
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4494 sonuç bulundu
- 'ISSIZLAŞAN ŞİİR'
/ maviADA Şairleri Bursa Tüyap'ta 'ISSIZLAŞAN ŞİİR' programını gerçekleştirdi. / 3 Mart 2010'da Bursa Tüyap'ta 'ISSIZLAŞAN ŞİİR' programı Bursa'dan ve çevre illerden katılan çok kalabalık bir kitleyle gerçekleştirildi. Programda Fadime Y. Karoğlu, Gülgün Çako, Özgen SEÇKİN... ve diğer şairler şiir sorunsalına ve siyasetin şiire izdüşümüne değinirken, izleyici beklentilerine göre şiir örneklerine de yer verildi.
- KİMİN EKMEĞİNİ YİYORSAN…
Türkiye’de maddi karşılığı olmayan mesleklerin başında yazarlık gelir. Sayısı çok az ünlü bazı yazarlar ve gazeteciler dışında hemen her yazarın geçimini sağladığı öğretmenlik, doktorluk gibi başka bir mesleği vardır. Yazarlık bir hevesin sonucudur. Kendini, düşüncelerini ifade etme, topluma bir şey anlatma güdüsünden kaynaklanır. Yazının maddi karşılığını bulmaması, meslekler arasında haksız bir işbölümüdür. Bir birikimin ve emeğin sonucu olan yazının, makalenin, kitabın, maddi bir karşılığı da olmalıdır. Fakat para için yazı yazılması doğru değildir. Para için yazmayı meslek edinenler, piyasanın isteklerine bağımlı hale gelirler. 23 NİSAN’IN YILDÖNÜMÜ’NDE… 23 Ekim 1994 günüydü. 9.5 yıl önce uzun bir hapislik hayatından sonra bir reklam bürosu kurmuş olan bir arkadaşım telefon etti. 23 Nisan 1995’te kutlanacak olan TBMM’nin açılışının 75. yıldönümünde Meclis önünde yapılacak ışıklı, sesli bir kutlama töreninin metin yazarlığını yapmamı önerdi. Bürosuna giderek konu hakkında bilgi aldım. Benim için böyle bir metni yazmak zor değildi. Özellikle 23 Nisan 1920 Meclisinin nasıl açıldığını ve neler yaptığını kolaylıkla anlatabilirdim. Bunun için bana ödeme de yağılacaktı. Fakat konu bundan ibaret değildi. 75 yıllık geçmişi ve bu arada mevcut iktidarın başarılarını da övmeliydim! İktidarda Doğru Yol Partisi vardı. Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı, Tansu Çiller ise başbakandı. Memleketin hali hiç de iyi değildi. Faili Mechul cinayetler alıp başını gitmişti. 1920 Meclisini anlatan bir metin, 1995 yılında geldiğimiz yeri olumlamaktan öte, buna eleştiri içerebilirdi. Geçmişte Devrimci hareketlere katıldığı ve devrimci siyasi bir partide görev almış arkadaşımın Meclis’in açtığı ihaleye girip bu işi almasına hayret etmedim değil. Fakat o artık geçimini bunlarla sağlıyordu! Tereddüt ettim ve “Cevabımı yarın vereyim” dedim. Düşündüm, taşındım, istenilen metni yazmak içimden gelmedi. Eğer siyasi iktidarı okşayacak bir metin hazırlarsam kendi kendimi inkâr etmiş olurdum. Bu bana hiç yakışmazdı. Ertesi gün verdiğim yanıtta “Ben bu işi yapamayacağım” dedim. Bir televizyon, radyo, gazetede veya bir toplantıda her istediğimizi söyleyemeyebiliriz. Fakat yazıp söylediklerimiz düşüncelerimize aykırı olmamalıdır. Aksi halde sakala göre tarak asan, her devrin adamı haline geliriz. 1960’lı yılların üç gazetecisi devrimci kamuoyunda çok ünlüydü. Çetin Altan, İlhan Selçuk ve İlhami Soysal. Akşam Gazetesinde günlük köşe yazarı İlhami Soysal’ın aynı zamanda “Akşam” imzasıyla da birinci sayfada bir yazısı yayımlanıyordu. Bu yazılar, Soysal’ın üslubundan farklı olarak yumuşak ve uzlaşıcı yazılardı. Bunu neden yaptığını sorduğumuzda “Patron öle istiyor!” demişti. Bunlar imzasız olduğu için Soysal’ı bağlamıyordu… AHMET HAKAN’IN İBRET VERİCİ DURUMU 2013 yılı biterken “Yılın Enleri” diye kendime göre bir liste yayımladım. “En beğendiğim” değilse de “En önce okuduğum yazar” Ahmet Hakan’dı. “Merkez medya” denilen Hürriyet gazetesinde yazıyordu. Onu okumadan duramayışımın nedeni düşüncelerini “kâh nalına kâh mıhına” anlayışıyla kaleme almasıydı. Eleştiri ve övgülerinde İktidarla muhalefet arasında denge gözetiyor, hiçbirine eyvallah demediği izlenimini bırakıyordu. Bir de şimdiki Hürriyet yöneticisi olan Ahmet Hakan’a bakın. Ben onu şimdi de okuyorum, fakat bir insanın nasıl değişip dönüştüğünü ibretle seyretmek için. Hemen bütün yazılarında artık sureti haktan bile görünmeye çalışmayarak nasıl da iktidar tarafına yontuyor! Bunun nedeni, çalıştığı gazetenin iktidar yanlısı bir şirket tarafından satın alınmasıdır. Bu gazetede artık eski Ahmet Hakan’ın yeri yoktu. Değilse ekmeğinden olurdu. Her iktidarın sakalına tarak asmak ve bundan geçimini sağlamak tam da budur. Bunu yapan o kadar çok insan var ki! Kimisi gazeteci, kimi televizyoncu, kimi de yıllarca iktidarlara en sert muhalefeti yapmış olan bazı partiler… Sürekli muhalefete kılıç sallamanın bir getirisi olmalıdır. Bu iş bedavaya yapılmaz. Malum, kimin ekmeğini yiyorsan, onun kılıcını sallarsın… (9 Haziran 2020)
- Tek Parti Döneminde HÜKÜMET ve MECLİS
* Biraz da Ezber Bozalım-9 * Ezber bozmanın kolay bir iş olmadığını elbette biliyorum. Yıllarca size ailenizden, mahallenizden, devletten ezberletilen ve sizin zihninize nakşedilmiş, doğruluğu konusunda hiçbir kuşkunuzun olamadığı bir konuda yepyeni bir görüşle karşılaşıyorsunuz ve zihniniz allak bullak oluyor! Eğer öğrenmeye açıksanız ve tartışma üslubuna sahipseniz yeni karşılaştığınız bu görüşü irdeler, hatalarını görüyorsanız yanıt verirsiniz. Değilse yapacağınız şey, görüşleri bir yana bırakarak yazı sahibine hakaret etmektir… 40 yıllık arkadaşınızın adı gitmiş, yerine, “zat” diye tanımladığın bir kişi gelmiştir… Ben ne yazmıştım: “CHP Neden İktidar Olamıyor?” diye sorup bunun nedeni olarak Tek Parti Döneminde CHP’nin olumsuz bir izlenim bırakmasını göstermiştim. Bunun başka mantıklı bir yanıtını gösteremiyorsanız sosyal medyada tartışmaya şöyle katılırsınız: Sevgili Kadir Ağabey, uğraşma şu "Ezber bozan" zatlarla. Onlar her devirde sözü olan "Muhterem Zevat"tır... Hiç bir yararı yoktur. Kendi gerçeklerinden başka gerçek yoktur.(…) Okusalar, "Zorunlu" Tek Parti döneminin, Partisinin, "Muhalefeti de içinde, büyük bir beceri ile barındırdığını" bilirlerdi. Köy Enstitüleri Yasası çıkarken, Başta Menderes 148 Milletvekilinin görüşmelere katılmadığını da bilirlerdi.” Peki, o zaman devam edelim: Tek Parti Döneminde hükümet kararlarının nasıl alındığını bir bilene soralım. Kaymakamlık, mutasarrıflık, valilik, parti müfettişliği, Nafıa, İçişleri Bakanlıkları ve konumuzla ilgili olarak daha da önemlisi CHP Grup başkan vekilliği ve parti genel sekreterliği, genel başkan vekilliği yapmış olan Hilmi Uran, ilk baskısı 1958de yapılan “Meşrutiyet, Tek Parti, Çok Parti Hatıralarım (1908-1950)” eserinin (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlar, 2008) “Vekiller Heyeti Mekanizması Nasıl İşlerdi?”bölümünde şöyle yazıyor: “Vekiller hayatinin daha evvel vekillerin bilgisine sunulan bir gündemi olmazdı. Her vekilin önündeki kartonlar içindeki evrak, heyetin o günkü müzakere konusunu teşkil ederdi. Fakat her vekil, vekiller heyeti toplantısına gelinceye kadar da o günkü kartonunda neler olduğunu bilmezdi. Çünkü vekâletlerden başvekilliğe hafta içinde yazılan yazıların, vekiller heyeti karar ve tasdikine yetişmesi icap edenler, başvekâlet müsteşarlığı tarafından vekiller heyetine havale edilir ve vekiller heyetine havale edilmiş olan işler de ilkin nereden yazılmış bir iş ise o vekilin kartonuna konurdu. Vekiller heyetinde müzakere ve münakaşa zaptı tutulmazdı. Toplantıda vekillerden başka kimse de bulunmazdı. Başvekâlet müsteşarı ancak yeni bir iş getirmek için odaya girer ve hemen çıkardı. Herhangi bir karara muhalif mütalaa ileri sürmüş olan bir vekilin öyle bir karara muhalefet şerhi yazdığı da vaki olmaz ve ekseriyet kararına uyulmuş olurdu” (s. 232-233) Öğrenmek güzeldir. Neyi öğreniyoruz? Tek Parti Döneminde kanun tekliflerinin başbakanlıkta hazırlanıp bakanlar kurulunda tartışılmaksızın geçtiğini. Yani hükümetin bir hükümet gibi bile davranamadığını. Şimdi de Tek Parti döneminde Meclis kararlarının nasıl alındığını anlatan esaslı bir araştırma kitabına başvuralım. Tek Partinin sistemleştiği ilk Meclis 1927 seçimleriyle oluşmuştur. Ahmet Demirel'in “Tek Partinin İktidarı Türkiye’de Seçimler ve Siyaset (1923-1946, İletişim Yayınları, 2013)” adlı kitabından öğrendiğimize göre, 1927-1931 yılları arasındaki “Yasama organı, tam anlamıyla heyeti vekilenin kararlarını oybirliği ile onay makamı haline” gelmiştir. 1920 İlk Meclisinde oybirliği ile geçen kararların oranı yalnızca yüzde 2,5, 1923 Meclisinde yüzde 31,8 iken, muhalefetin silindiği üçüncü Mecliste bu oran yüzde 96,6’ya çıkmıştır. (s.112), 1931-1935 yıllarını kapsayan dördüncü meclis döneminde bu oran yüzde 93,9 (s. 167), 1935-1939 yıllarını kapsayan beşinci mecliste ise 98,4’tür. (s. 220), 1939-1943 arasındaki yasama döneminde ise ad belirtilerek yapılan her 100 oylamanın yüzde 99,1’i oybirliği ile kabul edilmiştir. (s. 272) 1943-1946 seçimlerinde bu oran yüzde 95’tir (s. 314) Yani zaten Meclise gelen kanun tasarılarına “evet” diyecek kişiler mebus olarak atandığından, bu Meclis hiçbir şekilde denetim görevini yapamamıştır. Tek Parti yönetimini örtülü veya açıktan eleştirenler yukarıdaki iki kitaptan ibaret değildir. Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Yakup Kadri Ankara kitabında, Mete Tuncay ve Mahmut Goloğlu, o dönemle ilgili çalışmalarında bize çok şey anlatır. Böyle bir sistemi kutsayan ezbercilerin post modern yeni “tek adamlık” sistemine muhalefet etmesi de inandırıcı olamaz. Şu Köy Enstitüleri yasasının Mecliste nasıl kabul edildiği konusundaki ezberi bozmak da gelecek yazıya kalsın. (6 Kasım 2017)
- Ümmü'nün Çeşmesi
