşı duruş, ona meydan okumadır." sözü, onun estetik anlayışını özetler. Sanatçıyı yalnızca güzeli anlatan biri olarak değil; yaşama müdahale eden, ezberleri bozan ve daha iyi bir dünyanın hayalini kuran kişi olarak tanımlar. Bu nedenle sanatçının tarafı ideolojiler ya da iktidarlar değil, insandır. "Sanatçının tek tarafı vardır, o da insandır." sözü, kitabın en güçlü tümcelerinden biridir. Şenol Yazıcı, "Hangi edebiyat?" sorusuyla da edebiyatın işlevini sorgular. Ona göre edebiyat, yalnızca estetik bir uğraş değil, "bir toplumun insan yaratma atölyesi" dir. Bu yaklaşım, edebiyatın bireyi ve toplumu dönüştürücü gücünü vurgular. Aynı sorgulayıcı tavrı şiir ve roman üzerine düşüncelerinde de sürdürür. Stendhal'ın "Roman, yol boyunca gezdirilen bir aynadır." sözünden hareketle romanın toplumu yansıtan ve sorgulayan yönünü başarıyla açıklar. Kitabın önemli bölümlerinden biri de ütopya kavramına ayrılmıştır. Ütopyanın yalnızca hayali bir ülke olmadığını; insanlığın daha iyi bir yaşam arayışının simgesi olduğunu ortaya koyar. Sözcüğün kökeninden başlayarak Platon'un devlet anlayışına uzanan düşünsel yolculuk, kitabın felsefi derinliğini artırır. Platon'un demokrasiye ilişkin değerlendirmelerine yer vermesi, günümüz siyasal tartışmalarıyla da anlamlı bağlar kurulmasını sağlar. "İnsan neden yazar?" sorusuna verdiği "Yazmak, kendini yeniden yaratmaktır." yanıtı ise kitabın belki de en esin verici tümcesidir. Yazmayı yalnızca bir anlatma eylemi olarak değil, insanın kendisini keşfetme ve yeniden kurma süreci olarak değerlendirir. Böylece yazarlığı seçkin bir uğraş olmaktan çıkarıp, düşünen ve üreten herkes için bir yaşam biçimine dönüştürür. Biçim açısından değerlendirildiğinde "Yazar ve Ütopya", deneme türünün düşünsel derinliğini, biyografinin tanıklığını ve romanın anlatım sıcaklığını bir araya getiren özgün bir yapıttır. Yalın dili, akıcı anlatımı ve zengin düşünce dünyası sayesinde hem edebiyatla ilgilenenlere hem de yaşam üzerine düşünen herkese seslenmektedir. Sonuç olarak Şenol Yazıcı, bu kitabında yalnızca yazarlığı anlatmıyor; okumanın, düşünmenin, sorgulamanın ve daha insanca bir dünya düşlemenin önemini vurguluyor. Yazar ve Ütopya, okunduktan sonra rafa kaldırılan değil, zaman zaman yeniden açılıp üzerinde düşünülmesi gereken bir başvuru kitabı niteliği taşıyor. Edebiyatın yalnızca sözcüklerden değil, düşünceden ve insan sevgisinden beslendiğini gösteren bu eser, mutlaka okunması gereken önemli çalışmalardan biridir. YAZAR ve ÜTOPYA Şenol Yazıcı GUFO YAYINLARI Liste Fiyatı: 360,00 L İndirimli:231-300 L Yayın Tarihi: 22.05.2026 ISBN: 9786255628206 Dil: TÜRKÇE Sayfa Sayısı: 180 Cilt Tipi: Karton Kapak Kağıt Cinsi: Kitap Kağıdı Boyut: 13.5 x 21 cm KİTAPLA İLGİLİ DAHA GENİŞ BİLGİ İÇİN RESME TIKLAYIN

  • Kül

