top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4488 sonuç bulundu

  • GÜN OLUR GÜNDEN GÜZEL

    Doğan SOYDAN * "Sabah sabah bu uzun yazı okunur mu!" dedim sonra da bir solukta okudum. 1960’lı yılların Hakkari’sini, yöre insanının o yıllardaki sefil yaşamını anlatan "ANAYASO" şiirinin öyküsüydü bu... Yazar Ramazan Teknikel yazmış. Anayaso şiirini yıllar önce ben de okumuştum ama öyküsünü bilmiyordum. İşte güne böyle güzel bir yazıyı okuyarak başladım ve kendimi şansı saydım. “Gün olur günden güzel” demem bundandır.   Yazıyı okurken, 1975’te genç bir öğretmen olarak görev yaptığım Çukurca, Zap Suyu, Deniz Gezmişlerin 1969’da yaptığı Zap Suyu Gençlik Köprüsü bir bir gelip geçti gözümün önünden. O köprüde ben de yürümüş, fotoğraf çektirmiş, Zap Suyunun delice akışını izlemiştim, tütünü deli aşı yavan insanlarla aynı havayı solumuştum. Sonraki yıllarda oralara ilişkin gözlemlerimi anlatan iki de öykü yazdım, "Çukurca’nın Yolları” ve “Zap Suyu Deli Akar…”  Kitaplarımda yer alsa da bu iki öyküyü yeterince tanıtamadığıma üzülürüm. Günümü güzelleştiren "Anayaso Şiirinin Hikayesi"ni Yazar Ramazan Teknikel yazmış. Kendisini aradım, izin istedim ve teşekkür ettim. 14 Nisan 2022. Şimdi Yazar Ramazan Teknikel ’in bu güzel yazısını birlikte okuyalım *** Anayaso Şiirinin Hikayesi * Ramazan Teknikel “Gul, gurban olduğum Hökümet Baba! / Baa bir alfabe veremez miydin?” Şemsi Belli’nin, bir döneme damgasını vuran “Anayasso” şiirini, bu iki dizesini görünce bile hemen anımsarız değil mi? 70’li yılların ilk yarısında, bir kitapçısı dahi olmayan kasabalarda yaşayan ve o yıllarda ortaokul- lise öğrencisi olanlar daha iyi bilirler; o günlerde Anayasso şiirini ezberden okuyamamak büyük bir eksiklik sayılırdı. Ancak; Anayasso şiirinin yer aldığı kitap kimde vardı, işte onu bildiğimiz yoktu. Arkadaşlarla toplandığımızda, bazıları bu şiiri bilir ve ezberden okurdu. Oysa çoğumuz şiiri yazılı olarak bir türlü ele geçirememiştik. Dinlediklerimizle ise belleğimize sadece birkaç dizesini yazabilmiştik, daha ötesini bilemiyorduk. “Gara dağlar gar altında galanda / Ben gülmezem / Dil bilmezem / Şavata`dan Hakkâri`ye yol bilmezem / Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov.”   Şiiri ezbere okuyan şanslı kişilerin okuyuşlarına dikkat kesilerek, belki bu kadar bir bölümünü ezberleyebilmiştik ama daha ötesi yoktu. Ortada kitap yok, yazılı bir gereç yok, soracağımız kimse yok... Biz birçok öğrenci şiiri yazılı olarak nereden bulacağımızı araştırıp duruyorduk. Bilenlere sormaya da utanıyorduk, zira kesinlikle bilmemiz gerektiğini sanıp, bilemediğimizin bilinmesini de istemiyor, bunu bir onur meselesi sayıyorduk. Sınıfımızda ilçenin bir köyünden gelen Abuzer adında bir arkadaşımız vardı. Yoksul mu yoksuldu. Onun okuma isteğini kıramayan ailesi, eline bir kat çamaşır torbası verip, “hadi git oku,” diyerek kasabaya yollamıştı. Kasabanın dışında, neredeyse terk edilmiş bir mahallede, sadece bir odası sağlam kalmış, elektriği- suyu olmayan yıkık bir evin ayakta kalmış bir odasında oturuyordu. Oralardaki bir pınardan her gün bir kova su getirir, geceleri gaz lambasını yakar, ders çalışırdı. Bir kez odasını görmüştük: Yere serili bir yatak, küçük bir gazyağı tenekesi, duvarda asılı gaz lambası, su kovası, bir iki kap kacak; tüm eşyası bunlardı. Sabahları okula giderken yolunun üzerindeki fırından sıcak bir ekmek alır, öğlene ise bir dürümcüde ucuzundan bir dürüm yerdi. Akşama ise eve dönerken bakkaldan yarım francala alırmış, bakkal da yavan yemesin diye, francalanın arasına katık olarak birazcık acı kırmızı pul biber ekermiş. İşte bu gariban Abuzer, o sıra kafayı müthiş çalıştırdı ve birdenbire kasabanın dört masalı küçük lokantasında her öğlen kuru fasulye- pilav yemeye başladı. Abuzer, Anayasso şiirini nereden bulmuşsa bulmuş, bir deste beyaz kâğıtla, beş on karbon kâğıdı alıp, kâğıtların arasına karbon kâğıdını koyarak Anayasso şiirini çoğaltmış; belki yüz, belki iki yüz adet. Sonra bu şiirleri el altından hatırı sayılır bir fiyata satmıştı. Ben de aldığım için biliyorum, her kâğıdı birer tabak kuru fasulye- pilav fiyatına almıştık. Zaten herkes bu şiirin peşinde, kaçırılır mı? Birkaç gün içinde, okulda Anayasso’yu ezberden bilmeyen öğrenci kalmadı. Hemen herkesin dilinde Anayasso, bazen tümünü bazen aradaki kimi dizelerini okuyup duruyorduk: “Yerin, yurdun adresesin bilmirem / Angara`da: Anayasso! / Ellerinden öpiy Hasso / Yap bize de iltimaso / Bu işin mümkini yoh mi hooy baboov.”   Abuzer daha sonraları ortaokulun çevresinde de gezinerek oradaki öğrencilere de satmış. Hatta ileriki günlerde terzi, berber, kalaycı, tenekeci, demirci gibi bu şiirin peşinde olan kasaba esnafına da satmış. Böylece, hem herkes Anayasso şiirine sahip olarak ezberlemiş, hem de Abuzer her öğlen kasabanın o küçük lokantasında kuru fasulye- pilav yemişti. Edebiyatımızda sanırım hiçbir şiir, yazıldığı dönemde bu kadar yaygınlaşmamış, Anadolu insanı bir şiiri bu kadar benimsememiştir. Herkes işinin başındayken bile Anayasso şiirini okur olmuştu. Berberde, terzide, demircide hep bu şiir; kalaycı kap kalaylarken, tenekeci lehim yaparken, demirci demir döverken… O dönemleri yaşamayanlar için belki fazlaca bir abartı gelecektir ama o dönemde bizim kasaba için durum abartısız aynen böyleydi. Gençler, kasabanın caddesinde gezinirken aralarında ne yapar eder Anayasso şiirini okurlardı. Derslerden başarısız not almak değil, Anayasso’yu ezbere okuyamamak eksiklik sayılırdı. Başka kasabalarda öyle miydi bilemem ama bizim kasabada böyleydi.   Ne var ki böylesine sevilen, dilden dile dolaşan Anayasso’nun şairi pek bilinmezdi. Toplum Anayasso şiirini öylesine benimsemişti ki sanki bir şairin değil de toplumun kendi yarattığı bir şiir olarak bilirdi. Bu şiir belki de Güneydoğu insanının bir çaresizlik marşıydı. Bu şiirin Şemsi Belli’nin bir şiiri olduğu çok zaman sonra öğrenilmişti. Anayasso şiiri, Hakkâri'de Zap Suyu'nun çevresinde yaşayan ve sayrı çocuğunu doktora kavuşturabilmek için ölümü göze alıp, üstte gerili teldeki vargelle suyun öte yakasına geçmek zorunda olan insanların çaresizliğini anlatmaktaydı: “Çoçiğ ağliir, çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap suyu / Parasizo/ Çaresizo / Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo / Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov!”   Bu şiirden ilk defa 15 Mart 1968 tarihli Savaş Gazetesi'nin bir haberinde söz edilmiş. Haberde, Trabzon Devrim Ocağı'nın kuruluşunun 6. yılında  Attila Aşut  tarafından Anayaso  adlı bir şiirin okunduğu, şiirin çok beğenildiği, ancak şairinin bilinmediği yazılmıştı. Dönemin Milliyet Gazetesi köşe yazarı Hasan Pulur, 3 Nisan 1968’de şiiri haber yaparak şairini aramaya başlar. İstanbul Boğazı’na köprü yapılması tartışmalarının gündemde olduğu bir dönemde, Zap Suyunu tel üzerinde vargelle geçen insanların çilesini şiir yoluyla öğrenmek, toplumda büyük yankı uyandırır. Gazeteye Anayasso şiirinin şairinin Şemsi Belli olduğuna dair haberler ulaşır. Bir gazete muhabiri kendisini bulup sorunca, şairinin Şemsi Belli olduğu ve şiirini ilk defa Anayaso dergisinde yayımladığı, sonra Hasan Pulur'a gönderdiği ortaya çıkar. Şiirin böylesine ünlendiği sıralarda 1968’de Cem Yalçınkaya imzasıyla, Kültür Kitap evi tarafından, “Yankılarıyla Birlikte Günün Şiiri Anayaso ve Şairi Şemsi Belli” adlı 32 sayfadan oluşan bir kitapçık yayımlanır. Şiir artık sadece doğuda, güneydoğuda değil yurdun dört bir yöresinde bilinmektedir: “Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde / Ben fakiro / Ben hakiro / Dohdor ilaç, çarşı bazar tam - takiro / Gurban olam bu ne işdir hooy babooov!” Şemsi Belli bu şiiri yazarken yüzlerce üniversite öğrencisinin yollara düşüp, geçit vermeyen Zap Suyu’na köprü yapmaya gideceğini elbette düşünmemiştir. Zap suyundan gelen haberler, fotoğraflar, yöre köylülerinin hastalarını geçit vermeyen Zap Suyu’ndan karşıya geçirip doktora yetiştirememeleri, Zap Suyu üzerinde gerili bir tele asılı vargelle karşıya geçmeleri, bu arada suya düşerek sele kapılanlar, boğulup ölenler… “Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler / Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler / Hökümata arz eylesem azarlar / Ben ketimo / Ben hetimo / Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov.”   O sıralar İstanbul Boğaz Köprüsü’nün yapılması gündemdeyken Anayasso şiirinin dilden dile dolaştığı 1969’da Milliyet Gazetesi tarafından; “asma köprü İstanbul’dan önce Zap Suyu üzerine yapılmalıdır,” diye bir kampanya başlatılır. Kampanyanın alanı giderek genişler ve köprü yapma işini devrimci üniversite gençliği üstlenir. O dönemin yüzlerce devrimci üniversite öğrencisi, bin kilometreyi aşkın yolu giderek, yirmi iki gün süren, özverili, olağanüstü bir çalışmanın sonunda Zap Suyu’nun üzerine yedi metre yüksekliğinde, yirmi metre uzunluğunda bir köprü yaparlar. Devrimci Gençlik Köprüsü adı verilen bu köprü, yöre insanına tam otuz yıl hizmet verir. Yapımından otuz yıl sonra 1999 yılında bilinmeyen kişiler tarafından havaya uçurulan köprünün yerine yine aynı ruhla 2010 yılında yenisi yapılır. 2003 yılında Babıâli Kitaplığı Şiir Dizisi arasında çıkan 64 sayfalık, “Anayaso / Yansımalarıyla Birlikte Bir Şiir” adlı kitapta Anayasso şiiri için şöyle yazılır: “Şemsi Belli´nin ‘Anayaso’ şiiri, edebiyat dünyasında yarattığı depremin yanı sıra, metropollerde kendi içine dönük yaşayan kozmopolit burjuva yapının da yüzünü bir anlığına da olsa, Hakkâri´ye, Tunceli´ye, Siirt´e çevirmesine neden oldu. Bu şiirle birlikte ortaya çıkan; Hasso´ların Mamo´ların dramı, ulusal basında olduğu kadar, dış basında da yankı buldu ve tartışıldı. Bu kitabın yeniden yapılanmasının nedeni ise aradan geçen otuz küsur yılın, bu coğrafya gerçeklerinde yaşanan küçük değişikliklere rağmen, aslında o günlerde yaşanan sorunların öz olarak bugün dahi varlıklarını koruduklarını göstermeye yönelik küçük bir çabadır.”   O yıllardaki gençliğin, hatta tüm Anadolu insanının, yüreğine- belleğine işlenmiş olan Anayasso şiiri, yine o dönemde Moğollar Grubu eşliğinde Selda Bağcan tarafından yorumlanmış, yine birçok sanatçı tarafından da şiir olarak seslendirilmişti. Şemsi Belli, kendine özgü ezgileri türküleri olan, folklorik yönü oldukça güçlü Malatya’nın Arguvan ilçesindendi. Bir zamanlar kendi ilçem olan Besni de, Arguvan gibi Malatya’ya bağlıydı. Şemsi Belli bir bakıma ildeşim sayılırdı. Ancak Anayasso’nun şairinin kim olduğu önceleri pek bilinmediği için, kasabamızdaki Anayasso’ya olan ilgi ildeşlik bağından kaynaklanıyor olamazdı. Çünkü Anayasso bütün çaresizlerin şiiriydi, türküsüydü, marşıydı… Abuzer mi? Birkaç yıl önce yazın memlekete gittiğimde rastlaştık. Zaten bu yazıyı yazmama da onunla yıllar sonra rastlaşmam vesile oldu. Öğrencilik yıllarından sonra hiç görüşememiştik. Yıllardır ben de başka illerde yaşıyordum, o da. Yine de birbirimizi tanıdık, bir yerlerde oturup uzunca söyleştik, öğrencilik günlerimizden konuştuk, o yıllardaki arkadaşlarımızı, öğretmenlerimizi andık. Kaldığı o yıkık- dökük evden, mahalledeki pınardan, bir kış boyu kuru fasulye- pilav yediği o dört masalı küçük lokantadan, Anayasso şiirinden söz ettik… Öğrenciliğindeki o yokluk günlerinden dem vurdu, gözleri doldu. Doğuda beş bin kişilik büyük bir kuruluşta yöneticiymiş. Anayasso şiirinin yaygınlaşmasında, sevilmesinde kuşkusuz Abuzer’in de payı vardır, en azından bizim ilçede yaygınlaşmasında; belki de Zap Suyu’nun üzerine köprü kurulmasında bile. Tabi Anayasso’nun da Abuzerin üzerinde hakkı vardı, sayesinde bir kış boyu kuru fasulye- pilav yemişti, ödeşmişlerdi. Yazımızı; hakkında bu kadar olumlu söz söylenen, bir dönem gençliğinin belleklerine nakşedip büyük bir coşkuyla okuduğu, aradan geçen kırk yıl sonra bile hâlâ birçok dizesini anımsadığımız, hatta birçoğumuzun tamamını ezberden bildiği; acımasız Zap Suyu’nun üzerine köprü kurulmasına, gariban öğrenci Abuzer’in bir kış boyu kuru fasulye- pilav yemesine vesile olan Anayasso şiirinin son bölümüyle bitirelim. Ve de Şemsi Belli’nin anısına saygıyla diyelim. “Şavata`dan Angara`ya ses getmiir / Biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir / Malımız yoh / Yolumuz yoh / Angara`ya ses verecek dilimiz yoh / Ganadımız, golumuz yoh / Bu ne biçim memlekettir hooy babo”  * ANAYASO Şemsi Belli * Gul, gurban olduğum Hökümet Baba! Baa bir alfabe veremez miydin? Gara dağlar gar altında galanda Ben gülmezem Dil bilmezem Şavata'dan Hakkari'ye yol bilmezem Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov? Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde Ben fakiro, Ben hakiro Dohdor ilaç, çarşı bazar tam - takiro Gurban olam bu ne işdir hooy babooov! Çoçiğ ağliir, çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap suyu Parasizo, Çaresizo Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov! Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler Hökümata arz eylesem azarlar Ben ketimo Ben hetimo Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov? Şavata'tan Angara'ya ses getmiir Biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir Malımız yoh Yolumuz yoh Angara'ya ses verecek dilimiz yoh Ganadımız, golumuz yoh Bu ne biçim memlekettir hooy babooov? Yerin, yurdun adresesin bilmirem Angara'da: Anayasso! Ellerinden öpiy Hasso Yap bize de iltimaso Bu işin mümkini yoh mi hooy baboov? Şemsi Belli

  • TELEMACHUS; Ölümüyle Gladyatör Dövüşlerini Sonlandıran Aziz

    TELEMACHUS'un 1869-1870'te yapılan gravuru Aycan AYTORE * Antik Roma'da halkın büyük ilgi gösterdiği gladyatör dövüşleri bugünün futbol maçları gibi hem geniş kitleleri oyalamaya, aynı zamanda eğlendirmeye, savaşa ve kan dökmeye alıştıran hayli heyecanlı gösterilerdi. Bir ölüm kalım savaşı olan bu oyunlar bir zaman o henüz genel bir kabul görmemiş, yasaklı Hristiyanların arenalarda öldürülmesi için de kullanıldı. Türlü versiyonlarda düzenlenen , hatta bir dönem kadın savaşçıların da yer aldığı bu dövüşlerin her biri halkın çok büyük ilgisini çekiyordu. Kolezyum gibi elli bin kişiyi aynı anda alabilecek kapasitede büyük arenalar yapılıyordu. En yaygın oldukları dönemde arenada ortaya çıkıp gladyatörlerin arasına girip onları dövüşü bırakmaları için ikna etmeye çalışan silahsız bir Hristiyan din keşişin öldürülmesiyle son bulacağını kimse beklemiyordu. 650 yıllık bir gelenek böylece yok olmuştu. Gladyatör ; Eski Roma 'da genellikle savaş esirleri ve kölelerden oluşturulan, Romalı insanları eğlendirmek, Roma halkını askerliğe, dövüşlere ve olası savaşlara hazırlamak amacı ile halkın seyirciliği re fakatinde birbirleri veya vahşi hayvanlarla dövüşmek zorunda bırakılan insanlardı. Sinemada Gladyatör filmiyle Russell Crowe'den dünya çapında bir aktör, gerçek bir efsane olan Spartacus gibi kahramanlar da yaratan gladyatörlerin çoğu köle olsa da aralarında borçlu, mahkum, savaş esiri... gibi başka tip insanlar da bulunuyordu. MÖ 264'teki tarihi kanıtlara geçmiş ilk oyunlarda üç çift köle, öldüresiye dövüşmüştür. Dört yüzyıl sonra İmparator Trajan, 10.000 insan ve 11.000 hayvanın öldürüldüğü abartılı bir festival düzenlemiştir. Başlangıçta yıl içinde nisan, temmuz, eylül ve kasım aylarındaki dört hafta içinde gerçekleştirilen gladyatör oyunları, Büyük Sirk Circus Maximus ve Kolezyum 'un neredeyse sürekli olarak açık kaldığı bir boyuta ulaşmış tır. Roma'daki Kolezyum'un inşasına, İmparator Vespasian tarafından M.S. 72 yılında başlatılmış ve oğlu Titus tarafından M.S. 80 yılında tamamlanmıştır. Yapının inşası, Roma İmparatorluğu’nun mimari gücünü ve mühendislik bilgisini gözler önüne sermektedir. İnşaat sürecinde 32 kilometre uzaklıktaki ocaklardan getirilen traverten taşları kullanılarak yapının devasa boyutlarına rağmen sağlamlığı ve dayanıklılığı sağlanmıştır. Ayrıca, demir bağlayıcılar sayesinde taşlar birbirine bağlanmış ve bu sayede yapı, asırlar boyunca ayakta kalmıştır. Kolezyum’un mimarisi , zamanının ötesinde bir başarı olarak kabul edilir. Arenada yer alan hypogeum adı verilen yer altı katmanları, gladyatörler , vahşi hayvanlar ve sahne malzemelerinin taşınması ve saklanması için kullanılan bir labirent şeklinde inşa edilmiştir. Tuzak kapıları ve asansör sistemleri , arenada gösterilere sürpriz bir etki katmak amacıyla kullanılmıştır. Arenanın zemini ahşapla kaplanmış ve üzerine kanlı dövüşleri daha rahat temizlemek amacıyla kum serilmiştir. Yapının 80’den fazla girişi olması, Kolezyum’un ne kadar büyük bir insan kitlesini aynı anda ağırlayabileceğini göstermektedir. Aynı anda 50.000’den fazla izleyici , Roma toplumunun farklı kesimlerinden gelen kişilerin sosyal statülerine göre oturtulduğu tribünlerde yer alıyordu. Örneğin, senatörler ve üst düzey yöneticiler arenaya en yakın yerlerde otururken, işçi sınıfı ve alt tabakadan gelen insanlar en üstteki basamaklarda yer alıyordu. İnsan doğası bu; daha çok kan, daha çok ölüm ve vahşet görme isteği, gladyatör gösterilerinin, gerçek boyutlarında bir askeri çarpışmaya, su basmış arenalarda deniz savaşlarına, vahşi hayvan avına dönüşmesine yol açmıştır. Sonuçta doymayan halk daha çok müstehcenlik, vahşilik, kitlesel zalimlik eylemleri istemiştir. Özellikle Hristiyan tutsakların diri diri kızartıldığı, çarmıha gerildiği, aslanlara bindirildiği veya aslanların önüne atıldığı, timsahlarla dolu sularda yarı batmış sandallarla gezmeye zorlandığı canlandırılar ince ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Çoğu hayal gücünü zorlayan bir kurban ve işkence çeşitliliği içinde geçen örneklerdir. Kitaplarda okuyup filmlerde gördüğümüz, şimdi yıkıntılarını antik şehirlerde gezdiğimiz, bugünkü dev stadyumların öncülü Roma'daki Kolezyumdaki arenada yapılan gladyatör dövüşlerinin sonuncusu MS 1 Ocak 404'te gerçekleşmiştir. Hristiyan İmparator Honorius , Senatoyu lağvedip MS 404 yılında oyunlara son verinceye kadar devam etmiştir. Aziz Telemachus, Kilise tarihçisi Theodoret'e göre bir Roma amfitiyatrosundaki gladyatör savaşını durdurmaya çalışan ve kalabalık tarafından taşlanarak öldürülen bir keşişti. Ancak Hristiyan İmparator Honorius, keşişin şehit olmasından etkilendi ve onu gladyatör dövüşlerine tarihi bir yasak getirmeye teşvik etti. Frederick George Holweck, ölüm yılını 391 olarak veriyor. Roma'daki bilinen son gladyatör dövüşü, MS 1 Ocak 404'teydi. Arena'da Dövüşü Durdurmaya Çalışan Telemachus Telemachus'un Hikayesi Doğudan Roma'ya gelen bir sofu olarak tanımlanıyor. Hikâye, Suriye'deki Cyrrhus Piskoposu Theodoret'in yazılarında bulunur. Telemachus'un öldüğü yer genellikle Roma'daki Kolezyum olarak verilse de, Theodoret gerçekte nerede olduğunu belirtmez, sadece "stadyumda" olduğunu söyler. Hikâyenin daha sonra tekrar anlatılması, birçok ayrıntıda Theodoret'ten farklıydı. Foxe'nin Şehitler Kitabı, Telemachus'un ilk olarak bir gladyatör tarafından bıçaklanarak öldürüldüğünü, ancak ölümünün "halkın kalbini değiştirdiğini" iddia ediyor. Ronald Reagan'ın 1984'te anlattığı öykünün versiyonunda, tüm kalabalık sessizlik içinde ayrılır arenadan. Telemachus'un amfitiyatroda ayağa kalktığı ve meclise putlara tapmayı ve tanrılara kurban sunmayı bırakmasını söylediği alternatif bir hikâye türü de var. Bu açıklamayı duyduktan sonra, şehrin valisinin gladyatörlere Telemachus'u öldürme emrini verdiği söylenir ve derhal bunu yaparlar. Ancak Hristiyan İmparator Honorius, keşişin şehit olmasından etkilendi ve onu gladyatör dövüşlerine tarihi bir yasak getirmeye teşvik etti. Frederick George Holweck, ölüm yılını 391 olarak veriyor. Roma'daki bilinen son gladyatör dövüşü, MS 1 Ocak 404'teydi.

