
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4494 sonuç bulundu
- CER HOCASI
Mülkiye Okulu'nun "320 senesi mezunuydu; mabeyincilerden birinin akrabası olduğu için maarifte bir memuriyet bulmuş, fakat meşrutiyet ilân olununca ilk tasfiyede açığa çıkarılmıştı. Bin kuruş maaş alıp konakta yatıp, kalktığı, her taraftan kolaylık gördüğü eski devirde bile iyi kalbi onu kötülüklere âlet olmaktan kurtarmış, durgun, uysal ahlakıyla o kadar dikkate çarpmayarak rahat yaşamıştı. Sırf "mensup" diye yeteneğine, ahlâkına rağmen memuriyetinden kovulması ve mabeyincinin anlaşılmayan bir beceri ile yirmi beş kişilik ailesiyle İstanbul’dan kaçması aynı zamana rastlayınca; gidecek köyü, bu millî bağnazlık coşkusunda, saraya bağlı olmakla suçlandığından, başvurulacak kimsesi de olmayan zavallı Asım, on günde serseri halini aldı. Orta bir otelde yatmaya başladığının sekizinci günü cebinde bir mecidiye kaldı; o sabah yağmurlar yağdı, açık gri elbisesi, beyaz iskarpinleri ile şemsiyesi olmadığından kötü bir gün geçirdi. Saatini sattı, sıcaklar devam ettiğinden sürekli kirlenen kolluklarını, yakalığını, gömleğini değiştirdi; yemeğinden, sigarasından ufak bir tasarruf yaptı, otelini ucuzlattı, fakat gene de aç, yersiz kimsesiz, büsbütün ümitsiz kaldı. O zaman Vezirhanı'nda oturan hemşerilerine başvurmayı düşündü. Paşanın Bebek'teki yalısında, Fındıklı'daki konağında, Erenköy’deki köşkünde yatar kalkar, onur ve ağırlanma görürken bu hocalara ufak tefek iyilikler eder, para, erzak gönderir, diş kirası verdirir, hattâ birisine müezzinlik ettirirdi. Son akşam üç buçuk kuruşla sokakta kaldı, saat altıya kadar bir kahvede oturdu, sonra çıktı, güneş doğuncaya kadar sokaklarda, evine dönen bir adam davranışıyla gezindi, henüz dükkânlar açılmadan uykusuzluktan kan içinde kalan gözleri, açlıktan sararan yüzü, kirli yakalığı, buruşuk elbisesiyle yoksul bir halde hana girdi. Kaleme giderken iki ayda bir uğrayıp hatırlarını aldığı bu adamların ne ile yaşadıklarını hiç merak etmemişti; yalnız her zaman paraya muhtaç olduklarını biliyordu. Avluyu geçti; merdivenleri çıktı, kirli hücreye yaklaştı. Açık kapının önünde müezzin olan arkadaşı Osman, çömelmiş, küçük bir ibrikten sıvanmış kollarına su döküyor, abdest alıyordu. İçeride Ahmet, hazırlanmış iki heybeden bir şey çıkarmağa uğraşıyor, köşeye yakın bir yerde daha genç ve ablak yüzlü biri, Feyzi sarığını devşiriyordu. Kibar hemşerilerinin bu vakitsiz gelişi hepsini hayrete düşürdü. Asım uzun bir süre nefsiyle didişti, hatta gördüğü bu yoksulluk, bu hayat kendisini korkuttu; bir şey söylemeden, geldiğinden daha hasta, ümitsiz sıvışmayı düşündü. Sonunda uykuya, bir mindere o kadar ihtiyacı olduğunu anladı ki, dışarıda bunu da bulamayacağını hatırlayarak hikâyesini anlattı, onlarla hayatını birleştirmeğe gelmiş gibi değil, hemşerileri olduğu için derdini döker gibi göründü; belki öbürleri onu gene her zamanki gibi biraz sonra gidecek sanıyorlardı. Kendilerinde böyle bir sanı olabileceğini düşününce kıpkırmızı oldu; gene kaçmak, ayrılmak istedi; oysa ki en zekileri, en iş bilenleri olan Osman her şeyi anladı ve "Ne yapacaksın?" diye sordu. Bu soru, bu anlaşılmak, daha fazla açıklamadan kurtulmak Asım'ı sevindirdi: "Bilmem ki ne olacak, işte böyle kaldım!" dedi, sonra ağlar gibi mindere kapandı. O zaman üçü de çevresine geçip çömelerek kaba, hiçten kelimelerle, duaya benzeyen anlaşılmaz ezberleme cümlelerle onu avutmaya başladılar. Kırışıklıklar içinde kalmış yüzünden iri yaşlar kilitlenmiş ellerine düşüyor, hıçkırıklar arasında: "Ne yapacağım, ne yapacağım?" diye söyleniyordu. Hemşerileri çözümüne olanak bulunmayan bu durum karşısında şaşkın, kendiliğinden açılması gereken bir baygın karşısında gibi seyirci, bekleşiyorlardı. Böyle bir yarım saat geçti. Osman, kazaya kalan namazını daha çok geciktirmekten korkarak ayağa kalktı; hemen geleceğini söyleyerek karşıdaki mescide gitti. Ahmet üzüm, peynir almak için sokağa fırladı. Odada Feyzi ile yalnız kalmıştı. Ne kadar, ne kadar yıllar vardı ki han köşelerinde böyle adamlarla yaşamamış; yağ mumu, lâpçin, heybe kokan yerlerde küf, is içinde bulunmamıştı. Onun yoksulluğu İstanbul'a sekiz yaşında gelmesiyle bitmiş, son han gecesi, Trabzon'da vapura bineceği gece olmuştu. Bugünden başlayarak hep iyi, temiz, gereksinimsiz yaşamıştı. Yalıda ayrı odası, yörede komşuları hatta seviştiği bir de kolacının kızı vardı. Bu felâket zamanı, İstematina'sını daha çok düşünmeğe başlamıştı. Ah, o ne kadar çapkın, fakat paraya düşkün bir kızdı; şimdi onu böyle kirli gömleğiyle han köşesinde görse yüzüne bile bakmaz, artık ütü masasını siper ederek dizlerinin üstüne usulca oturmazdı. Yerinden doğruldu; yaşayacağı yeri daha iyi anlamak için koridora baktı; öteye beriye sabah çayı götüren İranlılar; öksüre tüküre gezinen softalar, sıvası dökülmüş duvarlar, dizi dizi kapılar kendisine bir gezide bulunuyorum aldanışı verdi. Odadan çıkarak parmaklığa dayandı, aşağıdaki avluyu seyretti. İki iri dalı olan dökük, hasta yapraklı bir çınara birkaç eşek bağlanmıştı; onlara yakın bir yerde dört kişi kahve içiyor, sohbet ediyordu; köşede bir ayak berberi çirkin bir herifin kafasını traş ediyor, beş altı köpek, kimi üstünde, kimi aşağıda kenardaki süprüntü arabasını eşeliyor, aralarında da serçeler dolaşıyordu. Karşıki odaların açık kapılarından içerleri görünüyor, namaz kılan, iş gören çömelerek dertleşen adamların karanlık şekilleri seçiliyordu. Damdan aşan bir güneş parçası binanın yüzünü yalayarak açık kapılardan içeri giriyor, tozları parlatarak avluya, süprüntü arabasına yansıyordu. Dışarıda göçmen arabalarının sarsıcı kırık dökük sesleri, köpeklerin bağırışları, kavga eden adamların gürültüleri işitiliyordu. Ne yapacaktı? Burada mı yaşayacaktı? Aslında bu bile mümkün değildi. Çünkü hemşerileri iki gün sonra cerre çıkıyorlar, beş on mecidiye koparabilmek ümidiyle köyleri dolaşmaya başlıyorlardı, ufak kasabalara, köylere yayılan bu softalar her sene ramazan sonunda beş on para elde edebilirler, bedava yerler, içerlerdi. Bunların içinde mescitlerde vaaz edenden, imam efendiye, köylüye hizmet edenlere kadar vardı; talihe ne çıkarsa... Bazan iyi iş yapılırsa beş on para sahibi olurlardı, hatta yerleşilirdi. Mescitten dönen Osman, bu konuda açıklama yaparken Asım gözlerini kapamış, düşünüyor; köyler, vâdiler, yollar görüyor, omuzunda heybesi, elinde değneği günlerce, günlerce yokuş tırmanan sarıklıları düşünüyordu. Aç kalmak, yersiz kalmak, sonra kendini tanıyan cahil bile, aptal bile olsa bu adamlardan uzak bulunmak onu korkutuyordu; özellikle açlık, serserilik dolayısıyla kendini bunlara o kadar yakın, o kadar candan buluyordu ki ayrılmamaya bir bahane arıyordu. Birden söylemeye cesaret edemeyerek: "Ben ne yapacağım, sizsiz ne olacağım?" diye sordu; sonra cevap alamayınca "Beraber gitsek, olmaz mı?" diye ekledi. Osman, olanak görmediği bu söze inanamıyor gibi öbürlerinin yüzüne bakıyor, anlamaya çalışıyordu. Asım, fikrini birçok sözlerle sağlamlamaya uğraşırken arada "Olmaz mı? Ne dersiniz?" gibi sorular soruyor, cevap istiyordu. Uzun bir konuşma, danışma başladı, bir saat sürdü. Asım hiçbir yere başvuramazdı; ne tanıdığı taraf, ne bildiği adam, ne de candan arkadaşı vardı; bütün o tanıdıkları şimdi o kadar vatansever ve meşrutiyete âşık olmuşlardı ki kendisini kovmaya hazırlanmışlardı; bunu pek iyi hissediyor, onlardan, bütün bu bağnazlık ve sarhoşluk devresi geçiren İstanbul halkından iğreniyordu... Sonunda karar verildi, Asım da beraber gidecekti, üzerindeki bu elbise hemen satılacak, yerine cübbe, sarık, mintan, alınacaktı; eğer para artarsa o da yolda nafakaya sarf olunacaktı. Şimdi, bu karardan sonra sert ve dik konuşmaya başlayan Osman diyordu ki: — Yol uzundur, sefer güçtür; hep yürüyeceksin, oralara gelince de gözünü açıp bir yer bulmaya çalışacaksın! Bak, ben karışmam, köyümü bulunca senden ayrılırım, dargınlık olmaz, açlık belâsı... Anlaşıldı mı?.. Asım hep kabul ediyor, ne derse, ne denirse "Peki" diyordu. Köylerde ne yapacağını sordu; anlattılar. Namaz kıldırmalı, Kur'ân okumalı, vaaz etmeli, köylünün