Berrak bir ağustos gecesiydi. Gökyüzündeki yıldızlar, lacivert bir kumaşın üzerine saçılmış gümüş parçaları gibi parlıyordu. Gecenin sessizliğini, çan sesleri, köpek havlamaları ve bozkırda yayılan koyunlardan arada bir gelen tıksırıklar bozuyordu. Ara sıra esen hafif rüzgâr hem gecenin sıkıntısını alıyor hem de yüzümüze tatlı bir serinlik veriyordu. Ağustosun bu berrak gecesinde, köy mezarlığının yamacında, amcamla yere oturmuş, altımızda otlayan koyunları güdüyorduk. Amcam: -Ben biraz kestireyim. Korktuğunda yahut yabancı ses duyduğunda kaldır beni, dedi. Kaşla göz arasında yan tarafındaki kepeneğin üzerine sessizce uzanıverdi. Dolunayın ve yıldızların aydınlattığı bu serin gecede, amcam ne de güzel uyuyordu. Oysa yaşadığımız kentte sıcaktan rahat uyuyamıyorduk. Burası İç Ege’de olduğu için kara ikliminin özellikleri hüküm sürüyordu. Gündüzleri sıcak ve kurak, geceleri soğuk. Bu yüzden yazın, geceleri dam üstlerinde yatılırken yorgan örtünülüyordu. Amcam uyurken ben de yanı başında, sol kolumun üstüne yan gelip uzandım. Önüme de meşe ağacından yapılmış çobandeğneğini çektim silah olarak. Boşta kalan sağ elimle çevremdeki kurumuş otlardan koparıyor, bazen yere atıyor, bazen de dişlerimin arasında eziyordum. Bir süre sonra, koyunlar bulunduğumuz yerden bir hayli uzaklaştılar. Gözümün önünden kayboldular. Gecenin sessizliğinde, uzaklardan çanlarının seslerini işitiyordum artık. Amcamın tembihine uyup kendisini uyandırdım. Sürüyü bulmak için çan seslerini takip ettik. Nadasa bırakılmış tarlalardan birinde yayılırlarken bulduk onları. Koyun çobanlığında çan sesinin çok önemli olduğunu o an öğrendim. Her çobanın kendi sürüsünün çan seslerini nasıl tanıdığını merak ettiğim için amcama sordum. O zaman amcam anlatmaya başladı: -Bak yeğenim! Çoban, sürüsünün çan sesini tanıması lâzım. Tamam mı? Tanımazsa sürüsüne zor sahip olur. Bunun için her sürüdeki çanların boyları, şekilleri, içinde sallanan dilleri farklı farklıdır. Çan alırken veya yaptırırken bunlara dikkat edilir. Sürüdeki çanların hepsinin aynı tınıyı vermesi gerekir ki geceleyin uyuyup kaldığında, kaybettiği sürüsünü çan sesinden tanısın. Şehirli kısmı belki çobanlığı küçümser ama onun da kendine has bazı incelikleri vardır. Çobanlık da bir nevi yöneticiliktir. Onu beceremeyen yöneticiliği hiç beceremez. Yönetici nasıl ki emrindeki adamlardan sorumluysa, çoban da güttüğü hayvanlardan sorumludur. Zamanında birçok peygamber çobanlık yapmıştır. Buna peygamber efendimiz de dâhil. Anladın mı şimdi? -Evet. Çok iyi anladım. Bu arada, amcam sürüyü köyün kuzeyindeki dağa doğru sürünce buna bir anlam veremedim: -Koyunları niye dağa doğru sürüyoruz? -Oraları daha otluk, hem orada, sabaha karşı hayvanları sulamamız lâzım. -Dağın neresinde sulayacağız? -Tam tepesinde. Şaşkınlığım daha da artmıştı. İçimden “Amcam acaba benimle dalga mı geçiyor.” dedim. -Tam tepesinde mi? -Evet. -Neden orada? -Buralarda başka çeşme yok da ondan. -Allah Allah! Çeşmeyi neden dağın tam tepesine yapmışlar? Hayret bir şey! -Madem merak ettin, anlatayım. Önce sürüyü kazasız belasız şu dereden geçirelim. Koyunlar dereden geçerken sağa sola dağıldılar. Düzene sokmak için bir süre uğraştık. Güç bela yönünü dağın eteğine çevirdik. Bir süre yürüdük. Sabırsızlandım. Hemen anlatmasını istiyordum. İçimden “Sanırım unuttu. Hatırlatayım mı?” diye geçirdiğim anda, amcam anlatmaya başladı: -Evvel zamanın birinde, çok zengin bir ailenin güzel mi güzel bir kızı varmış. Adı da Ümmü’ymüş. Evin tek çocuğuymuş. Ailesinin başka çocukları olmamış. Bunu el bebek gül bebek büyütmüşler. Evlenme çağına geldiğinde kızın birçok taliplisi olmuş. Hiçbirini istememiş. Meğer kız Murat adında bir yiğidi seviyormuş. Sevdiği erkek, anasıyla birlikte aynı köyde yaşıyorlarmış. Bunun da başka kardeşleri yokmuş. Anası, biricik oğluna yüklüyken kocasını kaybetmiş. Ana-oğul baş başa kalmışlar. Oğlan da büyümüş, yıllar sonra Ümmü’ ye âşık olmuş. Anasına kızı istetmesini söylemiş. Sözünün tam burasında sürünün köpeği havlamaya başladı. Amcam hemen kulak kesildi. Uzaklardan köpek havlamalarıyla çan sesleri duyuluyordu. Gürültüler önemsiz olmalı ki sözünü kaldığı yerden sürdürdü: -Anası da “Aman oğul! O kızı bize hiç verirler mi? Biz kim onlar kim? Vazgeç bu sevdadan.” demiş. Ama oğlan abayı yakmış. Bu kez oğlanın ısrarı üzerine kıza dünürcü gitmişler. Babası gelenlere öfkeyle gürlemiş: “Bre zındıklar, bre haddini bilmezler, bu ne cüret ki benim gibi bir adamın kızına talip olursunuz? Delirdiniz mi siz? Yıkılın karşımdan!” deyip dünürcüleri kovmuş. Kız bu olaya çok içerlemiş. Yemeden içmeden kesilmiş. Çünkü o da Murat’ı çok mu çok seviyormuş. Anası, kocasının korkusundan bir şey diyememiş. Acısını içine gömmüş. Bu olaydan sonra, Ümmü evden kaçıp gitmiş. Babası biricik kızının kaçtığını duyunca çılgına dönmüş. “Eyvah! Ben ne yaptım?” demiş. Kızının yanında görücülere hakaret edip kovaladığına pişman olmuş. Günlerce dere tepe, dağ bayır kızını aramış, bir türlü bulamamış. Üzüntüsünden yataklara düşmüş. Kız ile oğlan buluşmuş, dağa sığınmışlar. Gitmekte olduğumuz dağa... Günlerce aç susuz saklanmışlar. Koca dağda bir yudum su bulamamışlar. Yaz günü kaçtıkları için açlıktan çok susuzluğa dayanamamış Ümmü. Dili damağı kurumuş, dudakları çatlamış. Oğlan da aynı duruma düşünce, bu kez kız yalvarmış: “Yiğidim, aslanım!” demiş. “Çek git bu diyardan. Ben zaten iflâh olmam artık. Susuzluk öldürecek beni. Bari sen kurtul! Bu dünyada muradımıza eremedik, inşallah ahrette ereriz.” Bu arada, önümden kedi gibi bir şey hızla sıyrılıp geçti. Korkuyla “Amca!” diye bağırdım. Elim ayağım kesildi. Tüylerim diken diken oldu. Yüzümün derisi gerildi. Amcam şaşkınlık içinde: -N’oldu yeğenim? Dedi. -Önümden kedi gibi bir şey geçti. - Yaban tavşanıdır. Buralarda bulunur. Sonra bana dönüp: -Anlatayım mı, kalsın mı? -Anlat anlat! -Bu söz üzerine Murat, “Dayan Sultanım. Ben sana su bulup geleceğim.” demiş. Dağdan ovaya inmiş. Uzun ve çetin bir uğraştan sonra, suyu bulup getirmiş. Döndüğünde bir de bakmış ki Ümmü başının altına taştan yastık yapıp uyuyakalmış. Murat elindeki su kabıyla yanına koşmuş. “Uyandırayım da su içireyim.” demiş. “Ümmü! Ümmü!” diye sarsmış. Uyanmamış. “Eyvah! Geç kaldım.” demiş. Çığlık atıp üstüne kapaklanmış. Ardından ağıtlar yakmış. Sonra oturup düşünmüş. Karar vermiş. “Gideyim, ailesine haber vereyim. Ne de olsa evladıdır. Benim ciğerim bir yanarsa, onunki bin yanar.” demiş. Her şeyi göze alarak, soluğu kızın evinde almış. Kızın ailesi, onu karşılarında görünce yüreklerine bir ateş düşmüş. Çünkü anası, o gece rüyasında kızını beyaz, dikişsiz elbisenin içinde, çok susamış bir halde görmüş. Kendisinden su istemiş; fakat -elinde su tası olduğu halde- bir türlü içirecek su bulamamış. Sabah kalkınca rüyasını kocasına anlatmış. O da “Kızın başına bir hal gelmesin.” demiş. Aynı gün, Murat’tan acı haberi de alınca karşısında yığılıp kalmışlar… Babası kendini toparlayınca: “Kalk hatun, kalk!” demiş. “Dövünüp durmayla olmaz. Atlara hemen binip yola koyulalım.” Kızın babasının iki tane atı varmış… Birine kendisiyle karısı binmiş, diğerine de Murat. Tozu dumana katarak soluğu dağın tepesinde almışlar. Ümmü’nün cesedini yerden kaldırdıklarında bir de bakmışlar ki bedeninin toprağa değdiği yer ıpıslakmış. Yastık olarak başının altına koyduğu taşın altından su sızıyormuş. Şaşkına dönmüşler. Bunu, Ümmü’nün susuzluktan yanarak öldüğüne bağlamışlar. Babası, çeşmeyi onun adını ölümsüzleştirmek için yaptırmış öldüğü yere. Mezarı da hemen çeşmenin yanı başındadır. Ailesi, onun köy mezarlığına gömülmesini istemiş; fakat köylü buna karşı çıkmış. Demişler ki: “Bunda bir hayır vardır! Bu kıraç dağın tepesinde, başının altındaki taş yastıktan su çıkması Allah’ın bir hikmetidir.” Köylünün bu sözleri üzerine ailesi ikna olmuş; dağın tepesine gömmüşler. Murat’a gelince: Kızın ölümünden sonra mecnuna dönmüş, aşkından deli divane olmuş. Aklına estikçe, gece gündüz demeden “Ümmü çağırıyor beni!” diye soluğu çeşmenin başında alıyormuş. Ne yapıp ne ettilerse önüne geçememişler. Bir gün, Ümmü’nün mezarının başındaki palamut ağacında asılı bulmuşlar allı yeşilli bir çemberle. Çember Ümmü’nün imiş… Onu da Ümmü’nün yanına gömmüşler. İki mezar yan yana. Gidecek olduğumuz çeşmenin hikâyesi bu. Bir de baktım ki dağın eteğindeyiz. Ova arkamızda, gerilerde kalmış. Sürü dağın eteğinden yukarı doğru tırmanıyor. Suskunluğunu bozan amcam bu kez: -Açıktın mı? -Evet. -Ben de… Torbada yiyecek bir şeyler var; ama yengen ne koydu bilmiyorum. Gel, şu önümüzdeki kayanın üstüne oturup karnımızı doyuralım. -Tamam amca. Amcam torbasındakileri çıkardı. Bir tülbendin içinde somun ekmeği, peynir, kuru soğan vardı. Bir de orta boy cam şişe içinde su. Karnımızı doyurduk. Suyumuzu içtik. Kalktık, koyunların arkasından yürüdük. Önümüzdeki sürüyle dağı yarıladık. Dağın yüzü kayalarla, kurumuş otsu bitkilerle ve devedikenleriyle kaplıydı. Aralarında seyrek de olsa sığırkuyruğu, üzerlik ve çakırdikenleri vardı. Elimdeki değnekle, önüme gelen dikenlere vura vura yürüyordum. Koyunları sabaha karşı dağın tepesine çıkardık. Burası köyün kuzey doğusuna düşüyordu. Dağın zirvesi, dolunay ve yıldızların ışığından adeta gündüz gibiydi. Karşı dağın yamacındaki mezradan ise horoz sesleri geliyordu. Koyunlar çeşmeye akın ettiler. Ümmü’nün Çeşmesi’ne… Ümmü’nün çeşmesi, amcamın dediği gibi dağın tam tepesinde, yönü kuzeye bakıyordu. Duvarı tamamen kuru taş yapıyla örülü ve üstü kemerliydi. Boyu bir metreydi, eni bir buçuk. Yapının derinliği ise elli altmış santimetreydi. Gövdesinin tam ortasında, bilek kalınlığında bir oluğu vardı. İçinden serçe parmağı kalınlığında su geliyordu. Kemere yakın yerde, gövde yapılırken büyükçe bir taş oturtulmuş; taşın üstüne de oyma yazıyla ÜMMÜ’NÜN ÇEŞMESİ yazılmış. Başka ibare yoktu. Su yazın ortasında bile soğuk ve tatlıydı. Susayanlar kana kana içiyorlarmış. Önündeki yalak -yaklaşık bir metre boyunda- kayrak taşlardan yapılmış. Derinliği diz boyu, genişliği ise kırk-elli santim. İçi su ile dolu. Yalaktan taşan su, kendine ince bir yol çizmiş, hemen altındaki çukura akıyordu. Orada küçük bir gölet oluşmuş. Yalağın önünden akan suyun geçtiği yerler ve göledin etrafı yemyeşildi. Geceleyin, rüzgâr estikçe ortalığı taze nane, kekik, reyhan kokuları kaplıyordu. Koyunlar sulanırken, ben de boş durmadım. Elimdeki çobandeğneğiyle göledin derinliğini ölçmeye çalıştım. Amcam: -Derin değil, dedi. Geceleyin öyle görünüyor. Ay ışığı aldatıyor. En derin yeri bir metreyi geçmiyor. Sürüyü suladıktan sonra yönünü köyümüze doğru çevirdik. Artık şafak sökmek üzereydi. Karşı dağın eteğindeki köyümüz gecenin içinden sıyrılmaya çalışıyordu. İçimi hüzün kapladı. Bu hikâye aynen doğru mudur? Orasını bilmiyorum; ama ben hikâyelere inanmasını severim. O günden bu yana ne zaman çeşmeden söz açılsa, hemen aklıma Ümmü’nün Çeşmesi gelir. * Çiğili/İzmir
- maviADA VİDEOLAR
ADA'nın seçtiği videolar, filmler buradan izlenebilir.