  • Toprak Ana ve Zihni Derin'e

    Mehmet ŞAMİLOF * Bazen bir cümle, doğduğunuz toprakların kokusuyla birleşir ve zihninizde demlenmek için yıllarca bekler. Benim hikayem, çocukluğumun geçtiği, köklerimin tutunduğu Of/Hayrat topraklarında, eski adıyla Alano Sahod, şimdiki adıyla Pazarönü mahallesinde başladı. ​2021’in pandemi sessizliğinde, bu dik yamaçlarda çayla yatıp çayla kalkarken kalbime iki mısra düşmüştü... ​"Doğa izin verdi çay ekimine, Minnettarız bizler Zihni Derin’e." ​O günlerde Pazarönü’nün sisli dağlarına bakarken mırıldandığım bu dizeler, Facebook’un "Anılar" kısmında her yıl karşıma çıksa da hep bir yanı eksik kalıyordu. Meğer o dizelerin, Alano Sahod’un bereketli yağmurlarıyla tam demini alması için bugünü beklemesi gerekiyormuş. ​Çay, bizim buralarda sadece bir geçim kapısı değil; gurbete giden babaları ocağına döndüren, köyleri yeniden canlandıran kutsal bir bağdır. İşte bu bağın mimarı Zihni Derin’e, doğup büyüdüğüm Pazarönü mahallesinin her bir taşından ve toprağından yükselen o minnet dolu ses. ​TOPRAĞA VE ZİHNİ DERİN’E ​Bulutlar indi de öptü toprağı, Bir sevda yeşerdi, açtı yaprağı. Sessizce dokundu vatan eliyle, Değişti bölgenin kader yazağı. ​Doğa izin verdi çay ekimine, Minnettarız bizler Zihni Derin’e. ​Dik yamaçlar bayram etti sesinle, Dağlara can geldi al nefesinle. Gurbete gideni bağladın köye, O kutsal emeğin, saf hevesinle. ​Doğa izin verdi çay ekimine, Minnettarız bizler Zihni Derin’e. ​Toprak derman buldu, filiz can buldu, Her demlik bin şükür, heyecan buldu. Rize’nin dağına, Trabzon taşına, Seninle bu vatan yeni şan buldu. ​Doğa izin verdi çay ekimine, Minnettarız bizler Zihni Derin’e. ​Mehmet Şamilof 25.12.2025 / Pazarönü (Alano Sahod)

  • Ahmet YESEVİ

    AHMET YESEVİ: (1093-1166) Minyatür. Oluşturan : Cihangir ASHUROV Ahmed Yesevî ya da Ata Yesevî ( 1093, Sayram - 1166, Türkistan [Yesi]), kendi gibi Türk asıllı olan Arslan Baba'nın talebesidir. "Pîr-i Türkistan" lakabıyla bilinen bir mutasavvıf ve şairdir. Hakkında Tarihte bilinen ilk büyük Türk mutasavvıfı ünvanını taşır. Tam adı: Ahmed bin İbrâhim bin İlyâs Yesevî idi. Yesevîlik adı verilen tasavvufî akımının mimârı olan "Hazret-i Türkistan" nâmıyla da meşhur "Hâce Ahmed Yesevî" bir İslâm âlimidir. Şahsiyeti Kuvvetli bir medrese tahsili görmüş olup din ilimleri yanında tasavvufu da öğrenmiştir. Babası, Alevîler'in atası olan On İki İmamlardan ilk İmam Ali el-Mûrtezâ'nın soyundan olan "Şeyh İbrâhim Velî", Alevi Hanedan'ın tasavvufi silsilesinde yer alan mürşidi Şeyhî Hâce Ebû Yakûb Yûsuf el-Hemedânî'dir. Ahmed Yesevî, Anadolu'ya hiç gelmemiş olmasına rağmen Anadolu'da da tanınan ve sevilen "Hoca Ahmed Yesevî", yaygın olan kanaate göre, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hacı Bektaş Velî (Seyyid Muhammed bin Seyyid İbrâhim Ata) gibi Anadolu ekolleriyle Anadolu'daki tasavvufi akımlar üzerinde büyük tesirler meydana getirmiştir. Diğer bazı âlimlerin yaptığı gibi kendini belli bir alana hapsetmeyip inandıklarını ve öğrendiklerini yerli halka ve göçebe köylülere onların kendi anlayabilecekleri bir lisan ve alıştıkları yöntemlerle anlatmaya çalışmıştır. Hayatı Karahanlılar'ın ilk olarak Ehli Beyt soyundan gelenlerle Türklerin soyunun erimesiyle Alevi Müslüman Türk devleti oldukları ve Alevi ocakları şeklinde hüküm sürdüğü çağlarda Orta Asya'nın (Türkistan) iktisadî, sosyal, siyasi ve medeni hayatında önemli bir yer tutan, Türkistan şehri yakınlarında Sayram kentinde doğan Ahmed Yesevî, (1093) Yesi'de Arslan Baba'ya intisab eder. Menkıbeye göre Arslan Baba'nın Yesi'ye gelerek Ahmed Yesevî ile buluşması ve İslâm Peygamberi Muhammed'in kendine teslim ettiği emanetleri vermesi, terbiyesi ile ilgilenerek onu irşat etmesi hep İslâm Peygamberi Muhammed'in mânevî bir işaretine dayanmaktaydı. Babası Hace İbrâhim Şeyh ve mânevi babası Arslan Baba'nın vefatlarını müteakib Buhara ve Semerkant'ta Melâmetiyye-Vefaîyye-Kalenderiyye şeyhi olduğu iddia edilen Hâce Yûsuf el-Hemedânî'nin yanında eğitimini tamamlar. Zaten, Yesevi'nin Fakrname adlı eserinde isimleri geçen Şakik-i Belhi, Ahmed-i Cami-i Namıki ve Kutb'ûd-Dîn Haydar gibi önemli şahsiyetlerin hepsinin Melâmetîyye-Kalenderiyye çevrelere mensup oldukları da kaynakların verdiği bilgiler arasında yer almaktadır. Hatta bu müridlerden Kutb'ûd-dîn Haydar, 12. yüzyıldan itibaren Kalenderîliğin en yaygın ve faal kolunu oluşturan Haydarîliğin kurucusudur. Sayram'da İmâm Muhammed Bakır bin Ali Zeyn el-Âb’ı-Dîn soyundan gelenlerin hepsine Hâce unvanı verildiği gibi onlara bağlanan kişiler de aynı isimle anılmaktaydı. İşte bu nedenledir ki Hâce Ahmed-i Yesevî, Kul Hâce Ahmed olarak anılır olur. İrşat postuna geçişi Hâce Yûsuf el-Hemedânî'nin vefatı üzerine irşat mevkiine önce Abdullah-ı Berkî daha sonra da Şeyh Hasan-ı Endâkî geçer. 1160 yılında Endâkî'nin ölümü üzerine de Ahmed-i Yesevî irşad postuna oturur. Bir süre sonra da vaktiyle mürşidi Hâce Yûsuf el-Hemedânî'nin vermiş olduğu talimat üzerine irşat makamını Abdulhâlık Gucdevanî'ye devrederek Türkistan'da İslâmiyeti yaymak maksadıyla Yesi'ye geri döner. En büyük eseri "Divan-ı Hikmet" Ahmed Yesevî, Divan-ı Hikmet adıyla yüzyıllar sonra derlenecek olan Hikmetleri aracılığıyla Türklere İslam'ı kolaylaştırarak benimsetmiştir. Bunun için İslam inancını, Türk gelenek, inanç ve yaşam tarzı ile uygun biçimde sentezleme yolunu seçmiştir. Ahmed Yesevî, Yesevîlik tarikatını kurucusu olarak kabul edilir. İslâm'ı yeni kabul etmiş Türk topluluklarına dinin irfan yönünü tanıtmıştır. Türk toplulukları üzerindeki tesirleri Türkistan Türkleri'nin İslam'ı kitleler halinde kabul etmeye başladığı 10. yüzyıl, Türk dünyası için tarihi bir dönüm noktası olmuştur. Ahmed Yesevî, bir yandan tasavvuf esaslarını, tarikat adap ve erkânını öğretmeye çalışırken bir yandan da İslâmiyet'i Türklere sevdirmeyi, Kur'an ve Ehl-i Beyt sevgisini yaymayı kendine görev edinmiştir. Bu eğitmenlik vasıflarından ötürü hikmetleri lirizmden uzak ve sanat endişesi taşımadan söylenmiş şiirler olarak kabul edilmektedir. Yesevî, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilmesine rağmen eserlerini anadili olan Türkçede vermiştir. Edebiyatçı Yahya Kemal Beyatlı'nın Ahmed Yesevî hakkındaki yorumu şöyledir. “ Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl O'nda bulacaksınız. „ İslam'ın kabulü ile Türk illeri kitleler halinde tercih yaparken bir yanda da tasavvuf kültürü oluşuyordu. Oluşum aşamasında batıdaki Türklerin de etkilenmemesi imkânsız değildi. Herbert Adams Gibbons'ın tezine göre, Yunus Emre ile Ahmet Yesevî'nin benzerlik gösteriyor olmasına karşın, yapılan araştırmalarda Yunus Emre'nin Ahmed Yesevî'nin devamı olduğu ifade edilmiştir. Türbesi Ahmet Yesevi tam tarih bilinmese de 1166'da Kazakistan'ın Türkistan kentinde vefat eder. Türbesi, Kazakistan'ın güneyindeki Türkistan kentinde 1389 ile 1405 yılları arasında Timur tarafından yapıldı. 2002 yılında UNESCO tarafından dünya tarihİ eseri olarak kabul gördü. Ahmed Yesevî'nin türbesi Türkiye Cumhuriyeti tarafından TİKA marifetiyle yeniden tamir edilmişti r. YESEVİ'nin TÜRBESİ:Otebig, CC BY-SA 3.0, https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=950005 Kazakistan'ın Türkistan kentindeki Hoca Ahmed Yesevi Türbesi. Eserleri Divan-ı Hikmet şiirleri, Türk tasavvuf edebiyatının çok önemli ve bilinen en eski örneklerini içeren kitaptır. Akaid, İslam'ın esaslarının yer aldığı temel eseridir. Fakr-Nâme öğrencileri tarafından yazılmış ve kendine mal edilmiştir. Emir Timur Kurgan tarafından Ahmed Yesevî'ye hediye edilen, müzesinde sergilenen tarihi kazan, Oluşturan Yuriy75 - Yükleyenin kendi çalışması, CC BY-SA 3.0, Ahmed Yesevî'nin vefatından sonra Anadolu'ya gelenler Ahmed Yesevî'nin müridleri ve takipçileri ölümünden önce ve ölümünün sonrasında, 12. yüzyılın ortalarından itibaren diğer bölgeler gibi Anadolu'ya da gelerek görüşlerini yaymaya devam ettiler. Zakiroğulları ve Beyderoğulları'nın, bunların en büyük temsilcileri oldukları bilinir. Türkmenistan'da hâlen 70 bin civarında bulunan Zakiroğulları'nın Türkiye'de de temsilcileri bulunmaktadır. Diğer önemli halifeleri arasında Baba Mansur Ata, Abdülmelik Ata, Süleyman Hakim Ata, Tac Hoca ve Zengi Ata sayılabilir. Yesevi, kendi Anadolu'ya gelmemişse de oğullarını ve öğrencilerini Anadolu'ya irşat hizmetleri vermek üzere görevlendirildiği bilinir. Kırıkkale Keskin Berek Dağı eteklerinde Ahmet Yesevi'nin oğlu olduğu belirtilen Haydar Sultan'ın çilehanesi ve ona atfedilen bir kuyu bulunmaktadır. Bu türbe ve kuyuyu, akıl hastaları ve çocuğu olmayanlar ziyaret ederler. Evliyâ Çelebi'ye göre bazı meşhur muhtemel Yesevîyye târikatı mensupları ve dervişleri Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde tespit ettiği Yesevî-Bektâşî dervişlerinden bazıları şöyledir: Rumeli'de Sarı Saltuk, Deliorman'da Demirci Baba, Niyazabad'da Avşar Baba, Merzifon'da Pir Mehmet Dede, Bulgaristan Varna-Batova'da Akyazılı, Bursa'da Geyikli Baba, Abdal Musa, İstanbul Unkapanı'nda Horos Dede, Yozgat'ta Emir Çin Osman, Tokat'ta Gaj-Gaj Dede, Zile'de Şeyh Nusret, Nevşehir'de Hacı Bektaş-ı Veli, Amasya'da Baba İlyas. İslâm şeriatına ve peygamberin sünnetine titizlikle bağlı olduğu bilinen Ahmed-i Yesevî'nin şeriat ile tarikâtı kolaylıkla bağdaştırabilme yeteneği, Yesevîlik tarikâtının Türk toplulukları arasında hızla yayılıp yerleşmesinin ve daha sonra ortaya çıkan Vefa’îyye, Bâbâ’îyye, Haydâr’îyye ve Bektâşî Tarikâtı gibi kökende Alevî unsurlardan oluşan tarikât ve topluluklar üzerine şiddetli tesirlerinin olduğu kabul edilecek olursa, yukarıda zikredilen şahsiyetlerin doğrudan Yesevîlik mensupları olduklarını söylemek pek mümkün gözükmemektedir. Ancak, bu dervişlerin dolaylı olarak Hâce Ahmed-i Yesevî'den etkilenmiş oldukları da yadsınamaz.

  • Mustafa NECATİ: Cumhuriyetin Hizmeti Unutulmaz Eğitim Bakanı

    Mustafa Necati * (d. 1894, İzmir - ö. 1 Ocak 1929, Ankara), Türk siyasetçi, avukat, öğretmen. Atatürk'ün yakın düşünce ve mesai arkadaşlarından, Kuvâ-yi Milliye hareketinde yer almış, TBMM'nin ilk üç döneminde milletvekilliği, Mübadele esnasında Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, 1924 Anayasası'nın yürürlüğe konulduğu sırada Adalet Bakanlığı, Tevhidi Tedrisat sürecinde ve Harf Devrimi esnasında Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı yapmış siyasetçidir. Özellikle Millî Eğitim Bakanlığı döneminde (20 Aralık 1925 - 1 Ocak 1929) yaptığı hizmetleri ile hatırlanır. Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi'ne adı verilmiştir. Altay Spor Kulübü’nün kurucularındandır. Yaşamı Ailesi ve öğrenimi 1894 yılında İzmir’de dünyaya geldi. Baba soyundan dedeleri, Horasan'dan Darende'ye göç etmişlerdir. Babası Darendeli Halit Bey, işi gereği İzmir'e gitmiştir. Mustafa Necati'nin annesi olacak olan Elbistanlı Mustafa Efendi’nin kızı Naciye Hanım ile burada tanışmıştır. İlk ve orta öğrenimini İzmir’de tamamladı. İzmir İdadisi’ni bitirdikten sonra yükseköğrenim için İstanbul’a gitti. İstanbul Hukuk Mektebi’nden 1914 yılında mezun oldu ve İzmir’e döndü. I. Dünya Savaşı yılları ve İzmir’in İşgali Mustafa Necati Bey, I. Dünya Savaşı yıllarında İzmir’de avukatlık, eğitimcilik, gazetecilik yaptı. 1915 yılında arkadaşı Hüseyin Vasıf Bey ile Özel Şark İdadisi adlı bir okul kurdu; bu okulda müdürlük ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Kısa bir süre Aydın-Kasaba Demiryolları’nda hukuk müşavirliği yapmış olan Mustafa Necati Bey, savaştan sonra itilaf devletlerince işlerine son verilen demiryolu işçilerinin haklarını savunmak, savaştan dönen işsiz yedek-subayların sıkıntılarını gidermek için çalışmalar yaptı. İzmir Türk Ocağı’nın aktif bir üyesi oldu ve spor kolu çalışmalarını yürüttü. Altay Spor Kulübü’nün kurucuları arasında yer aldı. Yaklaşmakta olan işgal tehlikesine karşı demiryolu işçileri, işsiz yedek-subaylar ve sporcu gençlerle olan ilişkisini kullanarak önlemler almaya, direniş örgütlemeye çalıştı. İzmir’in işgali üzerine İstanbul’a kaçarak amcasının kızı ve nişanlısı Halide Nusret Hanım’ın evine sığındı. Balıkesir günleri İzmir’in işgali üzerine İstanbul’a giden Mustafa Necati Bey, İçişleri Bakanlığı’nda görev aldı ve Balıkesir’e atandı. Şehre vardıktan sonra görevinden istifa etti ve Balıkesir’de kaldığı 7 ay boyunca millî mücadele hareketine hizmet için çok yoğun çalıştı. Kuvâ-yi Milliye kumandanı olarak Yunanlar ve Ahmet Anzavur kuvvetlerine karşı yürütülen mücadelede yararlılıklar gösterdi. Hüseyin Vasıf ve Mehmet Esat kardeşlerle ile birlikte "İzmir’e Doğru" adlı bir gazete çıkardı. Millî hareketin yayın organı olan ve 74 sayı çıkan bu gazetede millî duyguları geliştirici yayınlar yaptı. Balıkesir’de kaldığı sürede bir gençlik ve spor kulübü olan Balıkesir İdman Yurdu’nu kurdu. Bu dönemde herhangi bir dava alıp takip etme fırsatı olmasa da bir avukatlık bürosu açtı. Şehirde faaliyet gösteren 11 avukattan birisi olarak 1920’nin Ocak ayında kurulan baronun yönetim kurulunda yer aldı. 29 Nisan 1920 günü Saruhan milletvekili olarak TBMM’ne katılmak üzere şehirden ayrıldı. TBMM 1. Dönem Milletvekili ve İstiklal Mahkemeleri TBMM 1. Dönem Saruhan milletvekilliği sırasında önce Sivas İstiklal Mahkemesi üyesi olarak görevlendirildi (11 Eylül 1920 - 17 Şubat 1921); daha sonra Kastamonu İstiklal Mahkemesi Başkanlığı (18 Ağustos 1921 - 1 Ağustos 1922) ve ardından Amasya İstiklal Mahkemesi Başkanlığı (17 Ağustos 1922- ) yaptı. Bu görevleri nedeniyle çoğunlukla Ankara dışında bulundu. Kastamonu’da görevli olduğu bir yıl içinde Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu) ve Kastamonu İlim Cemiyeti’nin kurulmasına öncülük etti. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay), Gençler Mahfeli (Derneği) ve Muallimler Derneği’nin çalışmalarına destek verdi. Tüm bu çalışmalarından ötürü belediye tarafından fahri hemşehrilik unvanı verildi. Mübadele, İmar ve İskân Vekilliği Mustafa Necati Bey, TBMM 2. Dönem’de İzmir milletvekili olarak yer aldı. Altı arkadaşı ile kurduğu komisyon, hükûmete "mübadele, imar ve iskân” işlerinden sorumlu bir bakanlık kurulması önerisini getirdi. Bu öneri üzerine kurulan Mübadele, İmâr ve İskân Vekâleti'ne vekil olarak seçilen ilk bakan Mustafa Necati Bey oldu, beş ay boyunca bu görevi yürüttü. Bakanlık teşkilatının kuruluşu; savaşta yakıp yıkılan ülkenin imarı ve gelen göçmenlerin yerleştirilmesi ile ilgili hizmetler verdi. Özellikle Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi esnasında mübadillerin Türkiye'ye taşınması gibi büyük bir organizasyonun denizyoluyla yapılmasını sağlamıştır. Ancak açılan ihaleyi İtalyanların kazanması genç Türkiye'nin bağımsızlık siyasetine uygun düşmüyordu. Mustafa Necati Bey'in bu ihalenin iptal edilmesi ve nakliyenin Türk gemileriyle yapılması hususunda önemli rolü olmuştur. Adliye Vekilliği Mustafa Necati Bey, 6 Mart 1924'te kurulan 2. Hükûmet'te adliye bakanı olarak yer aldı. Bakanlığı döneminde şer'î mahkemeler kaldırılmıştır. Muallimler Birliği Genel Başkanlığı 24 Ağustos 1924 tarihinde "Türk Muallimler Birliği” (Türk Öğretmenler Örgütü) genel başkanı olarak seçildi. Millî Eğitim Bakanı olarak atandığında genel birlik başkanı idi. Millî Eğitim Bakanlığı Mustafa Necati Bey, 4. ve 5. Hükûmet'te Maarif Vekili (Millî Eğitim Bakanı) olarak görev yaptı. Bakanlığı sırasında gerçekleştirdikleri işlerin bazıları şunlardır: *Maarif Teşkilatı'na dair kanunu çıkardı, eğitim işlerini valilerin kontrolünden çıkararak bakanlığın kontrolüne aldı. Kanun'da yer alan “Maarif hizmetinde asıl olan öğretmenliktir” hükmü ile öğretmenlik mesleğini itibarlı hâle getirdi; öğretmenlerin özlük haklarına ilişkin düzenlemeler yaptı. *10 bölge merkezinde birer öğretmen okulu inşaatı başlattı. Bunlardan ilki, bugünkü Gazi Eğitim Fakültesi Binası'nda hizmete giren Gazi Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü, ikincisi İzmir Erkek Öğretmen Okulu, üçüncüsü bugün Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi olarak binasında hizmet veren Balıkesir Necatibey Muallim Mektebi'dir. *Uzman öğretmen yetiştirmek üzere Avrupa'ya öğrenci gönderilmesini sağladı. *Yeni bir ilkokul programı hazırlandı ve “toplu öğretim” Avrupa ile aynı anda Türkiye'de uygulanmaya başlandı. *Ortaöğretim parasızlaştırıldı; okul kitapları bakanlıkça bastırıldı. *Yabancı okullar denetim altına alındı. *Köylere öğretmen yetiştirmek için Köy öğretmen okulları modeli planlandı. Denizli ve Kayseri'de köy muallim mektebi açıldı. *Harf İnkılabı gerçekleştirildi. Yeni harfleri öğretmek için Millet Mektepleri kuruldu, okuma-yazma seferberliği başlatıldı. Ölümü Resmî kayıtlarda Mustafa Necati Bey'in Millet Mektepleri'nin açıldığı 1 Ocak 1929 tarihinde apandisit patlaması sonucu Ankara Numune Hastahanesi'nde öldüğü belirtilmiştir. Ölümü üzerine arkadaşı Cumhurbaşkanı Atatürk'ün çok etkilenip ağladığı, ilk olarak Falih Rıfkı Atay’ın 1968’de yayınladığı Çankaya kitabında anlatılır. Cenazesi 2 Ocak 1929’da resmî törenle Ankara’da Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedildi ve Millî Eğitim Bakanlığına bir müddet Başvekil İsmet İnönü vekâlet etti. Evi ile ilgili güncel haber Ankara’daki tarihe tanıklık etmiş evinin kuru fasulyeci Hüsrev Lokantası’na devredilmesiyle ismi 2006 yılında yeniden gündeme gelmiş; tepkiler üzerine evi 2008 yılında “parlamenterler evi” hâline gelmiştir.