işine yaramalı, kendini sevdirmeli, asıl imamla iyi geçinmeli... Hattâ onun ayağına karpuz kabuğu koymalı; o zaman iş âlâ, insan ölünceye kadar geçinir, gider... Zavallı adam, uyuyup dinlenmesi için odada yalnız bırakıldı. On beş gün evvel Bristol otelinde temiz bir gece geçiren Asım, başının altına heybeyi alarak mindere uzandı, ateş gibi yanan gözlerini dinlendirmek için göz kapaklarını indirdi. Şimdi düşünüyordu: Bu uzun sefere, bu garip yolculuğa nasıl razı olmuştu. İstanbul'da on beş gün içinde beceriksiz ve utangaç ve aç kaldığı, bir iş yapamadığı, hatta ufak bir tecrübesi bulunmadığı halde, cer mollası olacak kadar nasıl ataklık göstermişti. Bu durum, bütün duygularının bir anda değiştiğini, heybeleri hazır hemşerilerinin karşısında —dışardaki bir milyon yabancının, düşmanın, kötü adamların onu tersleyen suratlarını düşünerek— birdenbire on yaşındaki eski köy çocuğu olduğunu anlatıyordu. Demek İstanbul'da geçen on beş yılı, on beş yıllık eğitimi onu tekrar, önceki durumuna dönmekten alıkoyamayacak kadar eksik ve güçsüzdü. Bu hükmü verdikten sonra artık arkadaşları kadar atılgan olmaya karar verdi. Biraz sonra uyanır gibi oldu. Mülkiye Okuluna pek yakın olduğunu düşündü ve yalıda çekmenin gözünde kalan diplomasını hatırladı. Etrafına göz gezdirdi; köşede rahle üzerinde bir Mushaf duruyordu; şaşkınlıkla, yakınlıkla ona, bu yoksul hücre içinde yücelik tertemiz bir avunma vadeden bu kitaba uzun uzun baktı... O zaman, bunca gündür ilk defa aç kalmayacağına inanmış, tekrar gözlerini kapadı. Kartal ve Gebze'ye uğrayarak on bir günde, yaya İzmit'i buldular ve Osman'ın gayretiyle hâkim efendiden birer izinname aldılar, Asım şimdi bir rekâtını bile kaçırmayarak, düzenli beş vakit namazını kılıyor ve uğradıkları küçük köy mescidinde kendisini buralara yollayan meşrutiyet üzerine iyi vaazlar veriyordu. Onun gayet tatlı ve ahenkli bir dili, açık Türkçe anlatımı vardı. İki dizinin üzerine oturup çevresinde bir halka oluşturan köylüye cana yakın, özlem dolu tiz sesi, az Arapçalı ve gürültüsüz anlatımı ile nutka başlayınca dinleyenler, camilerde bu yolda vaaz edilmesine şaşıyor, bütün bu güzel sözleri pek iyi anladığı halde bir vaizin esrarlı ve karanlık lezzetini bulamayarak yeni yenilen bir yemeğin tadına bakar gibi bir onu, bir de kendini dinliyor, fakat bir süre sonra, yıllardan beri işitemediği bir ana sesine kavuşur gibi tâ kalbinden duygulu ve memnun zevkine varıyordu. Asım da git gide biraz daha cer mollası oluyor ve Osman'ın beğenisini kazanıyordu. İzmit'ten bindikleri bir körfez vapuru onları parasız Karamürsel'e bıraktı, tekrar yolculuk başladı. Lâcivert renkli funda ve kocayemiş örtülü dağlar arasında kırmızı topraktan yollar vardı ki belki bu dolaşık ve kumsal patikaları kış selleri, kar suları, fırtınalar açmış; geçen köylünün, arabanın, sürünün izi buraları yol yapmıştı. Sonbahar sabahları yamaçları sise boğuyor, gece yıldızlı gökten inen bir nem, yoksul evlerin damlarını gümüşlüyordu. Tarlalar yeşillenmek için bir yağmur daha bekliyordu. Hayli içerilere girmişlerdi. Türklerin eline geçtiği sıralarda bu yerler, vatandan uzak kalmış kaplan şaşkınlığıyle çadırları etrafında kulakları tetikte dolaşan savaşçılara hizmet etmişti. Bir gece, gök gürültüleriyle yağmur başladı, dağlardan seller, taşlar aktı, üç gün sürdü, bu üç gün vakit kazanmak ümidiyle durmamacasına yola devam eden ufak kafileyi harap etti. Asım, yatağa düşecek kadar hastalandı, Tasladıkları bir köyde kalmaya, imamın evinde bir köşede dinlenmeye mecbur oldu. Arkadaşları köylüye yük olmamak için vedalaşıp ayrıldılar. Asım çok hasta idi, ateş içinde yanıyor, gözlerini açamıyor, hararetten ölüyor, kemikleri içinde sızılar duyuyordu, alt katta, ahırla mutfağın arasında ocağı ateşsiz, toprak döşeli bir oda vardı, yere bir çul attılar ve ona: "İşte yat" dediler. Yaralı ve ıslak bir kedi gibi kıvrıldı, heybesini başının altına çekti ve dişlerini sıkarak, öyle baygın kaldı. Şimdi, gidilmeyecek kadar uzakta, İstanbul'da acaba yağmur var mıydı? Beyaz, rahat, serin karyolası daha kim bilir ne zaman ve belki büsbütün boş kalacaktı? İstematina'mn damı gene akıyor, gene gömlekleri kirletiyor muydu? İki sarı böcek kanadı gibi kuruyan dudaklarına ellerini sürdü, her şeye, bütün bildiklerine özlem çekerek ağladı. Ertesi sabah Ramazan oldu, dediler. Asım İstanbul'un Ramazanını düşündü. Sergiyi, sergide satılan maden sularını, şurupları hatırladı. Mahyalar, aydınlık sokaklar, allı pullu tiyatro kapıları gördü. Akşama yalvardı biraz çorba istedi. İmam, ellisini pek geçkin, saç ve sakal içinde, kısa boylu, oynak, sarı, sevimsiz gözlü bir adamdı. Asım kırka yakın ateşle ve İstanbul özlemiyle yanarken odaya girdi, korkutucu bir sesle: — Bana bak, dedi, iyi olunca, yarın, öbür gün, buradan çekil, işine git! Bizim köyümüz hoca, molla istemez, çoluk çocuğa para vermez!.. Asım, eğer başını kaldıramayacak kadar hasta olmasaydı, bu gece kesinlikle intihar ederdi, kesinlikle bu ezintiye son verirdi. Sayıklamalar, karabasanlar arasında zehirler hazırladı. Konakta başağaya hediye ettiği tabancasını hatırladı, üç gün ateş sürdü. Havaların açılmasıyle beraber de azaldı, ağrılar durdu; ertesi günü kalkacak bir duruma geldi, imamla vedalaştı, çıktı. Burası köyün ortası idi, bir meydandı. İleride çardaklı iki kahve, bir bakkal dükkânı, bir de nalbant görünüyor, bütün adamlar peykelerinde, iskemlelerinde uyuşmuş, oturuyorlardı. Dört beş köpek, gezinen tavuklar arasında yere yatmış uyuyor, etrafa küme küme yığılan gübrelerle pis bir lâğım yatağı kenarında ördekler, kazlar dolaşıyordu. Bu köy, oldukça zengin, sevimliydi. Küçük bir ormanı, yağmur sularıyla şimdi büsbütün coşmuş hoş bir deresi, önünde kocaman yeşil bir otlağı vardı. Elvan elvan renkleriyle bir ressam paletine benziyordu. Evlerinin bacalarından ağır ağır dumanlar çıkıyor, kafessiz camlar arkasında beyaz perdeler görünüyor, bunlar zavallı Asım'a dinlenme ihtiyacı, burada kalmak ve ayrılmamak isteği veriyordu. Yavaşça yürüyerek, selâm vererek kahveye girdi, önüne gelen ilk iskemleye oturdu, merhabalaştılar. Herkes susuyor, kimi eliyle bacağını yakalamış, kimi ensesiyle duvar arasına kilitlenmiş ellerini bir yastık yapmış, köşesine büzülmüş, esneye esneye gözleri ufalmış, uyur gibi düşünüyordu. Dışarıda da tavuklarla ördeklerden başka her şey, tâ ilerilere kadar hareketsiz, fakat yağmurdan sonra gelen tazelik ile parlak duruyordu. Sessizlik uzun bir zaman sürdü. Sonunda köyün arka tarafından öğle ezanı sesi geldi. Bugün cuma idi. Köylüler namazı bekliyordu. Bu sırada Asım'ın, kalemdeki odacıya benzettiği, yanlan ustura ile beyaz şerit gibi kesilmiş çember sakallı kısa boylu bir adam ona seslendi: "İmamın evinde yatan molla sen misin?" dedi. Asım cevap verdi ve sözün arkası gelsin diye sordu: — Burası ne köyüdür? — Pınarlı. Sen nerelisin? — İstanbulluyum, dersten mezunum. Her sene orada vaaza çıkardım. Bu sene köyleri dolaşıyorum. — Ahmet hocayı tanır mısın Süleymaniye camiinde... — Evet, benim hocamdır. Asıım yalan söylüyordu, fakat köylülerin dikkatini çekiyordu. Gene o çember sakallı adam dedi ki: — Bugün bizim imam cumadan sonra kasabaya gidecek; çık da bize vaaz et!.. Asım, memnun, kabul etti. Şimdi konuşuyorlar, birer ikişer mescide doğru gidiyorlardı. Yolları üzerinde çeşitli gübre yığınları, hep bir örnek tavuklar, açık kapılardan karanlık tavan tahtaları görünen ahırlar, gezinen çocuklar vardı. Bir çeşme başında beli peştemallı; başı siyah bir örtü ile tamamiyle kapalı üç, dört kadın şekli duruyor, erkekler geçerken bunlar arkalarını dönüyor, kafalarını birbirine yaklaştırıyordu; kocaman çıplak bacakları tâ diz kapaklarına yakın, açıkta kalıyordu. Ağaçlar içinde kaybolan ahşap mescidin şadırvanı bile yoktu. Sırıklı ve odun bedenli kuyudan çekilen su bir kütüğün oyulmasıyla yapılmış olan yalağa dökülüyor, sular taşarak yöresinde birçok yeri çamurluyordu. Bütün bu halk oraya gelince sağa sola sıçrıyor, zıplıyor, şikâyet ediyordu. Asım, bir ufak hendek kazılarak düzeltilebilecek bu zorluğun düşünülememesine şaşıyor, acıyordu. Namaz kılındı ve bitince