- Hemşeri Kitaplığı
Bakmayın büyük kentlerde kitap fuarlarının insanla dolup taşmasına. Örneğin İstanbul’da her yüz kişiden biri kitap fuarına uğrasa 150.000 kişi eder. Gerçi kitap ihtiyacı yalnız kitap fuarlarından karşılanıyor değildir, sayıları azalsa bile az çok müşteri bulan kitapçılar hâlâ kepenklerini açık tutuyor. Kalabalık bir ülkeyiz. Kültür erozyonu ile Türkiye tam bir çöle dönüyor. Kitap sanayii de gitgide tekelleşiyor. Büyük sermayenin elinde, reklamı yapılan kitapların satış tutarına yüzlerce kitabın satış rakamları ulaşamıyor. Bilimi ve ilerici kültürü taşıyan kitapların yayılma alanı giderek daralıyor. Sanat ve kültür dergileri yayınına paydos demek zorunda kalıyor. HEMŞERİ KİTAPLIĞI Bir de şu uygulamaya bakın. Ankara’da oturan Fatsalıların hiç değilse bir kısmını bir araya getirmek, aralarındaki hemşerilik bağlarını canlı tutmak isteyen bir dernek var. Ankara Fatsalılar Derneği. 1987’den beri 31 yıldır faaliyette. Birkaç yüz üyesi bulunuyor. Fatsalı bir köylü çocuğu olan mühendis Fahri Çetin Çavuşoğlu 2012’den beri üç dönemdir başkanlığını yapıyor. Dernek, geçen yıl bir duyuru yaptı: Fatsalı yazarların imzasını taşıyan kitaplardan derneğe onar adet satın almak. Bunları üyelere satmak. Kitapların Fatsa’yla ilgili olması şart değil, yazarlarının Fatsa nüfusuna kayıtlı olması gerekiyor. İstekleri üzerine ben de elimde bulunan kitaplardan, bulunmayanları da yayıncılarından edinerek götürdüm. Bunların bedellerini alırken derneğimize karşı mahcup olduğumu tahmin edersiniz. Bu nedenle bütçelerine yük olmasın diye en pahalı iki kitabımdan onar değil, ikişer adet götürdüm. Son kitabımdan 10 adet götürdüm, yüzde 25 indirimli bedeli olan 150 lirayı başkan hemen takdim etti. Böylece 650 adet basılan kitabın baskısı için ödediğim 3.000 liranın yirmide biri karşılanmış oldu. Gerisi için Allah kerim! Ama sorun bu değil. KONSEPTİMİZ BÖYLE Aldıkları kitapların bedelini ödemede ısrar etmelerinin nedenini “Konseptimiz böyle” diye açıklıyorlar. Amaçları dernekte bir kütüphane kurmak kadar (bunu yapmaları çok kolay olurdu, evlerde elden çıkarılmak istenen kitaplardan geçilmiyor) hemşerileri olan yazarları desteklediklerini kanıtlamak. Üye ödentilerinden başka bir gelirleri bulunmayan ve bağışlarla yaşayabilen derneklerin nasıl bir mali sorunla cebelleştiklerini dernekçiler bilir. Bu derneğin yöneticileri de mali imkânları elverişi olan bazı hemşerilerinden yardım alıyor. İlginç olan, dernek için bir kat satın almaya para yetişmezken bu paradan kitap alımına kaynak ayırıyor. Başkan Çavuşoğlu’nun verdiği bilgiye göre şimdiye kadar Fatsalı 18 yazardan kitap almışlar. Halen bu yazarlara ait 98 eserden kütüphanede 650 kitap bulunuyor. (Bir kısmını da İstanbul’daki Fatsalılar Derneğine gönderiyorlarmış) Kitaplara 12.500 lira ödenmiş, satıştan ise henüz 2.700 lira elde edilmiş. Kitaplar ödünç de veriliyormuş. Ankara Fatsalılar Derneği’nin bu anlamlı tutumunu bütün hemşeri dernekleri sahiplense ne kadar güzel olur. Bütçelerinde kitaba ayıracak paraları yoksa bile hemşerileri olan yazarların kitaplarını derneğe gelen gidene satmalılar. Bu kitaplarla ilgili olarak söyleşiler, tartışmalı toplantılar düzenlemeli. Kitap okumayı sevdirmenin ve halkı kitap sahibi ve okuru yapmanın yolları vardır ve bunun için kültür sever olmak temel koşuldur. Bazı derneklerde olduğu gibi ömür hep “taş dizmekle” geçer mi? (19 Kasım 2018)
- Bal İpek
-GÜNÜMÜZ ŞİİRİ / YAŞAR MİRAÇ- sizin için açsam gülleri gülleri ince yeğnik kadife akşam gülleri sülün meleği sizin için uçsam kuşları kuşları gelin üveyik turna göçmen kuşları gönül ipeği kapanıp ağlasam ak göğsünüze göğsünüze ağsam yıldızlarımı kar göğsünüze şiir dileği sizi çiçeklerle saklayacağım arılarla arıyacağım unutmayacağım sevgi peteği kuştüyü ellerinizle sildiniz gizli gözyaşlarımı unutmayacağım / Yaşar Miraç 1953 yılında Trabzon'da dünyaya gelen Yaşar Miraç, İlkörenim ve lise eğitimlerini bu kentte yaptı. Çalışarak okumak amacıyla yurtdışına gittiyse de 15 ay sonra Türkiye'ye dönerek Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Türk Dili Bölümü'ne girdi ve 1981 yılında bu okuldan mezun oldu. İlk şiirleri Trabzon'daki yerel gazetelerde yayımlanan Miraç, daha sonra Milliyet Sanat Dergisi, Türk Dili, Sanat Emeği, Yusufçuk, Yazko Edebiyat, Militan gibi ulusal dergilere de şiir gönderdi. Karadeniz folklörüyle işlenmiş şiirinde kendine özgün bir dil kullanan şair, "Yeni Türkü Yayınevini kurarak yönetti. 1983 yılında gittiği Almanya'da Türkçe öğretmenliği yapan şair, 1999 yılında Türkiye'ye döndü. Barış, demokrasi, gurbet, sıla konulu şiirler yazmaktadır. Eserleri Trabzonlu Delikanlı - 1979 Şili ile Söyleşi - 1979 Gül Ekmek -1980 Taliplerin Ağıdı - 1980 Çan Deresi Türküleri - 1981 İçli Şarkılar - 1981 Trabzon’dan Çıktım Yola - 1981 İstanbul Bir Kırmızı Gül - 1985 Yurdumun İşçileri - 1985 Barış Günlerinin Gümüş Denizi - 1986 Güleriz Ağlanacak - 1988 Karadeniz Hırçın Kız - 1988 Lazcaz - 1999 Ödülleri 1980, Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü, Trabzonlu Delikanlı 1982, Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü, Dilsiz Sevdalılar
- Olan Olmuş
Derede kum, suda balık kalmamış Ağaçlar dağlara kaçmış Dereleri HES’ler içmiş Sulaklar kurumuş Göçmen kuşlar konmaz olmuş Boğazlar atık dolmuş Kömür karasını çalmış Altın zehrini salmış toprağa Beton nefesini kesmiş Yapılar sırtını ezmiş tarlanın Ovalar beton ormanı Ormanlar yolgeçen olmuş Yeşiller azalmış, renkler bozulmuş Gidenler gelmiyor, gelenler yasta Hava zehir olmuş, insanlar hasta Bindiğimiz gemi rotayı şaşmış Gideriz ahrete, kıyamete...
- HATMİ
Anadolu’nun cefakârı İtilen, kakılan ama yılmayan Kendine fırsat yaratıp Var olan çiçek. Kimsesi kendi olan Kendini yoktan yaratan Ekilmeyen, dikilmeyen, kendi gelen Gülen çiçek. Dikensiz, çalısız, Sapı uzun, çiçekleri dizim dizim Güzel mi güzel, rengârenk Mahzun çiçek. Nergis, lale, sümbül gibi Tek kullanımlık değil Tüm duyulara uzun soluklu Okunan çiçek. Sallanan rüzgârda nazlı nazlı, Esenleyen durmadan Üstü altı, gövdesinin Tümü çiçek. Seviyorum seni hatmi Benim yapamadıklarımı Yapıyorsun çiçek...