  • Gündönümü

    Fotoğraf: Yusuf Erbay Yusuf ERBAY * Düşleri silen gece Perdeler önümü Ezberlediğim ufka Dökülür şarap / Gündönümü…   (Benzi solar vaktin Eriyip kaybolur Sıradaki damla)   -Eli kanlı hayat Suya verir günümü…

  • Kaybolan Yıllar

    Bu akşam koca bir yılı daha devirip yeni bir yıla hoş geldin diyeceğiz, çünkü gelene güler yüz göstermek, hoş geldin demek adettendir. Ama sizi bilmem de bende ne gülecek ne de hoş geldin diyecek hal var. Ömür ağacımızdan bir yaprak daha uçup gidiyor. Dallarımız kupkuru kaldı; öyle fırtınalı, çalkantılı yıllar geçiriyoruz ki bahar geldiğinde yeniden çiçeklenip yapraklanır mıyız bilemiyorum. 2025 yılını da daha önceki yıllar gibi ne umutlarla ne hayallerle karşılamıştık, ama bütün yıl boyu sokaklarda, evlerde katledilen kadınların, orda, burda, şurda tecavüze uğrayıp öldürülen çocukların, ekmek parası için mücadele ederken can veren işçilerin, ruhsatsız silahlarla sokakları kan gölüne çeviren magandaların ve özellikle pahalılık nedeniyle iyice yoksullaşan vatandaşların haberleri kesti sesimizi, yaktı yüreğimizi... Her gün sil baştan değişen ve içi boşaltılan eğitim sistemi, liyakatsiz muhterisler, öğrencisini taciz eden öğretmenler, öğretmenini döven öğrenciler, her sabah vıcık vıcık yağcılık kokan haberlerle çıkan gazeteler, yalan dolan fesatlık ve kıskançlıkla dönen sanal alemler, sosyal medyalar... Ve her gün "Eyyyy.... "diye başlayan nidalarıyla tüm dünyaya parmak sallayan ve "en büyük biziz" derken yapayalnız, küçücük kalmamıza neden olanlar doldurdu günlerimizi... Bir kendime bakıyorum bir de geçen günlere, aylara, yıllara... Yaşanan her olumsuzluk neşemizi çalmış, sesimizi kesmiş, içimizi karartmış... Bu herkeste  mi böyle yoksa ben mi abartıp bu kadar çok etkileniyorum bilemedim. Hayat yine de bir şekilde devam ediyor ve Polyannacılık oynamaktan başka elimizden bir şey gelmiyor. Oysa bizler zor günlerin çocuklarıydık; yoklukların, yoksunlukların, darbelerin, kardeş kavgalarının içinde büyümüş ama gelecek güzel günler için umudumuzu hiç yitirmemiştik. Çünkü bugünle kıyasladığımızda, o günlerde- tüm zorluklarına karşın- gerçek vatan severler, gerçek inananlar, gerçek eğitimciler, en önemlisi de çok donanımlı öğretmenlerimiz vardı. Bizleri ayrıştırmaya değil birleştirmeye çalışırlardı, topluma kin ve nefret tohumları ekmezlerdi. Çalışanların mutlaka başarılı olacağını, alın teriyle kazanılanın makbul olduğunu anlatırlardı bize... Doğayı severdik; kuşları, kedileri, köpekleri severdik. 2-3 katlı evlerimizin bahçelerindeki ağaçlar arkadaşımızdı. Zeytin ağaçlarının, dut ağaçlarının altında masallar anlatırdık birbirimize. Saray yavrusu evlerimiz, bulutların önünü kapayan, havamızı kesen gökdelenlerimiz, sahte dünyalar sunan AVM'lerimiz, akıllı telefonlarımız, tabletlerimiz yoktu. Ama gelecek güzel günlere inancımız vardı. Artık herkese kuşkuyla bakar olduk, her köşe başını tutan polislerin arasından geçerken bile güvende olmadığımızı biliyoruz. Mutlu azınlığımız rengarenk, gösterişli ve sahte dünyalarında yaşarken çöpten ya da marketlerin önüne konmuş bozuk sebze, meyvelerden karnını doyurmak için bir şeyler almaya çalışanları gördükçe 2026 gelse ne olur gelmese ne olur diye düşünmeden edemiyorum. Ama dedim ya adettendir, siz yine de bana bakmayın, umudunuzu yitirmeyin, umutla bakın gelecek yıla, her şeye rağmen YENİ YILIMIZ KUTLU OLSUN

  • Tatar Çölü: Varoluşun En Uzun Bekleyişi

    Merve Senem TOLGA * Tatar Çölü, Dino Buzzati'nin 1940 yılında yayımlanan önemli bir romanıdır. Romanın ana karakteri genç teğmen Giovanni Drogo, Tatar Çölü'ndeki Bastiani Kalesi'ne atanır. Kalesi, çölün kıyısında yer alır ve Drogo'nun beklenmedik olaylarla dolu bir deneyim yaşamasına neden olacak değişimlerin simgesidir. Roman, insanın beklentilerine kavuşamaması, umutsuzluk ve yalnızlık gibi temaları ele alır. Tatar Çölü, modernist edebiyatın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanı, hayatı boyunca anlam arayışıyla nefes almış her insanın içine dokunan bir sessizlik taşır. Benim için bu kitap, yalnızca bir roman değil; bir ruhun yavaşça çözülüşünü izlemek gibiydi. O kadar sade, o kadar sessiz bir metin ki, okurken kendimi Drogo’nun sessizliğine karışmış hissettim. Her sayfa, insanın içindeki o görünmez bekleyişin yankısıydı. Genç Teğmen Giovanni Drogo’nun Bastiani Kalesi’ne tayini, görünürde bir yükseliştir ama aslında bir teslimiyettir. O kale, dışarıdan bakıldığında bir görev yeri, içeriden bakıldığında insanın kendi zihninin taş duvarları gibidir. Drogo, oraya bir idealin peşinde gider; büyük bir savaş, bir kahramanlık, bir anlam bekler. Ama Buzzati, anlamı erteleyerek anlatır. Ne Tatarlar gelir, ne de hayat gerçekten başlar. Zaman, orada bir düşmana değil, insana karşı işler. Drogo’nun “Belki yarın bir şey olur” diye kendi kendine söylediği cümle, romanın bütün varoluşsal tembelliğini ve umudun tuzağını özetler. Okudukça anladım ki Tatar Çölü bir “olay” romanı değil, bir “varoluş” romanıdır. Her sabah aynı nöbet, aynı manzara, aynı sessizlik… ama o tekrarların içinde insanın çözülüşü gizlidir. Drogo’nun umutla beklediği savaş, aslında onun içindeki boşluğu örten bir bahanedir. Kale, bir anlam arayışının mezarlığına dönüşür. Yıllar geçer; Drogo’nun gençliği, hayalleri, aşk ihtimali bile Bastiani’nin duvarlarında solup gider. Bir sahnede, pencereden dışarı bakarken “Çöl her zamanki gibiydi, hareketsiz, sessiz ve boş” der Buzzati. Bu tek cümle, hem romanın hem de insanın iç dünyasının tablosudur. Bastiani Kalesi bana kendi rutinlerimi düşündürdü. Alışkanlıkların güvenine sığınıp özgürlüğü unutmayı, hep “bir gün” diyerek bugünü ertelemeyi… Buzzati, insana bunu tokat gibi hatırlatıyor: Zaman geçiyor. Ama insan o geçişi duymayacak kadar sessizleştiğinde, artık bekleyen bile kendisi değildir. Drogo bir noktadan sonra gitme fırsatını da reddeder. Askerî izin çıkar ama dönmez. Çünkü kale artık onun kimliğidir. “İnsan bir yere alıştı mı, zincirlerini bile özler olur.” der gibi bir ruh vardır her satırda. Romanın dili yalın ama çok derin. Buzzati kelimeleri birer taş gibi dizer; az konuşur ama her cümlesi yankı bırakır. Beni en çok etkileyen şey, hiçbir şeyin “dramatik” olmaması. Çünkü hayat da çoğu zaman öyle: Büyük patlamalarla değil, küçük sessizliklerle değişiyor. Drogo’nun ölümü bile bir sönüş gibi , fark edilmeden, sessizce, neredeyse zarif bir şekilde. Romanın sonunda, yıllar sonra kaleden uzak, yalnız bir handa ölüm döşeğinde olan Drogo, artık bekleyecek hiçbir şey kalmadığında içten bir huzurla şunu hisseder: “Artık savaş zamanı geldi, ama onun için çok geç.” Varoluşçuluk bu romanda felsefe değil, dokudur. Camus’nün Yabancısındaki kayıtsızlık, Kafka’nın Şatosundaki erişilemeyen amaç burada insanın tenine temas eder. Drogo, ne tamamen kahramandır ne de kurban; o sadece insanın kendisidir , umutla bekleyen, anlam bulamayınca yine de beklemeye devam eden bir bilinç. Buzzati’nin dünyasında insanın tek düşmanı kendisidir: Zamanı harcayan kendi sabrı, anlamı unutturan kendi umudu. Romanın sonuna geldiğimde Buzzati bana şunu fısıldadı: Bazen hiçbir şey olmaması, zaten her şeyin çoktan olmuş olduğudur. Ve beklemek, yaşamın en yavaş biçimidir. Tatar Çölü benim için bir içsel deneyim oldu. Her satırında zamanın ne kadar sessiz bir şekilde geçtiğini, anlam arayışının bazen bir tutsaklığa dönüştüğünü hissettim. Buzzati bana şunu öğretti: insan bazen umutla değil, alışkanlıkla yaşar. Ve o alışkanlık, farkına varmadan hayatı elinden alır. Belki de hepimizin içinde bir Bastiani Kalesi var. Kimi oradan kaçmaya çalışıyor, kimi duvarlarını yeniden boyuyor. Ama hepimiz, bir yerlerde kendi Tatar Çölümüzü izliyoruz bir mucize beklerken, çoktan geçmiş bir hayatın tozuna karışarak.

  • Eflatun Cem Güney

    Eflatun Cem Güney (1896, Hekimhan, Malatya - 2 Ocak 1981), Türk öykü ve masal yazarı ve derleyicisi. * Hayatı Eflatun Cem Güney, geleneksel Türk halk hikâyelerini ve masallarını derledi. Kendisi de masallar yazdı. "Masalcı Baba" olarak tanındı. Sivas Sultanisini bitirdikten sonra, Konya Öksüzler Yurdu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin oldu. Anadolu'nun birçok yöresinde öğretmenlik yaptı. Kuvâ-yi Milliye'nin yayın organı Öğüd gazetesinde görev yaparken, bir taraftan da İrşat dergisini çıkardı. 1930-1933 yılları arasında Afyon Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Anadolu'nun çeşitli yörelerinde, yerel sanat dergilerinin çıkması için çalışmalar yaptı. Danimarka'da bulunan Andersen Kurumu; 1956 yılında Açıl Sofram Açıl adlı eseriyle yazara, Dünya Çocuk Edebiyatı Onur Belgesi verdi. Dede Korkut Masalları adlı kitabıyla bu ödülü 1960 yılında tekrar kazandı. Türk Çocuk Edebiyatının, önde gelen yazarlarından olan Eflatun Cem Güney, birçok masalın günümüz Türkçesiyle yeniden ortaya çıkarılması için, büyük çaba göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'nca, İstanbul Millî Eğitim Müdür Yardımcılığı'na atanan Güney, İstanbul Radyosu'nda Bir Varmış Bir Yokmuş adlı programda anlattığı masallarla da bilinmektedir. Eserleri Masal Kitapları Nar Tanesi (1945) Akıl Kutusu (1947) En Güzel Türk Masalları (1948) Altın Heybe Kül Kedisi Felek Sillesi (1948) Açıl Sofram Açıl ve Congoloz Baba (1949) Kara Yılan ve Kara Gülmez (1949) Bir Varmış Bir Yokmuş (1956) Evvel Zaman İçinde (1957) Gökten Üç Elma Düştü (1960) Az Gittim Uz Gittim (1961) Gülen Ayva Ağlayan Nar (1969) Al Elma Yeşil Elma (1969) Sabır Taşı (1969) Hasırcı Baba - Keloğlan (1969) Aygın Baygın Ses ve Nurtopu (1970) Yedi Köyün Yüz Karası (1970) Altın Gergef (1971) Güldükçe Güller Açan Kız (1971) Tellerinde Bülbüller Şakıyan Saz Halk Edebiyatı Çalışmaları Dertli Kaval (1945) Dede Korkut Masalları (1958) Âşık Garip (1958) Kerem İle Aslı (1959) Tahir İle Zühre (1959) Şah İsmail (1957) Erzurumlu Emrah (1955) Halk Şiiri Antolojisi (1947) Âşık Ruhsati (1953) Meslekî (1953) Kâmilî (1958) Halk Türküleri (2 cilt, 1953-1956) Nasreddin Hoca Fıkraları (1956) Folklor ve Eğitim (1966) Folklor ve Halk Edebiyatı (1917) Matem Sesleri (1920, şiirler) Dumlupınar’a Doğru Kara Yazı Atatürk - Hayatı ve Eserleri (1963