bazı gençler dışarı çıktı. Vaazı duyan halkın çoğunluğu tahta çekmenin, rahlenin etrafında dizildi. Asım minbere oturdu, bir süre sarmaşıklarla örtülü yeşil pencerelere, süzülerek içeri sokulan güneşe, açık kapıdan ilk ağaçları görünen koruya baktı. Sonra o güzel Türkçesi, uysal, tatlı uyumlu sesi ile vaaza başladı. Her zamanki gibi o ilk anlaşılmazlık burada da görüldü; yüzler şaşkınlıkla kırıştı. Bir süre bu halde kaldı; sonra kırışıklar açıldı, açıldı, merak içinde kalmış bir yüz durumu aldı. Köyün muhtarı, olduğunu haber aldığı çember sakallı — bu sefer dikkat etti— çuha şalvarlı adam, gözlerini kapamış, her beğendiği, iyi anladığı sözün arkasından başını sallıyor, içini çekiyordu. Bu; vaaza Meşrutiyetin Şeriat ve Kanuna uygunluğundan başladı, çeşitli yönlere girdi ve bir buçuk saat sürdü. Asım zaten din kurallarına ait birçok kitaplar okuduğundan, bir hayli fıkralar bildiğinden bunları birer birer harcadı. En parlak, en iyi bir yerinde hiç bakmadığı, bir sayfasını bile kımıldatmadığı kitabı kapadı, sustu. Çember sakallı adam, Lâzoğlu, onu yanına çağırdı ve kesin bir ifade ile "Ramazanı burada geçir, benim evimde yat, kalk!" dedi. Asım hemen kabul etti. O akşam kasabadan dönen imam, cer mollasını Lâzoğlu'nun yanında, kahve köşesinde, oldukça kalabalık bir halkaya başkanlık eder gördü. Sözlerine dikkat etti: Bu genç adam doğrusu tatlı anlatıyordu. Akşam, gün kararırken sürüler dönüyor, inek, buzağı sesleri gurbet, acısını kalbe bir hançer gibi saplıyordu. Gece beyaz ve kapalı perdeler arkasında gölgeler dolaşıyor, ay ışığında çınarların artık yapraksız kalan dallarının yansımalarını sallıyordu. Ramazan bitmişti. Onu gene bırakmadılar. Mektup yazıyor, herkes onunla danışıyordu, asıl imamın hükmü, gücü hep buna, bu cer mollasına kayıyordu. Jandarma kolu gelince bununla konuşuyor, öşürcüler buna dert anlatıyor, kolcular tarlada rastlayınca buna selâm veriyordu. Okulda alfabe okutuyor, artık evinden çıkmak istemeyen imama vekâlet ediyordu. Bir gün nahiye müdürü köye geldi. O gün Asım eski bir okul arkadaşına benzettiği bu adamın yanına çıkmadı, penceresinden, jandarma ile dolaşan bu redingotu yağlı, tüysüz çocuğa hırsla baktı. Sonunda bir akşam ihtiyar kurulunun, kendisinin imamlığa atanması için bir kâğıt mühürlediklerini Asım'a müjdelediler. Asım, onu artık buraya bağlamak isteyen haber karşısında şaşırdı: "Nasıl, artık sürekli mi böyle, burada..." diye düşündü, kendi kendine: "Olmaz, olanaksız!" dedi. Fakat bütün bir gece yağan karla esen rüzgârın tehditlerini duyarak işe razı oldu. Bir gece sonra, imamın küçük oğlu onu kahveden çağırdı ve babasının yanına götürdü. Zavallı adam, yatağında hasta idi. Yüzünde öyle derin bir keder gölgesi vardı ki ocakta yanan köklerin ışığı yüzüne vurduğu zaman ölü bir kafayı aydınlatır gibi oluyordu. Kurumuş gırtlağından bir hırıltı çıktı. Sonra yavaş yavaş anlaşılmaya başlayan bu sesle yalvardı: —Oğlum, sen gençsin, bilgin var, hünerin var, her yerde geçinir, kendini sevdirirsin. Bak, ben yaşlıyım, altı çocuğum, iki karım aç kalıyor, çoluğum, çocuğum sokağa düşüyor. Bu karda, bu kışta ben ne yaparım? Nereye giderim? Nasıl para bulurum? Bana acı, buradan git, yerimi kapma, ekmeğimi alma, beni sokakta bırakmaya sebep olma... Sonra, tekrar hırıltılara gömülerek: — Yaptığın günahtır, cezasını çekersin! dedi. Asım; şaştı, üzüntü içinde kaldı, cevap bulamadı. Yan odalardan çocuk sesleri geliyor, dışarıda fırtına kıyamet koparıyordu; karşısındaki ise gittikçe korkunç bir hal almaktaydı. Bir iki kelime söyledi, çıktı. Artık kahveye uğramayarak odasına dönmüştü. Vezirhan'ındaki arkadaşlarını düşündü bir daha kendisini aramaya gelmediklerine şaştı. Sonra İstanbul'a, İstematina'sına özlem duyarak bütün gece ağladı. Ruhunda bütün rahata rağmen şu vesile ile bu köyden ayrılmaya, cebindeki otuz mecidiyesiyle İstanbul'a dönmeye bir ihtiyaç duydu. Sonra imamı, açlığını, hastalığını, çocuklarını düşündü, bu çaresiz adamı, bu yoksun ve yoksul ihtiyarı feda eden köy halkını ayıpladı. Bu sırada kendini böyle sokağa atan hükümeti hatırladı, insan kalbinde daima, yer bulan kötülüğe, kıyıcılığa karşı uzun süre şaşkınlıkla düşündü, çözemedi... Sonra imamı kovan köy halkıyla memuriyetinden kovulmasına sebep olanlardan büyük bir intikam almak isteği duydu. Sabah olurken kalktı, cübbesini giydi, yüzüne atkısını sardı, heybenin gözünde saklı mecidiyelerini aldı, sokağa fırladı. Aşağıda, tarlalar içinde kömür arabaları yola koyulmuştu. Bir horoz öttü, yakın evlerden bir, iki öksürük duyuldu; sonra gene her şey sustu. Asım, gecenin bütün şiddetine rağmen karın pek az sanki çamuru ancak örtecek kadar yağdığını, hafif bir buz tabakasıyla derenin, batakların kapandığını gördü. Gittikçe mavileşen göğe, artık hiç esmeyen rüzgâra baktı. Sonra yokuşu indi. Bir hasta kadar ateş içinde, ne düşündüğünü, ne yapacağını bilmeyerek yola çıktı... Tarlalar, kar altında çok geniş sonsuz sanılıyor, telgraf telleri binlerce işaret parmağı gibi bir noktaya dikili; ona İstanbul'un, açlığın kıyıcılığın yolunu gösteriyordu. Erenköy 1909
- Öyle Bir Sevda
Yıkanmış toprağın yağmurdan sonraki baş döndüren kokusu esiyor içinde. Islanan içim yıldızlı lacivert geceler açıyor. Durmadan, sonsuz geceler… Öyle duyumsuyor. Ekin’in dudakları yaklaşırken… Sıcak nefesi göğüs uçlarındaki ayva tüylerini savuruyor, şimdi ağzı uçlarının üstünde… Göğüsleri şimşek hızıyla kabaran portakallar şimdi, erişmeye, yükselmeye uğraşan… Ekin'in dolgun dudaklarının her dokunuşuyla artan, kabaran o kokuyu; portakal kokusunu duyumsuyor. Çiçek açmaya deli olan, ışığa el sallayan portakallar... Cemre, bedenimden bir parçam sevişirken, enginleri özleyen yüreğim, bir pirinç tanesine titremeden yazı yazan elim… öyle benden. Dolaşırken minik eli her yerimde, her yerimde depremler oluyor, faylar kırılıyor, dağlar yükseliyor, yarlar oluşuyor… Kıyamet gibi çiçek kesiyor her yanım… Gövdem çiçeklenir; Ha değdi, ha değecek ışığınla… Sevdim, korkarak. Nerden gelir aklıma, şimdi bile, bırakıp gider mi beni? Biliyorum güçlü kanatlarıyla uzak ülkelere uçup gidecek Ekinim, beni öyle yalnız koyup gidecek. Sevmek yalnızlığını ayırt etmek demektir. Ben onu sevdim... Sevmek var ya Cemre, ölümüne düğüne gider gibi yürüyecek yüreği kazanmaktır... artık biliyorum; gerçek aşklar bitmeyendir. Aşk hiç gitmez. Toprak ve tohumun o sonsuz birleşme kavgası... ve tam burası kavşak... ve can suyu, içime akan… Duyulur mu, binlerce bebek olacak damlanın içime aktığı, duyuyorum… Binlerce çocuk rahim duvarlarıma koca patilerini vurarak koşuyor… Ağlamak geçiyor içimden; hiçbiri yaşayamayacak…hiçbiri güneşin doğumunu görmeyecek. Onu orda yaşamak isterdim, bir Akdeniz mavisine sırtımı verip, buğulanan üzüm salkımlarının altında yıldız yıldız bir geceyi yatağım yapıp onun olmak isterdim. Bir Akdeniz mavisinde portakal çiçeğine, bir de yıldızlara dokunmak… Olmak... Baş döndüren bir titremede, eşsiz bir büyüde gerçekle düş arasında bir çizgide olmak, ardı ardına orgazm olmak, tanrım ne çok eskide kaldı, ne çok unutmuşum… İşte bu, bir kelebeği tutmak gibiydi... elinizin altında eriyen kanatların müthiş hazzıyla ürpermek... başlarken bittiğini bilmek... en derin kırılmalar çağı o an... kavuşmak yok etmek olur mu? Aklın hassas kefesi, duyguların ağırlığını tartmıyor… Sevdiğinin, bir gün önceden kalma; bedeninin, kuytu köşelerine sakladığı sahici kokusu toprağın kokusuna karışıyor… zaman inanılmaz bir dansta... sallanıyor... bir şimşek hızıyla geçiyor an... Sen gelmeden bir şey eksikti. Bilmiyordum, ama eksikti. Şimdi tamamım. Sağ ol. Durma, lütfen, hadi git gel… Sıcacıksın, bir kadife eldiven gibi sararak ısıtıyorsun, anamın bıraktığı yerdeyim. Hep böyle kalsam, hiç çıkmadan… Salıncak kurmuş sevdalar, boşluğunda evrenin… Bir o yana, bir bu yana… Şimdi ölme zamanı, belki öyle durur zaman, bir heykel gibi yüz yıllar sonrasına kalır an...hani ağladığın an...niye ağlar o an insan? Çıplak bedeni tüm ağırlığıyla üstünde, nefesin kesilmiyor, dahası hiç duymuyorsun. Kasıklarının üstünde ritimle gidip gelirken gözyaşlarının perde gibi örttüğü