- İnsan ve Sanat
Sanat, insana özgüdür ve insanla başlar. Çünkü yaratma ve beğeni insanda vardır. Hayvanlar, güdüleri sayesinde, olağanüstü şeyler yaparlar. Karıncalar şahane yuvalar, arılar milimetrik petekler yaparlar. Ancak bu yapılanlar yüzyıllardır aynen, hiçbir yenilik olmadan devam ederler. Oysa ilkel insanlar bile beslenme, barınma, cinsellik gibi bedensel gereksinimlerini karşılarken ruhsal yapılarını besleyecek sanatsal etkinliklerde bulunmaktadırlar. Barınak olarak kullandığı mağaranın duvarına yaşantısını örnekleyen resimler çizmekte, av aracının bir tarafına şekiller oymakta, avda başarılı olunca sevincini göstermek için dans etmektedir. Demek ki sanat, insanın yaradılışında vardır. İnsanın insani özelliğidir. İnsanı insan yapandır. Sanat anlatımdır. İnsan duygulu, düşünceli bir varlıktır. Bu duygularını, düşüncelerini -yeteneklerini de kullanarak- eliyle, diliyle, hareketleriyle anlatır. Resimle, heykelle, müzikle, tiyatroyla, şiirle, romanla, öyküyle, dansla, sinemayla ortaya koyduğu eserleri başkalarıyla paylaşır. Sanat, yaratmadır. Sanatçı daha önce dünyada bulunmayan şeyleri ortaya koyar. Dünyaya artı değer katar. Kendinden sonra gelecek sanatçılara esin kaynağı olur, mevki kazandırır. Sanat, çıkış yoludur. Siyasal, ekonomik, dinsel, toplumsal… nedenlerle anlatılamayanları anlatmada kolaylıklar sağlar. Nef’i’nin kendisine köpek (kelp) diyen Tahir Efendi’yi söz oyunlarıyla köpek (kelp) konumuna sokması çıkış yoluna örnek sayılabilir. Yine heykelle, karikatürle, tiyatroyla, resimle, müzikle, fıkrayla, başa herhangi bir bela almadan, taşı gediğine koymak, isteneni anlatmak olanaklıdır. Sanat, özgürlüktür. Sanatçı duygu ve düşüncelerini özgürce anlatabildiğinde mutlu olur. Duygu ve düşünceler renklere, dizelere, notalara, mermere, hareketlere yansımadıkça sanatçıya mutluluk yoktur. Sanat, eğitim işidir. Kişi pek çok yetenekle doğmuş olabilir. Bu yetenek, toprak altındaki cevherlere benzer. Çıkarılıp işlenerek mücevhere dönüştürülmedikçe bir işe yaramaz. Yetenekler eğitimle geliştirilir, yönlendirilir, daha önce yaratılanlardan beslenilir, daha güzel eserler yaratılır. Ayrıca sanattan zevk almak için, sanat eserlerinden yararlanmak için ille de sanatçı olmak gerekmez. Sanat eserleriyle ilgili bilgilenerek, okuyarak, izleyerek, dinleyerek estetik zevkler geliştirilebilinir. Eleştiri yapabilmek de sanata ve sanatçıya hizmettir. Aydın yöneticilerin, durumu iyi olanların sanat eğitimi için okullar, kurslar açması, sanatçılara olanaklar sağlaması da sanat ve sanatçı için önemlidir. Sanat, kalıcılıktır. Sanatçılar eserleriyle yaşarlar. Geçmişteki sanatçıların eserleri bilgi hazinesidir. Çağlarına ait bilgileri bu eserlerden ediniriz. Kimi sanatçılar “sanat için sanat”, kimileriyse “toplum için sanat” anlayışını benimsemiştir. İster sanat, ister toplum için olsun sanatın alıcısı izleyici, seyirci veya dinleyicidir. Seyircisiz tiyatro, dinleyicisiz konser, izleyicisiz sergi olmaz. Kimi sanatçılar kendilerini toplumuna, insanlığa karşı sorumlu hissetmişler, duygu, düşünce ve becerilerini toplumun, insanlığın yararına kullanmışlardır. Ancak bu yolda pek çok zorluklarla karşılaşmışlar, baskılanmışlar, engellenmişler, cezalandırılmışlardır. Sabahattin Ali, sanatını toplumun yararına kullananlara bir örnektir. Aldığı eğitimin ve mesleğinin (öğretmenlik) de etkisi ile toplumcu, gerçekçi anlayışla oluşturduğu kişiliğini şiir, öykü, roman ve denemelerle ortaya koymuştur. Kısa ömründe verdiği eserlerle topluma öncü oldu. Pek çok sanatçı tarafından örnek alındı, esin kaynağı oldu. Duygu ve düşüncelerinden hoşlanmayanlarca yasaklandı, eserleri toplatıldı, baskılandı, hapsedildi. Hapishanede “Aldırma Gönül” şiiriyle kendini avutmayı da başarmıştır. Hayatının en verimli çağında bir oyuna getirilerek, yurt dışına çıkarken, öldürülmüştür. Eserleri öldürülemez, yaşıyorlar ve yaşayacaklar, örnekliklerini sürdüreceklerdir. Dünya sanatla, sanatçıyla, sanatseverle güzel. Dünyayı, çevreyi, doğayı, insanı – daha doğrusu kendimizi- anlamak, anlatmak, sevmek, sevdirmek için ille sanat, ille sanat. Fuat ÖZGEN
- Emekli
Emekli olunca insan Soruyorlar "Ne yapıyorsun?" Oysa hiç bir şey yapıyorum Gözlerim kapalı dinlemiyorum Kulaklarım tıkalı zırvalara Ağrıları, sızıları havale ediyorum Doktora Emekliyim, emekliyorum Yürüyebilirim diyorum sonunda
- maviSAYFA
maviSAYFA'YI GÖRDÜNÜZ MÜ? FİLMDEN, ÇİZGİROMANA, RADYO TİYATROSUNDAN, MÜZİĞE... ARADIĞINIZ HER ŞEY... RESME TIKLA ULAŞ
- Çağdaş Utopyaların Antik Atası
-PLATON ve DEVLET- DEVLET, antik Yunan filozofu PLATON'un sağlıklı ve mutlu bir toplum hayatı için önerdiği devlet modelini anlatır. Günümüzdeki devlet felsefesi üzerinde temel kaynaklardan biri olması açısından önemlidir. Aynı zamanda mutluluk felsefesi üzerine yazılmış bir metindir. Platon tarafından yazılan eserde Platon'un hocası olan, geride bir kitap bırakmayan Socrates'in konuşmaları yer alır. Platon'un devletinde insanlar üç sınıfa bölünmüştür; Çalışanlar (işçiler, çiftçiler, zanaatkarlar), bekçiler (askerler) ve yöneticiler. İşçi sınıfı çalışıp üretimde bulunarak devletin maddi ihtiyaçlarını karşılar. Bekçiler sınıfı toplum içinde güvenliği ve dışarıya karşı devletin varlığını savunur. Yöneticiler sınıfı ise devleti yönetir. Ayrıca bu toplumda Kadın-Erkek eşitliği mevcuttur. Platon’un açtığı bu ütopik devlet anlayışı yolu, gelecekte hem doğu hem de batı felsefelerinde temsilciler bulacaktır. Doğu felsefesinde böyle ütopik bir devlet anlayışını Fârâbî’de görmekteyiz. Platon tek insan ile toplum ya da devlet arasında tam bir benzerlik kurar. İnsan ruhunun üç yanından söz eder: akıl yanı, arzular-istekler yanı ve irade-kızgınlık yanı. Bunun gibi toplumu ya da devleti de üç sınıfa ayırır: yöneticiler sınıfı, üreticiler sınıfı ve koruyucular sınıfı. Platon’a göre insan ruhunun üç yanı gibi toplumun da üç yanından her birinin kendi erdemi vardır. PLATON'un ideal toplumunda her sınıfın bir erdemi vardır. İşçi sınıfının erdemi kanaatkâr olmak, bekçi sınıfının erdemi cesaret, yöneticilerin erdemi ise bilgeliktir. Yönetilen üretici sınıfın ise kendine özgü bir erdemi yoktur. Bununla birlikte ölçülülük bütün sınıfların erdemi olarak öngörülür. Bu erdemler düzenli bir toplumda olması gereken temel erdemlerdir. Ama adil toplumun ortaya çıkması için bir başka erdeme daha gerek vardır: ADALETe. O toplumun bütününün taşıdığı bir erdemdir. Platon’a göre adalet her sınıfın üzerine düşeni yerine getirmesidir. Platon (M.Ö. 427-347) Platon ya da İslam dünyasında Eflatun olarak bilinir. Gerçek adı Aristokles olan düşünür, geniş omuzları ve atletik yapısı sebebiyle, Yunanca Platon (geniş) lakabı ile anıldı ve tanındı. Antik klasik Yunan filozofu, matematikçi ve batı dünyasındaki ilk yüksek öğretim kurumu olan Atina Akademisinin kurucusudur. Bu akademi aynı zamanda günümüzdeki modern üniversite oluşumunun başlangıcı olarak da kabul edilir. Platon, akıl hocası Sokrates ve öğrencisi Aristoteles ile birlikte bilim ve Batı felsefesinin temellerini attı. Sokrates'e dair bilgilerin çoğu Platon'un diyaloglarından edinilmiştir. Atina’da aristokrat bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Sokrates’in öğrencisi oldu. Atina’da Akademia adlı kendi kurduğu okulda felsefe dersleri verdi. Eserlerini felsefe için en uygun eğitim metodu olarak gördüğü diyaloglar biçiminde hocası Sokrates'le konuşur gibi yazmıştır. Platon siyasal görüşlerini, yani toplum ve devlet tasarımını Politeia (Devlet) adlı yapıtında dile getirmiştir. Platon’un yapıtında ele aldığı devlet gerçek örneği olmayan ideal devlettir. Varolan tek tek devlet biçimlerinin hepsinden farklı ve mükemmeldir. Böylece Platon bize ussal bir devlet kuramı sunarak kelimenin en tam anlamında bir siyasal öğretiyle, bir siyaset kuramıyla karşımıza çıkan ilk düşünür sayılabilir. Platon yapıtında ideal devlet ve yönetim biçiminin ne olduğunu, bozuk yönetim biçimlerinin neler olduğunu ayrıntılı olarak tartışır. Platon bütün varolanları görülenler ve düşünülenler olarak ikiye ayırır. Nesnesi görülenler alanında olan bilgi türüne sanı (doxa) der. Platon’a göre görülenler alanında varolanlar değişip devinen nesneler olduklarından onlar hakkında bilgi değil, sanı sahibi olabilir insan. Sanı da nesnesi gibi sağlam değildir, yanlış da olabilir doğru da. Sanı yanılabilir bir bilme türüdür. Oysa hakiki bilgiye düşünülenler alanında ulaşılır. Platon düşünülenler alanının değişmeyen, devinmeyen nesneleri olan “idealar” hakkında değişmez bir bilgi türü olan “episteme”den sözeder. Platon’a göre epistemenin, yani hakiki bilginin nesnesi ebedi, değişmez ve kendi başına varolan ideadır. Oysa görülenler alanının nesneleri idealardan pay almakla varolurlar. Söz gelişi bütün güzel şeyleri güzel yapan güzel ideasıdır. Platon buna “güzelin kendisi” de der. Başka bir deyişle idealar tek tek varolanların “ilk örnekleridir” İdealar kuramının dile getirdiği ideal olan ile gerçek olan arasındaki karşıtlıktır. Bu karşıtlık aşılamaz.İdeal olan gerçek olamaz. Gerçeklikte olan da ideal olamaz. İdeal olanı ideal yapan onun tamamıyla gerçekliğe aşkın bir şey olmasıdır.Başka bir deyişle, varolan güzel şeylerin hiçbirisi güzelin kendisi kadar güzel değildir. Platon’un devlet ve toplumunda başlangıç noktasını hocası Sokrates’in görüşleri oluşturur. Sokrates’e göre felsefe evrenin araştırılmasından çok insanın araştırılmasıdır. Oysa Platon’a göre insan ruhunda küçük harflerle yazılmış olan ve bu yüzden de görülmesi zor olan çok şey insanın yaşamında daha büyük harflerle karşımıza çıkacağı için görülmesi daha kolay olacaktır. Platon adaletin ne olduğunu araştırmak için başladığı yapıtında adil insan nasıl olur sorusunu sorduktan sonra bu soruyu yanıtlamak üzere insandan daha büyük ölçekte olan toplumda adalet nasıl ortaya çıkar, adil toplum nasıl olur sorusuna geçer. Platon’un Devlet’inin başlangıç noktası bu ilke; ADİL TOPLUMdur. Platon insan ruhu derken insan doğasını kastetmektedir. Platon felsefesinde ‘ruh’ kavramının insana karşılık geldiğini unutmamak gerekir. Platon’a göre adalet tek insanda varsa, bütün bir toplumda da vardır ve adaletin ne olduğunu tek bir insanda görmek yerine daha büyük ölçekte olan bütün bir toplumda araştırmak daha kolaydır. Platon’a göre “devleti akıllı yapan neyse insanı da akıllı yapan odur. Aynı şekilde devleti ve toplumu adil yapan neyse insanı da adil yapanın o olacaktır. Bütün bunlar Platon’un öğretisinde insanın erdemli olmasının ancak bir toplum yaşamı içinde, bir devlet içinde olanaklı olduğunu söylemeye gelir. Platon’un insan görüşüne göre insan ruhunun üç yanı vardır: Arzular-istekler yanı, akıl yanı ve ikisi arasında dengeyi sağlayan irade denilen yan. Platon insan ruhunun bu üç yanından her birinin kendi işini görmesiyle insanın adil olacağı sonucuna, toplumu oluşturan bölümlerin herbirinin kendi üzerine düşeni yapmasıyla da bir toplumun adil olabileceği görüşüne varır. Platon düzenli bir toplumun doğuşunda adaletin ve adaletsizliğin beraberce nasıl ortaya çıktıklarını görmek için devletin nasıl kurulduğu sorununa eğilir . Devlet öğretisi toplum öğretisi demektir, çünkü Platon’un öğretisinde “devlet” (politeia) aynı zamanda toplum anlamına gelir. Platon’a göre devlet düzenli bir toplum demektir. Platon’a göre devletin doğuş nedeni insanın doğasından kaynaklanır. İnsan ihtiyaçlarını gidermek için toplum halinde yaşaması gereken bir varlıktır. İnsanın mutluluğu toplum içinde yaşamasıyla olanaklı olacaktır, çünkü insan toplum hâlinde yaşarken ancak kendine yetebilir. Toplumu yapan, insanın kendi kendine yetmemesi başkalarını gereksemesidir. Öyleyse bir insan bir eksiği için, bir başkasına başvurur, başka bir eksiği için de bir başkasına. Böylece birçok eksikler birçok insanların bir araya toplanmasına yol açar. Hepsi yardımlaşarak bir ortaklık içinde yaşarlar. İşte bu türlü yaşamaya toplum düzeni deriz, diye iddia eder Platon. Platon’a göre toplum insanın doğal ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir araya gelerek oluşturduğu bir bütündür. Bu yüzden de toplum veya toplum düzeni anlamına gelen devlet de doğal bir varlıktır. Platon toplumsal düzenin kuruluşunu insanların doğal ihtiyaçlarını karşılamak gibi doğal bir nedene dayandırmaktadır. Devlet adlı yapıtında da Yasalar adlı yapıtında da devletin ve toplumsal düzenin kuruluşu doğal nedenlere dayandırılmaktadır. Ama insanların bir arada yaşamaya gerek duymaları devletin veya toplumun bütün bölümleriyle varlığını açıklamaya yetmez. Bu bölümlerin de neler olduğunu ve işlerinin ne olduğunu belirlemek gerekmektedir. Yukarıda da sözünü ettiğimiz insanın üç yanına toplumda da üç yan karşılık gelir. Bir toplumun olanaklı olması için o toplumda toplumun ihtiyaçlarını giderecek bir sınıfın, toplumu koruyacak bir sınıfın ve toplumu yönetecek bir sınıfın olması gerekir. Tek insandaki akıl yanına toplumu yöneten sınıf, insanın öfkeli ve dizginleyen yanına toplumu koruyan sınıf, insanın arzulayan ve istek duyan yanına da toplumu besleyen sınıf karşılık gelir. Platon toplumda bulunması gereken üç yanı üç sınıf olarak ifade eder. Buna göre toplumun maddi gereksinimlerini karşılamak üzere bir üreticiler, işçiler, zanaatkarlar sınıfı olmalıdır. Ayrıca devleti dış düşmanlara karşı korumak ve yasaların toplum içinde uygulanmasını sağlamak için bir bekçiler, koruyucular sınıfı olmalıdır. Bundan başka yasaları yapmak ve devleti bilgece yönetmek için bir yönetici sınıf bulunmalıdır. Platon tek insan ile toplum ya da devlet arasında tam bir benzerlik kurar. Platon’a göre insan ruhunun üç yanı gibi toplumun da üç yanından her birinin kendi erdemi vardır. Bilgelik yönetici sınıfın erdemi olmalıdır. Cesaret ise bekçiler, koruyucular sınıfının erdemi olmalıdır. Yönetilen üretici sınıfın ise kendine özgü bir erdemi yoktur. Bununla birlikte ölçülülük yöneticiler ve bekçiler sınıfının da erdemi olmalıdır. Bu erdemler düzenli bir toplumda olması gereken temel erdemlerdir. Ama adil toplumun ortaya çıkması için bir başka erdeme daha gerek vardır: ADALETe. O toplumun bütününün taşıdığı bir erdemdir. Platon’a göre adalet her sınıfın üzerine düşeni yerine getirmesidir. Platon’a göre adalet herkese hakkını vermektir. Siyaset felsefesinde hak kavramı ödev kavramıyla ayrılmaz bir bütün olduğundan, adalet aynı zamanda herkesin üzerine düşeni yapmasıdır. Platon’a göre devleti yöneten sınıfın erdemi bilgeliktir. Devlet yönetimi için “akıllı, değerli, üstelik de toplumla ilgili insanlar” bulmak gerekir. İyi kurulmuş bir devlet her bakımdan iyi olacağından, eğer devleti yönetenler devleti iyi kurarlarsa böyle bir devlet bilge, cesur, ölçülü ve adil olacaktır. Devleti yöneten sınıfın erdemi bilgelik olduğundan yönetici sınıfın bilgece kararlar vermesi gerekecektir. Bilgece karar vermek ise bir bilgi işidir. Cesaret ise koruyucu bekçiler sınıfının erdemiydi. Cesaret hiçbir şeyden korkmamak değil, nelerden korkulacağını nelerden korkulmayacağını bilmektir. Ölçülülük ise tutkuları, istekleri dizginlemektir ve bu erdem bütün sınıfların taşıması gereken bir erdemdir. Platon adaletin diğer üç erdemi de doğuran ve yaşatan değer olduğunu söyler. Adalet herkesin üzerine düşeni yapılması gerektiği biçimde yapmasıdır. İşte bu dört erdemin hepsi bir arada bir toplumu ve devleti düzenleyen ve yaşatan değerler olacaktır. Platon DEVLET'le olanı değil, olması gereken bir model devleti işaret eder.