  • RASPUTİN; Bir Roman Kahramanından Daha Çarpıcı Bir Kişilik

    Rasputin ve Çarlık çiftinin karikatürü, 1916 Grigori Rasputin, ( 21 Ocak 1869 – 30 Aralık 1916) son Rus İmparatoru II. Nikolay'ın ailesiyle samimiyet kurarak geç dönem Rus İmparatorluğu'nda hatırı sayılır nüfuz kazanan ve kendini kutsal bir adam olarak gören bir Rus mistikti. Rasputin, Tobolsk Guberniyası'nın (şimdi Tümen Oblastı'nın Yarkovski ilçesi) Pokrovskoye köyünde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1897'de bir manastıra gitmesinin ardından dindarlaştı. Rus Ortodoks Kilisesi bünyesinde resmî bir makama sahip olmasa da Rasputin, bir keşiş veya bir "strannik" (gezgin veya seyyah) olarak nitelendirildi. 1903'te yahut 1904-1905 kışında Sankt-Peterburg'a yolculuk etti ve burada bazı kilise ve topluluk önderlerini etkiledi. Zamanla bir topluluk figürü hâline gelen Rasputin, Kasım 1905'te Çar Nikolay ve Çariçe Aleksandra ile tanıştı. 1906 yılının sonlarına doğru Rasputin, Çarlık çiftinin tek oğlu olan hemofili hastası Aleksey için bir şifacı işlevi görmeye başladı. Rasputin sarayda bölücü bir figürdü: bazı kimseler tarafından bir mistik, vizyoner ve hatta peygamber olarak görülürken; bazıları tarafından da bir din şarlatanı olarak görülüyordu. Nikolay'ın 1915'te I. Dünya Savaşı sırasında savaşan Rus ordularına komuta etmek için başkentten ayrılmasıyla birlikte devlet yönetiminde Rasputin ile Aleksandra'nın nüfuzu arttı ve böylece Rasputin gücünün doruğuna ulaştı. Savaş sırasında Rusların uğradığı yenilgilerin sayısı arttıkça Rasputin ve Aleksandra'nın itibarı zamanla zedelenmeye başladı. 30 Aralık [E.U. 17 Aralık] 1916 sabaha karşı Rasputin, kendisinin Çar ve Çariçe üzerindeki nüfuzundan hoşnut olmayan bir grup muhafazakâr soylu tarafından suikastla öldürüldü. Tarihçiler; Rasputin'in ölümünden 3 ay sonra Romanov Hanedanı'nın tahttan indirilmesine katkı sağlayan faktörlerden birinin, Rasputin'in skandallarla dolu kötü şöhretinin Çarlık yönetiminin itibarını düşürmesi olduğunu sıkça belirtmektedirler. Rasputin'in yaşamı ve etkisiyle ilgili anlatı ve kaynakların birçoğu, duyum ve söylentilere dayanmaktadır. Erken yaşam Rasputin, Rus İmparatorluğu'nun Tobolsk Guberniyası'nda bulunan (şu anda Tümen Oblastı) Tura Nehri kıyısındaki küçük Pokrovskoye köyünde çiftçi bir aileye doğdu. Resmî kayıtlara göre 21 Ocak 1869'ta doğup ertesi günü vaftiz edilen Rasputin, adını yortu günü 10 Ocak olan Nissalı Gregor'dan aldı. Rasputin'in ebeveynlerine dair birkaç kayıt mevcuttur. Babası Yefim, 1842'de Pokrovskoye'de doğup 1863'te Rasputin'in annesi Anna Parşukova ile evlenen köylü bir çiftçi ve kilise büyüğüydü. Yefim, Tobolsk ile Tümen arasında insan ve yük taşımacılığı yapan bir devlet taşımacısı olarak da çalıştı. Yefim ve eşinin yedi çocuğu daha oldu ancak hepsi bebekken ya da küçük birer çocukken öldü. Tarihçi Joseph T. Fuhrmann'a göre Feodosiya isimli yedinci bir kardeş daha vardı ve Rasputin onun çocuklarına vaftiz babalığı yapacak kadar onunla yakındı. Fakat yine Fuhrmann'a göre "eldeki kayıtlara bakarak bu konuda daha fazla bir şey söylemek mümkün değildir". Tarihçi Douglas Smith'e göre Rasputin'in gençliği ve erken yetişkinliği, "hakkında pek fazla bilgimiz olmayan kara bir delik"tir; ancak yine de bilgi ve güvenilir kaynak eksikliğine rağmen diğer insanlar Rasputin'in güç kazanmasının ardından onun ailesi ve gençliği hakkında hikâyeler uydurmaya devam etmişlerdir. Bununla birlikte tarihçiler, Rasputin'in ailesi ve çoğu diğer Sibiryalı köylü gibi resmî bir eğitim görmediği ve erken yetişkinliğine kadar dahi okuma yazma bilmediği konusunda hemfikirdirler.[4][7] Yerel arşiv kayıtları; Rasputin'in muhtemelen içkicilik, küçük hırsızlıklar ve yerel makamlara saygısızlık gibi birtakım suçlara karışan kural tanımaz bir genç olduğundan bahsetmektedir. Ancak asla kendisine sonradan atfedilen at hırsızlığı, dine küfür ve yalancı şahitlik gibi büyük suçlara karıştığına dair kanıt sunmamaktadır.[8] 1886'da Rasputin, Tümen'in 250 km kuzeydoğusunda yer alan Abalak kasabasına seyahat etti ve burada Praskovya Dubrovina isimli bir kadınla tanıştı. Birkaç aylık flörtün ardından ikili Şubat 1887'de evlendi. Praskovya, Rasputin'in ileriki seyahatleri ve başkentte güç kazandığı süre boyunca hep Pokrovskoye'de kaldı ve hayatı boyunca eşine sadık kaldı. Çiftin yedi çocuğu oldu ancak sadece üçü yetişkinliğe erişebildi: Dmitri (d. 1895), Maria (d. 1898) ve Varvara (d. 1900). Dindarlaşma Rasputin, 1897'de dine ilgi duymaya başladı ve kutsal yolculuklar yapmak amacıyla Pokrovskoye'den ayrıldı. Bunu yapmaktaki sebepleri belirsizdi. Bazı kaynaklara göre Rasputin, karıştığı bir at hırsızlığının cezasından kaçmak üzere köyden ayrılmıştı. Diğer bir kaynak Rasputin'in Meryem Ana veya Aziz Verkhoturyeli Simeon'ı içeren bir görü gördüğü için seyahate çıktığını savunurken, başka kaynaklar da Melity Zaborovski isimli genç bir teoloji öğrencisinin etkisi üzerine yolculuğa çıktığını belirtmektedir. Sebepler her ne olursa olsun; Rasputin eski hayatından vazgeçmiş, yirmi sekiz yaşında, on yıllık evli ve çocuklu, eşi ikinci çocuğuna hamile olan bir adamdı. Douglas Smith'e göre Rasputin'in yolculuk kararı, "ancak bir tür duygusal yahut ruhsal kriz ile temellendirilebilirdi". Rasputin daha önce de Abalak'taki Kutsal Znamenski Manastırı'na ve Tobolsk'taki katedrale kısa seyahatler yapmıştı. Ama onu asıl değiştiren yolculuk, 1897'de Verkhoturye'de bulunan Aziz Nikolay Manastırı'nı ziyaretiydi. Rasputin burada, Makary olarak bilinen bir "starets" (ruhani önder) ile tanıştı ve tamamen onun boyunduruğu altına girdi. Rasputin Verkhoturye'de birkaç ay geçirmiş olabilir ve muhtemelen okuma yazma öğrendiği yer de burasıdır. Ancak Rasputin daha sonra bu manastırdaki keşişlerin eşcinsel ilişki yaşadıklarından şikâyet etmiş ve manastır hayatının fazla zorlayıcı olmasından yakınmıştır. Pokrovskoye'ye bambaşka bir adam olarak dönen Rasputin, dağınık görünüşü ve farklı davranışlarıyla dikkat çekti. Vejetaryen oldu, alkolü bıraktı ve eskisine göre çok daha coşkulu dualar edip şarkılar söylemeye başladı. Rasputin, sonraki birkaç yılını bir "strannik" (kutsal gezgin) olarak geçirdi. Pokrovskoye'den ayrılıp ülke çapında aylar süren geziler yaptı ve bazı kutsal bölgeleri ziyaret etti. Bir ihtimal 1900 yılında Doğu Ortodoks Kilisesi bünyesindeki manastırların merkezi olan Athos Dağı'na kadar gitti. 1900'lerin ilk yıllarında Rasputin, başlıca aile üyeleri ve diğer yerli köylülerden oluşan bir takipçi kitlesi edinmiş bulunuyordu. Takipçileri pazar günleri ve diğer kutsal günlerde, Rasputin de Pokrovskoye'de olduğu takdirde onunla birlikte dualar ediyorlardı. O dönemde hâlen babası Yefim'le yaşamakta olan Rasputin, evin yer altı mahzenine derme çatma bir şapel inşa etmişti ve takipçileriyle burada gizli dinî toplantılar yapıyordu. Bu toplantılar, köy rahibi ve diğer köylüler tarafından şüpheyle karşılanıyordu ve tasvip edilmiyordu. Kadın takipçilerin her toplantıdan önce Rasputin'i yıkadığı, grubun garip şarkılar söylediği ve hatta Rasputin'in Khlistilere katıldığı söylentileri çıkmıştı. Khlistiler, üyelerinin kendilerini kırbaçladığı ve toplu seks eyleminde bulunduğu iddia edilen coşkulu ritüellere sahip bir mezhepti.[ Tarihçi Joseph Fuhrmann, "tekrar tekrar yapılan araştırmaların Rasputin'in Khlistilere üye olduğunu kanıtlamakta bile yetersiz kaldığını" ve bu yöndeki söylentilerin temelsiz olduğunu savunmaktadır. Ün kazanması Rasputin'in faaliyetleri ve karizmasına dair haberler 1900'lerin başında Sibirya'da yayılmaya başladı. 1904 ya da 1905'te bir noktada Rasputin, Kazan'a gitti burada insanların ruhsal sorunlarını yatıştıran bilge bir starets (ruhani önder) olarak nam saldı, kadın takipçileriyle seks yaptığına dair söylentilerin çıkmasına rağmen Kazan'ın dışındaki Yedi Göller Manastırı'nın başrahibi ve Arşimandrit Andrei ile Psikopos Chrysthanos üzerinde olumlu bir izlenim bıraktı. Öyle ki Chrysthanos, Rasputin'i Aleksandr Nevski Manastırı içerisindeki St. Peterburg İlahiyat Akademisi'nin rektörü Psikopos Sergey'e tavsiye etti ve Rasputin'in başkente yolculuk etmesi için gerekli işlemleri yerine getirdi. Rasputin Hayranlarıyla Nevski Manastırı'nda Sergey ile tanıştıktan sonra Rasputin, Arşimandrit Thefoan gibi kilise liderleriyle tanıştırıldı. Okulun denetmeni olan Theofan, St., Peterburg sosyetesi içerisinde çevresi geniş bir adamdı ve gelecekte Çar ile eşinin itirafçılığı görevini üstlenecekti. Theofan, Rasputin'i evinde kalmaya davet edecek kadar ondan etkilendi ve kısa sürede Rasputin'in başkentteki en önemli ve nüfuzlu dostlarından biri hâline gelerek onun soylu sınıfın dinî tartışmalarına sahne olan buluşmalara katılmasını sağladı. Rasputin, ilk önemli takipçilerini bu buluşmalar vasıtasıyla kazandı. Ancak nitekim bu kişilerin çoğu sonradan Rasputin'e sırt çevirdi. Spiritüalizm ve teozofi gibi alternatif dinî hareketler Rasputin'in başkente vardığı dönemde şehrin soyluları arasında rağbet görmekteydi. Aristokrasinin çoğu üyesi bilinmezliklere ve doğaüstü şeylere merak duyuyordu. Rasputin'in fikirleri ve "garip tavırları", tarihçi Joseph Fuhrmann'ın deyişiyle "sıkılmış ve yeni deneyimler arayan" başkent elitlerince yoğun bir merakla karşılandı. Diğer bir tarihçi Douglas Smith'e göre Rasputin'e duyulan ilginin artmasının sebeplerinden biri de, ondan önce başkentte rağbet gören Nizier Anthelme Philippe ve Gérard Encausse gibi kendini "kutsal adam" görenlerin aksine Rasputin'in etnik olarak Rus olmasıydı. Fuhrmann'a göre Rasputin, başkenti ilk ziyaretinde orada sadece birkaç aylığına kaldı ve 1903 güzünde Pokrovskoye'ye döndü. Ancak Smith, Rasputin'in 1903'te başkente ilk gelişinden 1905'e kadarki dönemde başkentte mi kaldığı yoksa köyüne mi döndüğünü bilmenin imkânsız olduğunu savunmaktadır. Ne olursa olsun 1905'e kadar Rasputin, Çar'ın kuzenleri Grandük Peter Nikolayeviç ve Altıncı Leuchtenberg Dükü George Maksimilyanoviç ile evli olan ve "Kara Prensesler" olarak da bilinen Karadağlı kardeşler Militsa ve Anastasya gibi birçok aristokratla samimiyet kurmuştu. Karadağlı kardeşler, nihayetinde Rasputin'in Çar ve ailesiyle tanışmasını sağladılar. Rasputin Çar ile 1 Kasım 1905'te Petergof Sarayı'nda tanıştı. Çar o gün günlüğüne Aleksandra ve kendisinin "Tobolsk vilayetinden Grigori, bir Tanrı adamı ile tanıştıklarını" yazdı. Rasputin bu tanışmadan kısa süre sonra Pokrovskoye'ye döndü ve 1906 Temmuz'una kadar başkente dönmedi. 1906'daki gelişinde Rasputin, Çar'a bir telgraf çekerek ona Verkhoturyeli Simeon'ın bir ikonunu sunmak istediğini söyledi. Nikolay ve Aleksandra ile ikinci kez 18 Temmuz'da, üçüncü kez de ekim ayında buluştu ve son buluşmada onların çocuklarıyla tanıştı. Bir noktada Çar ve Çariçe, Rasputin'in, tek oğulları hemofili hastası Aleksey'i iyileştirebilecek mucizevi bir güce sahip olduğuna inanmaya başladı ancak bunun tam zamanı tartışmalıdır. Orlando Figes'a göre Rasputin, daha ilk etapta Aleksey'i iyileştirebilecek bir şifacı olduğu için Çar ve Çariçeyle tanıştırılmıştı. Ancak Fuhrmann'ın tahminine göre, Rasputin'den ilk kez 1906 Ekim'indeki üçüncü buluşmada Aleksey'in sağlığı için dua etmesi istenmişti. Aleksey'in şifacısı Aleksandra Feodorovna, çocukları, Rasputin ve hemşire Maria İvanova Vişniyakova, 1908 Rasputin'in kraliyet ailesi üzerindeki etkisinin en önemli sebebi, Aleksandra ve diğerlerinin Rasputin'in birçok durumda hemofili hastası Aleksey'in acısını dindirip kanamasını durdurduğuna inanıyor olmalarıydı. Tarihçi Marc Ferro'ya göre Çariçe, Rasputin'e "tutkuyla bağlıydı" ve onun oğlunun hastalığını iyileştirebildiğine inanıyordu. Harold Shukman, Rasputin'in "kraliyet çevrelerinin vazgeçilmez bir üyesi" hâline geldiğini yazmıştı. Rasputin'in başkente varışından beri onun dualarla insanları iyileştirebildiğine dair söylentiler anlatılagelmişti ve Çariçenin dostlarından Anna Vyrubova, kısa süre içinde Rasputin'in mucizevi güçleri olduğuna ikna olmuştu. Vyrubova zamanla Rasputin'in en nüfuzlu yandaşlarından biri oldu. 1912 yazında Aleksey, kraliyet ailesinin avcılık bölgesi olan Spała yakınlarında sallantılı bir araba yolculuğunun ardından uyluk ve kasıklarından iç kanama geçirmeye başladı ve bedeninde büyük bir hematom gelişti. Ciddi derecede acı çeken ve ateşi çıkan Aleksey ölüme yaklaşmaktaydı. Çaresiz kalan Aleksandra, Vyrubova'dan o sırada köyünde olan Rasputin'e bir telgraf çekmesini ve Aleksey için dua etmesini istemesini söyledi. Rasputin çok geçmeden cevap verdi ve "Tanrı göz yaşlarınızı görmüş ve dualarınızı duymuştur. Üzülmeyiniz. Ufaklık ölmeyecektir. Doktorların onunla fazla uğraşmasına müsaade etmeyin." dedi. Ertesi sabah Aleksey'in durumu değişmemişti ancak Aleksandra Rasputin'in mesajı sayesinde biraz olsun umudunu geri kazanmıştı. Bir sonraki gün Aleksey'in kanaması durdu Aleksey'i gören doktorlardan biri olan Dr. S. P. Fedorov, çocuğun iyileşmesinin "tıbbi bakış açısıyla tamamen esrarengiz olduğunu" kabul etti. Aynı doktor daha sonradan, "Rasputin gelir, hastaya yaklaşır, ona bakar ve tükürürdü. Kanama çabucak dururdu. Böyle bir olaydan sonra İmparatoriçe nasıl olur da bir daha Rasputin'e güvenmezdi?" diyerek Aleksandra'nın Rasputin'i bir mucizeci olarak görmesinin normal olduğunu söyledi." Tarihçi Robert K. Massie, Aleksey'in iyileşmesini "tüm Rasputin efsanesinin en gizemli bölümlerinden biri" olarak görüyordu. Çocuğun iyileşmesine neyin sebep olduğu belirsizdir. Massie, Rasputin'in doktorları Aleksey'den uzak tutmaya yönelik tavsiyesinin Aleksey'in dinlenip iyileşmesini sağladığını veya gönderdiği mesajla Aleksandra'nın içini rahatlatıp Aleksey üzerindeki duygusal stresi azaltarak onu iyileştirdiğini öne sürmüştür. Aleksandra, Spała'da Rasputin'in bir mucize sergilediğine inandı ve onun varlığının oğlunun sağlığı için elzem olduğuna kanaat getirdi. Ferro gibi bazı yazar ve tarihçiler, Rasputin'in bazı durumlarda Aleksey'in kanamasını hipnoz yoluyla durdurduğunu iddia etmişlerdir. Aleksey'in Fransızca öğretmeni olan anı yazarı Pierre Gilliard gibi bazı tarihçiler ise, Rasputin'in doktorların Aleksey'e aspirin vermemesini sağlayarak çocuğu iyileştirdiğini düşünmüştür. Zira o dönemde ağrı kesici olarak kullanılmakta olan aspirinin aslında kanın pıhtılaşmasını engelleyici özelliği 1950'lere kadar bilinmiyordu. Rasputin kendi çocuklarıyla Çar'ın çocuklarıyla ilişkisi Aleksey ve kardeşleri, Rasputin'i "dostları" olarak görmeleri ve ona güvenmeleri üzerine tembihlenmişlerdi. 1907 sonbaharında halaları Grandüşes Olga Aleksandrovna, Rasputin'le tanışması için Çar tarafından çocukların odasına götürülmüştü. Çocukların hepsi uzun beyaz sabahlıklar içindeydi ve Olga'nın anlattığına göre "hepsi Rasputin'i seviyor gibiydi, onun yanında tamamen rahatlardı". Rasputin'in Çar'ın çocuklarıyla olan dostluğu, onlara gönderdiği mesajlarda açıkça görülmekteydi. 1908'de 9 yaşındaki Grandüşes Mariya Nikolayevna'ya çektiği bir telgrafta ona "Sevgili İncim M!" diye hitap etmişti. Bir telgrafta "Denizle, doğayla nasıl konuştuğunu anlat bana! Senin o saf ruhunu özlüyorum. Yakında görüşeceğiz! Koca bir öpücük." diyen Rasputin, başka bir telgrafta ise "Sevgili M! Küçük Dostum! Tanrı tüm zorlukları İsa'nın bilgeliği ve sevinciyle aşmanı nasip etsin. Bu dünya aynı bir gün gibi, bak daha şimdiden akşam oldu. İşte dünyevi dertler de böyledir." demişti. Şubat 1909'da Rasputin, Çar'ın tüm çocuklarına "başta bu dünya olmak üzere Tanrı'nın yarattığı her şeyi, onun doğasını tümden kucaklamalarını" öğütleyen bir telgraf yollamış ve "Tanrı'nın annesinin her daim çiçekler ve dikiş işleriyle meşgul olduğunu" hatırlatmıştı. 1910 yılında çocukların bakıcılarından biri olan Sofya İvanova Tyuçeva, kızlar odalarında gecelikleri içindeyken Rasputin'in odaya girmesine izin verilmesi karşısında dehşete düşmüş ve Rasputin'in çocuk odalarından uzak tutulmasını talep etmişti. Tyuçeva'nın şikâyetlerine karşılık Nikolay, Rasputin'den çocuk odalarını ziyaret etmeyi bırakmasını rica etti. 8 Mart 1910'da Tatyana "Umarım ki dadımız artık dostumuza iyi davranacak." diyerek annesinden Tyuçeva'yı affetmesini istemiş ve "S.İ.nin dostumuz hakkında kötü bir şeyler diyebileceğinden... korktuğunu" belirtmişti. Aleksandra nihayetinde Tyuçeva'yı kovdurdu. Eldeki tüm anlatımlara göre Rasputin'in çocuklarla ilişkileri zararsız olsa da Tyuçeva hikâyesini başka aile üyelerine de anlatarak onları utandırmıştı. Çar'ın kardeşi Grandüşes Ksenia Aleksandrovna, Tyuçeva'nın hikâyesi karşısında dehşete düşmüş ve 15 Mart'ta "Aliks ve çocuklarının o sinsi Grigori'ye karşı tutumlarını aklım almıyor. Onu nerdeyse bir aziz olarak görüyorlar, hâlbuki bir "khlisti"den başka bir şey değil! Her zaman orada, çocukların odasına giriyor, Olga ve Tatyana yatmaya hazırlanırken onları ziyaret ediyor, oturup onlarla konuşuyor ve onları "seviyor". Çocuklar da onu Sofya İvanova'dan saklamaya özen gösteriyorlar ve Sofya'yla onun hakkında konuşmaya cesaret edemiyorlar. Bu tümüyle inanılmaz ve kavrayışımın ötesinde." 1910 baharında başka bir mürebbiye Rasputin'in kendisine tecavüz ettiğini iddia etti. Marya İvanova Vişniyakova başta Rasputin'in takipçilerinden olsa da zamanla ondan uzaklaşmıştı. Çariçe Vişniyakova'ya inanmayı reddetti ve "Rasputin'in yaptığı her şeyin kutsal olduğunu söyledi". Grandüşes Olga'ya Vişniyakova'nın iddiasının hemen soruşturulduğu, ancak "genç kadının yatakta Çar'ın Kazak muhafızlarından biriyleyken yakalandığı" söylendi. Vişniyakova 1913'te işinden atıldı.[53] Rus halkı arasında Rasputin'in sadece Çariçe'yi değil, dört grandüşesi de ayarttığı söylentisi büyük ölçüde yayılmıştı. Çariçe ve grandüşeslerin Rasputin'e yazdığı samimi mektuplar halk arasında yayılmış ve söylentileri alevlendirmişti. Rasputin'in Çariçeyle cinsel ilişkiye girdiği ve arka planda grandüşeslerle Anna Vyrubova'nın çıplak hâlde durduğu pornografik karikatürler ortalıkta dolaşmaktaydı. Nikolay bunun üzerine Rasputin'e bir süreliğine başkentten ayrılmasını emretti ve Rasputin Filistin'e dinsel bir seyahate çıktı. Bu skandala rağmen Rasputin'in Çarlık ailesiyle ilişkisi ölümüne kadar devam etmiş ve Çariçe 6 Aralık 1916'da eşine "Dostumuz kızlarımızdan çok memnun, onların yaşlarına göre çok zorlu 'yollardan' geçtiklerini ve ruhlarının epeyce olgunlaştığını söylüyor." diye yazmıştı. Hatıratında A. A. Mordvinov, dört grandüşesin de Rasputin'in ölüm haberini aldıkları gece odalarından birindeki bir kanepede "yan yana birbirlerine sokularak" oturduklarını, "bariz biçimde çok üzgün ve soğuk" göründüklerini, "yaklaşmakta olan siyasi kargaşayı öngörürcesine kasvetli bir ruh hâlinde olduklarını" yazmıştı. Rasputin, arka tarafında grandüşeslerin ve annelerinin imzalarının bulunduğu bir ikonla beraber gömülmüştü. İhtilaf Kraliyet ailesinin Rasputin'in iyileştirici güçleri olduğuna inanması ona sarayda hatırı sayılır nüfuz kazandırdı. Çar Rasputin'i şahsi "lampadniki (lambacı) olarak atadı ve saraydaki dinî ikonların önündeki ışıkları açık tutmakla görevlendirdi. Rasputin böylece saraya düzenli giriş hakkı kazandı. 1906 Aralık'ına kadar Rasputin, Çar'dan özel bir şey dileyebilecek kadar onunla samimiyet kurmuştu. Rasputin, soyadını "Rasputin-Noviy" (Yeni Rasputin) olarak değiştirmek istedi. Çar bunu kabul etti ve gerekli işlemler hızlıca halledildi. Rasputin yeni konumundan sonuna kadar yararlandı. Zaman zaman hayranlarının rüşvet ve cinsel lütuflarını kabul ediyor ve nüfuzunu artırmak için gayretle çalışıyordu. Rasputin tartışmalı bir figürdü. Düşmanları onu dalalet ve tecavüzle suçluyordu. Ayrıca Çar'ın siyasi kararlarını usulsüzce yönlendirdiğinden ve hatta Çariçe'yle ilişki yaşadığından kuşkulanılıyordu. Rasputin'in nüfuzuna yönelik muhalefet kilise içerisinde artmaya başladı. 1907'de Pokrovskoye'nin yerel rahipleri, Rasputin'i resmen sapkınlıkla suçladı. Bunun üzerine Tobolsk Psikoposu, Rasputin'in faaliyetlerine ilişkin soruşturma başlattı ve onu "yalan, Khlistilik benzeri doktrinler yaymakla" suçladı. Başkentte Rasputin, Başbakan Pyotr Stolypin ve Çar'ın gizli kolluk kuvveti Ohranka gibi daha seçkin tarafların muhalefetiyle karşılaştı. Rasputin'in faaliyetlerinin soruşturulmasını emreden Stolypin, Çar ile Rasputin hakkında konuştu ancak ne Rasputin'in nüfuzunu kırmayı, ne de onu başkentten sürdürmeyi başarabildi. 1909'da Rasputin'in başkentteki ilk destekçilerinden biri olan Kehioniya Berlatskaya, Rasputin'i kendisine tecavüz etmekle suçladı ve Theofan'dan kendisine yardım etmesini istedi. Theofan bu olayın üzerine Rasputin'in monarşiye karşı bir tehdit oluşturduğuna ikna oldu. Rasputin'in kadın takipçilerini aşağıladığı ve kraliyet ailesine yaptığı ziyaretlerde uygunsuz davranışlarda bulunduğuna dair söylentiler çoğaldı. Özellikle Rasputin'in Çar'ın kızları Olga ve Tatyana'ya yönelik uygunsuz yaklaşımlarına dair söylentiler Mart 1910'dan itibaren basında geniş yer tuttu. Rasputin , hemşire Maria , Çariçe Aleksandra Feodorovna ve çariçenin çocukları I. Dünya Savaşı, feodalizmin dağılması ve beceriksiz bir devlet bürokrasisi, Rusya'nın hızlı ekonomik çöküşüne sebep oldu. Birçok kişi suçu Aleksandra ve onun "şeytani ruhu" Rasputin'e atmaya başladı. Dumanın açık sözlü bir üyesi olan sağ kanat siyasetçisi Vladimir Purişkeviç, Kasım 1916'da verdiği bir demeçte Çar'ın bakanlarının "Rasputin ve İmparatoriçe Aleksandra Feodorovna, yani Rusya'nın şeytani aklı ve bir Alman olarak Rusya tahtında oturup ülke ile halkına yabancı olan Çariçe tarafından ipleri sıkıca tutulan kimselere döndüğünü" söyledi. (Çariçe bir Alman prensesi olarak doğmuştu.) Suikast girişimi 12 Temmuz [E.U. 29 Haziran] 1914'te 33 yaşında köylü bir kadın olan Khioniya Guseva, Rasputin'i Pokrovskoye'deki evinin önünde karnından bıçaklayarak öldürmeyi denedi. Rasputin ciddi derecede yaralandı ve bir süre boyunca sağ kurtulup kurtulamayacağı belirsizliğini korudu. Ameliyatın ve Tümen'deki hastanede bir süre yatmasının ardından Rasputin iyileşti. Rasputin'in hastanede kaldığı süre zarfında gerçekleşen Temmuz Krizi sonucunda Rusya, Almanya ve Avusturya-Macaristan'a karşı savaşa girdi. Guseva Iliodor'un takipçilerinden biriydi. Iliodor, başlarda Rasputin'i desteklemiş olan ancak sonradan 1911 Aralık'ında onu seks maceraları ve kibirlenmeleri sebebiyle alenen aşağılayan eski bir rahipti. Kökten muhafazakar ve Yahudi karşıtı olan Iliodor, 1911'de Rasputin ile kraliyet ailesinin arasını açmaya çalışan bir ileri gelenler grubunun parçasıydı. Amaçlarına ulaşamadıklarında Iliodor başkentten sürülmüş ve nihayetinde rahiplikten atılmıştı. Guseva, kimsenin etkisi olmadan hareket ettiğini ve Rasputin'i gazetelerden tanıyıp onu "yalancı bir peygamber ve hatta Sahte Mesih" olarak gördüğünü iddia etti. Ancak hem polis hem de Rasputin, suikast girişimine Iliodor'un önayak olduğuna inandılar. Iliodor sorguya tabii tutulamadan ülkeden kaçtı ve Guseva da akli dengesi yerinde olmadığı öne sürülerek ceza almaktan kurtuldu. Ölüm Prens Feliks Yusupov, Grandük Dmitri Pavloviç ve sağ kanat siyasetçisi Vladimir Purişkeviç önderliğindeki bir grup soylu, Rasputin'in Çariçe üzerindeki etkisinin İmparatorluk için tehdit oluşturduğuna karar verdiler ve Aralık 1916'da onu Yusupovlara ait Moika Sarayı'ndaki bir tuzağa çekmek suretiyle öldürmek için bir plan hazırladılar. Başkentteki Moika Nehri'nin kıyısında bulunan Yusupov Sarayı'nın bodrumu, Rasputin'in öldürüldüğü yerdi. Rasputin, 30 Aralık [E.U. 17 Aralık] 1916 gününde sabaha karşı Feliks Yusupov'un evinde öldürüldü. Biri yakından alnına ateşlenmiş olan üç mermi sonucu öldü. Bu bilgiler haricinde Rasputin'in ölümü çoğunlukla belirsizdir ve hangi koşullarda öldürüldüğü yıllardır tahmin konusu olmuştur. Tarihçi Douglas Smith, "17 Aralık'ta Yusupov evinde gerçekten neler yaşandığı asla bilinmeyecektir." demiştir. Ancak yine de Yusupov'un hatıratında anlattığı hikâye, 17 Aralık olaylarının en sık anlatılagelen versiyonudur. Yusupov'un hatıratına göre olaylar şu şekilde gelişti: Yusupov, Rasputin'i gece yarısından kısa bir süre sonra evine davet etti ve gelir gelmez onu bodrum katına götürdü. Ona siyanürlü çay ve kekler ikram etti. Rasputin ilk etapta kekleri istemedi fakat sonradan onlardan çokça yedi. Ancak buna rağmen zehirden etkilendiğine dair en ufak bir belirti göstermemesi Yusupov'u şaşırttı. Kekleri yedikten sonra Rasputin, daha önceden zehir katılmış olan Madeira şarabından istedi ve şaraptan üç bardak içmesine karşın yine de bir rahatsızlık belirtisi göstermedi. Saat 02.30 dolaylarında Yusupov müsaade istedi ve iş birlikçilerinin beklemekte olduğu üst kata çıktı. Pavloviç'ten bir altıpatlar aldı ve bodruma geri döndü. Odada bulunan bir çarmıhı işaret ederek "çarmıha bakıp bir dua etsen iyi edersin" dedi ve onu bir defa göğsünden vurdu. Rasputin yere yığıldıktan sonra Yusupov'un iş birlikçileri Rasputin'in apartmanının önüne gittiler ve ortaklardan biri olan Suhotin, Rasputin'in o gece eve döndüğü izlenimini yaratmak için onun kabanını giyerek binaya girdi. Onlar Moika Sarayı'na döndükten sonra Yusupov, Rasputin'in öldüğünden bir kez daha emin olmak üzere bodrum kata indi. Aniden Rasputin yattığı yerden fırladı ve Yusupov'a saldırdı. Yusupov zorlukla kendini kurtarabildi ve üst kata kaçtı. Rasputin de yukarı çıktı ve sarayın avlusuna çıktıktan biraz sonra Purişkeviç tarafından vurulup karların üzerine yığıldı. Yusupov ve diğerleri cesedi bir kumaşa sarıp Bolşov Petrovski Köprüsü'ne gittiler ve cesedi Küçük Nevka Nehri'ne attılar. Sonrası Rasputin'in öldüğü haberleri, cesedinin bulunmasından önce bile hızla yayıldı. Douglas Smith'e göre Purişkeviç, saraydan gelen silah seslerini araştırmak üzere cinayetten kısa süre sonra olay yerine gelen iki asker ve bir polise açıkça Rasputin'i öldürdüğünü söyledi ancak başka kimseye söylememelerini istedi. Ertesi sabah olayla ilgili soruşturma başlatıldı. Stock Exchange Gazette, 30 Aralık [E.U. 17 Aralık] 1916 günü öğleden sonra "şehrin merkezindeki en aristokratik evlerden birindeki bir partiyi takiben" Rasputin'in öldürüldüğünü haber yaptı. İki görevli Petrovski Köprüsü'nün korkuluklarında kana rastladı ve aşağıdaki buzun üzerinde bir bot buldu. Bunun üzerine polis çevreyi incelemeye başladı. Rasputin'in cesedi 1 Ocak [E.U. 19 Aralık 1916] 1917 günü nehirdeki buz katmanının altında, akıntı yönünde köprünün 200 metre ilerisinde bulundu. Şehrin saygın otopsi cerrahı Dr. Dmitri Kosorotov cesede otopsi gerçekleştirdi. Otopsi raporu kaybolsa da sonradan Kosorotov, cesette ciddi darbeler bulunduğunu açıkladı: biri alnına yakın mesafeden ateş edilmiş olan üç mermi izi, sol tarafında bir kesik ve çoğunun öldükten sonra alındığı düşünülen birçok küçük yara vardı. Kosorotov ceset üzerinde tek bir mermi bulduğunu söyledi fakat onun da şekli oldukça bozulmuştu ve yaygınca taklit edilebilen bir türdendi. Ayrıca Kosorotov, Rasputin'in zehirlendiğine dair bir kanıt bulamadı. Douglas Smith ve Joseph Fuhrmann'a göre Kosorotov Rasputin'in ciğerlerinde hiç su da bulmamıştı ve Rasputin'in suya atıldığında hâlâ yaşamakta olduğunu bildiren raporlar asılsızdı. Rasputin'in penisinin kesildiğinin de iddia edilmiş olmasına karşın Kosorotov Rasputin'in cinsel organlarının hasarsız olduğunu belirtmişti. Rasputin'in defni, 2 Ocak [E.U. 21 Aralık 1916] 1917 günü Anna Vyrubova'nın Tsarskoye Selo'da inşa ettirmekte olduğu küçük bir kilisede yapıldı. Cenazeye sadece hanedan ailesi ve onların birkaç yakını katıldı. Rasputin'in eşi ve çocukları cenazeye davet edilmedi ancak kızları ertesi gün Vyrubova'nın evinde hanedan ailesiyle buluştu. Mart 1917'de Çar'ın tahttan feragat etmesinin ardından Rasputin'in mezarının eski Çarlık rejimi destekçilerinin bir toplanma alanı hâline gelmemesi amacıyla Rasputin'in cesedi toprağın altından çıkarıldı ve bir grup asker tarafından yakıldı. Rasputin suikastına İngiliz katılımı teorisi Bazı yazarlar, Rasputin suikastında İngiliz Gizli Haber Alma Servisi'ne (SIS) bağlı ajanların parmağı olduğunu ileri sürdüler. Bu teoriye göre Rasputin, Çar'ı Almanya ile ayrı bir barış imzalaması için ikna etmeye çalışıyordu. İngiliz ajanları, bu barış gerçekleştiği takdirde Almanya'nın tüm savaş gücünü Batı Cephesi'ne yönlendireceğinden endişeliydi. Bu teorinin birçok farklı türü olsa da çoğu versiyon, Yusupov'un Oxford Üniversitesi'nden arkadaşları olan Samuel Hoare ve Oswald Rayner'ın emirleri doğrultusunda İngiliz istihbaratı ajanlarının suikastı planlamak ve yürütmekle doğrudan ilişkili olduklarını, hatta Rasputin'e atılan üç kurşundan birini Rayner'ın attığını öne sürmektedir. Birçok tarihçi bu teoriyi güvenilir bulmamaktadır. Douglas Smith'e göre "İngiliz ajanlarını cinayet sahnesine sokan herhangi bir ikna edici kanıt yoktur". Tarihçi Keith Jeffery, eğer İngiliz ajanları suikaste dâhil olsaydı SIS arşivlerinde "bununla ilgili bir kanıt bulmayı beklediğini" ancak böyle bir kanıt bulunmadığını söylemiştir. Kızı Rasputin'in kızı Maria Rasputin (doğum adı Matryona Rasputina) (1898-1977), Ekim Devrimi'nin ardından önce Fransa'ya sonra da ABD'ye göç etti ve ABD'deki bir sirkte dansçı ve aslan terbiyecisi olarak çalıştı.