    ENGİN SEVİNÇ * ÖYKÜ * Sanki ileride bir ölüyü yakıyorlardı ya da gökte cehennem vardı. İkisi de olabilir. Çünkü bu gri bulutlardan durduk yere kül yağmazdı saçaklara. Üstelik tadını alabildiğim bir yangın kokusu sokak aralarını ve durakları zapt etmişti. Yoksa savaş mı var? Eskiler ihtilal kokusunu geceden alırlardı. Solcular son zamanlarda devrimden bahseder olmuştu. Bugünse Cumartesi; gazetelerin kalın, çarşaflarınsa kırışık olduğu bir gün. Bir insan nasıl olur da hafta sonu hükümeti devirmeye yeltenebilir? Böyle bir şeye ihtimal yok. Evet; tahminim birinin babasını yakıyorlardı da adam ağlamıyordu. Saçaklarda oldukça kül birikmişti. İki küçük çocuk annelerinin ellerini tutmuş saçakların altında bekliyordu. Üzerleri sislenmişti. Saçlarında ve kirpiklerinde bile kül vardı. Demek ki aniden, hazırlıksız yakalanmışlardı. Bu yağmur öyledir işte. Birden bastırır, habersizce ve bazen bitmek bilmez gibi yağar durur. Bir keresinde, henüz küçük bir çocukken, babamın elinden tutup kaldırımda yürüdüğümü hatırlıyorum. Her şey griydi; taşlar, sokak direkleri, pancar tezgâhları ve paltolu adamlar. Bir de pencereler vardı gri saydamlıkta. Binaların tekdüzeliği ve griliği mide bulandırıcıydı. Bulutlar ne renkse her şey ona boyalıydı demek ki. Birden birkaç sokak öteden bir çığlık sesi duyulmuştu. Bir kadının incecik gırtlağından fışkıran kanlı bir çığlık mıydı yoksa kız çocuğunun salıncakta sallanırken bacaklarının uzamasından korkup ağlaması mıydı bilmiyordum. Babamın yüzü değişmişti bir anda. Elimi daha bir sıkmıştı. “Acele etmeliyiz” demişti bana. Hızlı adımlarla yürürken fark etmiştim. Bir tek biz değildik panikleyen. Kuşlar hızla uçuyordu, çatılardan yuvalarına. Pencereler hızla perdeyle kapanıyordu. Müşteriler dükkânları terk ediyor, tezgâhlar örtünüyor ve paltolu adamlar koşuyordu. Bir anda durup babamla göz göze gelmiştik. Bilmediğim bir şeyden korkuyordu herhalde, gözleri küllenmişti. Bıyıklarının ucuna kül yağıyordu. Demek ki başlamıştı. “Eve varamayız” dedi. “Gel, şuraya sığınalım” diyerek bir sundurmanın altına sığındık. “Burada bitmesini bekleyeceğiz” “Baba gözlerin küllenmiş” dedim korkuyla. Başını öne eğdi. “Biliyorum, farkındayım oğlum. Ama annene söyleme sakın. Bunun bir çaresine bakacağım” dedi. O sırada bir at arabası durdu önümüzde. Yağmur iyiden iyiye hızlanmıştı. Tıpkı kar yağışı gibiydi. Havada süzülerek uçuşan küller kapı girişlerini, pencere önlerini dolduruyordu. Adam yüzünü paltosunun altına saklayarak at arabasından atlayıp yanımıza vardı. Nefes nefeseydi. “Gafil avlandık” dedi. Konuşurken ağzından bulut çıkıyordu. “Biz de öyle” dedi babam. Adam şaşırdı bir an; babamın gözlerini fark etmişti demek. Sonra ufak bir tebessümle bana baktı. Yüzü değişti bir anda. Acımak, üzülmek ya da öyle bir şey geldi oturdu dudaklarına. Sonra dönüp atına baktı. Etrafına göz gezdirip; “Oğlum sana yer kalmadı” dedi. Ağladı ağlayacaktı. Babamın yüzünden mi yoksa at için mi anlamadım. Kahverengi, parlak gövdeli atın üzeri tamamıyla külle kaplanmıştı artık. Ağır hareket ediyor ve herhalde acı çektiğinden toynağıyla yeri deşiyordu. Sert bir şekilde toprağa vuruyor ve bir parça çamuru olduğu yerden başka tarafa fırlatıyordu. Adama baktım. Upuzun sakalı ve kalın kaşları ile bir doğuluya benziyordu. Bıyıkları ile sakalının arasında küçücük kalmış ağzı vardı. Oradan buhar çıkıyordu nefes alıp verirken. Sanki kül yutmuştu da arada sırada tükürüp duruyordu. Birden paltosunun iç cebinden bir sigara çıkarıp ağzına götürdü. Paketi bir ara babama da uzatacaktı ki başka sigarası kalmamıştı. Vazgeçti ve kibritini ateşledi öfkeyle. Derin bir soluk çekti gözlerini kapatıp. Dumanı öylesine çekmişti ki birden bir titreme geldi bana. Hava