kirpiklerinin arasından gökyüzünü dolduran milyarlarca yıldızın içinden onu seçiyor; oğlak burcunun en ucundaki solgun yıldızı tanıyorsun. Gülümsüyor yıldız... ve kayıyor. Artık burcunu arayanlar eksik bir takım yıldıza anlatacaklar öykülerini. O solgun yıldız kayıyor... Böyle zamanlarda "Bir dilek tut!" derdi, annesi. Çok istediği bir şey olmalıydı dileği… Hem de hayatta her şeyden çok olmasını istediği. Bir dağın doruğunu isterim, diyordu. Bütün dağlardan daha yüce bir dağın doruğunu istiyorum, şimdi de. Güneşin altında yanan bir dağ... Herkesin gördüğü ama hiç kimsenin ulaşamayacağı kadar uzakta... senin olmak Ekin'im... ve senin benim olman. Bergama, altın çağın büyük ülkesi… Seçilmiş tepe… Dağ bir akşam güneşiyle yıkanırken, izin vermeyen bekçinin azizliğiyle yamacı yalın ayak tırmanmışlardı. Güneş Akropolis’in üstünden Ege’ye gömülüyordu. Işık yarı çıplak bedenlerini altın tozlarına buluyordu. Tam dorukta sevişmişti Ekin'iyle. Kavuşmuştu. Bergama doruklarında; Yağız atları kanatlanır mı sevdanın? Dilek ağacında asılı Kartal kanadı, kara çaputtan, Umutların… Ne kadar zamandır tutsaktık, unuttuk. Çok zamandır, bir karşı koyuşun hazırlığıydı yaşamımız. Bu oydu Cemre, biz, evrene baş kaldırdık. Bu dağ onun anıtı. Başlangıcın… O çok sevip, bir türlü inandıramadığı, daha ilk tanıdığı günlerde: “başıma gelen en güzel şeysin” dediği, kıyıp kimselerle paylaşamadığı, ama paylaşmak zorunda kaldığı; soluk aldığı her anını birlikte geçirmek istediği, oysa oysa korkuları ve küçük hesapları ve… ve işte her nedense doyacak kadar yakın olamadığı sevdalısından; Ekin’inden bir parça, şimdi o kara çaput, en özellerini, terini, spermlerini, kokusunu taşıyan… O günden geriye kalan bir tılsımlı muska gibi özenle saklanan giysi... o her şey. Olmayan ama aslında istenen bebek, o giysi… İnanmadım başlarken. Sevi kandırmanın sihirli anahtarıydı. Kimse o kadar sevmeye değmez geliyordu oysa. Kimse o kadar soylu değildi. Önemli bir sorumluluktu doğum; kadının yeryüzüne gelişiyle üzerine yüklenen. Kollayıp, gözeteceği; kimselerin sevemeyeceği kadar tutkuyla seveceği canıydı. Öyle kolay da değildi, evlat sahibi olmak; tek başına olmayacağı ve doğru insanla denk gelmeyeceği gerçeği gibi. Ekin, doğru insandı. O’na dokunmuş, onu içine almış, kendini ona katmıştı, bir kez… sürekli kendini ispat için dövüşüp, yaralansa da böyle hissediyordu. Kaybetmemek uğruna olağanüstü gayret gösterişi, onurunu hep geri plana atışı; O’nun, tanrının kendisine gönderdiği büyük bir armağan olduğuna olan mistik inancı Ekin’i değiştiriyor, gerçeğinden alıp olağanüstüleştiriyor, bundan da büyük bir haz alıyordu. Artık kararlıydı. Ondan bir bebeği olmalıydı. Kanıyla canıyla büyüteceği bebeği… Bu bebek olmalıydı. Bir ömrün bu kadarcık bir ödülü olmaz mıydı? Tanrı; sıkıntı, üzüntü ve zulüm dolu koca bir ömrü kurtulamayacağı bir hapishaneye çevirebiliyordu ama istediğinden bebeğini edinmesini bir lüks görüyordu. Efsaneyi yaşatacak bir nişan olmalı… “ikimizin bir parçası, bu mükemmel ten ve ruh uyumunu üzerinde taşıyacak, Ekin ile Cemre’nin yaşadıklarına kanıt; bir kalıt…” diye düşündü. Bunu diledi, kayan yıldızın ardından… Nesi var, nesi yoksa bölüştüğü, sevdalısıyla bunu da pay edecekti. Hissettiklerini, düşüncelerini tarafsız ve katkısız saf haliyle; içinde büyüttüğü çocuğa aktaracak, O’na armağan edecekti. Buna karar verdiğinde, zorlu bir yolculuğa çıktığının farkındaydı. Bu bildik anlamıyla bir bebek olmayacaktı, zor bir doğum, zor doğan bir çocuk olacaktı kuşkusuz. Kendisi de, bütün can damarlarını göğsünde toplayıp, biricik bebeğine akıtarak emziren anne olacak, onda kaybolup, eriyecek, yok olacaktı. Belki de ölecekti. Belki de hiç ölmeyecekti. Düşüncesi bile içini bir hoş ediyordu. Dilekleri kabul görür müydü, Tanrı tarafından? “Aşk, körün taşı gibidir, hiçbir yere ulaşmaz” diyordu bir söz. Öyle mi olacaktı? Hayır, öyle değildi, onlarınki öyle değildi, tüm ölümleriyle, tüm bitişleriyle, tüm sınırları ve duvarlarıyla kökten ihanet olan yaşamın içinde bir tek o yaşayacaktı. Bu kez kararlıydı, onu öyle içine alacak, sıkıca kavrayacak, en seçilmiş tanelerini emecek ve ulaşacaktı. Çünkü AŞK ölümsüzdü. *
- Michelangelo
Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni. (6 Mart 1475 – 18 Şubat 1564) Rönesans döneminin en yaygın üne sahip ressam, heykeltıraş, mimar ve şairidir. 6 Mart 1475'te Kıği yakınlarında Caprese’de doğar. Ailesi, o daha bir aylıkken Floransa’ya taşınır. Annesi, kendisi altı yaşındayken ölen Michelangelo, 13 yaşına geldiğinde Floransa’da Domenico Ghirlandaio’nun yanına öğrenci olarak verilir. Bertoldo di Giovanni’nin zamanında, Medici ailesine ait olan San Marko bahçesinde çalışan genç Michelangelo, bu arada Lorenzo de' Medici ile tanışır. Michelangelo, heykeltıraştaki rüştünü kanıtladığı ilk ve en ünlü eseri olan çocuk kral Davud’un heykelini yaptığında henüz 26 yaşındadır. Beş buçuk metrelik bir mermer kütleden çıkaracağı eser için genç dâhi, mermer bloğun yanına bir baraka inşa ederek, yardımcısız bir şekilde, çoğu zaman geceli gündüzlü çalışarak Rönesans sanatının harikalarından biri olarak kabul edilen David’i yaratır. 1505 yılında Papa II. Julius tarafından kendisine, en önemli başarılarından biri olacak Vatikan’ın yanındaki Sistine Şapeli’nin tavan resimlerinin yapılması işi verilir. 3 yıl sonra başlayacağı bu görevi sanatçı, 520 metrekarelik bir alanda yaklaşık dört yıllık bir çalışmanın ürünü olarak bitirir. Ortasının da, her biri Âdem, Havva ve Nuh Tufanıyla ilgili İncil’in Eski Ahit’inden alınma öykülerden esinlenerek yapılan resimlerin bulunduğu dokuz pano bulunan freskin yan unsurları da mitolojik figürlerle bezelidir. Özellikle “Adem'in Yaratılışı” ismindeki sahne batı resim sanatının en canlı tasvirlerinden biri kabul edilir. 1519 yılında Cosimo de' Medici’nin soyunun son temsilcisi Lorenzo de' Medici’nin ölmesiyle Michelangelo, onla birlikte genç yaşta ölen Nemours Dükü Giuliano’nun mezarlarının konulduğu kiliseye iki ünlünün heykelini yapar. 1534’te Papa III. Paulus’un heykeltıraşı ve mimarı yapılan Michelangelo’ya Sistine Kilisesi’nin sunak duvarına bir ‘Kıyamet Günü’ tasviri yapmasını ister. Meryem’in Göğe Yükselişi, İsa’nın Vaftizi ve Musa’nın Hükmü’nün anlatıldığı freskler süsler bu duvarı. Kıyamet Günü tablosuna başından beri muhalefet eden yeni Papa IV. Paulus ise, tablodaki imgelerin fazlaca müstehcen göründüğünü belirterek Michelangelo’dan tabloyu biraz daha ‘düzgün’ hale getirmesini isteyince, ustanın cevabı şu olur: “Papa’ya söyleyin, bu küçük bir mesele ve kolaylıkla uygun hale getirilebilir. Önce kendisi yaşadığımız bu dünyayı uygun ve yaşanılır bir hale getirsin, sonra da bu tablo da aynı uygunluğa girecektir.” Michelangelo’nun yaşadığı çağ, kendisiyle boy ölçüşebilecek derecede yetkin ressam ve heykeltıraşçılara da tanıktır aynı zamanda. Bunların başında Rafael ve Leonardo Da Vinci gelir. Bu sanatçılar arasında keskin ancak hoşça bir rekabet vardır. Anlatılan bir öyküye göre, sanatçının rakiplerinden Rafael ve Bramante, işbirliği yaparak Michelangelo’ya Sistine Kilisesinin işini verdirmeye çalışırlar. Böylelikle, kendini ressamdan çok bir heykeltıraş olarak kabul eden Michelangelo, bu işi kabul etmeyerek Papanın gözünden düşecektir. Hayatının son dönemini Roma’daki Aziz Peter Kilisesi’nin mimarı olarak geçiren Michelangelo 18 Şubat 1564'te 89 yaşında ölür. Michelangelo Buonarroti Rönesans sanatına benzersiz bir etkide bulunan Michelangelo, klasik sanat tekniklerini öğrenmesinin yanı sıra asıl olarak, insan formunu her açıdan tasvir edebilmek için kadavralar üzerinde çalışıp, Yunan ve Roma sanatından devraldığı idealleştirilmiş insan tasarımlarını ulaştığı gerçekçilik boyutunu yakalamaya çalışır. Batı resminin babası olarak bilinen Giotto’nun resmindeki doğallık ve gerçekçilik ile 15. yüzyıl başında tam olarak anlaşılabilen derinlikte perspektif olgusunu geliştirip kendi tarzına temel yapan Michelangelo onlarca heykel, freske imza atıp Roma’nın yeniden inşa ve düzenlenmesinde de önemli görevler almıştır. Onu idolü olarak seçen birçok kişi vardır.