- Eski İmece-2
Daracık kapının önüne dizilmiş telis çuvalları görünce , ‘…Burada telis çuvalın işi ne? Burası dergi kapısı, samanlık seyranlık değil ya!..’ bilsemesiyle kapıyı çalıp girdim. Hoş geldinizin ardından Nebi Öğretmenim yüzüme ezik bakarak; “ Bana yardım eder misin? Postane kapanmadan dergileri postaya verelim. Sonra gelir konuşuruz, çayımızı içeriz .” dileğini sıralayıverdi. “Tamam, Nebi öğretmenim. Benim de İmece’ye katkım olsun.” Kalkıp kapıdan dışarı çıkarken yakaladığı elinden kocaman bedeninin sıcaklığı bedenimi ısıtırken, babamın yanındaymışım duygusu içimi yaladı. Gözleri ıslanmıştı. Birer telis sırtlayıp arka arkaya indik Demir İşhanı’nın merdivenlerinden. Yakındaki Büyük Postane’ye iki dönüşte taşıdık, kalan son telisi de sırtlayıp getirdiğimde, Ankara öğle sonrasının soğuğundan korkmuş olmalı ki; “Koş git dergide bekle beni, terledin, hasta olma!” duyarlılığındaydı. Küçük çalışma odası yine de sıcaktı. Tahta sandalyeyi çekip eski masada sürdürümcülerin adreslerini sarı zarflara yazıp sıralıyordum. Mehmet Koç öğretmen dalgın, sigara dumanları arasında gelen yazıları okuyup ayırıyordu. Kapı tıklatılıp açıldığında içeriye girene başımı çevirip bakarken, Koç öğretmen ayağa kalkıp elini uzatırken; “ Hoş geldin Kartal*! Nerelerdesin kardeşim? Yazın geliyor kendin görünmüyorsun.” “Hoş bulduk Koç! Buralara kadar yolum düşünce uğrayım dedim.” Kartal’ın önemli biri olduğunu duyumsadığımdan ayağa kalkmıştım, köşeden bir kırık sandalye alıp güneş giren pencere önüne sırtını vererek oturuvermişti. Önüne dikilip ‘… Hoş geldiniz! ..’deyişimi önemsizleştirmişti. Koç Öğretmenim; “ Arkadaş Öğretmen Okulunda Öğrenci, Makal’ın da yeğeni. Her hafta uğrar, yardım etmeye çabalar.” dese de ilgi göstermemişti. ‘…İmece de ara sıra yazılarını okuduğum ‘Kartal’bu muymuş?..’ bilsemesinde işimi sürdürürken, anlatılanlardan Eskişehir’de Tarih Öğretmeni olduğunu, ODAİE’nde öğrenci olduğunu da öğrendim. Asıl ilgimi çeken giysileriydi. Lacivert takım giysisi ak gömleği ve kırmızı kravatı, ütüsü, ayakkabılarının parıltısı ilgi çekiciydi. İlginçliğini tamamlayan yüzünün ak ve tıraşlılığından çok, kara saçlarının parıltılılığı, taranış biçimiydi. Bacak bacak üstüne atıp küçük taneli Oltu tespihini çakarken de ilginçti ama odaya soğukluk yansıtıyordu. Dadal Öğretmenim kapıdan eğilip gördüğünde içeri girmeden hanın çaycısına dört çay söylemeyi unutmadı. Elini sıkıp hoşlarken kırmızı Türkmen yüzünde bir sıcaklık da görülmedi. “ Yorulduk ama işi de gördük!” diyerek geriye kalan tahta sandalyeye otururken sıkışan soluğunu koyuverdi. Gelen çaylarımızı içerken içim ısınmış işime daha içten sarılmıştım. Dadal öğretmenim de ortalığı toplamaya başlamıştı. Kalan dergileri sergenlere yerleştirip kitapları düzeltirken Koç öğretmen kendinden geçmişçesine anlatıyordu. “ Milli Demokratik Devrim tamamlanmadı aslında. Kurtuluş Savaşı başlattı ama tamamlayamadı. Atatürk’ün erken ölümü ülkemiz için şanssızlıktır. Kaldığı yerden sürdürmek gerekir.” dedikçe Kartal Bey kızışıyordu. Kendisi gibi süslü sözcüklerle yanıtlamaya çalışıyordu. “ Bunlara gerek kalmayacak devrim gerçekleşince. Denenmiş örnek gözümüzün önünde, Sovyetler nasıl yapıyorsa uygularız olur biter. Yorma kendini Koç kardeş.” Koç öğretmenin susası yoktu, ağzı köpüklenerek sigara dumanları içinde anlatmayı sürdürüyordu. Bir yandan işimi sürdürürken de usuma not düşüyordum. ‘Ne demek milli demokratik devrim, Sovyet modeli, devrimler nasıl yarım kaldı? Öğrenmek gerek bunları.’ Dadal öğretmenim sırık ucuna geçirilmiş eski bir süpürgeyle yerlere dökülenleri süpürürken kapıyı da açmıştı. “ Toz toprak içinde devrim mevrim olmaz, önce yaşadığımız ortamı temizleyelim,” derken alaysı bir gülümsemeyle yüzüme bakıyordu. Kartal, tozun görüntüsüne, saçına, ayakkabılarına zarar vermesinden mi, yoksa sözlerden mi ayağa kalkıp küçücük boşlukta gezinirken pencereden dışarılara bakınmaya başlamıştı. Koç öğretmen Kartal’a: “Otur, sözü tamamlayalım!” derken Kartal dışarıları süzüyordu. Dadal Öğretmenim de sandalyesine oturup ikinci sigarası yakıyordu. “ Yok oturmayacağım. Hava fena değil, Ulus’dan Kızılay’a doğru ağır ağır yürüyeceğim belki bir kız tavlarım. İki yıl buradayım, inanması için bir yüzük takarım. Okul bitince de çeker giderim.” Dadal öğretmenimin Erciyes dağının eteklerince engin yüzünün alev aldığını, gözlerinin kocaman olduğunu görünce içim titremeye başladı. “Kartal! Bildiğimce sen evlisin değil mi?” “Evliyim abi! Hanım Eskişehir’de bir ortaokulda görev yapıyor.” “Sokaklarda sürteceğine evine gitsen!” “Yol uzun, masraflı oluyor. Hem bir değişiklik olur benim için.” “Aynı değişikliği yengemiz de yaparsa ne b..k yiyeceksin?” “Yapamaz benim gibi bir adama!” “Bilemem de aklıma takılan bir şeyi soracağım.” “Nedir Dadal abi?” “Sabahtan beri Koç’la kafa s..ktiniz devrim nasıl olur diye. Senin devrim anlayışın ‘… Kapıya şapkayı asıp girmek…’ kazığında bağlı geldi bana. Gideceksin… Suçu günahı olmayan genç bir kızı tavlayıp tertemiz duygularını kötüye kullanacaksın… Sonra da çekip kaçacaksın. Kız ne olacak diye de düşünmeyeceksin… Yaşamın boyunca duyuncun nasıl dingin olacak? İnsanların karşısında nasıl dürüstlükten devrimcilikten söz açacaksın. Kötülük yakamızdan düşmez, nereye gidersek bizi izler. Beklemediğimiz bir yerde, belki de kalabalıklarda yüzümüze dikiliverir. Delikanlı olmalısın, bizim Türkmen töremizde buna yol düşkünü derler. Toplumdan da uzak tutarlar. Yoksa yazdığına da inancım, saygım kalmaz.” Şaşkınlık içerisindeydim ‘yol düşkünü’ ne demekti? Düşünürken kapıyı açıp dışarı fırlayan Kartal öğretmen; “ O sizin dünya görüşünüz, tutucu bir yol. Çağdaş olun biraz!” diyerek kapıyı çarpıp çıkmıştı. Suskunluk odayı basmıştı ama içimdeki kırıklık acıya dönüşmüştü. ‘…Dergideki yazılarını, şiirlerini okumuştum. Boşuna mı okudum?..’ yazıklanmasında kararsız kurgulardayken yerinden kalkan Dadal Öğretmen pencere önüne, Koç öğretmenin yanına yaklaşarak döktü içini. “ Nerden çıkar gelir böyle zirzoplar bilmem? Yazdığına, kalıbına bakarsan adam bellersin. Ettiği sözler şu çocuğun ağzından dökülse güler geçerim de bunun sözleri ağırıma gitti. Bundan sonra gelen yazılarını ben okuyacağım.” Koç öğretmen, kaşla göz işmarla üç çay istediğini vurgulayınca kalkıp dışarı çıktım. Toplum Yayınları’nın kapısında bir kalabalık vardı. Birkaç kişi çıkarken bir kaçı da girmeye yönelmişti. Ocağa yönelip çayları söyleyerek içeri girdiğimde kapıda gördüklerimden biri Kartal’dan boşalan sandalyede oturuyordu. Bizi koç tanıştırdı Talip Apaydın’la. Şaşıp kalmıştım beklemediğim karşılaşmadan. Yarım saat önce sinirlendiren Kartal’dan sonra; efendiden, orta boylu, sıkıntılarını içine saklayıp gülümseyebilen, konuşurken sesindeki okşayıcılıkla gönül alan, gençlerle çabukça iletişim kurabilen, Talip Apaydın öğretmenimin elini öptüm. İçim sevgi ve saygı kaynamasına durmuştu. Kucaklarken, yaptığım işe beğenisini dilendirdi. Söz arasında da; “Makal’ı görüyor musun bu günlerde? Ben de görmüyorum epeydir. Adana’dan da sürülmedi mi daha?” “ Görmüyorum Talip öğretmenim. Ben zaten cumartesi günleri çıkıp geliyorum buraya. Pazar günleri okuldan çıkmıyorum.” dedikten sonra susmak gereğini duymuştum. Amasya öğretmen okulundan, Tokat’tan söz açıyordu. Soruşturmalardan, müfettişlerden, kararlardan usandığını, durumunu buralardan araştırmaya geldiğini, Fakir Baykurt’u görmek istediğini anlattıktan sonra; “Sizi çiğneyip geçmek istemedim Dadal’ım. Nasıl gidiyor işler? Benim kitapların satışı nasıl?” “İyi Talip can! İstenen her yere gönderiyorum. Ortakçılar çok satıyor.” Birden yüzüme baktığını duyumsadım. “Sen okudun mu?” “Okumadım öğretmenim. Memleketten param gelince alacağım.” Dadal Öğretmenimin yüzüne bakıyor, belki de gözle istiyor. Dadal Öğretmen’in uzattığı “ ortakçılar” kitabının kapağını açıp cebinden çıkardığı görümlü kalemle imzalayıp uzatırken de gönlümü almayı unutmuyor. “ Parasını düşünme! Makal’ı görünce alırım.” Dergiye gönderdiği yazıları anımsatarak kalktığında, elini öpüp teşekkür etmeyi unutmadım. Kapıdan çıkıp merdiven başına dek uğurladıktan sonra odaya dönmüştük. “Benim gitmem gerekiyor. Yemeğe yetişmeliyim! Akşamın karanlığı çökmeden armağan kitabı alıp ayaklandığımda, Dadal öğretmenim az önce karıştırdığı tereklerden bulduğu kitabını da imzalayıp iki dergiyle tutuşturdu elime. “ Boş kaldıkça okursun. Yine bekliyoruz haftaya.” Ellerini sıkıp iyi akşamlar dilediğimde merdiven başı kararmıştı. İki kilometre yolu koşar adım gitmem gerekiyordu. Cebimde yirmi kuruş yol param da yoktu. __________________________________________________ *NK. Daha sonra yanlış davranışları nedeniyle soruşturmalarımıza da konu olmuştu. Uzun yıllar sonra Tarih üzerine yazdığı kitapları olduğunu öğrendim.