buz kesti birden bire. Babama daha bir sıkı sarıldım. Gözlerine bakmak istedim ama fırsat vermedi. Ellerini yüzüme kapadı. Gözlerim karanlık birer kuyuydu sanki. Sonra bir el silah patladı kulağımın dibinde. Öyle çok korkmuştum ki! Yere yığılan bir şeyin ağırlığını duydum sonra. Bir şey olduğu gibi devrilmişti yere. Bir ağırlık, dünyanın dengesini bozmuştu sanki. Babamın ellerini tutup çektim gözlerimden. At, titreyerek yerde can çekişiyordu. Artık tamamıyla küllenmiş gövdesinin içinde ateş yanıyordu sanki. Her yerinden buhar çıkıyordu. Adam onu alnından vurmuştu. Kocaman bir kırmızı delik yüzünün ortasında duruyordu. Kopkoyu renginden kan çıkıyordu. Hüzünlü bir öfkeye tutulmuştum. Kaşlarımı çatarak ağlamaklı adama döndüm. Ağzındaki sigarasının ucu sakalına dek bükülmüştü. Dudağının ucunda, dişlerinin arasında bir parçacık hevesle tutuyordu cigarasını. Ağlıyordu da. Öyle bir ağlamak, bir ölümün karşısında, verilen o son nefese sessizce bakarak gözlerin artık bakmaktan daha başka bir işe yaradığı zamanın ağlamasıydı. Atı kaybettik. “Ah be Eşref! Ah be..” diyordu adam bıyıklarının ucuyla. Sonra nedense fark edivermiştim; pencerelerin perdeleri aralanmıştı. Hemen hemen bütün evlerin camlarında kadın ve erkekler, yaşlılar, çocuklar anlamsız bakışlarıyla süzüyordu bizi. Külde ıslanan bizdik, onlarsa evin içinde bir kuruluğun verdiği güvenle olup biteni keyifle izliyordu. Öfkelenmiştim. Bir çocuk öfkesiydi benimkisi. Adamsa sessizce, dudaklarını açmamaya özen göstererek ağlıyordu gözlerini kapatıp. Buradaki bütün binalar yüksek; hemen çoğu ahşap. Birkaçı yangından son anda kurtulmuş, onarılamamış. Otomobil giremeyecek kadar dar sokakları var. Bu çağda otomobil olmayan bir kapı önü düşünülemez belki. Ama yok. Üstelik sokak sakinlerinin çoğu ihtiyarlamış. Kahveye, berbere ve yan komşusundan başkasına gitmeyen, sigarasını dudak kenarında unutan ve saçlarına hangi eşarbın yakışacağını saatlerce düşünen insanlar bunlar. Bunlar, güneşten erken doğar ve pencere kenarında bekler akşamı. Yıldızlar çıksın görünsün! Biraz da kahveyle birlikte, ayın rengi izlenir o zaman. Sokak lambaları yandı mı çöp tenekelerindeki kediler, oyuklardaki su parıltısı ve taş kaldırım aydınlanır. Çamaşır telleri sessizce havada asılı durur. Mevsim kışsa, havada bembeyaz bir soğuk varsa, bacalar sakin sakin tüter. Ve mutlaka dört mevsimi yaşar kiremitten çatılar. Kuşlarsız, rüzgârsız yapamazlar. Ben de yapamam. Pijamam olmasa üşürüm mesela. Her sabah uyandığımda penceremden aşağıya, kapının önüne bakmasam rahatsız olurum. Günümün eksik geçeceğini hissederim nedense. Demek ki ben de yaşlanmışım. O sundurmanın altında küllenmekten korkan çocuk, onun o gözlerini diktiği pencerelerdeki insanların güvende oluşuna kavuşmuş, sigarasını ateşleyip çayını yudumlarken saatlerce sokak direklerini, elektrik tellerini, balkonları ve çatıları izleyen bir ihtiyarlığa varana dek büyümüş demek ki. Büyümüşüm. Bu hazin bir duygu; insanın içini kemirip bir eksikliği yaratan, o eksiklikte bütün gün düşündürüp dalgınlaştıran hezeyanları var. Kapı çalındı birden. Bütün sessizliği parçalayıp attı bir kenara. Ne çocukluğumu düşünüşüm kaldı, ne de şimdiye dönüp ihtiyarlığımı yaşayışım; annelerinin ellerinden tutan çocuklar