- SPARTAKÜS
"Zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz var / Spartaküs" (MÖ 109 – MÖ 71) Tarihi bir şahsiyet gibi duruyor değil mi?Oysa hakkında bilinenler bir tür efsane: Spartaküs diye biri yaşamış, Roma'ya kök söktürmüş, ama onunla ilgili en somut bilgileri bir romandan edindiğimizi düşünürsek, tarihi bir kişilikten daha çok, düşsel bir kahramana daha yakın. Hoş M.Ö sözünü ettiğimiz, Spartaküs de bir köle sonuçta. Kölenin o günlerde tarihi mi olurmuş? Doğru; antik Roma'da arena’da dövüşen bir köle gladyatördü. MÖ 73 - MÖ 71 yılları arasındaki köle ayaklanmasında önderliği ile tarih sahnesine çıktı. Örgütlediği kölelerle çağının en büyük ve organize devleti Roma’nın lejyonlarını defalarca yenilgiye uğrattığı, yaşadığı ve yaptıkları Çiçero dahil bir çok tarihi şahsiyetin kayıtlarından bilinse de hakkında bilinen ayrıntılar çok net değil. Özgürlükleri için savaşan Spartaküs'ün ve kölelerin Roma'yı defalarca yendikten sonra amaçlarına ulaşmaları, İtalya’yı terk edip Alpleri geçerek dağlarda kaybolmaları beklenenken, vardıkları Kuzey İtalya’dan zafer sarhoşluğuyla hatalı bir seçimle geriye dönüp ve bu kez yenilmeleri tarihin şaşırtıcı, kazansalardı ondan sonraki 2000 yıl daha sürecek kölelik tarihi ne olurdu sorusunun yanıtını buldurmayan garip bir ironisidir. Sıkıştıkları bölgeden çıkıp Sicilya’ya geçmeye niyetlenirler ama anlaştıkları korsanların ihanetine uğrayınca Messina’ya çekilirler. M.Ö 71de yapılan son savaşta Roma, köle ordusunu yok eder ve geride kalanları çarmıha gerer. Spartaküs ise bulunamaz. O devirde yaygın inanışlara göre , tıpkı otuz yıl sonra doğacak İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonrasına benzer, tanrıların onu yanına aldığı gibi söylentiler varsa da Spartaküs’e ne olduğu hiçbir zaman bilinemedi. Buradan da anlaşılacağı gibi bir tür ortak kahramana döndürülüp efsaneleşen Spartaküs’ün hakkında türlü öyküler anlatıldı yüzyıllar içinde. Önderlik yeteneğiyle dikkat çeken Trakyalı bir köle olan Spartaküs, bir söylenceye göre Roma ordusundan kaçmış, haydutluk yaparken yakalanmış ve köle olarak satılmıştı. Sonra da efsane başlar, o artık insanüstü bir dövüşçü, seçkin bir gladyatördür. Spartaküs MÖ 73'te kendisiyle birlikte Capua'daki gladyatör okulundan kaçan 77 arkadaşıyla Vezüv Yanardağı'na sığındı. Küçük bir Roma ordusunca kuşatılan kaçaklar, asma dallarından yaptıkları halatlarla uçurumdan aşağı inerek Romalı askerleri şaşırtıp kurtuldular. Kısa sürede kendilerine katılan ve sayıları 100 bine ulaşan kaçak köle ve gladyatörlerle amansız bir çatışma sonucunda Publius Varinius'u yendi ve kentleri yağmaladı. Böylece Güney İtalya'ya egemen oldular. Roma Senatosu tehlikenin ciddiyetini anlayınca MÖ 72'de iki konsülün yönetimindeki güçler Spartaküs'ün üzerine gönderildi. Spartaküs onları da yendi, sonra kuzeye, Alpler'e doğru yürüyüşe geçti. Gallia Cisalpina valisi onu durdurmaya çalıştıysa da yenilgiye uğradı. Köle ordusu artık Alpler'i geçebilir ve güvenlik içinde dağılabilirdi. Ne var ki, kimse İtalya'dan ayrılmak istemedi, güneye döndüler Lucinia'ya geri dönen ordu, orada ilk yenilgisini aldı. Spartaküs, Sicilya'ya geçmeyi tasarlayarak Messina'ya çekildi. Onları kaçırmaya söz veren anlaştıkları korsanlar sözlerinde durmadı. Romalı Crassus, köleleri kuşattıysa da, kuşatmayı yararak çekildiler. Daha sonra, MÖ 71'deki son savaşta yenilip tutsak edildiler. Ne var ki Spartaküs bulunmadı; ya savaştan sağ kurtulup Roma'yı terk etti ya da Romalılar tarafından öldürüldü, ama tanınamadı. Spartaküs'ün ordusundan sağ kalan 6000 kişiyi tutsak alan Romalılar, Appia Yolu boyunca tümünü çarmıha gerdirdi. O dönemdeki inanışa göre tanrıların Spartaküsü yanına aldığı, koruduğu gibi dedikodular yayıldı. Savaş alanında öldürülmüş ve tanınmayacak hale gelmiş olabileceği güçlü bir olasılık olsa da Spartaküs'e ne olduğu tam olarak hiçbir zaman öğrenilemedi. O dönemde Roma, bugünün Amerika'sından daha güçlü ve donanımlı, rakipsiz bir devlettir. Köle ve yoksullardan oluşan bir ordu yıllarca M.Ö.73-71 arasında İtalya yarımadasında bağımsız bir şekilde var olmuş ve ROMA'yı oldukça zorlamıştır. Kendilerine karşı gönderilen sayısız orduyu yenmiş ve Roma Cumhuriyeti'nin yönetim sistemini sarsmıştır. İsyanının eşitlikçi ve özgürlükçü karakteri nedeniyle sol literatürde sahip çıkılan idealist, romantik bir kişiliğe zaman içinde dönüşür. Bu da 20.YYın sanayi devrimiyle çiğ gibi çoğalan ezilmiş, çok çalışan, ama antik çağ kölelerinden farksız bir yaşama mahkum, uyanan, başkaldırmaya hazır, ne var ki güçsüz, deneyimsiz, örneksiz geniş kitlelerin kahramanlar, idoller arayan yarasını sağaltmaya çalışan ortak ruhunun bir sonucudur. Almanya'da I. Dünya Savaşı'ndan , 1918 yılında yaşanan devrimden sonra 1919 yılında Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg önderliğinde silahlı ayaklanma düzenleyen ve adı daha sonra Almanya Komünist Partisi olan grubun ilk adı Spartaküs Birliği'dir. Başlangıcından beri bilinen ve yazılı tarihte de yer alan Spartaküs’le ilgili günümüzde yaygın bilgilerin kaynağında Howard Fast’ın 1951’de yazdığı, dilimize de çevrilen Spartaküs adlı kitabı vardır. Spartaküs’un sol söylemin vazgeçilmez direniş sembolü olması da bundan sonradır. Bunun o dönem Amerika'sı, dünya siyaset gerçeği ve hovard Fast’ın kendi siyasi anlayışıyla çok ilişkisi olduğu düşünülebilir. Komünist partiyle olan ilişkileri dolayısıyla bir dizi Hollywood ünlüsüyle birlikte hapiste yatan Fast, bu sırada Spartacus adlı romanı kaleme alır. O günlerde Amerika'nın en çok satan ve en iyi bilinen yazarlarından biri olmasına karşın, Joseph McCarthy Amerika'sındaki korkulu atmosferden dolayı, hiçbir yayıncı bu kitabı yayınlamayı kabul etmez. Sonunda kendi imkânlarıyla bir yayınevi kuran Fast, kitabını kendisi bastırmıştır ve tarihte kendisinin bastırdığı kitapla bestseller olma ünvanını kazanan tek olmasa da ilk yazar olmuştur. 1952'de Stalin Barış Ödülünü alan Howard Fast, bundan birkaç yıl sonra Sovyetler Birliğinde yaşanan gelişmeler ve Doğu Avrupa meseleleri yüzünden Amerikan Komünist Partisiyle yollarını ayırır. Pablo Picasso ve Pablo Neruda dahil birçok kişiyle yakın arkadaşlığı bulunan Howard Fast, aynı zamanda Nazım Hikmet için bir şiir yazmıştır. Spartacus, aynı zamanda daha sonra Kirk Douglas'ın başrolü oynadığı, Stanley Kubrick'in yönettiği Spartacus (1960) filmine de kaynaklık eden kitaptır. Filmin senaristi olan Dalton Trumbo Amerika'da o yıllarda hakim olan McCarthyci rüzgar sırasında 1947 yılında komünist olmakla suçlanmış, kara listeye alınmış ve hapis cezasına çarptırılmıştır. Kendisi gibi kara listedeki yazarlar takma isimler altında çalışmışlardır. Bu filmde Trumbo'nun gerçek ismi ilk kez yayınlanarak McCarthy'ci yasak delinmiştir. Bu yasağın delinmesinde Trumbo'nun isminin jenerikte yayınlanmasında ısrar eden Kirk Douglas'ın da büyük payı vardır. Yine aynı kitap 2010-2013 yılları arasında Starz adlı bir Amerikan TVsi tarafından birkaç yıl boyunca ilgiyle izlenen bir dizi haline dönüştürülmüştür. Görünen köleliğin çok doğal olduğu antik çağın bu ünlü savaşçı kölesi, başkaldırının onurlu simgesi günümüzün insanın köleliğini gerçek anlamıyla hiç bilmeyen, tanımayan çağında bile sempatiyle karşılanıp alkışlanmaktadır.
- Paranın Dini İmanı...