- BİRAZ DA TÜRKÇE ÜZERİNE
Herkesin kargası kendine şahin gözükür ama Türkçe bütün dünya dillerinden çok ama çok farklıdır. Kesin katı şaşmaz kuralları vardır. Acayip ırkçıdır. Yabancı kelimelerden ve hele eklerden hiç hazzetmez. İçine alınan yabancı kelimeleri hemen hazmeder.Eğer büker,değiştirir ve illaki onu Türkçe’ye uygun hale getirir.Örnek mi istiyorsunuz.Alın Muhammed adını. Biz de olmuş Memet. Nardüben-merdiven Char-şenbe: Çarşamba Came-şur: çamaşır Müddeiumumi-müddeyim(savcı) Okuyucuyu sıkmamak için fazla örnek vermiyorum. Özne+nesne+yüklem sözdizimi temel yapısıdır Türkçe’nin. Bu dizilişte değişiklik yaptığında anlamda kaymalar, konuşmada zorluklar oluşur. Bir başka özelliği ise önemsenen nesne, öğe yükleme yaklaştırılır “Yarın taksi ile Erzurum’a gideceğim” dediğimizde Erzurum kelimesi önemsenmiş olduğu için “gideceğim” yükleminden önce kullanılmıştır. “Yarın Erzurum’a taksi ile gideceğim” dediğimizde ise “taksi” önemsenmiştir. Yani başka bir araç ile değil de taksi ile gidileceği vurgulanmıştır. Ek ve köklerden yeni kelime türetmek ise adeta kesin kurallara bağlanmıştır. Bütün bunlara öğrenen yabancı dilciler Türkçe’nin matematiksel bir yapıda olduğunu bu nedenle de dünya dili değil de UZAY dili olduğunu söylerler. Latife bile olsa Türkçe’nin önem v e değerini vurgulamış olurlar. Ne var ki son yıllarda TV lere çıkan sözüm ona muhabirler, yorumcular sanki Türkçe konuşmaktan utanırcasına illaki yabancı kelime kullanmaya merak salmışlardır. Onu da yüzlerine gözlerine bulaştırırlar. Yönetici dese dilini eşek arısı sokacak sanki. Moderatör der.Yüzyılların ahlakı oldu şimdi etik. Hele kısaltmaları okurken adeta kelime cinayeti işlerler. Türkçe’de sessiz harfler okunacağı zaman sonlarına ille de “e” sesli harfi getirilir. be ce de ….gibi. Ne Var ki yazarından profuna, siyasetçisinden bürokratına kadar bunu uygulamayanlar var.Örneğin Ce Ha Pa diyorlar.Ce He Pe diyeceklerine. Sorulduğunda ise çok komik cevapları var. Cumhuriyet Halk Partisi oluğu için biz de Ce Ha Pa diye okuyoruz.İyi de o mantıkla Cu Ha Pa demeniz gerekmez mi.Devamla Te Be Me Me yerine o kişiler niçin Tü Bü Mi Me diye okumuyorlar TBMM yi. Nerden baksan tutarsız. Bu açıdan PKK kısaltılmışını okuduğunda Pe Ke Ke demek gerekir. PeKaKa diye okuyan mantık KKTC' yi de KaKaTeCe diye okumaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin bütün yetkilileri de bu hakareti görüyor ve fakat ayırdına varamıyor galiba. Yoksa bilerek mi öyle yapıyorlar dersiniz. Hele internet ya da cep telefonlarında “slm,cvp” gibi kısaltmalar kullanılmıyor mu. Başıma ağrı giriyor. Bir insan bu kadar mı ana diline öz varlığına saygısız ve duyarsız olur.
- Das Kapital
Karl Marx / Yirminci Yüzyılın hemen hemen bütün çalkantılarının ve siyasal olaylarının, kutuplaşmaların güçlü etkisi, dünyanın en çok okunan, hakkında en çok kitap yazılan, yine ardında en çok kitap bırakan ve dünyada en çok iz bırakan Yahudi asıllı filozof, yazar, politik ekonomist ve Marksizmin teorisyeni Karl Marx, 5 Mayıs 1818 Trier de doğdu - 14 Mart 1883 Londra'da öldü... Denilebilir ki dini kitaplardan sonra, okunmasa da, okunsa da anlaşılmasa da, en çok bilinen kitabın DAS KAPİTAL'ın yazarı. Das Kapital(1867) Karl Marx'ın en önemli yapıtlarındandır. Sanayi Devrimi’nin ilk dönemlerinde yükselen kapitalist üretim biçimine karşı çıkan ve bu üretim biçiminin farklı, ciddi bir eleştirisi, kapitalizmin Marksist açıdan iktisadi dille tahlilidir. Toplam üç cilttir. 2. ve 3. ciltler Marx'ın ölümünden sonra Friedrich Engels tarafından notlarının düzenlenmesi sayesinde yayınlanmıştır. Eserin 1. cildi sermayenin üretim sürecini,, 2. cildi sermayenin dolaşım sürecini, ve 3. Cildi ise bir bütün olarak kapitalist üretim sürecini konu almaktadır. HEGEL okulundan gelen ama HEGEL'i eleştirerek, onun idealist yaklaşımı yerine maddeci yaklaşımla ayrılan, ENGELS'le birlikte dünyanın en büyük ütopyasını; komünizmi biçimlendiren ve rasyonelize ederek hayata geçirme fırsatını da göremese de bulan MARKS'ın bilinç ve ciddi alt yapı isteyen çok karmaşık gözüken felsefesinin dayandığı noktaları kısaca özetlersek geniş halk yığınlarınca neden sempatik bulunduğu belki birazcık anlaşılır. *Üretim araçlarının sermayeden alınıp, işçi sınıfına devrini, *Toplumsal lokomotif olarak işçi sınıfının aktif rol oynamasını, *Devlet düzeninin paylaşımcı ve halk yönetimine dayalı olmasını...önemser. Marksist Felsefe bilimsel yöntemlerle * Diyalektik * Maddeci(Materyalist) * Eylem felsefelerine dayanır. Uygulamasında türlü biçimler ortaya çıkmasına ve bu nedenlerle Maocu, Leninci, Enverci... gibi adlandırılmasına karşın, dünyanın oldukça geniş bir coğrafyasında bir devlet düzeni olarak benimsenen SOSYALİZM, her ne kadar materyalist felsefeyi öncelese de, geniş yoksul kitleleri etkilerken herhalde HEGEL'in "idealist romantizm"inin etkileriyle "hak emek" ilişkisini başat imge olarak bayrak yapar. Marks'a göre dünyadaki bütün çatışmaların temelinde "sınıf " yatar. Bu çatışmaların yok edilmesi için proleterya egemenliği temel koşuldur. Aslında Platon'da üretici bir sınıf olarak var olan işçi sınıfı bu kez yönetime de olmaz olmaz aday gösterilmiştir. Platon'un Devlet'inin yönetenler filozof olmalıdır seçkinciliğine karşın, DAS KAPİTAL ve tıpkı dinler gibi yoksul ve ezilen sınıflar üzerinde yoğunlaşan Marksizm, kitlelerin ilgisini de en çok bu yönüyle çekmeyi başarmıştır. Marksizmin bu en güçlü yanı belki de en zayıf yönü de olacak; çağa yönetim ehliyet mi ister, yoksa "emek" yeter mi tartışmasıyla damgasını vuracaktır. ***
- ÇOK ÖNEMLİ KİŞİ
Başkalarının yanına çıkacak kişi, üzerine başına nasıl dikkat etmeye çalışırsa, okuyucularının karşısına çıkmaya hazırlanan bir yazar da kafasında kugulamakta olduğu konuyu evirir, çevirir ve “Acaba neyi nasıl söylesem? “diye düşünür. Yazmaya başlamadan önce böyle çok düşündüğüm konular olmuştur. Yazının dokunduğu kişler olacaktır. Onlar acaba nasıl bir tepki gösterirler? Yazı bazen de kendimize dokunacaktır. Bu konuları yazmak daha da zordur. Aklım ve vicdanım, en son bana “Zeki, der, ne düşünüyorsan dosdoğru yaz!” Üç dört yıl canımı sıkan bir durum var. Havaalanlarında “Çok önemli kişi” muamelesi görmek. Buna ingilizce VİP (Very İmportant Person) diyorlar. Türkçesi “Çok Önemli Kişi.” Kimlerdir bu “Çok önemli kişi”ler? Hepsini bilmiyorum. Bunun bir kanunu, tüzüğü ve yönetmeliği bulunmalı. Ne zaman düzenlenmiştir, hangi kurum düzenlemiştir.? Bildiğim, parlamenterlerin ve eşlerinin “Çok önemli kişi” sayılmakta oluşları. Bu kişiler, havayolları binalarına özel bir kapıdan giriyorlar. İşlemleri çarçabuk yapılıyor. Uçak kalkıncaya kadar misafir edildikleri odalar, bir evin misafir odası gibi döşenmiş. Sehpaların üstüne bazı günlük gazetelerden başka devlet tarafından çıkarılmakta olan lüks baskılı dergiler konuluyor. Çay, kahve, kurabiye gibi atıştırmalık tezgâhı emrinizde. Bunları “zahmet edip” kendiniz alabileceğiniz gibi, görevliler de ikram isteğinizi soruyor ve bunu büyük bir özen ve incelikle yerine getiriyorlar. “Çok önemli olmayan” yolcular otobüsle belirli bir süre önce uçağa götürüldükleri halde, VİP'te yolculuk yapanlar uçak kalkmadan hemen önce, kapıya gelen başka bir araçla alınıp götürülüyor. Bu tek kişi de olsa. Uçakta ön sıralar VİP'e ayrılmıştır. THY'nda bunlara diğerlerinden ayrı ikramda da bulunuyor! Uçaaktan indiğinizde, gene uçağa yaklaşan araç, yalnız VİP yolcularını alıyor. VİP salonunun önüne bırakıyor. Valizleriniz de hemen arkanızdan getiriliyor. Görevliler bütün bunları çarçabuk ve büyük bir saygı ile yapıyorlar. Çünkü siz “Önemli bir kişi”siniz. Neden ötürü ve ne kadar önemli olduğunuz yakanızda bir karta yazılmış değildir. Çalışanlar sizi devlette çok önemli yetkilere ve makama sahip olduğunuzu düşünmektedirler. Milletvekilleri uçak yolculuklarında VİP uygulamasıyla halkla temas etmekten alıkonuluyor. Onlarla sohbet edemiyor. Bu aslında kendilerne bir takım ayrıcalıklar yaratma pahasına Meclis üylerinin halktan tecrit olmayı göze almalarından başka bir şey değildir. O kadar çıkarcı davranılmıştır ki, miletvekilliği sona erdikten sonra da bu ayrıcalık ölünceye kadar devam ediyor. Eşlerinin de! Diğer yolcuların, VİP uygulamasına hiç de iyi gözle baktıklarını sanmıyorum. Bir anket veya referandum yapılsa bu uygulamayı reddedecekleri kesindir. Milletvekillerinin maaşlarının yüksek olduğundan şikâyetçiyiz. Önceki seçimlere giderken bu maaşların beş bin lira olmasının bir yazı ile önermiştim de sıradan olmayan bir haber olarak değerlendirilmiş fakat açtığım imza kampanyası pek de itibar görmemişti. Ben de biliyordum, onların aldıkları 15.000 civarındaki ödenekten ellerine bir şey kalmıyordu. Haydan gelen huya gidiyordu. O kadar çok seyahat ediyorlardı ve o kadar insan onların eline bakıyordu ki, bu işten borçlu çıkanlar bile vardı. Gene de halk içinde milletvekillerinin lüks içinde yaşadığını, onların ailelerinin toptan sınıf atladığını düşünenler var. Bana da sosyal medyadan böyle imalarda bulunanlar oluyor. Ne diyeyim, demek ki dışarıdan böyle görünüyor. Şunu açıklamak zorundayım. Çekirdek ailemizde bir milletvekilinin bulunmuş olması, alenin ekonomik varlığına bir katkı yapmadı. Bir otomobil hariç. Her milletvekiline bir otomobil ve onu kullacak bir danışman kadrosu gerekli. Danışmanı Meclis veriyor. Kredi kullanılarak 60 bin liraya bir otomobil alındı ve milletvekilliği bitince de 57 bin liraya satıldı. Bizim bir aile otomobilimiz zaten vardı. Demem o ki, ben bu VİP işinden sıkılıyorum. Eşimle birlikte uçak yolculuğu yapmak zorunda olduğumuz zaman, “Ben VİP'ten gitmek istemiyorum, sen git, ben arkandan gelirim” mi desem? Yoksa bu yolculuklarda aileyi parçalamak yerine “Kaderde bu da varmış” diyerek bu can sıkıca duruma katlansam mı? Bana lütfen yol gösteriniz! (Ayvalık, 25 Temmuz 2018)