da silindi gözlerimden birden. Kalkıp kapıyı açtım. Kapıyı açtığımda orta yaşlarda iki iyi giyimli adam ellerinde çantayla öylece duruyorlardı. Somurtkan ve fazlasıyla ciddi yüzleri vardı. “Buyurun” Bir tanesi, elindeki çantadan tek sayfa bir parşömeni çıkarıp buyurdu. “Bunu size tebliğ etmek üzere buradayız” dedi. Şüpheyle aldım kâğıdı. Bana mıydı? Dikkatle açıp okudum. “Burada.. tam olarak ne yazıyor?” Kâğıdı çıkarıp bana veren konuştu; “Üzgünüm Muhterem Bey. Bu sabah itibariyle, yani tam olarak (burada kolundaki saatine bakmak zorunda kaldı) üç saat öncesinde, altmış beş yaşında öldünüz.” Uzun suratlıydı. Bir evin kapısından başlayıp bahçesinden geçen ve sokağa varırken hafifçe kıvrılan taşlı bir yol gibiydi. “Öldüm mü?” Etrafıma bakındım. Kapının ahşaplığı, yerdeki parkeler, masanın üzerindeki vazoda, günlerce orada durmuş çiçeklerin solgun başları, masa örtüsündeki sigara külleri, radyo sehpasının üzerindeki devrilmiş çay fincanı, danteldeki çay lekesi, duvar saatinin tıkırtısı, lavabonun damlayan musluğu ve tezgâhtaki yıkanmamış bulaşıklar; ağır adımlarla içeriye yürüyüp gözümün gördüğü her şeye bakmaya çalıştım. Kulağımın duyduğu her sese dikkat kesilmek istedim. Bu boşlukta, bir parça dikkat dağınıklığına ihtiyacım olmalı. Fakat farkında olmadan, yavaşça pencere kenarındaki tekli koltuğuma yığılırken “..demek, öldüm ben” diye fısıldadığımı fark ettim. Demek ki ölüm böyle bir şey. Demek ki birisi kapınızı çalacak, kalkıp açacaksınız ve birden elinize ölüm kâğıdınızı tutuşturup okutacaklar. Ne öncesinde bir hazırlık, ne bir teselli. Apaçık yüzünüze vurulacak bütün bu kahrolası gerçek! Demek ki yirmi birinci yüzyılda ölmek böyle bir şey. Allah’ın belası bir yaşamı sonlandırmış olmamın hiçbir sevimli tarafı yok mu? Ufacık bir güzelliği olsun bulunmaz mı bu soğuk ve mide bulandırıcı gerçekliğin? “Muhterem Bey, sakin olun! Bunu soğukkanlı bir şekilde karşılayın lütfen” “Temennilerini ya da adı her ne boksa, kendine sakla! Bırak da şurada ölümü karşılamanın tuhaflığını yaşayayım” Nedendir bilmem bir öfkeye kapılmıştım. Öldüğüme inanasım gelmediğinden midir ya da bunun bu şekilde oluşundan, hazırlıksız oluşundan, olup bitenlerin saçmalığından mıdır, öfkemin sebebini bilemedim. Fakat bir o kadar da kendime üzüldüğümü hissediyordum. Bu hissi çocukken de duyumsamıştım. Atın yerdeki cansız bedeni külle kaplanmıştı. Sakallı adam ellerini paltosunun ceplerine geçirip ağlıyordu. Babam gözlerini ovuşturuyor, bir eliyle başımın üstünde bir ağırlık yaratıyordu. Sonunda kül yağmuru kesilip her şey olabildiğince gri renkte belirginleşince sundurmanın altından ihtiyatla çıkıp etrafa bakınmıştık. Kulak kabartıp o çığlık sesinin kesilip kesilmediğine bakmıştım. Ne bir çığlık, ne bir kıpırtı; ortada ses diye bir şey yoktu. Demek ki her yağmurun ardından ortalığa bir sessizlik çöker ve her şey bu durumun tadını çıkarmaya başlardı. Nihayet eve doğru yürüyüp kapıya varınca içimde kocaman bir sevinç belirdi. Heyecanla kapıyı çalıp annemin kapıyı açmasını ve biran önce bu grilikten kurtulup eve girebilmeyi bekledim. Kül görmek ve küllenmek istemiyordum. Birkaç dakika beklememize rağmen kapıyı açan olmadı. Babamın küllenmiş gözlerine baktım. Kenarlarından birkaç damla kan