  • Aşkın İki Yüzü

    Aycan AYTORE * -Günümüz insanının zoru var aklıyla ve aşkla; sorarsan her şeyi netleştirecek, akla dayalı köklerini bulacak... Bir de yaş haddi koymuşlar; 40'tan sonra emekli... Kimsenin deneyime filan metelik verdiği yok. Bana sordun mu? Oysa kitapta yeri var; seksenlik nineye bile her bayram soracaksın, ağzında dişin var mı? Karmaşık mı karmaşık, sermaye her şeye olduğu gibi aşka da ayar çekiyor; insan varolduğundan bu yana tek tanımı olan aşk, şimdi muz gibi, herkese göre başka... mı? Hormon mu, dostluk mu , yol arkadaşlığı mı, üreme gayretinin ötekini katlanılır kılan ömrü söylentiye göre 3 yıl süren cilası mı? Kullan at özelliği yani...Yoksa hepsi mi?-. Ergenliğim şaşkın bademler gibi zemheriye patlayan çiçek olunca, körün tuttuğuna göre kadın budur, dediği ilkimdi rahmetli. İlk ne demektir bu terminolojide bilen bilir. O da; Anita Ekberg de öldü. Hakkını teslim etmeli, güzel kadındı. Kendinden sonra gelen ünlü ünsüz çok kadının profilini belirleyecek, çok kadına gömleğinin yakasını o şeytani oyluma kadar sanki unutmuş ya da düğme kendiliğinden açılmış gibi açık bırakmasını öğreterek ortamın en makbul kızı yapacak dende de karizmatik... Ellili yıllarda çevirdiği filmlerle salt bir devrin değil, bütün zamanların aşk objesine dönüşecekti. Ah bir de bakkalın kızı Semiha’ya ıslak gömlekle dolaşmayı öğretseydi… Ne garip şey şu aşk; ömrümce çevremde yaşıma yakın ne kadar öteki cins varsa tanış etmiş. Hiç başka derdin yok, hayat bir onun üstüne mi kurulu ne? Anita, İsveçli sinema yıldızı, uzun bir ömürden sonra, İnsanlığa aşkı keşfettirme misyonunu tamamlayıp 15 Ocak 2015'te İtalya'da aramızdan ayrıldı. İkon öldü ya, acaba şimdi aşk sağ mıdır? Televizyondaki sunucu Anita'yı anlatıyor, takmış aklını yaşına. O konuşurken aklıma gelen deli saçması bir düşünce beynimin kıvrımlarından içeri süzülüyor, omuzlarım düşüyor, yüzüme bir ağırlık geliyor, gözlerimden hormon ve enerji yayılmasın diye uğraşıyorum, olmayan bir aklı ve bilgeliği bakışlarıma oturtuyorum. Adam resmen aşkın bir yaşı var diyor: İyi, sen yaşa, ben emekliyim, bakmam bile başımı çevirip... diyorum. İçim gidiyor ama, öyle diyorum. O ise hala aşkla anlatıyor anlatıyor, on kere yüz kere, bin kere dediğini düşün, inanırsın. Hele herkesin dediğini düşün... Yarın fikrini değiştirip yaşı biraz daha aşağı çekebilir. Otuzdan sonra azanı teneşir paklar, derse... Kendisi otuz beş yaşlarında, der mi der. Gerçi parayı veren koyuyor kuralları, hormonu olan değil ama… Anita'nın gençlik resimlerini ardı ardına dizerek anlatıyor. 1931'de doğmuş İsveçli Anita Ekberg, ellili altmışlı yıllarda dünya çapında artık... Artistin genç sağlıklı fotoğrafları geçiyor ekrandan, anlatan da en çok da gençlikten ve aşktan, aşıklarından söz ediyor. “Bayan İsveç” seçiliyor ve ardından sinema oyunculuğu... Yirmi yıla değin alanında dorukta, böyle kadınlara aşık olunur diyor birileri, herkes de böyle kadınlara aşık oluyor... Hakkını teslim etmeli, her yönüyle cuk diye oturmuş aşk ikonu rolüne... Sinemanın işi bu, modeller yaratmak, sonra da o modellere göre anlayışlar, yaşam tarzları üretmek ve sonra da ezberlettiği o yaşam tarzı için ürettiği malı satmak… Farkına bile varmadan kaç tane arslan kralımız oldu bir ara: Arslan kitabımız, arslan yastığımız, aslan koltuğumuz, aslanlı bardağımız… En çok yandığım atılan mikili tişörtlerimdi… Haberde sürekli gençliğe vurgu yapılıyor. Yetmişli yıllarda artık yaşlanmaya döndüğü bu nedenle de film sektöründen teklif alamadığının altı çiziliyor. Yetmişli yıllar dediğinde Anita kırklı yaşlarda... Hani bir başka sektörün giyim ve makyaj sektörünün gaz verdiği slogandı; kadının en güzel yaşı kırktır, diyorlardı. Yalancılar. Artık net mi? Yani kırklı yaş, aşkın emekliliği mi şimdi? Tası tarağı topla çekil aşkın karasularından, gençlere yer aç… öyle mi? Hiç düşünmemiştim üzerinde, şimdi neler düşünüyorum. Aşkın yaşı var mıydı? Ya da aşk ölür müydü? Sunucuya göre var, kafasını hiç yormamıştır bile, eline verilen metni okuyor. Yarın bir egemen güç çıkar da yirmi yaşlarında aşk mı olur, aşkın yaşı 40'la 60 arasıdır derse ve bunu filmiyle kitabıyla yaşama biçimiyle desteklerse gör sen... Düşünüyorum, bizim altın çağımız başlarken tüketici potansiyelinin asıl gücü gençler dışardan bizi öylece izleyecek, olgunlaşmayı iple çekecek. Oh olsun! Bizi izlemeye mahkum ettiler ya neden olmasın? İyi de pazarda hala işlerine yarayabilirdik, bakarsın bize de satacak bir şeyleri çıkardı. Eminim düşünmüşlerdir bunu, yerimizi hazırlamadan kolayına müşterisini atmaz sermaye. Bize de başka şey satacaklar; anneler gününü, babalar gününü, daha bilmem neyi? Haberi veren genç sunucu yetmişlerden sonra unutulan artistin kederini yaşlanmasına bağlıyor. O artık aşk objesi olmaktan emekli. Onlar öyle diyor ama durmuyor İsveçli Anita, Vikinglerin kanı var onda. Ben hala yaşıyorum diyor, siz ne derseniz deyin, hiç niyetim yok emekli olmaya, aşk da yaparım, meşk de deyip Ekberg 1987'de yani 56 yaşında Intervista filmiyle mükemmel bir dönüş yapıyor sinemaya. Ama bir artist olarak... Sermaye, aşk objesi olacak hali olmadığına karar vermiş demek ki. O konuda ebedi emekli. Elbette sanatçılığın seks kadar etkisi ve evrenselliği yok, uzun sürmüyor film serüveni de... Sonrası anıların hatırına, eskiye saygıyla otuz yıl daha yaşıyor ama küskün, kendini anlamayan vatanına, İsveç’e bile dönmüyor ve 2015'te emekli olmaya yanaşmadan İtalya’da ayrılıyor aramızdan. Geriye hala hormonlara tavan yaptıracak muhteşem bir görüntü yığını bırakarak. Sunucu habire konuşuyor, Anita Ekberg’i öldüremiyor bir türlü, görüntüleri yükleyip yükleyip anlatıyor, ağdalı, bağıran bir sesle. Dirisini zaten posasına kadar sömürmüşlerdi, şimdi sıra ölüsünde... Şimdi kötü, kötüden öte başka bir şey, daha yıkıcı gözüken bir şey hissediyorum. Kırktan sonrası öyle bir yaş ki bir yanımıza gelen beklenmedik bir darbe zincirleme bir etkiyle bütün ruhumuzu altüst ediyor; horasanla tutturulmuş bir tuğla duvar gibi, bir teki çekilince bütün duvar çöküyor. Diken diken oluyorum. Beni zorlayan başka şey, tanıdık olmayan bir hal. Bu görmediğim bir ders gibi, oysa biz ne varsa görmüştük sorarsan: Biz artık aşktan da emekli miydik? Yani hepsinden mi? Durup bakamaz mıydık bile? Sahi aynı şeyden mi söz ediyorduk, onların anladığı aşk neydi? Bu gürbüz, uzun bacaklı, fidişi tenli, aralık dudaklı, iri göğüslü aşk modellerine bakarken biraz seziyorum da, dilim varmıyor. Ama kanaat oysa sınırlama sanki doğal. Aşka insan değil boğa arıyorlar sanki… yani bacağım olmasa kolum olmasa, ya da gözüm kör ya da gözüm kör; ne haddine diyecekler vallahi... Bolca fındık, kudret macunu filan yesek de gene olmaz mıydı? Her şeyi, kahvaltıyı, kadın erkek dansı, mini eteği, aşk da dahil ithal ettik biz, filmlerden, biraz da kitaplardan öğrendik… Cumhuriyetin verdiği işaret de buydu; çağdaş yaşam, örneği de batı. Ne var ki Batı çağdaşlığı da paraya çevirmek, kazanmak da istiyordu, alıcı da bizdik. O nedenle art niyetini gazeteye kitaba mı koyacaktı? Galiba filmlerde bu bölümü görmemiştik. Ama aklı olana sezdirilmişti, aşktan emeklilik yaşı evrenseldi, bizim de kırktı. Sonrası ne yaparsan yap artık aşık olamazdın. Uluslararası sermaye her şeyin olduğu gibi bunun da kuralını koymuştu. Nasıl birini seveceksin, kaç yaşında seveceksin?.. Kader gibi bir şey bu ya, doğarken yazılmış, sermaye sırrı dillendiriyor. Sen çırpın dur, her şey belli. Sinema toplumsal koşullandırma için güçlü bir araç... Bu kültür idollerimizin anlayıp da ihraç ettiği aşk buysa, öteki aşkı biz nerden aldık? Kerem ile Aslı’yı, Leyla ile Mecnun’u… Bir yaşam paylaşan, birbirini olduran, adam eden baktığında içinin titrediği… Yok öyle bir model mi diyorsun, o bizim yazmamız mı yani… Aç tavuk kendini darı ambarında görür ya. sen daha da aştın, darıları cilalıyorsun. Eskiden sinemaya gitmeyi ne çok severdim. Yalnızsam giderdim, sevgilim varsa giderdim, üzüntülüysem, sevinçliysem, yorgunsam... giderdim. Sigara gibi bir şeydi yani... Bilet parasını denkleştirirsem her ruh halim sinemaya gitmek için özel atmosferdi. Ankara’da şimdi çoğunun yerinde yeller esen, 70’li yılların sinemalarının hemen hepsinde tek bir sözcüğüne ihanet etmeden özenle sakladığım bir anım vardır. Yerlerine yapılmış büyük iş yerlerini, apartmanları gördükçe o güzel arkadaşlarımın da bir devir dünyamın en önemlisi olarak var olduklarını, yaşadıklarını anımsıyor, bazılarının teninin kokusunu bile duyumsuyorum. Paylaştığımız her şey; şen kahkahaları, umut ya da endişeyle yüklü soruları, acemi, korkak ama bir başladı mı intiharına cesur elleri, her türden, her nüanstan, hemen her iklimden yağan ses tonlarının uğultusunda mutlu bir sarhoşlukla anımsıyor, bazen bir vitrinin aynasında kendimi aptal aptal gülümseyen ya da gemileri batmış gibi hüzünle düşmüş yüzümle buluyor, garipsiyorum. Ne çok şey paylaşmışız? O gün bir kaçamak, bir fetih, bir bilinmez de macera gibi duran utanılması ve saklanılması gereken onca anı şimdi en nadide mücevhere dönmüş paylaşımlar olmuş, ah bir yerden çıkıp gelse de yad etsek dediğin… Artık sinemaya da gitmiyorum. Ona bakarsan ben artık iyi bir devrimci de değilim. Ruhum bozuldu… Sonunda buna mı dönecekti? Oysa kaç yıldır yağmayan kar da günlerce yağdı. Ama içim kararmış… Noel Baba da gelse geyikleriyle aldırmayacağım, öyle. İnsan dediğimiz, bir devir büyük şehrin ışıklı caddelerinde çocuk başımıza bakmadan, kendimizi kurtaramazken, kurtarmaya ve itibarını iade etmeye uğraştığımız o kutlu yaratık, gördüklerim ve öğrendiklerimden sonra bana artık o denli değerli gözükmüyor. Bir çocuklar, bir de yaşlılar, önem verilmesi gereken, saygı sevgi gösterilmesi gereken bir onlar, onlar zayıf ve savunmasız da o nedenle. Elbette ellerine güç ve fırsat geçtiğinde ne olacaklarını tanrı bilir. Ötekileri, kolayca seviyorum diyemiyorum, belki eylemlerine ve anlarına bakarak tek tek, bazılarını seçerek sevdiğim oluyor hepsi bu… Ki onda da bir ihtiyat payı bırakıyorum, az sonra sokacak zehirli bir akrebe dönebilir, dikkat et, diyorum kendime. Artık kurtaracak ülkeler de yok, her şey ucuzladı. Hep bu aşkın yaşı sözü yaptı bunu, dağıldım. Bir zamanlar, Ruslar ilk geldiklerinde Trabzon Çömlekçi’ye yolum düşmüştü. Dünya güzeli, hepsi eğitimli doktor, avukat bilmem ne… dal gibi Slav kızları, incik boncuk satmaya gelirlerdi yeni açılan kapıdan. Sonunda başarmıştık, dünyanın 70 yıldır baş belası Komünizmi alternatif din olmaktan çıkarmış, ama yerine ne koyacağımızı çok düşünmeden Amerikan’ın tartışmasız dünya lideri, kapitalizmin herkesin kabulü din olduğu yeni bir döneme güle oynaya geçmiştik. Rusya bozgun halindeydi ve açlıktan ölmemek için her şeye hazırdılar. Kimse üstünde düşünmüyordu ama asıl Tanrı oydu; dinleri de mezhepleri de yaratan: Para; varlık yokluk… Limana yakın pazara doluşan kasabından, doktoruna, memurundan, bakkalına önce tüm Karadeniz, sonra tüm Türkiye erkeği o güzel kadınlara dünyanın en eski mesleğini anımsatacak, bavul ticareti yerini çok hızlı bir biçimde daha kestirme bir ticarete bırakacaktı. Her biri birer odun yarması, elinde tesbih ağzında küfür, belinde yapma tabancası hemşerilerim, bakkalında önlüğünü atıp karılarına vermedikleri pazar paralarını Nataşalar'a sunacaktı. Onlar ve o Slav kızlar, Tanrım, tam ağlanacak bir manzara... Çatal, bıçak tutmasını bilmeyen hemşerilerim, yanlarında ışık içinde kızlar en pahalısından otel motellerin seçkin müşterileri olacaktı çok zaman. Kimsenin yaşı sormadığı bir aşk pazarı... Sonunda bitti… Kar da… Pastırma yazı değilse bile bir güneş dolanıp duruyor tepemizde, buz gibi hava fırsat verse çık gez diyecek. Yazacak hava değil… Canım uzun yollara gitmeyi de çekmiyor… Eskiden sinemaya giderdim. Güzel bir film olsa izlenirdi, aranırken gördüm. Dolce Vita’nın “Buzdan Venüs’”ü o çekici sarışın, güçlü kuvvetli ama her şeysi yerli yerinde, muazzam orantılı ölçüleri olan bu çocuk yüzlü kadın, olağanüstü göğüsleri, kalın güçlü bacakları olan güzel Anita Ekberg ölmüştü. Benden epey büyüktü, cılız bedenime, sümüklü burnuma bakmadan tutulmuştum bu ay parçası Herkül’ün dişi versiyonuna. Biz geçe kalmıştık. Öyle çok filmi yoktu. Siyah beyaz resimleri asılırdı Trabzon’un en güzel sineması Konak’ın duvarlarında. Tek film oynatan dekoru döşemesi de adam seçen Konak pahalıydı. Çoğu vizyon değil eski ama iki film birden oynatan, öğrenci keseme de daha çok uyan bir sinemada izleyince şaşırmıştım. Yeni yeni başka türlü görmeye başladığım, ama nasıl yaratıktır bu diyerek dehşetli ilgimi çeken öyle de çok merak ettiğim çevremdeki kızların hiçbirine benzemiyordu. Bizim kızlarımız onun yanında sanki sıtmalı, hastalıklı, cılız ya da orantısız beslenmiş, acemice taklit bir üretim gibi görünüyordu. Ya çoktandır yeşillendiğim arka sırada oturan Nazan? Eh işte, gömlekli hali belki... o da ancak andırırdı ancak. Ekberg ise izleyene hormon pompalayan gerçek dışı bir şeydi. Ergen gençliğimin bütün enerjisiyle âşık olmuştum bu muhteşem dişiye... Sonunda efsaneyi ben de keşfetmiştim, yaşadığım şiddetli fırtınayı özendiğim aşk sayıyordum. Ne var ki kısa süre sonra Love Story’de tahta göğüslü, kara kuru, düz saçlı Ali Mac Graw’a filmdeki acıklı ölümüne sahi sahi ağlayarak, inanılmaz bir duygu bağıyla bağlandığımı fark ettiğimde yaşamımın en büyük içsel çatışmasına girecektim. Bu hal ondan sonraki yaşamımın olağanı olacak, hemen bütün aşklarımda bu iki figür yanyana, uzun süre yükseklerdeki “Mehlika Sultan” olacak, birini tercihte hep zorlanacak, birini bulduğumda ötekini deli gibi özleyecektim. Bir ara o devir Karadeniz’de çok yaygın olduğu üzere iki tiple de evimi ve geleceğimi süslemeyi bile düşündüğümü anımsamak şimdi beni ne güldürüyor. Bu Anita Ekberg travmasını ancak üniversite yıllarında, ortasına düştüğüm devrimci isyanın yol arkadaşlığında biraz kıracaktım. Artık benim seçimim ruhu olan kadın, konuşabildiğim, benimle birlikte ortak düşmana karşı dövüşecek kızlar üzerineydi. Ötekinde beyin bile az gelişmiştir… diye düşünüyor, bütün sarışın, sağlıklı ve gürbüz kadınların günahını alıyor, niyeyse elini tutmak, dans etmek olarak gördüğüm, öpüşmeyi bile ırz düşmanlığının ilk tohumu saydığım Ali Mac Graw modeli sevgililerimle itişe kakışa güya aşk denemeleri yapıyordum, çoğu yazma yanımın ilk dersleri olan mektuplarla. Sabahtan akşama değin kollarımıza kramp girecek dende hiç bırakmadan el ele dolaşırken ya da Kızılay’dan Çankaya’ya tüm pastanelerde tabure doruğunda kukumav kuşu gibi birbirine sabitlenmiş ama nasıl keyifle ama nasıl içlene içlene bakarken, arada bir beynime baltayla saldıran Vandal benzeri Anita Ekberg’i lanetli bir düşünceyi, utanılacak kirli bir şeymiş gibi kovalamaya ne çok uğraşmıştım. Sonraki yıllarda kadın imajımda çok etkili olacaktı Anita Ekberg. Sinema dünyası ise salt benim değil dünyanın gösterdiği ilgiyi iyi okumuş ardı ardına benzerlerini piyasaya sunmuştu. Raquel Welc, Birigitte bardot, Sophia Loren, Ursula Andress gibi… Deprem gibi salladıydılar dünyayı. Şimdi hiçbirinin adı anılmaz oldu. Birbirinden güzel ve çekici, ortak paydaları çok güçlü, sağlıklı bir kadın bedeni ve ameliyatla estetiğin henüz anılmadığı o dönemde bütün dünyanın emzikli çocuklarının önünde aşkla sıraya gireceği dende görkemli göğüsleri olan, aralık, etli mürdüm eriği dudaklarından biçimli dişleri gözüken, çocuksu yüz hatlarıyla masum, ama çok seksi bir vücutla alabildiğine kışkırtıcı onca kadın, sinemada boy gösterdi ama hiçbiri ona yetişemedi... ve nasıl olduysa hepsi de Anita Ekberg'le birlikte sır oldu… ALAİN DELON’U orta boy sakallı bir teyzeye dönmüşken de gördüm, aralarından en çok beğendiğim yerlilerden Cüneyt Arkın’ı şimdi görünce sanki kendi geleceğimi bir kâbusta görmüşüm gibi ağlayasım geliyor. Yılmaz Güney’in bozulmadan erken ölümünü onun adına büyük şans görüyorum. Hala dimdik duran sanki batoks banyosuna yatmış gibi yaşlanmayan Kadir İnanır’a ise niyeyse felaket içerliyorum. Arada bir batoksla matoksla desteklenip gençleşmiş halle, arada bir de olduğu gibi virane , bir aşka aday, bir emekliyim diyerek görünen ötekilere ise sadece gülüyorum. Orson Wels’in “ I know what it is to be young,” en sevdiğim şarkımdı yirmi yaşımda. Kırık İngilizcemizle tercüme ettiğimiz herkesin en güzel şarkısı, sanki yaşlılığı bilirmişiz gibi… Şimdiyse bir bizim söylediğimiz olmuş… Dün ölsen kimsenin genç demeyeceği, herkesin uzun yaşamış dediği ellili yaşlarda gençliğini, gençliğini de denmez, aklında kalanı taklit edenlerin şarkısı… Rodrigo’da öyle, Deniz Gezmiş’in son isteğiydi diyerek tanıyıp türkülerimizin ve uydurma aranjmanların yanına güçlükle sıkıştırdığımız uzun süre sadece entel bir konuk kalan o güzelim müzik nasıl şimdi vazgeçilmezimiz olmuş, türküler bu kez yabancılaşmış, anlayamıyorum. Daha da anlamadığım neden herkes Rodrigo’yu, Vivaldi’nin Dört Mevsimi’ni ıslıkla çalmıyor, Rasputin’i, Beyonce’yi, Paris Hilton’u, Lady Gaga’yı hatta Hadise’yi yeğliyor. Hadise’yi, Beyonce’yi gene anlıyorum, Anita Ekberg’in bir esintisi var üstlerinde, o hal her daim geçer akçe, evrensel bir karizmaymış demek ki, ama ötekiler neci? Daha görmediğimiz var mı, yaşlanmak buysa hiç güzel değil… Neyimiz varsa terk ediyor bizi, kitaplarımız, yazarlarımız, şarkılarımız, idollerimiz, kahramanlarımız, alıştığımız siyaset ve söylemler… Bildiklerimiz uzaklaşıyor, dünya tümüyle yabancılaşıyor; kendi ülkemizde sürgüne dönüyoruz. Gördüklerim, hissettiklerim hiç hoşuma gitmiyor. Çoktandır o bizi, biz onu unuttuk, yaşıyorsa bile acaba aşk bildiğimiz eski aşk mı? Denesek mi, kaygılarımızı aşıp? Belki bir daha hiç şansımız olmaz... Moda değişti diyelim, deneme izni verildi, iyi de... Kiminle... Yer çekimi tersine dönmezse eğer o “dam”ı ya da o adamı nereden bulacağız, hala hormon üreten... Aşk tek başına yapılamayan değil miydi? Yorulmak bir şey değil de korkum... ya aşk ölmüşse? İyisi mi riske girmemeli, biz müzik yapalım ya da kitap yazalım. Aslında görmediğimiz ne biliyor musun, on dakikalık bir eylem aşkı bina ediyorsa, bir evliliği otuz yıl, kırk yıl sürdürmek nasıl mümkün olur, insan eti onca ağırken? Onlar yanlış biliyor; madem ki aşk tek başına yapılamayandır, yani ötekini hep ister, o zaman başka bir sırrı var, aşk iki insanın hiç sorunsuz, gönülle paylaştığıdır. Neyi mi? Ayrıntı bizi küfre götürür, ama nesi varsa dersek, bazen bir HAYAT, bazen bir an paylaşmak, bazen 20'lerde de bazen 80'lerde de paylaşmaktır dersek özetlenmiş de olmaz mı? Boşversene sen, para kazandırmayana bakmazlar onlar; iyisi mi gel keyifli bir çay demle, en güzel giysilerini giyin, makyajını yap, oturup konuşalım, bu gece balkonda uyuyalım. O güzel şarkıyı da koy; “I know what it is to be young,” iyi gider bu geceye... Bakarsın ay da çıkar… *