Piyasayla kavga etmeden gereğini yapacağız demişti paranın genç bakanı. Öyle de oldu. Şu günlerde doların önünü kesecek tek araç faiz artışını bekliyordu piyasa, o olmadı. Ne var ki kavga da olmadı. Dolara yerinde dur, dedi. Dinlemedi, Dolar fırladı... Borsa tepetaklak, yarın benzin yeni zammı görür. 100 dolar alan daha da artacak deyip asla bozdurmaz. Türk lirası hükümsüz... Piyasanın kavgası başka nasıl oluyor? Önce damadın ekonomiye bakan yapılışına takılmıştım. Gencecik çocuk, tamam bakanlık da yapmış, ama ekonominin ateşten gömleğe döndüğü yerde deneyimi ne? Aileden biri, herkesi ilgilendiren, en riskliyi üstlenirse kaygı duyuyorsunuz, bağımsız iş yapamaz diye... Siyasete tövbe etsin diye mi? Bildiği varsa bile mahalle baskısıyla şaşırtmaz mı? Bırakırlar mı kendi haline?.. Sonra açıklamalarını dinledim, içime bir nebze su serpildi: " Piyasayla kavga etmeyeceğiz, " diyordu; "Uyumla, herkesin fikrini alarak yapacağız..." diyordu. Paranın dini imanı yoktur, derler, yola gelir mi böyle sözlerle, emin değilim ama yine de inanmaya öyle ihtiyaçlıyız ki, umutla bakıyorum. Olmasa da görmeye kararlıyım. Belki böyle de başarırlar. Kavga etmemenin sırrının konuşmaktan, anlamaktan, uzlaşmaktan... geçtiğini sanırdım. Değilmiş, otur yerine diyeceksin, oturacak... Ne umutlanmıştık oysa. Hoş, yeni Milli Eğitim Bakanına da öyle bakıyorum; aşkla.... Ne dese alkışlıyorum. Onu bakan yapmadan cumhurbaşkanı adayı yapsaydı bir parti, eminim ki muhalefetin tüm adaylarına fark atardı, diye düşünüyorum. "Belagatı" öyle iyi, tam halk tipi... Bir de sahici, kalbe dokunur... Uygar, şehirli bir yanı da var... Yani hoşumuza giden gibi... Sağlık bakanı da vakıf hastahanesi sahibi... Ne var ki hiç konuşmasını duyamadık, henüz notu yok... İcraata bakan kim, konuşmalı yönetici dediğin. Eskiden yöneticide liyakat, yetkinlik, alanında seçkinlik aranırdı, şimdi bizi kurtarırsa halk tipi kurtaracak. Yani ben... Benim kendime faydam yok ama... Dedem, Karadeniz'in en iyi yapma tabancalarını yapardı, beni de keşfedip MKE'ye genel müdür yapacak biri aranıyor... Keramet onda bunda değil, biz öyle umutsuzuz ki bu hal ondan, bekle azıcık, ne çıkacak desem... de gönlüm bakanı sevdi. Ne yapacağına nasıl çözüm yolları düşündüğüne dair tek uygulaması yok henüz ama, olsun niyeti iyi diyorum. Şimdi anlıyorum, benimki evde kalmış kız sendromu; her çıkanda bir güzellik buluyorum... Eminim ki Berat Albayrak'ın da niyeti iyi... Ekonomi denilen bu dinsiz imansızı halledecek, korktuğumuzla kalacağız, yüzümüz gülecek, iyi ki yanılıp da başkalarını seçmedik diyeceğiz... Öyle inanıyorum. Çok da haksız çıkmadım. PPK (Para Politikası Kurulu) bugün toplanacak ya şahlanan dolar, önce hafiften duraladı, sonra hızla geriye gitmeye başladı. 4,85'lerden bir günde 4.73'e indi. Hemen hemen tüm yorumcular beklenen 1-1,5 dolayında faiz artışının piyasanın ateşini düşürmeye yeteceğini söylüyorlardı. Hoş faiz iyi bir şey miydi? Yükselen faizlerin ekonomik durgunluğu körükleyeceği de bilinmeyen değil. Değil elbette, ama başka bir yol üretemiyorsanız, hammmadde girdilerini artıran, enflasyonu körükleyen doları durdurmak için denenmiş, iyi bir yoldu. Ayrıca yurttaşın üç beş kuruş tasarrufu böylece daha az erirdi. Dünya piyasaları bir yana, ne vaat edilirse edilsin, dolara ilgi bitmiyor, kentlisi köylüsü, hacısı hocası... herkes ona yatırım yapıyor bir zamandır. Bir Mayıs'ta 400.000 bin lirasıyla 100.000 bin dolar alan birisi üç ayda parasını 490.000 lira yapmıştı. Yani yüzde 25.... Aynı paraya en cazip banka faizinin üç ayda 13.000 lira olduğu yerde kaçırılacak fırsat mıydı? Alan da bırakmıyor, öyle ya daha da artarsa... Eşten dosttan borç bul, bankadan kredi çek...Dolardaki paranı bozdurma... Bu ekonomik durgunluk olmaz mı? Sonuçta genç bakan da piyasayla kavga etmeyeceğiz dememiş miydi? Görünen faizi sevmeseler de ateşi düşürmek için sağduyunun sesini dinleyecekler, faizi bir puan daha artıracaklardı. Baksana dolar bile korkmuş, düşüyordu. Ekonomininin de tansiyonu düştükçe piyasa o yüksek faizi kendiliğinden rasyonolize ederdi, olmadı. Toplantı sonrasında faiz artmadı, 17,75'te kaldı. Oysa çok zamandır piyasa faizleri % 20'yi geçmiş... Dolar da yanıtı vermekte gecikmedi, akşama varmadan 4,97'i gördü. Yarın borsa tepetakla gider. Bizim gariban çaycı 1 Liradan sattığı çayı 1,5 yaptı bile, ne ilgisi varsa... Rize nere, Amerika nerde, su ile doların akrabalığı mı var? Piyasayla kavga etmemek bu mu? Ben ne dersem onu yapacaksın piyasa... hali bu. Hadi bizim piyasa bu emri anladı, sanmam ama uydu da diyelim, ya dünya piyasası, dinler mi dersin? Belki bildikleri var, umalım öyledir. Umut güzel şey... Görünen yaz daha da yakacak... Şimdi en çok Milli Eğitim Bakanını merak ediyorum, tabi ki konuşurken değil, iş yaparken..
- CHPnin Büyük Günahı
Pazartesi yani bugün CHP muhalefetinin başlattığı CHP iç savaşının, olağanüstü kurultay önerisinin kaderi büyük olasılıkla belli olacak. Ya 625 ıslak imza getirecekler, CHP yönetimini olağanüstü kurultaya zorlayacaklar. Ya da... Ne var ki, yönetim aynı yargıda değil, kurultayı istemiyor. Ne olur dersiniz? Konu CHP olmasa bu taktik hataların sonucu birilerinin siyasi hayatı burda noktalanacak ve sonsuza değin anlatılacak anılara dönecek, diyeceğim ya... Temenni değil, ama görünen bu iş mahkemede biter; her durumda daha bir zaman CHP İÇİ İKTİDAR SAVAŞLARINI izleyeceğiz, naklen yayından. Muharrem İnce, bence hiç ihtimal verilmezken CHP'nin cumhurbaşkanı adayı gösterildiğinde sergilediği "benden kurultay sözünü duymayacaksınız," deyişini unuttu, Demirel'in siyasette "dün dündür" sözünü haklı çıkardı, kurultayı gündeme getirdi. Bunun siyasetin etiksizliği benimsediği günümüzde ne kadar önemi vardır, tartışılır. Bir yıl kadar sonra büyük bir önem taşıyan yerel seçimler partiyi beklerken, enerjisini yutacak böyle bir çatışmaya ne gerek vardı da denilebilir. İNCE'nin aldığı %30 oyun CHP'nin oyu olmadığını, bu özgüvenin bir sanrı olduğu da savunulabilir. CHP'nin KILIÇDAROĞLU'yla bilmem kaçıncı mağlubiyetini yaşadığı, genel başkanın yetemediği, %25 lik CHP kitlesini kötü bir kadere mahkum ettiği de denilebileceği gibi, yumuşak siyaseti, herhalde CHP'den herkesi kucaklayan bir parti yaratma gayretiyle yapıya hiç uymayan radikal ittifaklara girdiği, yine bu seçimde izlediği stratejik tavrıyla, seçmeni yönlendirmesiyle başarılı bir kriz yöneticisi olduğu da söylense yalan olmaz. Öteki tezler gibi bunlar da tartışılabilir. Hepsi de bakışa göre haklı ya da haksız, katılırsınız ya da katılmazsınız.... Düşünce değil mi bu, siz de özgür bir yurttaş?... Ben, ben asıl başka bir şeyi, tartışılmayan, hatta gündeme bile gelmeyen bir konuyu düşünüyorum. KILIÇDAROĞLU'nun yönettiği CHP'nin çok büyük bir günahı vardır. CHP'nin ATATÜRK önderliğinde mimarı olduğu parlementer düzen, yasama, yürütme ve yargının ayrı ve net yapılar olduğu düzen şimdi nerde? Yerinde tek adama dayalı 60'da terkettiğimiz BAŞKANLIK düzeni var şimdi? İyidir ya da kötüdür, ülkemiz için sonuçları olumlu olacak ya da olmayacaktır, kuşkusuz bunu anlamak biraz da zamana bağlı. Ne var ki gerçek değişmiyor: 20 yıl önce biri dese bile inanılmaz olan gerçekleşti. ATATÜRK'ün önderlik ettiği, misyonunu onun ilkelerini ve dünya görüşünü savunmak üzere kuran, Türkiyenin en eski partisi olan CHP, omurgasından önemli bir parçayı alıp götüren bu tarihi adıma elinde demokratik siyasi müdahale gücü olduğu halde ancak tanık olmuştur. PARLEMENTER SİYASETİN SONLANMASINA, YERİNE CUMHURBAŞKANLIĞI DÜZENİnin gelmesine karşı mücadelede başarılı olamamıştır. Kendiliğinden varolan yüzde elliye yaklaşan halk desteğini artırmayı başaramamış, ATATÜRK'ün kurduğu siyasi düzenin terkedilişine, atı alanın Üsküdar'ı geçmesine sadece seyirci olmuştur. Sistemin bekçisi misyonuyla oy toplayan CHP'nin bu basiretsizliğinin, acaba kıyamet mi kopar, diyen halk kitlelerinin yönlenmesinde ve sistem değişikliğinin doğal olarak algılanmasında etkisi az değildir. KILIÇDAROĞLU'nun GERÇEK BAŞARISIZLIĞI BUDUR. Şeytan gör diyor: Sivas'ta tam bir ortaçağ vahşeti sergilenip aydınlar yakıldığında da CHPnin bir başka versiyonu iktidardaydı. ÖTEKİ YENİLGİLER, CHP bu yapısal özelliklerde kaldıkça kolayına değişmeyecek sonuçlardır; değil Muharrem İnce, Bülent Ecevit'i de canlandırıp getirseniz çok değişmeyecektir; sonuçlar bir nedenle anlatılabilir, gerekçe bulunur ve tatmin de eder. Ama bu olgu, kim CHP'NİN BAŞKANIYSA hatta yönetimindeyse onların gerçek başarısızlığı, yüzkarası, giderilemeyeck utancıdır. İyi ki ülkemizde Japonya'daki gibi harakiri geleneği yok, zaten öğütlemeyiz de, istifa da yeterince onurlu bir duruştur. Keşke KILIÇDAROĞLU da bunu bir onur sorunu sayıp, hasbelkader başına düşen, içinde de boğulduğu CHP genel başkanlığını o zaman bıraksaydı. Beklenti ve yararı ne olursa olsun KILIÇDAROĞLU, artık ya gidecek ya gidecek. Hatta o dönem CHP yönetiminde yer alan herkes gitmeli... Muharrem İnce'nin sevabı günahı tartışılır, erken gibi duran bu iddialaşmada istenen imzaları toplayamazsa ya da seçilemezse ne olur, başarıp partinin başına geçse ne yapar, kuşkusuz bilinmeyen. Ne var ki şu an onun yıldızı parlak, öne çıkma kısmeti onun, yaraya parmak basmak da bazen bir cesarettir, ayrıca kişiler hiç önemli değil. Düşünüyorum da kurultayın her nitelikli partiliye açık bir genel başkanlık seçimine döndürülmesi ne güzel olurdu, herkese şans verilse... Ne var ki o kadar sağduyuyu, bu denli demokrasiyi CHP bile kaldıramaz. Bir de bakmışsın yeni bir Abdullah Gül ya da Ekmelettin vakası üretebilirler eşsiz yaratıcılıklarıyla. Sonuçta ne olur ne olmaz göreceğiz ve sonra da tartışacağız, iyisiyle kötüsüyle... Ne var ki KILIÇDAROĞLU gitmezse kesin olan bir şey var ki CHP elden gidecek... Belki de hayırlısı budur. Tek parti dönemi dışında iktidar yüzü göremeyen ama seçmeninin 95 yıldır böylesine sadakatle taşıdığı, yaşattığı bir parti, artık umut değil, belki de ölmeye yatmıştır da biz görmüyoruz. Nasrettin Hoca'nın fıkrası geliyor aklıma, havalar böyle giderse şu kesin, birilerinin anası ağlayacak; her durumda birileri gidecek... Artık o mızrak o çuvala yeniden sığmayacak...