sızıyordu. Gözlerine baktığımı hissetmiş olmalı; “Geçecek, geçecek. Hepsi düzelecek. Annene sakın gözlerimden bahsetme yeter. Çok üzülür yoksa. Hepimiz çok üzülürüz, anlıyor musun?” dedi. Daha yeni fark ettiğim bir durumdu bu. Babamın gözleri artık öncesi gibi göremiyordu. Benimle konuşurken kapıya ve duvara bakmasından anladım bunu. Bana bir kez daha kapıyı çalmamı söyledi. Söylediğini yaptım. Fakat ne kadar beklersek bekleyelim, kapıyı açan olmadı. “Herhalde bir yere gitmiştir” dedi babam. Yüzünde nedensiz bir panikleme vardı. Üzerindeki cepleri aranmaya başladı. “Şurada bir yerde anahtar olmalı” “Baba, annem bu saatte bir yere gitmez” dedim. Onu tanıyordum. Akşamüstü olmuşsa ve kül yağmışsa her tarafa, evde oturup beklemenin en iyisi olduğunu söylerdi hep. “Belki bir yere gitmesi gerekiyordu, öyle deme. Semiha! Semiha, biz geldik!” Babamın yumruğunun kapıya hızla indiğini ve hırsla annemin adını bağırıp çağırmasını hatırlıyorum. Göz kenarından süzülen kandamlası yanaklarına dek inmişti artık. Benimse ne kül umurumdaydı, ne de başka bir şey. Babamın gözlerini bile görmezden gelebilirdim. Yeter ki annem kapıyı açsın ve yeni uyanmışçasına uykulu “duymadım sizi” diyebilsin istiyordum. “Muhterem Bey! Yaşadığınız bir şok olmalı.” dedi birisi. Kendime geldiğimde adamların ikisinin de odama girmiş olduğunu ve bana dikkatle baktıklarını fark ettim. “Bu çok saçma bir şey” diyebildim. “Bir insan nasıl ölebilir?” Kendi sorduğum soruya kendim de güldüm. Saçmaladığımın farkındaydım. “Yani anlamadığım şeyler var” “Herkesin anlamadığı şeyler vardır Muhterem Bey. Fazlasıyla haklı olduğunuz konular da var tabi. Fakat bu görev bize verildi. Size bunu tebliğ etmekle mükellefiz sadece. Fazlasına izin yok” Dışarıya baktım. Kül yağıyordu. Acaba saçakların altına sığınmış çocuklar ve anne ne durumda? Doğrulup bakmak istedim ama yapamadım. Bir güç, ya da fazlasıyla güçsüzlük beni durdurup olduğum yere mahkûm etmişti. “Yine başladı yağmaya” dedim. Gülümsediler. “Bu sizsiniz” dedi birisi. Ötekisi pencereye yanaştı. Uzun suratlıydı bu, camın kenarında bir gölge gibi duruyordu. “Şu an yanıyorsunuz Muhterem Bey. Farkında değil misiniz?” Hayır değilim. Demek ki her yağmur birinin yanık kokusunu yayıyordu dünyaya. Demek ki bütün küller bir bedenin yanarak parçalanmasından başka bir şey değil; bir beyaz kâğıdın ufak parçalar halinde bir avuçtan boşalıp havada raks ederek yere düşmesi gibi. “Nasıl oluyor da sizinle konuşurken yanıyorum şu an? Bana bunu açıklayabilir misiniz?” diyorum. “Muhterem Bey, çok gereksiz sorular soruyorsunuz. Hâlbuki bu söylediklerinizin son cümleleriniz olduğunu varsayarsak, aslında daha dokunaklı ve kalıcı sözler sarf edebilirsiniz.” Sürekli olarak gülümsemesi sinirlerimi bozuyor. “Evet, haklısın. Aslında annen hakkında çok güzel dizeler dizebilirim mesela. Ama o kadar küstah bir gülümsemen var ki, buna bozulmazsın bile” Ötekisi araya girdi hemen. “Lütfen bayım” “Evet, lütfen! Lütfen bırakın da güzel bir şekilde öleyim. Kapımı çalıp birden yüzüme karşı öldüğümü söylüyorsunuz ve şu an kendi evimin penceresinden kendi tekli koltuğumdan ve üstelik kendi gözlerimle küllerimin havaya saçılmasını izliyorum. O kadar tarifi imkansız bir duygu ki..” Birden, hiç sırası değilken