  • DELİ MÜDÜR

    Niyazi UYAR * Türkiye henüz çağ atlamamış(!) ortaokullar köylere kadar yaygınlaşmamış; ilköğretim sekiz yıla çıkarılmamıştı. Kerem, okumak için ilçesi Demirci’ye gittiğinde daha on bir yaşındaydı. Birkaç aile birleşip bir ev kiralamışlardı. Çünkü tek başına bir aileninev kiralamaya gücü yetmezdi. Ev sahipleri de insafsızdı, iki misli kira ister, bir de “canın isterse tut” derlerdi. Öğrenci çoktu, ev azdı; bunu bildiklerinden kasım kasım kasılır, sümüklerini çeke çeke konuşurlardı. Hele çocuk imam hatipte değil de öğretmen okulunda okuyorsa, vay haline… Öğretmen okulunu oldum olası sevmezler, “oradan çıksa çıksa komünist çıkar ” derlerdi. Saraçlar’ın evinin alt katını tutmuşlardı. Ev iki odalıydı. Kerem’in abisiyle birlikte dört arkadaş daha kalıyordu. Hala oğlu Hasan yaşça hepsinden büyüktü, daha ilk günden kendini evin sultanı ilan etmişti: “Bu evin dayısı benim. Ben ne dersem o olur. Ben yokken Muzaffer sorumlu olacak, itirazı olan varsa, söylesin; sonra karışmam!” Yemek pişirmek, bulaşık yıkamak, ortalığı silip süpürmek kendimizin işiydi. Ardından ders çalışılacak, sınavlara hazırlanılacak… En zoru buydu. Altı köy çocuğu… İkisi orta bire, ikisi öğretmen okulu dördüncü sınıfa, Hasan son sınıfta, abi Muzaffer beşinci sınıfa… Muzaffer geçen yıl sınıfta kalmıştı, aşk işlerine fazla dalmıştı. Köyde kızları uzaktan görmekle yetinirken, Demirci’de bir soluk mesafesindeydiler. Yemekleri denkleştirmek de yetenekle birlikte para pul ister. Bulurlarsa bir şeyler, bulamazlarsa patatesi haşlar, onu da bulamazlarsa kaynatırlardı bir çay… Karıncıklarını öyle doyururlardı. Bir gün Kerem tencereye suyu doldurdu, tuzu attı. Pompalı gaz ocağını yaktı. Suyun içine tarhanayı atacak kıvama gelmişti ki Hasan bağırdı: “Suyu çaydanlığa doldur. Sormadan ne iş yapıyorsun. Tarhana istemiyor benim canım, tarhanalar acı, yengemin tarhanası acı çay yap, çay!” Yenge dediği dayısının eşiydi. Muzaffer dayanamadı: “Ezbere konuşuyorsun Hasan. Kimin tarhanası olduğunu bilmeden bağırıyorsun, bizim tarhanamız acı olmaz, bir kere babam acı tarhanayı yemez!” “Geçmişin ciğerini, ben ne dersem o!” Muzaffer yerinden doğrulunca Hasan geri adım attı: “Tamam tamam, pes. Ayı gibi üstüme çökersin şimdi.” Kerem çayı demledi, kahvaltılıkları taşıdı, yer sofrası için sofra altıyı yere serdi. Altı, anasız babasız çocuk yerlerine oturdu. Kerem, ekmek, birkaç dilim peynir, zeytin getirip sofra altının üstüne koydu. “Ben bağdaş kuramıyorum Hasan abi,” dedi Necdet. “Olmaz,” dedi Hasan. “Şeytan çeker, sofranın bereketini kaçırırsın, bak biz nasıl oturuyorsak sen de öyle oturacaksın!” Çay tavşan kanıydı. Hasan ilk yudumu höpürdeterek içti, sonra küfrederek lavaboya koştu. Çaya tuz atıldığını o an anladı. “Abi,” dedi Kerem, “suyu çaydanlığa sen doldurdun.” Dediği gibi sokağa fırladı. Kaçmasa başına ne geleceği belliydi. Öğleye kadar aç aç dolaştı. Döndüğünde evde kimse yoktu. Köy ekmeğine salça sürdü, pırasayı tuza batırıp yedi. Karnı doyunca kara lastiklerini giydi. Top oynamaya gidecekti. Top oynunda hırslıydı Kerem, canını ortaya koyarak oynar, yenilmeyi içine sindiremez, her daim kaleye yakın yerlerde olur, gol atınca deli gibi sevinirdi çünkü.  Sınıfta, günlük yaşamda sessiz biriydi; fakat sessizliği oyunda kaybolurdu. Orman İşletmesi’nin karşısındaki boş arsada oynarlardı mahallenin çocukları. Top oynadıkları bir gün top yola kaçınca Kerem fırlayıp topu almaya gitti. Birden bir klakson, bir fren… Çağla yeşili tek kapılı Anadol acı bir frenle zınk diye durdu. İçinden inen adamı herkes tanırdı: Deli Müdür. Deli Müdür, namı gibi deliydi, kızdı mı, verip veriştirirdi. Hem yolundan kalmış, hem az kalsın, bir çocuğa çarpıp belki de ölümüne sebep olacaktı... Kerem, neden yaptı bilinmez birden dilini çıkarıp kaçtı. Tepetarla’nın bayırına vurdu. Müdür biraz koştu peşinden Kerem'in; vazgeçti. Çocuklara sordu, soruşturdu, sonra arabasına atlayıp Kerem’in evine sürdü. Demir kapıyı yumrukladı, salladı, söküp atacak gibiydi. Kerem banyoda termosifonun gereltisine sinmiş, nefesini tutuyordu. Korkudan altına bıraktı. Bir süre sonra arkadaşları kapıya gelip fısıldadı: “Gitti… Deli Müdür gitti!” Kerem uzun süre çıkamadı saklandığı yerden. Kapı yerinde duruyordu, az önce sökülüp atılacak gibi vuruluyordu çünkü. Şükretti içinden: Allah’tan kapı demirdi. O geceden sonra kabuslar başladı. Deli Müdür rüyalarında yeşil Anadol’uyla peşinden geliyor, okuduğu ortaokula geliyor, sabah toplantısında bir bir öğrencileri tarıyor, okuldaki bütün sınıfları dolaşıyordu. Gece olmasını istemiyordu Kerem. Oda kalabalık olduğundan mutfağa gider orada ders çalışmaya çalışırdı. Birkaç gece mutfağa geçti, kitaplarını açtı. Ne okuyabiliyor, ne okuduğunu anlıyordu. Ama ne olursa olsun vazgeçmeyecekti. Aklına çocukluk sevdalısı geldi. “Okuyup adam olacaksın,” demişti çocukluk aşkı. O da söz vermişti, okuyacak, adam olacak; sonra onu alacaktı. Verdiği sözü tutmalıydı, verdiği sözü tutmazsa kendinden nefret ederdi sonra, çocukluk günlerinden beri verdiği sözü ne pahasına olursa olsun tutardı... Yüzünü yıkadı. Kireç badanalı duvarlar gözüne aydınlık göründü. Korku çekildi içinden. Okuyacaktı… EKİM 1994 – İSTANBUL

  • maviADA Mutlu Yıllar Diler!

    YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN! * maviADA HAYAT ve SANAT PLATFORMU

  • YENİ YILDA ARAYIŞ

    Doğan SOYDAN * Açın kapınızı tüm mutluluklar Konuk olacağım size bu akşam Uzaktan tebessüm eden umutlar Konuk olacağım size bu akşam.   Davetsiz konuğum istemem minder Köşkler sizin olsun bir eşik yeter Gözlerim bulut bulut özlemin tüter Konuk olacağım size bu akşam.   Yıllar yılı çaldım hep bu gün bu gece Açılmaz kapınız bilmem ki niye Belki insafa gelirsiniz diye Konuk olacağım size bu akşam   İstemem ne köşk ne saray şahane Biraz huzur olsun, sıcak bir hane Elimde bir kadeh biraz nevale Konuk olacağım size bu akşam.   Üç yüz altmış beş gün, o kadar gece Her gündüz her gece sanki bilmece Topladım, çıkardım hepsi bir hece Konuk olacağım size bu akşam.   Doğan Soydan

  • Mutlu Yıllar

    Yeni Yılda Dünya Bugünden Daha Güzel Olsun! - Videoyu tam ekran izlemek için sağalt köşeye tıklayın- *