- çizgiRoman
/ çizgi roman * yeni * *renkli * ULAŞMAK İÇİN RESME TIKLAYIN
- ÇizgiRoman
1 AWRAH ÇÖL PRENSESİ / 2 RED KİT maviADA ÇİZGİROMAN TIKLA
- SATRANÇ
SATRANÇ, Stefan Zweig * Roman, Sesli
- İki Şehrin Hikayesi
Charles Dickens * İki Şehrin Hikayesi * Roman, Sesli roman
- maviVİDEO
En değerli şairlerimizden seçtiğimiz şiirlerin videolarını maviVİDEO'da bulabilirsiniz?
- CEMİLE
CENGİZ AYTMATOV * Louis Aragon'un dünyanın en güzel aşk hikayesi dediği Cemile, Cengiz Aytmatov'un 1958 yılında basılan uzun öykülerinden biridir. Kocası savaştan çok uzun bir süre gelmeyen Cemile , zorunlu erzak taşımacılığı yaptığı sırada savaştan sakat olarak gelmiş Danyar adlı bir delikanlı ile tanışır. Cemile ile Danyar arasında bir aşk başlar. Öykünün anlatıcısı çocuk, yengesi Cemile ile Danyar'ın yakınlaştıklarını farkındadır. ... GERİSİNİ ÖYKÜYÜ OKUYARAK KENDİNİZ ÖĞRENMEK İSTERSENİZ RESME TIKLAYIN
- zeka ve yetenek eğitimi
ÇOCUK VAKFI 6.BULUŞMA 24 Mart 2018 SAAT:10:00-12:00
- Söyleşi-İmza
Yunus Koray, Kader Durmuş ve Hacı Kozludere'nin katılacağı; Yusuf Alper'in yönetimindeki söyleşi ve imza günü 25 Kasım 2017 tarihinde YAKIN kitapevinde yapılacaktır...
- Söyleşi ve İmza
AŞK, Gönül ve ŞİİR / Ahmet İnam *zaman: Cumartesi, 14:30 – 16:30 *yer: Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi KENNEDY CAD. NO:4 KAVAKLIDERE, 06540 Ankara
- Yağmur Duası
Geçen cuma güne Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütün Türkiye’de Cuma namazından sonra yağmur duası yaptırması düşündürücüdür. Daha da ötesi dehşet vericidir! Dua ile yağmur yağacağına ihtimal vermek, ülkemizi yönetenlerin nasıl bir cehalet içinde bulunduğunu, ülkeyi de cehalete dayanarak yönettiğini gösteriyor. Duanın insan psikolojisinde rahatlatıcı ve teselli edici bir yanı bulunduğu gerçek ise de bazı şeyler vardır ki dua ile başarılması mümkün değildir. Örneğin, yalnız Müslümanlar değil, Hristiyanlar, Yahudiler ve Budistler, onlara katılan öteki inanç sahipleri hep birlikte olsalar ve günlerce dua etseler güneşin doğudan değil de batıdan doğmasını sağlayamazlar. Mikrobik bir hastalığı dua ederek de iyileştirmek mümkün değildir. Dua ile depremler, volkanlar ve seller de önlenemez. CEHALET İKTİDARDA Doğal olayların nedenlerini bilmeyen, ilkokullarda okutulan tabiat bilgisi dersi bile almamış olanlar özgü bir cehalet, bugün ülkenin yönetimine yol gösteriyor. Geçmiş yüzyılların folklorik bir ögesi olarak kalması gereken yağmur duası ile yağmur yağdırmaya çalışmak bunun kanıtıdır. Çocukluğumda köyde düzenlenen birkaç yağmur duasına katıldığımı hatırlıyorum. “nefesi kuvvetli olanlardan” bir grup, üç yüz bin çakıla okuyarak bunları suya verirler, sonra hep birlikte dua edilirdi. Duacıların normal dualardaki gibi avuçları gökyüzüne açılmaz, her iki elin parmakları yere doğru sallanırdı. Böylece göklerin hâkimine işaret diliyle de mesaj gönderilir, sicim gibi yağdırmanın kopyası verilirdi. İslam öncesinden kalan bir inanç gereği olsa gerek, camide korunan bir at başı iskeleti de ıslanmaya bırakılırdı. Ancak bütün bunları devletin düzenlemesi akla bile gelmezdi. Tamamına yakını ilkokul eğitimi bile görmemiş köylülerin kendi girişimleriyle yapılırdı. Uzunca bir süredir, köyümüzde ve çevre köylerde yağmur duasına çıkıldığını duymadım. Bu kez, Diyanet’in emriyle dua düzenlenen Cuma günü köyü aradım ve köylülerden birine Cuma namazına gidip gitmediğini sordum. Beş vakit namazında olan bu lise mezunu köylü o gün cumaya gitmemiş. Bunun nedenini, korona salgınını yeni atlatmış olmasına yordum. Köyde Cuma namazı kılınmış ve ardından yağmur duası da yapılmış. Konuştuğum köylü dedi ki: “Bunlar çok açıkgöz. Meteorolojiye soruyorlar, yağmur geleceğini öğrenince yağmur duası düzenliyorlar!” Sosyal medya paylaşımlarında da bu yolda paylaşımlar görüldü. Bu durum, yurttaşların Diyanet’i, dolayısıyla devleti kültür yönüyle arkada bıraktığına kanıt sayılabilir. ABDÜLHAMİT’İN VEBAYI ÖNLEME YÖNTEMİ Yüz yılı aşkın bir zaman önce Mehmet Akif, İkinci Abdülhamit döneminde halkın nasıl aldatıldığına örnek olarak, bir veba salgınında hocaların İstanbul çevresinde yedi kere dua okuyarak dolandırıldığını anlatır. Dua ile yağmur yağdırılabiliyorsa dua ile başka nelerin yaptırılabileceği hakkında çok geniş bir liste sunulabilir. Uzun lafa gerek yok: Korona salgınını önlemek için toplu bir duaya ne kadar çok ihtiyacımız var! Asgari ücretin yaşanabilir bir düzeye çıkması için yetkililerin kalbine merhamet duygusunun düşmesi için toplu bir dua niçin akla gelmesin? Karnelere zayıf gelmemesi için öğrencilerin ve onların velilerinin duası hiç de boş bir çaba sayılmamalı… Bilime ve teknolojiye gerek yok! Çalışmaya, didinmeye ihtiyaç yok! Doğayı korumak gerekmez. Nasıl olsa bunları dua ile elde etmek mümkün! BARİ ARAPLARDAN GERİ KALMAYALIM Eskiden hemen bütün kamyonların alınlarında “Allah korusun” yazardı da yabancılar bunu Türklerin bir kamyon markası sanırdı. Hiçbir sihrin, duanın, hamaylının trafik kazalarını önlemediği, insanları hastalıktan korumadığı anlaşıldı ve bu gibi batıl uygulamalar nerdeyse görülmez oldu. Diyanetin yağmur duası, bütün bu zihin gelişimini geriye çevirmeyi mi amaçlıyor? “Dua ile yağmur yağsaydı, Arabistan çöl olmazdı” diyenler var. Orada yağmur duasına çıkılıp çıkılmadığını bilmiyoruz ama petrol zengini Araplar teknolojiyi kullanarak deniz suyundan içme suyu elde ediyorlar ve çölde vahalar oluşturuyorlar. Bari onlardan geri kalmasak! (16 Aralık 2020) Öteki yazılar için: zekisarihan.com
- KİRACI
"Bahçesi çok büyük, çocuklar için ideal, herhalde verecekler evi bize, umutluyum" dedi eşim telefonda. "Bir evvelki kiracı çok gürültü yapıp komşuları çok taciz etmiş, bu sefer aile olsun da ne olursa olsun diyorlarmış." "Kirası çok mu?" ilk sorduğum soruydu. Bahçesi filan iyiydi de, kirası da çok önemliydi tabii. Her zamanki gibi işin aslına el attım, evin tescilli kötümseri olarak. "Bir önceki kiracı evi biraz hırpalamış, boyamışlar filan ama, çok da iyi değil aslında, onun için apartman kirasına kapabiliriz herhalde" dedi eşim... Sesi umutluydu, çocuklar için çok istediği bahçeyi bulmuştu, ama sorunlar vardı daha çözülecek, umut etmek istemeden bekledim. "Kiraladım, sizi almaya geliyorum, yarın oradayım" diye bir telefon geldi, ertesi günü. işte Metallicanın meşhur olmaya başladığı zaman boşalttığı eve kiracı olarak girmemiz böyle oldu. Metallica'nın tek sşarkısını bile duymamış bizler için hiçbir şey ifade etmeyen bu durum, etrafımızdakilerden değişik tepkiler almamıza neden oluyordu. Komşular "gürültü patırtı" yapan bu guruptan kurtuldukları için cok memnundular. "sabahlara kadar parti, içki, kim bilir başka neler, bıkmıştık", "garajda müzik yapıyorlardı, canımızı burnumuza getirmişlerdi" gibi şikayetler çoğunluktaydı. Araba garajını yirmi santim kalınlıkta yumurta kartonlarıyla kaplamışlar üstünü de sentetik halı parçalarıyla örtmüşlerdi. ev sahibi bu tuhaf oluşumu değiştirmemiş, garajın duvarlarını temizlememişti. Bizim gibi insanlar için Metalica'nın ne olduğunu anlamadan bu durumu anlamak biraz zordu, sadece biz değildik bu durumda olan, bizim gibi yaşayacağı ülkenin pop kültürünü almadan gelen arkadaşlarımız da bizim evin garajına bakıp, "bunu ne diye böyle yapmışlar" diye şaşırdıklarında bizden duydukları şey "Metallica