- Katılma Koşulları
/ Yazılardan ve Yazarlardan Beklentiler / * Dergimize isteyen herkes katılabilir. DERGİ, hayata bakışta çağdaş, akılcı ve bilimsel bir çizgiye bağlı olarak düşüncelerini açıklasa da ne siyasi ne de edebi bir misyon üstlenmez, taraf olmaz, olunmasını da beklemez. maviADA'nın temel amacı, benzer düşüncede insanları bir araya toplamak, kültür sanat temelli olumlu bir uğraş kazandırmak, yaşama karşı koyma güç ve yeteneklerine katkıda bulunmaktır. Yetkinleşen, ustalaşan üyelerine de destek verir. Katılan ürünlerin kültür sanat düşünce alanında estetik ve yetkin olması beklense de, belli bir düzey tutturan, kötü niyet taşımayan, başkalarını da ilgilendirecek HAYAT ve SANAT alanlarında sıradan çalışmalar da yer alır.. Ürünlerin tüm sorumluluğu ve hakları üretenindir. Dergiye uyan ürünler İNTERNET DERGİSİNDE yer alır, nitelikliyse ve derginin basılacak sayılarının beklentilerine uyuyorsa bir maviADA seçkisi olan ADA BASILI DERGİde de yer verilebilir ... DERGİ, hiçbir yazı ve gönderiyi yayınlamaya zorunlu değildir. Emeğe ve telife saygı duyar, ama ticari bir beklentisi ve geliri olmadığından yayınladığına telif ödemez, üyelerinin reklam ve tanıtımına katkıda bulunduğunu düşünür. Bu reklam ve tanıtım içinde ilke olarak dergi bir talep de bulunmaz. Aynı biçimde üyelerin de başta yayınlanan yazıları olmak üzere dergiye sahip çıkması beklenir. İnternet dergide nitelik aranmaz, uygunluk aranır, küçük hata ve yanlışların kişiden düzeltmesi istenilebilir . BASILI DERGİde nitelik önceliktir, hatalı, eksik yazıya basılı dergide yer verilmez. ... Bu nedenle konulacak ürünlerde gönderici, yazınsal yanlışlar, yasaya ya da geleneğe ya da dergi politikasına uymayan bölümlerin yazısından çıkarılmasını özüne dokunmadan değiştirmeyi / değiştirilmesini kabul eder. Yer alımda benzer durumlarda öncelik katkıda bulunan üyelerin, dergi yazarlarınındır.. Basılı dergi çıkarsa dergi, katkısı olan proje ortaklarına ve isteyene kargoyla, üye katılımcılara postayla gönderilir. Bildirdiğiniz adresinizde olan hatalar, oluşan değişiklikler önceden bildirilmemişse gönderilen dergiden sorumluluk kabul edilmez. Fazladan dergi isteyen dergi basılmadan bilgi vermelidir. Bu tür talepler ancak elde dergi varsa karşılanır. Bilgi ve Yazı gönderimi için: adamavi@gmail.com adresi kullanılabilir. maviADA www.adadergi.com BENZER SAYFALAR *katılılım,yazı eklemek *maviADA *üyelik *yetkili yazarlık *yönetim *hepsini gör
- Antalyalı Bir Genç Kıza Mektup
1960’lı yılların başında Antalya Lisesi Edebiyat Öğretmeni Mehmet Özkaynak öğrencilerine “Ahmet Hamdi Tanpınar’a, kendisini tanıtmasını isteyen bir mektup” yazmaları konusunda bir ödev verir. Tanpınar da kendine mektup yazan bu gençlerden birine cevaben bir mektup yazar. Yazarımız, bu mektubu kaleme alırken hem kısaca biyografisini hem de sanat anlayışını -en özlü şekilde- edebiyat tarihine bırakacağı bir belge olarak düşünür. Aslında mektubun yazıldığı öğrencinin kız mı erkek mi olduğu hakkında farklı görüşler öne sürülse de “Antalyalı bir genç kıza” başlığı kabul görmüş ve Tanpınar’ın bu mektubu edebiyatımızın en güzel mektup örnekleri arasındaki yerini almıştır. "Mektubunuza vaktinde cevap veremedim. Maalesef kâtibim yok. Hâlbuki şair, muharrir ve üniversite hocası olarak işim epey fazla. Lise sınıflarını, vaktiyle efsanevî denebilecek uzak bir çağda, yani 1918-1919 yılları arasında, benim gibi Antalya’da okuyan ve beni merak eden bir genci hiçbir şekilde bekletmek istemezdim. Edebiyatı gerçekten seviyor musunuz? Eserlerimle temasınız var mı? Buralarını bilmiyorum. Mektubunuzda beni layıkıyla okuduğunuzu gösteren bir emareye rastlamadım. Yalnız, lise talebesisiniz ve Antalya’dasınız. Yani 1918-1919 yılları arasında aşağı yukarı benim yaşadığım hayatı yaşıyorsunuz. İşte size bunun için yazıyorum. Bulunduğunuz memleketin, belki de orada doğdunuz, hayatımda mühim bir yeri vardır. Sizin sahillerinizde, o denize bakarak, o lodos dalgalarını seyrederek, benim gençliğimde şimdikinden çok az verimli olan meyve bahçelerinde dolaşırken ilk şiirlerimi tasavvur ettim ve edebiyattan başka bir şey yapamayacağımı anladım. Yavaş yavaş bir hülya adamı oldum. Hayatımı herhangi bir antolojide bulabilirsiniz. 1901′de doğdum. Babam kadıydı. Bu yüzden çocukluğum daha ziyade onun Anadolu’da tayin olduğu yerlerde geçti. İstanbul’da iki memuriyet arasında kalıyorduk. Ergani madeninde üç yaşımda iken bir gün kendime rastladım. Çok karlı bir gündü. Ben sıcak ve buğulu bir camdan karla örtülü bayıra bakıyordum. Sonra birdenbire kar tekrar yağmaya başladı. Bir çeşit çok lezzetli bir hayranlık içinde kalmıştım. Bu ânı her karlı günde hatırlar ve yağmasını beklerim. Ergani’den sonra Sinop’a gittik (1908-1910). Orada denizle dost oldum. Çocukluğumun en büyük zevki bir berzahta kurulu şehrin iki yanındaki deniz kıyısında oynamaktı. Tophane tarafında (asıl ticaret limanı) bir yerde Delibaş diye bir ustanın gemi imalâthanesi vardı. Ben yedi, sekiz yaşımda bu geminin gönüllü işçileri içindeydim. Fakat arka taraftaki kumlukta dalgaların gelişini seyretmekten hoşlanırdım. Sonradan Şile ve Kilyos’a benzediğini öğrendim. Hiçbirisi kumluk sahilde dalgaların birbiri ardınca çığlar halinde gelişi kadar güzel olamaz. Siirt’te uzak dağlara akşam saatlerinde çöken yalnızlığı ve yıldızlı geceleri tanıdım. Yazları çok sıcak olan bu memlekette damlarda yatardık. Yıldızlı gece beni büyülerdi sanki. Sonsuzluk dalga dalga vücudumu ve ruhumu doldururdu. Bir Sümer rahibi gibi muhayyilem hep yıldızlarla meşguldü. Sırrın içinde yüzerdim. Buna akşam saatlerinde uzak dağların o korkunç yalnızlığını, o ezici morluğu ilave edin. Kerkük’te yine damlarda yatardık (1913-1914). Yine gece ve yıldızlar. Şimdi kaybettiğimiz bu şehre on üç yaşımda gelmiştik. Üç evde oturduk. Üçünün de geniş bahçeleri vardı. Antalya’ya 1916 sonbaharında geldik. Epeyce büyümüştüm. Tek başıma, geceleri deniz kıyısında veya kayalıklarda, Hastahanebaşı’nda gezmek hakkım vardı. Karanlık epeyce inip de kayaların gölgesi beni korkutana kadar orada kalırdım. Denizin iki manzarası beni çıldırtırdı. Biri bu kayaların sahile bakan yerinde sabah ve akşam saatlerinde durgun denizin ışığıyla dipteki taş ve yosunlarla aldığı manzara, biri de öğle saatlerinde güneş vuran suyun elmas bir havuz gibi genişlemesi. Bunlar benim muhayyilem için büyük manaları olan şeylerdi. Bu manalar sade güzel değildiler, bana bir türlü çözemediğim bir hakikati veya sırrı anlatıyorlardı. Bir gün İstanbul’a tahsile gönderecekleri gün, Hastahanebaşı’na giden bu manzara ile bir daha karşılaştım. Fakat büsbütün başka şekilde. Dostlarım Ali Kemahlı ile Nail’in evlerine gidiyordum. Bu evle yandaki evin arasındaki boşluktan yine güneşin bütün bir saltanat içinde dinlendiği durgun denizi gördüm. Hiçbir şey insana bu kadar yakın ve buna rağmen ezici şekilde güzel olamazdı. Manzara, söylediğim gibi, benim için yeni değildi. Gideceğim evin denize bakan herhangi bir yerinden Nail ile dama oynadığımız taraçadan da görebilirdim. Fakat o anda yeni bir şey gibi görüyordum. Bir iki dakika büyülenmiş gibi bu manzaraya baktığımı hatırlıyorum. Denizin ve aydınlığın dersi miydi? Böyle olsa bile o anda zihnimde herhangi bir vuzuh yoktu. Sadece mühim bir şey olduğunu biliyordum. Zaten gördüklerimi zihnî hayatıma nakledebilecek bir bilgim yoktu. O devirlerde bu şiire adamakıllı kendimi vereceğim devirdi. Çocuk denecek seviyede ve sadece roman okumayı seven bir adamdım. Bununla beraber, çözülmesi gereken psikolojik bir muamma karşısında bulunduğumu ve bunun benim gördüğüm şeyle kaynaşan şey arasında halledileceğini sezdim. Bu manzaranın sırrını çözebilsem, çözersem, çözebilirsem kendim için her şeyi halletmiş olacağıma kani idim. Fakat henüz çare ve fırsatlara sahip değildim. Bu ancak büyülenme kelimesiyle anlatılabilecek bir histi. Fakat galiba bu da yetmez, hakikat şu ki, üzerimde bir türlü çözemediğim bir sır, gelecek zamana ait bir ders tesiri yapıyordu. 