babamın cenazesindeki o kül yağmurunun altında şemsiyesini üzerime tutan Hasan amcayı hatırladım. Babam için ağlıyorken kulağıma eğilip eskiden insanların bu şekilde ölmediğini söylemişti. “Bir zamanlar bir insanın canını ancak ve ancak bu işle vazifelendirilmiş bir melek alabilirdi evlat ve insan bunun ne zaman, nerede olacağını asla bilemezdi. Akabindeyse, tabi anlatılanlara göre, kabre konulduktan sonra başını kaldırmak ister, o tahta parçasına alnı değdi mi öldüğünü anlardı. Hatta bu süre içinde her şeyi izlediği söylenir. Cenazesine kimler geldi, kimler daha çok ağladı. En önemlisi de kendi ölü bedenini uzun uzun seyreder ve kendisini adeta tanıyamazmış. Oysa şimdi bütün her şey değişti.” Cenaze için temsili olarak getirilen babamın pantolonu ve gömleğini sanki yere sırt üstü uzanmış da yatıyormuş gibi toprağın üzerine serip üstüne de toprak atmışlardı. Sonra başına küçük bir tahta parçası yerleştirip üzerine de adını soyadını yazmışlardı. İşte hepsi bu kadar. Artık aramızdan ayrılmıştı. Belki de nasıl geçmişte göğe yükselip izliyorsa her şeyi, şimdi de parçalar halinde gökten düşüp görüyordu. Bense gözlerimden yaşlar saçarak ağlamakla yetiniyordum. Hiç sırası değilken Hasan amcanın bu gereksiz muhabbetini duymak istemiyor, ölümü düşünmek için henüz erken olduğunu düşünüyordum. Oysa bu koltukta öylece oturuyorum ve hiçbir şeyi de gördüğüm yok. Yoksa henüz gömülmedim mi? “Keşke kendimi görebilsem” dedim. “Acaba bir tarafım eksiliyor mu şu an?” “Bunu söyleyemeyiz. Hem bunu öğrenmenin sizin için bir faydası olmayacak” dedi birisi. “Hayır, olacak. Belki de şu an sonsuz bir yokluğa kavuşuyorum. Bütün o inançların hepsi boşa gidecek ve hiç var olmamış gibi hissedeceğim kendimi. Belki böyle bir şey var ve hep saklandı bizden.” “İnançsız biri misiniz?” “Bilmiyorum. Bunu düşünmedim hiç. Sadece… galiba boğazım yanıyor.” Boğazımda şiddetli bir ağrı başladı. Öyle ki konuşamayacaktım artık. Adamlara yardım isteyen bakışlarımla bakıyordum. Hiç oralı değillerdi. Bir tanesi yine çantasından bir kâğıt çıkarıp kalemiyle bir şeyler karalamaya başladı. Artık olup biteni kısık gözle buğulu görüyordum. Kulaklarımda şiddetli bir çınlama sesi duymaya başladım. Neredeyse nefes alamayacak gibiydim. Yutkunmak, boğazımdaki acıyı hafifletmek istiyordum. Ama imkânsızdı. Her şey imkânsızdı. Parmağımı kıpırdatmak, gözlerimi kapatıp açmak, dilimi dişimin ucuna değdirmek; imkânsızdı bunlar. Eksiliyordum herhalde. Yavaşça hafiflediğimi hissediyordum. Dışarıya baktım: o gri bulutların altında şehir dümdüz, üzeri gittikçe küllenen bir atın bedenini giyinmiş, yerde kımıltısız yatıyordu. Derin bir uykuya hazırlanıyor gibiydi. Derin… Adam kâğıda bir şeyler karaladıktan sonra çakmağıyla kâğıdın ucunu ateşledi. Bunu buğulu bir camın ardından izliyordum sanki. Ve gözlerimin kapandığını hissediyordum yavaşça. Artık kendi irademin dışındaydı her şey. Sanki şimdi ölüyormuşum gibiydi. Oysa çoktan ölmüşüm ve bunu yeni hissediyordum. Felaket bir yorgunluğa kapılmıştım. Halsizlik içimi doldurmuştu. Bir kum torbası gibiydim sanki. Ağzımdaysa kekremsi bir tatsızlık vardı. Sonunda gözlerim kapanıyor. İşte, buraya kadar demek ki. “Vay be! Ölüyorum ha?” Engin Sevinç 12 Haziran 2017 / Alanya

bottom of page