  • İSTANBUL'DA BİR GÜN

    Niyazi UYAR * 06.30 saatin ziliyle uyandım. Biraz sağa sola dönmek, keyif yapmak geçti içimden. Yapamadım, fırlattım attım yorganı. Yatak da sıcacık kalkmak ıstırap geldi, delik deşik olmuştu uykum, uyuyamamıştım zaten. Ama sabaha karşı biraz dalmışım. İstemeye istemeye hazırlanmaya koyuldum. Uğur'a baktım, uyuyordu daha, kıyamadım "birkaç dakika daha uyusun yavrucak." Annemiz kahvaltıyı hazırlamaya başlamıştı çoktan, yardım etmeliyim, yetişemeyiz yoksa, yaşam paylaşmaktır, demezler mi? Uğur'a döndüm tekrar, öptüm, kokladım. "Hadi çocuğum kalk okula gideceğiz haydi, acele etmezsek binemeyiz otobüse, kalk hazırlan yavrum!" Uyur uyanık kahvaltısını yaptı çocuk. Bu arada saat yedi on beşe doğru geliyordu. "Hızlanmam gerekiyor, elimi çabuk tutmalıyım. Hava nasıl acaba, pencereyi açıp dışarıya bir bakayım? "Başımı camdan çıkardım. Sokak lambaları yanıyordu; sabaha çıkmamıştı, daha gece gibiydi. Sisli havada ışıklar, taş atınca yayılan denizin dalgası gibi yayılıyordu, tel tel. Lambaya çarpan soğuk sendeleyerek, gerisin geri dönüyordu. Bir daha geliyor, sonra ısınıp buhar olarak, yukarılara doğru filizlenip yarını daha da soğutmak için havalanıyordu. Karşı komşu da uyanmış olmalı, onların ışıkları gözüme çarpıyor. Onlar da bizim gibi hareketlenmiş, sesleri çok cılız; lakin dinlenememişler herhalde. Canlı mı, cansız mı diye sesleri düşünürken, gecikeceğim, geldi yine aklıma, koşturmam lazım. Elim yüzüme çarpıyor. Eyvah! Tıraş olmayı unutmuşum akşamdan. Gömleğimi, kravatı dar alamet üstümden attım. Çaydanlıktan biraz sıcak su alıp tıraş kabına koydum. Fırçayı suya batırıp sabunladım yüzümü. Bir solukta, bitirdim işimi. İçeriden hanımefendinin emredici tiz sesi her zaman olduğu gibi: "Ben çocuğu giydiriyorum, sen de acele et biraz canım! " "Sanki ben eğleniyorum, Allah Allah! Unutma, çişi falan var mı, sor bakalım, eşeğin sıpası kocaman oldu, daha çişini söylemiyor. Sormasam, yaptırmasam, altını ıslatacak! "Ne yapalım, bu böyle!" Biraz sonra evden çıktık. Evle durak arası iki yüz, iki yüz elli metre ya var ya yok. Yokuş yukarı gitmek yoruyor adamı. Elinden tutuyorum: "Haydi oğlum dayan, pergelleri aç biraz!" "Tamam baba, koşuyorum bak!" Koşturuyor çocuk, koşturuyor da benim adımlarıma ayak uydurması mümkün mü? Yapamadım, omzuma aldım, şimdi hızımı biraz daha artırabilirim. Karşıdan bir araba geliyor; bir araba da arkadan. Durup kaldırıma çıkıyorum. Kaldırımlarda boş yer varmış gibi. Arabalar kaldırımları da işgal etmiş. Yollar arabalar için, kaldırımlar arabalar için. Her yer araba: Yeşil, sarı, mor, siyah, kırmızı, beyaz... En çok beyaz. "Arabam olursa, benimki de beyaz olsun! diye, iç çekiyorum. "Bir araba, bir ev. Allah’tan başka şey istemem." Oğuzhan Caddesi'ne çıktım. Arabalar vızır vızır, insanlar. "Canına yandığım ne iş böyle bu, bu çocuk yatmalı daha evde, uyumalı. Havalar da soğuk gidiyor bu yıl ne hikmetse, hasta olacak çocuk. Peki evde kim kalacak, kim bekleyecek?" Kendi kendime: "Tut bir bakıcı canım!" "Tuttum, tuttum ama kahrını çekemedim." Bu ara Millet Caddesi'ne vardım... Böyle böyle konuşurken, üst geçide tırmandım. "Bu üst geçidi de çok dik yapmışlar, basamaktan basamağa adımlarım gücül ulaşıyor!" Belki de yoruldum bana öyle geliyor. Üst geçidin altından araba seli akıyor, çeşit çeşit, cins cins... "Baba diyor Uğur, biz de araba alacak mıyız?" "Alacağız yavrum, ama önce evimiz olsun, sen dua et, çocuklar, günahsız olduğundan, Tanrı onların dualarını kabul edermiş, öyle diyorlar." Duraktaki kalabalık da artmıştı iyice. İşine gecikenler durmadan söylenip duruyor: "Elim kırılsın, bunlara oy verdim ben yahu, haram olsun!" diyordu biri. "Otobüs motobüs çözüm değil arkadaş, metro, metro !" "Tren, Demirperde ülkelerinin işi diye yapmadılar, insan azıcık düşününce yurdum insanın haline bakıp aklını kaybedecek. Hemen yanı başımdaki fakirliğine, feleğe verip veriştiriyordu. Taksim-Topkapı otobüsü durağa yanaştı bu ara. Zor bela arka kapısından itiş kakış binebildik. Ön kapı, arka kapı. Arka kapı olmazsa; orta kapı, neresi olursa biniyorduk. Basamaktakiler bize yardımcı oldu da içeriye ayak atabildik. Uğur omzumda hiç sesini çıkarmadan olanı biteni izliyordu. Zaten. Oldum olası başkalarının yanında ağzını açmazdı. Görenler, “ne uslu, ne güzel çocuk" deyip tahmarırlardı. Kan ter içinde bunları düşünürken, dalmışım. Güzel sesli, güzel giyimli şık bir hanımefendinin gür sesi kulaklarımda patladı: "İnsanlık ölmüş be. Ayıp ayıp, şu zavallıcığa yer verin, yaşlılar, kadınlar, çocuklular ayakta, siz oturakta! Utanmıyorsunuz hiç, yazıklar olsun!" "Buyur ablacığım buyur, sen istedin de biz vermedik mi?" "Otur oturduğun yerde, ben senden gencim. Siz kucağında çocuk olan beyefendiye yardımcı olun. Uğur, ana sınıfının en sessiz, en uyumlu, en sakin çocuğudur. Uğur'un annesi babası çalıştığı için, daha üç yaşında anaokuluna gitmek zorunda kalmıştır." Ablası bizden uzakta büyüdü, ne zorluğu olursa olsun, ben katlanacağım, ne olursa olsun.” Annemizin çözümü kolaydır, hazırdır: “Gönderelim anneme!" Ben iki sene değil, üç sene de olsa omzumda taşıyacağım!” Taksim-Topkapı otobüsü her durağa uğradıkça doldukça doldu. Balık istifi derler ya işte öyle. Sağdan sola dönmenin mümkünatı olmadığı gibi ayağının yerini değiştirmek bile imkansızdır. Şoförün borazan sesi: “Önden arkaya doğru ilerleyelim beyler, arkalar bomboş, ilerleyin lütfen! Önde duranlara şeker vermiyorlar, boşlukları doldurun lütfen!" Bir yolcu:" İlerleyelim beyler, işe gideceğiz!" Arkadan:" Kolaysa gel, sen ilerle! Körüğün bulunduğu yerden bir başkası: “Yürü be kardeşim, saman çuvalı mı taşıyorsun?” Öndeki:" Rahatsız oluyorsan taksi tut kardeşim! "Ben ne tutacağımı bilirim, gelirsem gösteririm sana.! " "Sıkıysa gel! "Ayıp oluyor beyler, sabah sabah yakışmaz!" "İstanbul'da yaşıyoruz arkadaş, başka İstanbul yok, medeni olalım!" Otobüs Saraçhane'ye gelmişti bu ara. Trafik de dura dura ilerliyordu. İçeride oksijen iyice azalmıştı. "Ya Uğur ne yapıyor zavallım, rahatsız olduğunu bile söylemiyor başkaları duyar diye. İneceğimiz yere bir varsak yahu, Allah kahretsin...! Unkapanı, Haliç, Şişhane. Oh be.! Şişhane'de pestilimiz çıkmış bir vaziyette indik otobüsten. Yolu ele aldık, hızlı hızlı yürüyorduk yine. Biraz yürüdükten sonra, Uğur yoruldu. Daha yolumuzun yarısındaydık. Galata Kulesi'ne doğru yürüyorduk. Neve-Şalom Sinagogu'nun önüne gelince tekrar omzuma aldım. Okulumun bulunduğu sokak az ötedeydi. Öğrencilerime rastlıyordum, okula yaklaşmıştık. “Biraz ben taşıyayım öğretmenim, siz yorulmuşsunuzdur, “dedi bir öğrencim. Teşekkür ederek kabul etmedim, benim işimdi çünkü bu. Aslında çok yorulmuştum. Ama bugüne mahsus değil ki; her gün yaşıyorduk aynı şeyleri. Kış gününde tepeden tırnağa kan ter içinde kalmıştım. Hizmetli Yusuf'la karşılaştım. Dayanamadım "Yusuf Efendi Uğur'u okuluna bırakıver". Çocuğu kucakladığı gibi doğru okuluna götürdü...   Saat, on yediye daha var; ama hava da iyice karardı. Kara bulutlar Haliç' in üstüne abanmış, karaya kesmişti her şeyi. Süleymaniye'nin silueti. Gökyüzünü delik deşik eden minareleri görünmez olmuştu. Ötede Ayasofya'nın, Sultanahmet'in üstünde bir kızıllık peyda oldu. Kızıllık, sonra, kapkara kararan kızıllık. Kızıl ışığın karanlığı, gizemi müthiş bir korku yaşatıyordu Şişhane esnafına. Günün akşamı bir şeyleri haber verir gibiydi adeta. Daha güneş batmamışken İstanbul'un minareli ufku görünmeze girmişti çoktan... "Bugün ne olursa olsun erken çıkmalıyım okuldan." Toparlandım, elektrik sobasının fişini çektim önce, masanın üstündekilere bakmıyordum bile. Yusuf Efendi'yi gördüm alt koridorda: "Yusuf Efendi ben çıkıyorum, Uğur'u okuldan alıp gideceğim, haydi sen de erken çık. "Ben Uğur'u getirdim hocam, Hulusi Bey'in odasında, Hulusi Bey kâğıt vermiş onları karalıyor!" "Hay çok yaşayasın be Yusuf Efendi!" Bir güzel giydirdim, durağa doğru hızlı adımlarla yürümeye başladık yine. Herkeste aynı telaş, bir an önce evine ulaşmanın tedirginliği. Kimileri eşyalarını dükkanına taşıyor, kimileri kepenklerini kapatıyor. Şişhane esnafı ayaklanmış işini toparlıyor. Bazıları kepenklerini kapatmadan kapısını kilitleyip terk etmiş çoktan. Sağımda solumda ne var ne yok merakımı gidermeye çalışırken bir taraftan da "83'e 76'ya 73'e numaralı otobüslere bineriz inşallah. Olmazsa, hiç bakmam, tutarım bir taksi, ya da otostop çekerim, "diyerek durağa geldim. Durakta duracak yer kalmamış İstanbul buraya toplanmış. "Kabahat bende, ne diye erken çıkmadım ki şimdi nasıl bineriz otobüse? Bazen böyle, düşüncesizce davranırım. Ama ne çare, sırf ben çekmiyorum cezasını; işte mesele bu, ya bu çocuğun kabahati ne?" Taksim tarafından 76 Avcılar otobüsü geliyor. "Bu hattın arabaları genellikle körüklü olur, belki binebiliriz" diye düşündüm. O da durağa uğramadan geçti. "Eyvah gidemeyeceğiz eve!" İçimi bir korku sardı ki deme gitsin. Yanımda bulunanlar palto, kaban ve kaşkollarıyla birer karartıydılar artık. Birden kulakları sağır edercesine, Okmeydanı tarafından bir gümbürtü koptu. Arkasından buz gibi rutubetli bir rüzgâr burnumu okşadı önce. Bu ara Haliç'in üstü tanışmıştı bile yağmurla, az sonra biz de tanışacaktık. Haliç'in kara milli suyuna çarpan damlalar, onun müthiş kokusunu dağıtıyordu her yere. Yağmur yaklaşıyordu, rüzgarla beraber öfke saçıyordu, kime çarpsa, neye çarpsa, şöyle bir çeviriyordu. Yağmur teslim almıştı yaşamı. Hiç kimse kıpırdamıyor, sinecek bir yer aramıyordu. Herkes kutsal bir görevi ifa edercesine put kesilmiş, öyle duruyordu. Şemsiyesi olanlar bile kapatmışlardı şemsiyelerini, rüzgâr ters getiriyordu çünkü. Şimdi herkes durmuş, bir güzel ıslanıyordu. Karşı koymak olmazdı, olamazdı da zaten. Yaşını başını almış olanlar: “Allah’ım bu dünyanın sonu mu, dünya batacak mı yoksa?" Hava, sağduyuyu yok etmiş, içlerinden bildikleri duaları okuyorlardı muhtemelen. Yağmur, sicim gibi yağmıyordu, daha da yoğundu... Otobüsler, durağa yaklaşınca durur gibi yapıyor, birden hızlanıp yalvarır bakışlar arasında uzaklaşıp gidiyordu. 73 Yeşilköy, 72 numaralı Yeşilyurt otobüslerinin hiçbiri uğramadı durağa, uğrasalar bile, binmek ne mümkün, herkes saldırıyordu aynı anda. Soğuk bir ter bastı tepeden tırnağa. “Bu küçücük yavru, bu soğuğa nasıl dayanır? Ayakları suyun içinde bak!" Korkumdan, çaresizliğimden saçlarımı yoluyorum. Sarı taksiler transit geçiyor. Özel arabaları durdurmaya çalışıyorum, boşuna. Hepsi de eylem birliği yapmışçasına devam ediyor yoluna. Baktım olmayacak, yukarı doğru yürümeye başladım. Şişhane durağı epeyce geride kalmıştı, Tepebaşı'na doğru yürürken, için için ağlıyordum. Sonra aralıklarla hıçkırıyorum, "duyan olmasın" diye bir yandan da dudaklarımı ısırıyordum. “Aman Allah'ım, dayanılır gibi değil, ya hasta olursa bu çocuk?"  "Uğur, üşüdün mü oğlum, korkmuyorsun değil mi?" "Az korkuyorum baba, sen varsın diye çok korkmuyorum. Baba otobüsler niye durmuyor?" “…” "Baba bizim taksimiz olsa durur muyduk?" "Tabi oğlum, ama bizim de olacak bir gün, bizim de olacak...” Yağmur yavaş yavaş akıllanmaya başlamıştı. Sicim gibi yağıyordu artık. Epeyce yol almıştık, belki burada taksileri durdurabilirdik. Benim gibi düşünenler de olmalı ki, onlar da taksileri durdurmaya çalışıyordu. Bir taksi yanımıza kadar yaklaşıp durdu. "Binin sizi Aksaray'a kadar götüreyim "dedi, taksinin sağına oturmuş kara bıyıklı kara gözlüklü bir adam. Bizimle beraber iki kişi daha atladı arabaya. Şoförle birlikte, altı kişi olmuştuk. Uğur'u kucağıma aldım her zaman olduğu gibi. Kara bıyıklı kara gözlüklü adam: “Çocuğa sebep durdum, bilesiniz ha" dedi. "Ben bu arabama öyle herkesi bindirmem! "Allah ne muradınız varsa versin bey abiciğim" dedi, bizimle birlikte binenlerden biri. Adamın duaya aldıracak hali yoktu, cızırtı gibi geldi söylenenler.  "Adın ne senin bakayım ufaklık, çok üşüdün mü?" dedi Uğur'a Uğur duyacak, cevap verecek vaziyette değildi. "İki saattir araba bekliyoruz, yoruldu, dondu çocuk iyice," dedim. Aslında benim de konuşmaya mecalim kalmamıştı, konuşacak halde değildim, artık sıcacık evime ulaşmak istiyordum. Aksaray'a geldiğimizde saat yediye yaklaşıyordu. İliğimize kadar ıslanmıştık. Bey, benim için değil; ama bu küçük için, üç yüz beş yüz metre daha gitmemiz mümkün mü, ben farkını veririm?" "Ayıp ettin bilader, ne demek, insanlık öldü mü, insanlar böyle günlerde lazımdır birbirine!" Eve ulaştık sobayı bir güzel yakmış annemiz. Ablamız sevinçle önce kardeşini kucakladı, sonra beni... Ev gözüme bir güzel gözüktü ki sorma. Evim evim, güzel evim!

  • 2025’TE YAZI HAYATIM

    Zeki Sarıhan * Her yıl sonunda olduğu gibi kendime ve okuyucularıma (gerçekte halkıma) hesap veriyorum. Masum olduğumu iddia edebilirim. Hiç boş durmadım. Neler okuduğumu geçen haftaki yazımda anlatmıştım. Bu yazımda da neler yazıp yayımladığımı anlatıyorum. Sanki bildiklerimizi, inandıklarımızı yazmasam kendimi halka karşı görevimi yapmamış, tembel tembel yaşamış gibi hissedeceğim. 2025 yılında toplumumuzda olup bitenleri yorumlayan 52 yazı kaleme alarak onları facebookta paylaştım. Bloğuma koydum. 1400 kader adresin bulunduğu grubuma ve yazılarımı yayımlayan haber sitelerine gönderdim. Bundan başka 22 kadar duyuruyu yalnız facebookta paylaştım. Bunların yayımlama sayılarının da ortalamalarını aldım. Facebookta yayımlanan yazı ve duyurular ortalama 115 beğeni, 18 yorum, 10 paylaşım aldı. Her bir yazı haber sitelerinde ortalama 7 kez yayımlandı. Bu siteler şunlar: Bağımsız Özgür Medya, Fatsa Güneş, Gazete Kalem, Gündem, Iğdır Doğuş, Independent Türkçe, Mavi Ada, Milas Önder, Olay Net. Görüşlerimi toplumun çeşitli kesimlerine ulaştırdıkları için bu sitelerin yöneticilerine burada teşekkürü bir borç bilirim. Facebooktan yayın deneyimi, okuyucuların en çok fotoğraflı kısa notlarda, paylaşımcının kendisi ve yakınlarıyla ilgili acı ve tatlı olayları okuyup beğendiğini, yorumladığını gösterdi. Benim bu yıl paylaştıklarım içinde “yaş günümü kutlayanlara teşekkür” eden kısa notum 535 “beğen” işareti almış. İkinci sırada (376) Bursa Kitap Fuarından bir haber geliyor. Yazılar içinde ise Sırrı Süreyya Önder 324’le en beğenilen, 75 yorum ve 29 paylaşım alan yazı olmuş.. Sırrı Süreyya’nın bu kadar seveni olduğunu tahmin etmezdim. En çok paylaşılan diğer yazılar ise Çerkes Ertem Tartışması (29), CHP’ye Çekilen Operasyon (24), Celladına Âşık Olma Meselesi, (24) Her neyse, 2005 yılını gönül hoşluğu ile uğurladığımız söylenemez. BU YIL 8 KİTABIM YAYINLANDI! İki yıldır, Türk Tarih Kurumu yayını olan dört ciltlik Kurtuluş Savaşı Günlüğü kitabını genişletmek için 200’e yakın kitap taradığımı geçen yazımda anlatmıştım. Bunları yazmak ve ciltlerin yeniden dizinlerini yapmak uzun zamanımı aldı ve kitabın yeni baskısını 2025’te görmek mümkün olmadı. Fakat 2025 gene de kitap yayımcılığında benim için verimli bir yıl oldu. Küba’ya kırtasiye yardımı götürmek amacıyla bu ülkeye yaptığımız geziden izlenimleri içeren “Karl Marks Tiyatrosu’nda Ağlayan Çocuk” kitabını kendim bastırdım. Gezi yazılarımdan oluşan “Gezen Tilki Yatan Aslan” kitabıyla daha önce paylaşmış olduğum yazılardan seçtiğim “Ezber Bozan Yazılar”ı da kendin bastırdım. Amacım, az çok değer atfettiğim bu yazıların bir araya getirilerek kalıcılaşmasını sağlamaktır. HERKESİN BİR MEVSİMİ VAR! İki türlü yazar vardır. Birinciler profesyonellerdir ki, yayıncıları hazırdır. Yayıncı arama sıkıntıları yoktur. Basında köşeleri veya arkaları vardır veya kitapları reklam edilerek topluma duyurulur. İkinciler 50 kadar kitabı yayımlandığı halde benim gibi amatör kalmış olanlardır. Bunlar, yayıncı arayıp bulmak zorundadırlar. Benim amatör olarak kalmamın nedeni kitaplarımı beğendirecek bir yayın piyasasının yokluğudur. Herkesin bir mevsimi vardır. Türkiye’nin yalnız siyasi değil, okuyucu iklimi bakımından da benim mevsimim değildir. Fakat bir rastlantı , benim kitaplarımı kendimin bastırması ve dağıtımı için uğraşmamı sona erdiriği görülüyor. Tanıştığım yayıncı, benim kitaplarımı sıra ile ve “Zeki Sarıhan Külliyatı” adıyla numaralayarak yayımlamaya karar verdi. Hem mevcut dosyalarımı yayımlayacak, hem mevcudu bitmiş kitapların yeni baskılarını yapacak. İlk olarak Öğretmen Dünyası Yayınları olarak ilk baskıları yapılmış ve epeydir mevcutları bulunmayan Kurtuluş Savaşı Öyküleri 1, 2, 3, 4, 5. Kitapların tümünü yeniden bastı. (Bu hafta dağıtımda olacaklar) 2026’da yeni dosyalar ve yeni yayınlarla devam edeceğiz. Böylece önemli bir sıkıntıdan kurtulmuş bulunuyorum. 2025 yılında 9 yerde günübirlik kitaplarımı imzaladım. 29 Ekim Kadınları Derneği, Keçiören Belediyesi, Fatsa ADD Şubesi, Uşak, Bursa, Edremit Belediyeleri, Ankara Kitap Fuarında Telgrafhane Yayınlarına teşekkür ederim. Yorumlayarak, paylaşarak yazılarımla ilgilenen okuyuculara teşekkür ederim. Sizlere sağlıklı ve başarılı bir yıl dilerim. (29 Aralık 2025)

  • Yaz Yağmuru Öncesi

    Rainer Maria Rilke * Adı nedir bilinmez bir şey çekilip gider, beklenmedik bir anda yeşilliğinden parkın; Duyulur pencereye durunca daha yakın, ve suskunluk olunca. Israrcı, güçlü öter, ağaçlıklar içinden şakır bir yağmurkuşu, mübarek Jerome’yi çağrıştırarak akla: Yükselir yoğunlukla, nasıl da, sağanakla dinlenecek bu sesten yalnızlık ile coşku. Duvarları salonun ve yağlı boya tablolar işitmek istemezler sanki çekilip geri diyeceklerimize etmezler müsaade. Öğleden sonraların belirsiz ışıkları yansıdığında ölgün halılar üzerinde insan çocukken ancak böyle korkuyla dolar. Çeviri: Osman TUĞLU * Rainer Maria Rilke * René Karl Wilhelm Johann Josef Maria Rilke (4 Aralık 1875 – 29 Aralık 1926) ya da bilinen adıyla Rainer Maria Rilke Avusturyalı şair ve romancıydı. Kendine özgü ve etkileyici bir şair olarak tanınan Rilke, Alman dilinde önemli bir yazar olarak kabul edilmektedir. Eserleri eleştirmenler ve akademisyenler tarafından mistisizmin alt tonlarına sahip olarak görülerek öznel deneyim ve inançsızlık temalarını irdelemiştir. Yazıları arasında bir roman, birkaç şiir koleksiyonu ve birkaç cilt yazışma bulunmaktadır. Alman lirik şiirinin en önemli temsilcilerinden biridir . Babası Josef Rilke, Alman kökenli bir demiryolu memuru, annesi ise Praglı zengin bir aileye mensuptu. Çok hırslı ve kaprisli bir kadın olan annesi oğlunu kendi özlemleri doğrultusunda yetiştirmek istedi. RİLKE, altı yaşına gelinceye kadar kız çocuğu gibi giydirildi Altı yaşına gelinceye kadar kız çocuğu gibi giydirilen Rilke, zayıf ve ince ruhu nedeniyle annesinin bu tutumundan etkilenerek başta kadınlar olmak üzere insanlarla iletişim kuramaz hale geldi. Şiirlerinde çocukluk yıllarını bir yandan içtenlikle bir yandan da korku çağrışımlarıyla anlatmasının en büyük nedeni de budur. Dokuz yaşına geldiğinde annesi ile babası boşandı ve Rilke annesinin yanında Viyana'ya gitmek zorunda kaldı. 1896-99 yılları arasında öğrenimini Münih ve Berlin'de sürdüren Rilke, Münih'te yaşayan kadın şair Lou Andreas-Salomé ile tanıştı. Daha önceki yıllarda Nietzsche'nin aşık olduğu bu kadının Rilke'nin sanatçı kişiliğinin gelişmesinde büyük rol oynadığı belirtilir. Salome ile birlikte 1897'de Berlin'e, 1898'de Floransa'ya bir yıl sonra da Rusya'ya giden yazar, Rusya'da Tolstoy tarafından karşılanıp dönemin ünlü ressamı Pasternak ile tanışınca büyük mutluluk duydu. Kremlin'de tanık olduğu Ortodoks Paskalya Yortusu ve Rus halkının dindarlığı yazar üzerinde önemli etkiler bıraktı. İki yıl sonra yine Lou Andreas'la birlikte ikinci kez Rusya'ya giden Rilke, ülkenin güney bölümünü de dolaşarak yeniden Tolstoy'la buluştu. Bu geziden sonra ruh sağlığı bozulan yazarı terk edenler arasında Salome'de bulunuyordu. Şiirlerinin yanı sıra çağdaş Alman romanının öncüsü sayılan Malte Laurids Brigge'nin Notları adlı eseriyle de ün kazanan Rilke, ekonomik bunalımların ve kapitalist gelişmelerin belirlediği sanattan uzak bir çağın içinde yetişmiş, gerek yaşamı gerek yapıtlarıyla hayatı mekanik, cansız bir hale getiren duygulardan yoksun modern çağa, insanların birbirine ve kendi kendisine yabancılaştıran, yalnızlığa iten yaşama biçimine karşı gelmeye çalışır.

  • RÜYA

    Nurten B. AKSOY * Aylardır yaşadığımız heyecanlı ve sıkıntılı günlerden sonra nihayet dün gece derin bir uykuya dalmayı başardım ve uyur uyumaz da bir rüya gördüm. Rüyamda dünyanın sonu gelmiş, kıyamet kopmuş, yer gök birbirine girmiş ve her şey tarumar olmuştu. Kıyametten kurtulan birkaç kişiden biriydim. Yeni bir dünya kurulacaktı ve hayatta kalanlara yeni görevler veriliyordu. Herkes kendince elinden geleni yapacak ve "yine, yeniden, yeni bir dünya" kurulacaktı. Bana da hasbelkader bu yeni dünyanın "insan ilişkilerini" düzenleme görevi düşmüştü. Bu görevi layıkıyla yapabilmem için eski dünyanın tarihine bir göz atmam gerekiyordu... Oturdum, tarih kitaplarını okudum yeniden; kötülüklerin, kötülerin geçmişine göz gezdirdim, dünyanın yok oluş sebeplerini araştırdım rüyamda saatlerce. Ve sonunda karar verdim; kurulacak bu yeni dünyada artık Habil ile Kabil birbirini öldürmeyecekti yani kardeş kavgası olmayacaktı. İnsanlar renkleri, cinsiyetleri, milliyetleri ve dinleri yüzünden aşağılanmayacak ya da üstün görülmeyecekti. Yeryüzünde tecavüz, taciz ve tecavüzcü diye bir kavram olmayacak, kadınlar öldürülmeyecekti sevdikleri tarafından... Hz. İbrahim ateşe atılmayacak, Hz. İsa çarmıha gerilmeyecekti. Engizisyon olmayacak, Haçlı Seferleri, din savaşları yapılmayacaktı. Padişahlar "devletin bekası için" evlatlarını katletmeyecekti. Hitler gibi, Mussolini gibi diktatörler yeryüzüne hiç mi hiç gelmeyecekti. Darbeler olmayacak; insanlar hele hele genç fidanlar asılmayacaktı. Din kisvesine bürünmüş katiller insanları diri diri yakmayacak, savunmasız insanların üzerine ateş açmayacak ya da onları betona gömmeyeceklerdi. Savaşlar yüzünden insanlar yerinden yurdundan olmayacak, mülteciler denizlerde boğulmayacak, küçücük çocukların cansız bedenleri kıyılara vurmayacak ya da o masum bedenler kör kurşunlara hedef olmayacaktı. İktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hıyanet içinde olmayacak; halkını "Bizimkiler ve Ötekiler" diye ayırmayacaktı. Kin, nefret, öfke gibi duygular insanlara hiç verilmeyecek, insanlar birbirlerini aşağılamayı, birbirlerine küfür etmeyi hiç bilmeyecekti... Bütün bunların yerine insanlara tahammül gücü, sevgi ve hoşgörü dağıtılacaktı kucak kucak. Bebekler, çocuklar, evlatlar ölmeyecek, analar ağlamayacaktı. Dünyanın her köşesinde rengarenk çiçekler açacak, her yer yemyeşil olacak, termik santraller, kimyasal silahlar hiç olmayacaktı. İnsanlar fikirlerini özgürce dillendirebilecek, kimse düşüncesinden dolayı lanetlenmeyecek, tutuklanmayacaktı... Kurulacak bu yeni dünyada hiçbir kötülüğe yer yoktu, yapılacak çok şey vardı, yüreğim heyecandan bir kuş gibi çırpınıyordu. Bir an önce kolları sıvayıp işe başlamam lazımdı. Giyindim, kuşandım, tam evden çıkmak üzereydim ki uzun uzun çalan zil sesiyle irkildim... Ve işte o anda uyandım, bir an neler olup bittiğini anlamaya çalıştım, ter içinde kalmıştım, kalbim hâlâ tüm hızıyla çarpıyordu... Hava henüz alaca karanlıktı, aydınlanmamıştı gün. Yoksa güneş bugün de mi çıkmayacaktı kara bulutların ardından? Güneşi özlemiştim, aydınlığı özlemiştim... Ben nasıl bir dünya düşlemiştim, böyle bir dünya olabilir miydi, güneş bulutların arasından çıkar mıydı acaba? Elimi yüzümü yıkayıp biraz kendime geldikten sonra çayımı yudumlarken düşünüyordum; gerçekten çok mu zordu böyle bir dünya yaratmak, barış ve huzur içinde yaşamak; insanları sevmek, herkesi kucaklamak? Hayır, aslında zor değildi. Böylesi ütopik ve güzel bir dünyayı yürekleri sevgi dolu bir nesil inşa edecekti, bizlere düşen ise onlara yardım etmek, onların elinden tutmaktı sadece... İşte yeni bir gün daha başlıyor, bir yandan güneş bulutların arasından sıyrılırken bir yandan da inceden bir yağmur yağıyor... Biliyorum birazdan rengarenk bir gökkuşağı çıkacak ve aydınlanacak her yer... Biliyorum aydınlık günler bizi bekliyor...