1921 yılında tekrar Antalya’ya tatil için döndüğüm zaman bir gün yine Hastahanebaşı yolunda iki evin arasında tekrar güneşle birleşmiş, güneşin havuzu ve sarayı olmuş bu su ile karşılaştım. Manzara sadece muhteşemdi. Fakat bu güzellik bana acayip bir ölüm düşüncesi arasından geldi. Hiçbir şey bu kadar insana yakın, buna rağmen bu kadar ezici, ondan ayrı olamazdı. Bu, şiire adamakıllı kendimi verdiğim sene idi. Birçok şair okumuştum. Yahya Kemal’i, Haşim’i tanıyordum. Zannederim ki, o gün kendi şiirimin benim dışımda örneğini gördüm. Bunu gerçekten anladım mı? Bir insan kendisini ancak hayatının küçük meselelerinden sıyrıldığı yahut onları zihnî bir şekle soktuğu zaman bulabilir. Talihimiz içimizde çok gizli bir yerdedir. Fakat ona erişebilmemiz için çok şeylerden kurtulmamız lazımdır. Bu, bende çok geç oldu. 1921 yılında ise, ben henüz bu çağda değildim. Dilin dışında hiçbir şeyin üzerinde duramıyordum. Aynı günlerde, yine bulunduğumuz memlekette denizin bir başka manzarasıyla karşılaştım. Güvercinlik denen deniz mağarasını gördüm. Bu mağara suyun hücumuyla, açılıp kapanan aydınlığıyla benim için mühim bir şey oldu. Dediğim gibi, gördüklerimi henüz küçük bir keşif haline getirecek seviyede değildim. Fakat estetiğimin temeli olan rüya fikri, biraz da bu mağaraya bağlıdır. Huzur romanımda Antalya’dan bahis vardır. Hastahanebaşı’ndaki kayalar, güvercinlik ve deniz, Mümtaz’ın iç hayatının adeta örgüsünü yaparlar. Fakat dikkatli okumak, gizli bağları bulmak lazımdır. Bütün roman bu iç zemin üstüne düşer. İstanbul denizi ve Boğaziçi geceleri gene bu senelerde gelir. Fakat asıl hayaller dünyanın bir tarafını çocukluğumun yıldızlı geceleri ve insana yalnız nefsinin ve aczinin sembolü dağlar, bir tarafını deniz üzerine anlattıklarım teşkil eder. Bunlar benim şiirlerimin 'algebre' tarafıdır diyebilirim. Yıldızlı gece ve denize, dağın içimizde uyandırdığı yalnızlık duygusundan gittim. Deniz insanla durmadan konuşur. Bununla beraber yalnızlık duygusu benden gitmiş değildir. Bittabi bu manzaraları bu şekilde örebilmem için hayata İstanbul gibi bir deniz şehrinden bakmam gerekirdi. Şiirde ve fikirde ilk ve galiba yüzünü gördüğüm son hocam Yahya Kemal oldu. Haşim’i daha evvel okumuş ve sevmiştim. Bu iki şair bana kendilerinden evvelkileri unutturdular. Yahya Kemal’in derslerinden -fakülte hocamdı- ayrıca eski şiirlerin lezzetini tattım. Gâlib’i, Nedîm’i, Bâkî’yi, Nâilî’yi ondan öğrendim ve sevdim. Yahya Kemal’in üzerimdeki asıl tesiri şiirlerindeki mükemmeliyet fikri ile dil güzelliğidir. Dilin kapısını bize o açtı. Bazıları bu tesiri başka türlü görüyorlar. Hakikatte estetiğimiz ayrıdır. Yalnız millet ve tarih hakkındaki fikirlerimde bu büyük adamın mutlak denecek tesiri vardır. Beş Şehir adlı kitabım onun açtığı düşünce yolundadır, hatta ona ithaf edilmişti. İki defasında da bu kitap bulunduğum yerde basılmadı ve ben bu ithafı yapamadım. Bende asıl büyük tesir, Fransız şiirinden ve bu şiirin, Baudelaire-Mallarme-Valery kolundan geliyor. Fakat bu çizgi de tam değildir. Gerard de Nerval diye çok mühim bir Fransız şairini, Hoffmann ve Edgar Allan Poe’yu, Faust’u ile Goethe’yi, Dede Efendi’yi, Mozart ve Beethoven’i, Bach’ı, sevdiğim Fransız ve İtalyan ressamlarını, Fransız “impressioniste” ressamların mühimini, bazı modernlerin payını da ayırmak lazımdır. Nihayet bütün bunlara bence en sevdiğim romancı olan Marcel Proust’u da ilave etmek gerekir. Asıl estetiğim Valery’yi tanıdıktan sonra (1928-1930) yıllarında teşekkül etti. Bu estetiği veya şiir anlayışını rüya kelimesi ve şuurlu çalışma fikirleri etrafında toplamak mümkündür. Yahut da musikî ve rüya, Valery’nin, “velev ki, rüyalarını yazmak isteyen adam bile azami şekilde uyanık olmalıdır,” cümlesini, “en uyanık bir gayret ve çalışma ile dildeki bir rüya halini kurma,” şeklinde değiştirin, benim şiir anlayışım çıkar. 'Ne içindeyim zamanın' şiiri, şiir halini, kozmosla insanın birleşmesini nakleder ki bir çeşit murakabe (içine dalma) ve rüya halidir. Görüyorsunuz ki, hakikî romanın tesadüfleri ve tuhaflıkları ile alâkası yoktur. Zaten rüyanın kendisinden ziyade, benim şiir anlayışımda, bazı rüyalara içimizde refakat eden duygu mühimdir. Asıl olan duygu bu duygudur. Musikî burada işe girer. Çünkü bu duygu musikîşinas olmamak şartıyla musikî sevenlerde bu sanatın uyandırdığı hisse benzer. Bunu, yaşadığımızdan başka bir zamana gitmek diye tarif edebilirim. Başka türlü ritmi olan ve mekânla, eşya ile içten kaynaşan bir zaman. İkinci şiir 'Boğazda Akşam', şiirin örgüsünü anlatır. Bu şiirde realite olarak tek bir bulut vardır. Akşamla bu bulut değişir, fakat biraz kavis olur ve ölür. Attığı çığlıklar camlarda tutuşur, fakat biraz sonra tekrar bir yıldız olarak gelir, Boğaz sularında yüzer. Böylece bir bulut, bir obje etrafında bir atmosferin kurulması hikâyesi. Burada musikî ile bir benzerlik vardır. Musikî durmadan değişir. Değişerek âleminizi içimizde kurar. Bunların dışında şiirin yapısı yahut neticeye bizi vardırarak çalışmanın kendisi gelir. Bence şiir bir şekil meselesidir. Şekil; her şeyden evvel dil, vezin ve kafiye ve şiire ait diğer kaideler yavaş yavaş bizde şahsî bir teknik haline gelirler. Ve dile bu sayede, evvelâ kendi sesimiz ve biraz da o yolla ve onunla beraber benliğimiz, iç hayat tecrübelerimiz girer. Sesten çok bahsettim; çünkü insan biraz da sestir. Sesimiz nabzımızla değişir. Alelade konuşma anında bile -eğer çok umumi bir şeyden bahsetmiyorsak- sesimiz daima değişir. Hislerimiz, heyecanlarımız, bütün iç varlığımız sesimizdedir. Çığlık şiirin yapısıdır. Bütün mesele dili bir sesin kendisi yapmaktır. Bu, adım adım, yani mısra mısra olur. Şu halde her mısra şekildir. Sanatta hocalarımdan biri olan ve şiirlerini çok beğendiğim Stephane Mallarme mısrayı, “'Birçok kelimeden yapılmış hususi bir dalgalanması olan tek ve uzun bir kelime' diye tarif eder ki, çok doğrudur. Valery ise, şairde kulağın daima uyanık bulunması gerektiğini söyler ki aynı şeydir. Çünkü kulağımız şiir işlerinde en büyük kontroldür. Bence şiir meselelerinde en güç şey, insanın, kulağıyla tam bir iş birliği yapmasıdır. O hem sizin olmalı hem de sizi idare edecek kadar dışarınızda, hattâ tarafsız olmalı. Ancak bu şekilde şiir nağme olur. Bizi his ve heyecanlarımıza esir olmaktan kulağımızın dikkati kurtarır. O yavaş yavaş şiirle aramıza girer, eseri geçici hislerimizin ifadesi olmaktan kurtarır. Dilin hamuruna gerektiği gibi şekil vermemizi temin eder. Şiir hakkında bu tarz düşünen, onu sonunda insandan ayıran bir adamın niçin roman yazdığını şimdi bana sorabilirsiniz. O zaman size derim ki şiir, söylemekten ziyade bir susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikâye ve romanlarımda anlatırım. Onun için mümkün olduğu kadar kapalı âlemler olmasını istediğim şiirlerimin anahtarlarını roman ve hikâyelerim verir. . Şiir ve sanat anlayışımda Bergson’un zaman telakkisinin mühim bir yeri vardır. Pek az okumakla beraber o da borçlu olduğum insanlardandır. Fakat 1932 yıllarında Schopenhauer ve Nietzsche’yi çok okuduğumu da hatırlatayım. Rüya meseleleri beni Freud ve psikanalistlere götürdü. İşte sanatım hakkındaki fikirlerimi öğrendiniz. Ne kazandınız? Orasını bilmem. Kendime gelince… İnsan o kadar mühim değildir. Ben herkes gibiyim. Bu mektubu biraz da çocukluğuma göndermiş gibiyim. Bilmem liseniz hâlâ eski yerinde, yani Ambarlı’da mı? Sizinle konuşurken, sizi hep orada tasavvur ettim. Bana vaktiyle olduğum genç adamı hatırlattınız. Onun heyecan ve coşkunluğunu yaşadım. Size teşekkür ederim. Arkadaşlarınıza ve hocalarınıza selam ve dostluklarımı, başarı dileklerimi söyleyin. Minnettarım. Mesut ve çalışkan olun, aziz yavrum..." Ahmet Hamdi Tanpınar
- Ne Kadar Özgürsünüz
50 Yaşında ve zamanında emekli oldum. İyi de ettim. Bir çok arkadaşa, yaşıtıma sorduğumda : - Akay emekli olursam maaşım düşecek, ücret, tazminat gidecek, dediler. Emekli olmazdan önce de böyleydim. Arkadaşlar gider bir yerlere yaranır, rica eder, ehliyet sınavından, üniversite sınavlarına, seçim sandıklarından sayım komisyonlarına kadar, illaki görevli filan yazılır ve ekstra ücret alırlardı. Ben yazılmazdım. Yazıldığımda da illaki gitmezdim. Hatta bir keresinde İl Seçim Kurul Başkanı Hakim ile tartıştım. Rapor aldım yine de gitmedim. Bana, seni içeri atarım dedi. Güldüm. Gitmeme iradesi benimdir. İçeri atarsanız özgür davrandığım için hapse gereceğim. Ama ben sandık başkanı olursam özgürlüğüm gidecek. Zira siz irademe yaşamıma ipotek koyuyorsunuz. Kardeşim para alacaksın dediğinde ise para almak özgürlük değildir. Harcamak özgürlüktür demiştim. Herhalde beni anormal, aklını yemiş birisi sayıp da içeri atmaktan da sandık başına göndermekten de vazgeçti. Gerçekten de ben böylesi işlerle uğraşmadım. Varsayalım ki Üniversite sınavlarında görevli olup 100-150 milyon yevmiye alacağım. Ama gitmem. Sınav görevlisi olmam. Tersine giderim pikniğe. Açarım rakımı. Yaparım kebabımı. 150 milyon harcarım ama işim harici yollara tevessül etmem. Para kazanmak günümüzde hayatın idamesi için zorunludur. Ama bunun bir sınırı olmalıdır. Aşırı çalışmak, özgürlüğünden fedakarlık etmektir. Oysa harcamak dilediğini yapmak olduğuna göre özgürlük kapsama alını içindedir. Doğada hiçbir canlı özgürlüğünü sınırlamaz. Bu bencil tutkular insana özgüdür. Sabahın köründe, gece yarısı idareci olarak defalarca okula baskın yapmış, müstahdemleri denetlemişliğim vardır. O benim asli görevimdi. Zamanımı ona, dolayısıyla halka ayırmak bana zevk ve mutluluk verirdi . Hem de bir karşılığı olmadığı için ayrı bir huzur kaynağı olurdu. Ben bu basit ama özlü davranışı özgürlükle kıyaslarım. Kişi başkalarına zarar vermeden, onun haklarını kısıtlamadan dilediğini yapabildiği oranda özgürdür. Deliliği, aykırılığı, uçarılığı oranında özgürdür. Dolayısıyla mutludur. Kırlara çıkmak, haykırmak, toprağın kokusunu içine çekmek varken, salonlarda ekstradan görevli olup para kazanmak köleliğin çağdaş versiyonudur bence. Dedim ya kişi yaşamını denetleyebildiği ona yön verebildiği ölçüde özgürdür. Bağımsızdır. Yeti sahibidir. Tersi ister paranın, ister eşyanın, ister patronun kölesi olmak, ona ram ve tabi olmaktır ki asıl esaret budur işte. Malı mülkü arabası yazlığı bilmem nesi olanlar acaba benim kadar özgürler mi? Benim gibi dilediklerini yapabiliyorlar mı? Siz de kendinizi sınayın ve bu ölçütler(kıstas) içinde ne kadar özgür olduğunuza karar verin. İlle de esir, köle olacaksanız maddeye, paraya, eşyaya değil de bir aşka olun. Onun zülüfleriyle kalbinizi bağlayın. Gözlerinin derinliğinde boğulun. Ya da ateşiyle yanın. Burada kendinizi özgür hissedeceksiniz. Zira siz kendi iradenizle o güzele ram oluyorsunuz. Acı çekiyorsunuz. Haz duyuyorsunuz. Hiç bir karşılık beklenti olmaksızın birine bağlanıyorsunuz. Çünkü AŞK TEK KİŞİLİKTİR. ÖZGÜRLÜK DE

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı



