  • Brigitte BARDOT; Fransız Sinemasının Dünya Ünlüsü, Bir Devrin Cinsellik İkonu, Kadın Tarihinin Lokomotiflerinden B. B Öldü!

    Brigitte Anne-Marie Bardot, ( 28 Eylül 1934, Paris - 28 Aralık 2025, Saint-Tropez), BAFTA ödülüne aday gösterilmiş eski Fransız sinema oyuncusu, manken, şarkıcı ve hayvan hakları aktivistidir. En çok 1950'lerin ve 1960'ların kadın figürü olarak bilinir. Kadın bağımsızlığının ve cinsel özgürlüğünün sembolü olan Brigitte Bardot kariyeri boyunca birçok çocuk-kadın ve femme fatale rolde oynadı. Döneminin en büyük yönetmenleriyle çalıştı ve zarif bir hafifliğin yanında şehvet içeren rollerde oynamasıyla çabucak bir seks sembolüne dönüştü. 1969'dan beri ise Fransa'nın özgürlüğünü sembolize eden Marianne'nin resmi yüzüdür. Bardot'dan önce Marianne anonim bir olguydu. Milenyumun başında gazetenin birinde hayvan haklarından söz eden haberin devamında denk gelmiştim BARDOT'un yandaki resmine. Değişmişti. Hala güzel bir kadındı kuşkusuz, başka bir güzel, ama insan birileriyle değil, hep kendiyle yarışır; onu bir devrin ikonu yapan hormon yayan halinden eser yoktu. Dikkatle baktığınızda, hala "zarif bir hafiflik hissi"nden esinti taşıdığı söylenebilirdi belki ama bana en çok dehşetli bir hüzün vermişti. AY ZAMANI şiirini o hüzünle yazmıştım. Şiir çok dergide yayınlandı, ardından ANTOLOJİ.COM da yer aldı ve iki kez ayın şiiri seçildi. Onlarca yorum yapıldı. Bu benim başarım değildi, ama şair sayılmama yetti. Yaşlanan kadınların hüznünü anlatsa da BARDOT'un adı hiç geçmiyordu. Yani bana o da torpil geçmemişti. Yaşlanmak herkesin derdiydi, ondan.. . Hüznün evrenselliği işte... ŞENOL YAZICI Bardot oyunculuk kariyerinden önce Paris Konservatuvarı'nda eğitim almış bir balerindi. Oyunculuk kariyerine ise 1952 yılında başladı, 16 filmde rol aldıktan sonra o dönemde kocası olan Roger Vadim'in tartışmalı filmi olan Et Dieu... créa la femme (Türkçesi; Ve Allah Kadını Yarattı)'de rol aldı ve bu film Bardot'yu uluslararası bir üne kavuşturdu. Daha sonra 1963 yılında Bardot Jean-Luc Godard'ın Le Mépris filmindeki rolüyle de çok büyük bir başarı yakaladı. Bardot, Louis Malle'ın 1965 yapımı filmi Viva Maria! 'daki rolüyle BAFTA ödüllerine en iyi başrol kadın oyuncu dalında aday oldu ve Fransız entelektüel kesimin de ilgisini çekmeyi başardı. Bardot aynı zamanda Simone de Beauvoir'ın 1959 yılındaki "Lolita Sendromu" adlı denemesine konu oldu. Bu denemede Beauvoir, Bardot'yu "kadın tarihinin bir lokomotifi" olarak tanımladı ve varoluşçu temasının üstüne Bardot'yu II. Dünya Savaşı sonrası Fransa'sının ilk ve en özgür kadını ilan etti. Bardot, 1973 yılında eğlence endüstrisinden emekli oldu. Şov dünyasındaki kariyeri boyunca Bardot 47 filmde başrol olarak ayrıca birçok müzikalde yer aldı ve 80 tane şarkı kaydetti. 1985'te Légion d'honneur'le ödüllendirildi ancak Bardot bu ödülü almayı reddetti. Emekliliğinden sonra Bardot kendini hayvan haklarını korumaya adadı. Bardot, 1990'lı yıllar süresince göç, Fransa'da Müslümanlık, ırk karışımı ve eşcinsellik gibi konularda siyasal düşünceleri ile sözünü sakınmayan bir kadın olarak bilindi. İlk yılları Brigitte Bardot (tam ismi Brigitte Anne-Marie Bardot) 28 Eylül 1934'te burjuvazi sınıfı bir ailede Paris'te doğdu. Babası Louis 'Pilou' Bardot bir mühendis ve aynı zamanda babası Charles Bardot 'dan ona kalan Bardot Fabrikaları'nın sahibiydi. Annesi Anne-Marie 'Toty' Mucel ise bir ev hanımıydı, kocası Pilou 'dan 16 yaş küçüktü ve 1933 yılında evlenmişlerdi. Bardot orta sınıf, katolik bir ailede büyüdü. Brigitte'in annesi Toty, Brigitte ve kız kardeşi Marie-Jeanne (doğum 5 Mayıs 1938)'i genç yaştan itibaren dansa yönlendirdi. Marie-Jeanne bir süre sonra dans dersleri almaktan vazgeçti, Brigitte ise bale kariyerine yoğunlaşmaya karar verdi. 1947 yılında Bardot Conservatoire de Paris'e kabul edildi ve 3 yıl boyunca Rus koreograf Boris Knyazev'den ders aldı. (Brigitte'in sınıf arkadaşlarından biri olan Leslie Caron Bardot'ya "Bichette" [Little Doe] lakabını taktı.) Bardot, annesinin bir tanıdığının önerdiği moda gösterisinde mankenlik yapma teklifiyle 1949 yılında ilk mankenlik deneyimini kazandı. Aynı yıl içinde Bardot gazeteci Hélène Lazareff tarafından çıkarılan "Jardin des Modes" dergisine de mankenlik yaptı. 15 yaşında Bardot, Elle dergisinin 8 Mart 1950 tarihli yayınında derginin kapağında yer aldı. ve bu sayede genç yönetmen Roger Vadim tarafından fark edildi. Vadim'in derginin bir baskısını yönetmen ve senarist Marc Allégret'ye göstermesi sonucu, Allégret Bardot'ya "Les lauriers sont coupés" filminin seçmelerine katılma fırsatı verdi. Bardot'nun rolü almasına rağmen film iptal edildi, ama bu deneyim Bardot 'ya artık bir oyuncu olarak bakılmasına neden oldu. Ayrıca burada tanıştığı Vadim ile arkadaşlığı gelecek kariyerini birçok yönden etkiledi. Kariyeri Sinemada ilk görünüşleri Elle dergisinin kapağına çıktıktan sonra Bardot, yönetmen Jean Boyer’in Le Trou normand filminde Bourvil ile ufak bir rolde oynamayı kabul etti. Başlangıç olarak pek iyi olmayan bu rolü kabul etmesinde Boyer’in vereceği 200.000 frankın da rolü büyüktür. Bardot 1996’da yazdığı anılarında bu ilk çekim hakkındaki acı verici anılarını koruduğunu belirtmiştir ama bu film sırasında Willy Rozier, Bardot ’ya ikinci rolünü yani Manina la fille sans voiles filminde oynamasını teklif etmiştir. 18 yaşında, Bardot’nun babası, ona uzun süredir birlikte olduğu Roger Vadim ile evlenmesi konusunda baskı uygular (o dönemde Fransa'da reşit olma yaşı 21'di). Bunun üzerine Bardot ile Vadim 21 Aralık 1952’de Passy kilisesinde evlenir. 1953’te Bardot daha sonradan menajeri olacak olan Olga Horstig ile tanışır. Anatole Litvak, Ukraynalı yönetmen, Bardot’ya Un acte d'amour filminde Kirk Douglas ile oynayacağı ufak bir rol teklif eder. André Barsacq, Bardot’ya théâtre de l'Atelier ‘deki Jean Anouilh’in yazdığı L'Invitation au château oyununda yer alan Dany Robin’in oynadığı karakteri teklif eder. Daha sonra Bardot, öncesinde hiçbir tiyatro deneyimi olmamasına karşın, buradaki oyunculuğunu « rezalet » olarak tanımlayacaktır. Oyunun galasında dönemin en büyük eleştirmenleri de vardır. Bardot sahneye çıkmadan önce, Anouilh, Bardot’ya çiçekler ve onların yanında bir kart gönderir; kartta « Endişelenmeyin, ben şanslıyımdır» yazılıdır. Ertesi gün Bardot Jean-Jacques Gautier’den iltifatlar alır ve eleştirmenlerin çoğu iyi şeyler yazmıştır. Sacha Guitry, XV. Louis’nin bir gecelik metresi olan Mademoiselle de Rosille’i canlandıracak « pahalı olmayan » bir kadın komedyen aramaktadır. Ki bu rol Jean Marais tarafından tekrar yorumlanmıştır. Bardot’nun menajeri Brigitte’e Si Versailles m'était conté... ‘daki bu bir sahnelik rolü teklif eder ve Brigitte sevinçle bu teklifi kabul eder. Genç oyuncu daha sonra arkadaşı Ursula Andress sayesinde bir iş teklifi aldığı Roma’ya gider. Andress birkaç sene sonra James Bond 007 contre Dr. No filmindeki rolüyle şöhreti yakalar. İtalya’da, Bardot bir Amerikan filmi olan ve Robert Wise ‘ın yönetmenliğini yaptığı Hélène de Troie ‘da Rossana Podesta ile karşılıklı oynayacağı bir rol elde eder. Daha sonra film hakkında « İngilizcem berbattı ve sahne korkum inanılmazdı. Parmak uçlarında rolümü ezberledim, ne dediğimi ben bile hatırlamıyorum, ama dediklerimi role benim seçilmiş olmamın getirdiği büyük bir güvenle söyledim» demiştir. Bardot, Roma’da bulunduğu sürede küçük bir İtalyan yapımı olan Haine, Amour et Trahison 'da da başrol olarak oynamış, daha sonra bu filmi « komik bir melodram » olarak nitelendirmiştir. Fransa’ya döndükten sonra, menajeri Bardot’ya Michèle Morgan ve Gérard Philipe’in de rol aldığı bir René Clair filmi olan ‘’Les Grandes Manœuvres’’ ‘da bir rol teklif eder. Rolü fazla önemli bir rol değildir ama yine de Bardot kendi deyimiyle « çok iyi bir filmdeki ufak bir rolü, kötü bir filmdeki büyük role » tercih eder. Marc Allégret'nin yönettiği En effeuillant la marguerite gişelerde başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Bardot Les Week-ends de Néron filmi için Roma'ya geri döner. Bardot daha sonra yazdığı anılarında filmin çekimleri sırasında yaşanan garip bir olayı anlatır; filmdeki bir banyo sahnesinde süt yerine kullanılan amidon çözeltisi projeksiyonun ısısıyla kısa sürede yoğurda dönüşmüştür. B.BAR DOT'a asıl ününü ve imajını kazandıran TANRI KADINI YARATTI filmi(1956) FRAGMANI İZLE Ve Tanrı Kadını Yarattı'dan Sonraki Kariyeri 1952 yılında Brigitte, And God Created Woman filminde ilk büyük çıkışını yaptı. Aynı yılda uzunca süredir âşık olduğu Roger Vadim ile evlendi. Çift evliliklerinin beşinci yılında ayrıldı. Avrupa'nın film endüstrisi yükselişte olması ve Bardot'un kendi yükselmesi olağanüstü gelişiyor olsa da, sadece birkaç tane Avrupalı oyuncu ABD'de medyanın ilgisini aşırı derecede çekti ve Bardot bu oyunculardan biri idi. Bardot, Marilyn Monroe ile 1950 ve 1960 yılların filmlerinde kadın cinselliğinin baş örneklerini sergilemiştir. Eski filmlerinde ve Cannes'teki gösterilerinde bikini giymesiyle, bikiniyi popüler etti. Kendisine ait tarzıyla 1960'ların modasının önemli bir figürü oldu. Marilyn Monroe ve Jackie Kennedy'in yanına Andy Warhol'un resimlerin temalarından biri oldu. ÖLÜMÜ Brigitte Bardot geçtiğimiz aylarda iki kez hastaneye kaldırılmış, hakkında vefat ettiğine dair söylentiler çıksa da durumunun iyi olduğunu bizzat kendisi duyurmuştu. Bardot, geçtiğimiz Ekim ayında ciddi bir ameliyat geçirdiği söylenerek hastaneye yatırılmış, ardından hayatını kaybettiği bile söylenmişti. Bunun üzerine Bardot kendisi bir açıklama yapmış ve “Ölmedim, gayet iyiyim ve hiçbir yere gitmeye niyetim yok” demişti. Son yıllarda giderek toplumdan uzaklaşan ve hayatını hayvan haklarına adayan Bardot, Saint-Tropez’deki evinde ikamet ederken durumu kötüleşince Toulon’da bulunan bir hastaneye kaldırılmıştı. Ameliyat olduğu bildirilen Bardot’un durumunun ciddiyetini koruduğu ve doktorları tarafından yakın şekilde takip edildiği söyleniyordu. Brigitte Bardot Vakfı, 28 Aralık 2025 tarihinde, uzun zamandır sağlık sorunları yaşayan oyuncunun 91 yaşında, hayatını kaybettiğini duyurdu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, sosyal medyada Bardot'ya övgüde bulunarak onu "yüzyılın efsanesi" olarak nitelendirdi. Fransa'nın en eski hayvan koruma örgütü olan Société Protectrice des Animaux da Bardot'ya övgüde bulunarak onu "hayvan davası için ikonik ve tutkulu bir figür" olarak tanımladı. Aktivizm 1973'te Bardot, 40. doğum gününden az önce emekliliğini açıkladı. Elli sinema filmde oynayıp, birçok müzik albümü kayıt ettikten sonra ününü hayvan haklarını korumak üzere kullanmak istedi. 1986'te Fondation Brigitte Bardot pour la protection de l'animal sauvage et domestique (Yabani ve evcil hayvanların korunması için Brigitte Bardot Kuruluşu)'nu kurdu. Ardından Vejetaryen oldu ve vakfın kurulmasında kullanılmak üzere mücevherlerini ve birçok özel eşyasını açık arttırmada sattı. Toplamda 3 milyon frank topladı. Bardot günümüzde güçlü bir hayvan hakları aktivisti ve özellikle at eti tüketimine karşı güçlü bir muhalifti. Politika ve yasal sorunlar Bardot 1960'lı yıllarda Charles de Gaulle'ün başkanlığını desteklediğini belirtmiştir. Kocası Bernard d'Ormal Fransa'nın Front National partisinin eski danışmanıdır. Bardot 2003 yılında yayınladığı Un cri dans le silence (Sessizlikte bir çığlık) adlı kitabında "Fransa'nın İslamlaşması" konusunda uyarıda bulunmuş ve Müslüman göçü hakkında yazdığı "Over the last twenty years, we have given in to a subterranean, dangerous, and uncontrolled infiltration, which not only resists adjusting to our laws and customs but which will, as the years pass, attempt to impose its own." "Son yirmi yılda, sadece kanunlarımıza ve geleneklerimize uyum sağlamaya direnen değil, yıllar geçtikçe kendi kurallarını dayatmaya çalışacak olan, yeraltı, tehlikeli ve kontrolsüz bir sızmaya boyun eğdik." cümleleriyle tepki çekmiştir. Bazı eleştirmenler Bardot'un kitabında anti-Müslüman ve homofobik düşüncelerin olduğunu yazmıştır. Mayıs 2003'te Mouvement contre le racisme et pour l'amitié entre les peuples (Irkçılık karşıtı uluslararası arkadaşlık hareketi) adlı bir Fransız grup Bardot'nun yayınladığı düşünceleri nedeniyle Bardot'ya dava açacaklarını ilan ettiler. Yayınlanan kitabından sonra oluşan tepkiler üzerine, bir Fransız LGBT dergisine gönderdiği mektupta Bardot "Kocam hariç...etrafımda herkes tamamen ibnedir. (gayler) bunca yıldır destekçim, arkadaşım, evlatlık çocuğum ve sırdaşım olmuşlardır " diye yazmıştır. 10 Haziran 2004'te Bardot sözde ırkçı fikirleri nedeniyle Fransız mahkeme tarafından suçlu bulunmuş ve ona 5000€ para cezası kesilmiştir. Bardot mahkemede bu suçu reddetmiş ve yine mahkemede özür dileyerek "Asla birinin canını bilinçli bir şekilde yakmak istemedim. Bu benim karakterim değil" sözlerini sarf etmiştir. Kişisel yaşamı Brigitte Bardot and Sami Frey in Saint-Tropez,1963. Bardot 21 Aralık 1952'de, 18 yaşındayken ailesinin izniyle yönetmen Roger Vadim ile evlendi. Vadim'in kökenlerinden dolayı aslında bir Rus ortodoksu iken katolikliği benimsediği sanılmaktadır, ama bu durum kesin değildir. Bardot ve Vadim evliliklerinin beşinci yılında boşandılar ve bundan sonraki iş ve özel hayatlarında arkadaş kaldılar. Boşanmasından önce Bardot'nun adı Ve Tanrı Kadını Yarattı filmindeki rol arkadaşı Jean-Louis Trintignant (bu sırada Stéphane Audran ile evlidir) ile anıldı. İkili yaklaşık iki yıl birlikte yaşadılar. İlişkileri Trintignant'ın askeri görevini sürdürdüğü sırada Bardot'un müzisyen Gilbert Bécaud'yla ilişki yaşaması üzerine yıprandı, ikili en sonunda ayrıldı. İntihar denemeleri 9 Şubat 1958'de Los Angeles Times, ön sayfasından Bardot'nun yaşadığı bir sinir krizi sonrası İtalya'da tedavi gördüğünü duyurdu. Habere göre bu sinir krizi sonucunda Bardot uyku haplarıyla intihar etmeyi denemişti. Bardot'nun hakla ilişkiler menajeri iki gün sonra bu haberi yalanladı. BBC Radio 4'un bir konuşma programı olan Loose Ends'in 20 Ekim 2012 tarihinde yayınlanan bölümünde Honor Blackman, röportajı yapan Clive Anderson'a Bardot'yla film çektiği dönemde Bardot'nun yalnız bırakılmadığını çünkü daha öncesinde iki intihar teşebbüsünde bulunduğunu söyledi. Blackman bu durumun ne zaman yaşandığını belirtmedi (Blackman ve Bardot Shalako filminde beraber oynamıştı). Ailesi 18 Haziran 1959'da, Bardot tek çocuğu Nicolas-Jacques Charrier'in (doğum 11 Ocak 1960) babası olacak olan oyuncu Jacques Charrier ile evlendi. Bardot ve Charrier'in 1962'deki boşanmasından sonra Nicholas, Charrier ailesi tarafından yetiştirildi ve yetişkinlik dönemine kadar Bardot'yla görüştürülmedi. Bardot'nun diğer eşleri Alman milyoner playboy Gunter Sachs (14 Temmuz 1966 – 1 Ekim 1969) ve Bernard d'Ormale (16 Ağustos 1992 – 28 Aralık 2025)'dir. Bardot'un etkisi Brezilya'nın Búzios kentinde Brigitte Bardot'un heykeli Bardot bikiniyi ve Saint-Tropez'i popüler eden insan olarak biliniyor. 1964 yılında o zamanki erkek arkadaşı ile Brezilya'nın Buzios kentini ziyaret etti. Bardot'un ünü Buzios'u popüler etti. Bardot'un Buzios'u popüler edişi anısına şehir merkezinde Christina Motta tarafından yapılan bir Brigitte Bardot heykeli bulunmaktadır. Bardot, ilk ziyaretinin ardından birçok kez Brezilyalı erkek arkadaşı ile tatillerinde Buzios'a gitmiştir. Bardot'dan bahseden şarkılar İlk "Brigitte Bardot" şarkısı Fontana müzik firması yapımcılığında Achilles and his Heels tarafından yazıldı ve piyasaya sürüldü. Aydın doğumlu Türk musevi sanatçısı Dario Moreno'nun onun adına bestelediği şarkı vardır. Beraber aynı filmde oynamışlardır. Indie şarkıcı John Galland "Brigitte Bardot" adlı bir şarkısı da vardır. Bardot'dan birçok başka şarkıda da söz ediliyor, örneğin; "We Didn't Start the Fire" (Billy Joel), "I Shall Be Free" (Bob Dylan), "Warlocks" (Red Hot Chili Peppers), "You're My Favorite Star" (The Bellamy Brothers) ve "Big Wedge" (Fish). SEYİRLİK SİNEMA VE TANRI KADINI YARATTI - 1956 FİLMİNİ İZLE

bottom of page