diye bir gurup burada calışmış" oluyordu. Sonra hemen herkes aynı şeyi soruyordu. "kim onlar?" Daha Google filan yok ki ne olduklarını bulayım, "işte bir heavy metal grupmuş, şimdi meşhur olmuşlar buradan gitmişler" deyip geçiyordum. Hemen herkes bizim gibi bu yeni bilgiyi hazmetmeye çalışırken, "yaaa, heavy metal haaa" diye başını sallayıp duvarların tuhaf şekline bakmaya, karton kutuların altını üstünü kurcalamaya devam ediyorlardı. İş bununla da kalmadı, evin popülaritesinin nerelere uzandığını ve ev sahibinin neden evi o kadar isteyen olmasına rağmen bize verdiğini gece yarısı çalınan kapı zilleriyle anladık. Hemen her seferinde genç kadınlar oluyordu kapıyı çalan, genelde de kafaları bayağı iyi oluyordu bunların. Her seferinde guruptan birisini soruyorlar, orada olup olmadığına bakmak için kafalarını da eve sokmak istiyorlardı, evi ucuza kaptığımızı düşündüğümüz için sesimizi çıkarmıyorduk, ev sahibine şikayet etmiyorduk, hem bizim hem ev sahibinin istediği olmuştu, bu olay böyle birkaç sene sürdü. Bir gün işten arkadaşım "evinizi gördüm dün mtv de" dedi, şaşırdım, mtv'yle bizim ne işimiz olur? Hiç istifimi bozmadım, "yaaa öyle mi, niyeymiş?" diye sordum, çok da meraklı görünmek istemeden. "Metallica hakkında bir programdaydı, Lars evi gösteriyordu, "burada yaşadık, burada meşhur olduk diyordu" Çok meşhur bir eviniz varmış da söylemiyorsun, gelip bir havasını koklayayım bari" dedi, gülüştük. "Nasıl oldu da orayı kiralayabildiniz, eminim çok isteyeni vardi" dedi iş arkadaşım. Bilmiş bilmiş başımı salladım "you don't even want to know" dedim. "you don't even want to know"* * Bilmek bile istemezsin
- NEVİN NAZİK
Çobanbey Mahallesi’nde bir apartmanın zemin katında kiracı olarak oturuyordu Cemal Taylan. Kendini bildi bileli, güneşi üstüne doğurmamıştı. Şehir yerde günün üstünüze doğması zaten mümkün değildir. Bitişik nizam yapılan apartmanlar kuşluk vaktine kadar geçit vermez güne. Sabah sabah başkalarına garip gelen kahvaltısını yaptı: Sofra olarak kullandığı ekmek tahtasının üstünde kestiği iki domates, iki üç yeşilbiber, bir somun ekmek, bir bardak çay… Terzi Orhan’ın diktiği çizgili kruvaze takım elbisesinin içine beyaz bir gömlek giymiş, yana çizgili kravatıyla da farklı olmuştu yine. Arkadaşları görse neler derlerdi kim bilir? Şunu bunu demelerine aldırmazdı Cemal Taylan. Kirli saç, kirli kot, ona göre değildi. Ayakkabı ile içeriye girmek, gömleği, pantolonu ortak giymek hep aykırı gelirdi ona. Setbaşı Köprüsü’nün korkuluklarına dayanarak derinden akan dereye dalıp gitmişti. Setbaşı Deresi de ülkenin sosyal yapısı gibi kirlenmeye yüz tutmuştu. Yer yer kirlilik adacıkları oluşmuştu. Dere yatağı Bursa Ovası’na doğru yeşil bir vadi, yeşil bir deniz gibi uzanıp gidiyordu. Ayrık otları, labadalar, kanyaşları, hardallar, yaban semizleri; atkestaneleri, karaağaçlar, söğütler, çınarlar… Setbaşı Vadisi’nin zenginlikleriydi. O kadar dalmıştı ki, hayli zaman önce gelip onu izleyen Nevin Nazik’i fark etmemişti. O dereyi, Nevin Nazik de onu izlemişti. Üstüne düşen bir gölgeyle kendine geldi. Saat: 11 00. Gözlerini derenin derinliklerinden alarak, gölgenin geldiği yöne çevirince Nevin Nazik’le göz göze geldi: “A a a dalmışım, kusura bakma!” “Evet, dalmışsın, derenin derinliklerine!” “…” “Beni mi, Mavi Şeytan’ı mı düşünüyordun?” “Yapma ne olur, gün bugün güzel başladı diye gönenirken, kara bir bulut gibi çökme üstüme!” “Hadi, hadi, on beş gündür, Mavi Şeytan’ın yanında isyan günlerimizin güzelliğinden koparak, bir hoş oldun, fark etmedim mi sanırsın?” “Nevin Nazik, incitiyorsun beni!” “Kulağıma eğilip de söylediğin Livaneli türkülerinin isyan ateşini ne de çabuk unutmuşsun!” “Ne olur böyle söyleme!” “Ya şimdi Cemal Taylan, o türkülerin ruhu ve sen bir araya gelebiliyor musun?” “…” Setbaşı Köprüsü’nden Tophane’deki çay bahçesine vardılar. En köşedeki her zaman oturdukları masa boştu, varıp oturdular. Bursa Şehri ayaklarının altındaydı: Altıparmak, Kültürpark, Hürriyet, Hürriyetli Göçmen Kızı Nezihat’ın evi, Uludağ’ın yaban domuzlarının korkulu rüyası, Hasan Hıdır’ın cirit attığı Fomara sokakları… İlk çaylarını tek kelime etmeden içtiler. Nevin Nazik çantasından “sipahi” sigarasını çıkardı. “Ben verdiğim sözü tutamadım Cemal Taylan, bir haftadır gizli gizli içiyorum. İçmezdim, içmemeye ant içmiştim; ama o Mavi Şeytan’a sebep içiyorum. Mavi Şeytan ve sen ikişer kere Mavi Şeytan oluyorsunuz gözümde. İki Mavi Şeytan’ a bununla karşı durmaya çalışıyorum.” “Ne olur yapma, anladığın gibi değil, o benim sadece bir arkadaşım!” “Öyle mi, gözlerin öyle demiyor ama hadi sıkıysa gözlerimin içine bak, ne göreceksin?” “…” Bakamazsın kuzum, bakamazsın! 1978 Eylülü bir araya getirmişti bizi. Bilmeliydim, eylül, ayrılık mevsiminin en belalı ayıdır. Eylül, ayrılık getirir, bilmemişim, kahretsin!” Dörtyollu Nevin Nazik, yaşça büyüktü Cemal Taylan’dan. Görünüşü, yaşından daha da büyük gösteriyordu. Çok çile çekmiş, çok ezilmiş Anadolu kadının duruşu vardı. O, işte onu sevmiş; sevmemiş de yakın bulmuş, arkadaş bulmuş. Yalnız şehir günlerinde yanında yoldaş bilmiştir belki de kim bilir? “Mavi Şeytan’a diyeceğin bir şey yok, peki Anamurluya ne diyeceksin?” “Kuzum bugün sen solundan mı kalktın?” “Ne gördün soldan? Senin de toplum çoğunluğundan hiçbir farkın yok! Sol elle yemek yenmez, sola yüzük takılmaz, iyililik melekleri sağda, kötülük melekleri solda! Ne demek solundan kalkmak?” “…” “Sol elinizi kessinler bakalım, bilmem nerenizi kime yıkatacaksınız, Sol el orayı yıkamaya yararmış! Ne saçma sapan bir şeyler bunlar! Senin gibi aydın geçinenler de buna çanak tutunca dayanamıyorum işte böyle!” “Öyle demezler mi Nevin Nazik?” “Geç bunları, saf ayaklarına yatma!” “Oturduğumuz saatten beri güzel olan bir şey söylemedin. Karabasanların Bursa Ovası’nı kapladı. “Söylemem tabi, Mavi bir Şeytan elimden alır seni, sessiz mi kalayım?” “…” “Ya Anamurlu ne oluyor? “…” “Geçen akşam Habibelerde konuşup tartışıyorduk. Cemal Taylan bir tane demez mi?” “…” Uludağ’ın tepesinden boşanıp gelen bulutlar Bursa şehri’nin üstüne çöktü. Gün, hiçbir şeye şahit olmamak için kara bulutların arkasına saklanmış, bayram ediyordu besbelli. Heykel’e doğru giden araçlar, farlarını yakmış, kararan güne ışık olmaya çalışıyor. Belediye otobüsleri duraklardaki heyecanlı, korkulu yolcuları evlerine taşımak için dolup dolup boşalıyordu. Şeytan bir düğün kurmuş, rüzgârla birlikte dönüp duruyor. Önüne çıkan sandalyeleri, masaları yere sererek Hürriyete aşağı silip süpürüyordu. Nevin Nazik, bu korkuyla eline yapıştı Cemal Taylan’ın, sonra: “Ne olur beni bırakma yalvarırım!” “Beni bırakma” diyerek sarıldı kime kimseye aldırmadan. Gözlerini gözlerine dikmiş, ‘beni bırakma’ diyordu. Setbaşı tarafından esen bir başka esinti de saçlarını Cemal Taylan’ın yüzüne doğru savurdu. Suya hasret saçlar bir kırbaç gibi şakladı yüzünde. Kırbaç yalabık oldu kafasında, kırbaç şimşek oldu düşüncesinde. Tam bu sırada Nevin Nazik’in Mavi Şeytan’ı ayın on beşi gibi belirdi karşında. Gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Kestane kızılı saçlar ıldır ıldır yanıyordu. Bir kara elmas, bir altın sarısı oluyordu. Boyu da büyüdükçe büyüyordu gözünde. Bir dünya güzeli değildi ama Karacaoğlan’a yürekten katılırcasına. “Ben güzele güzel demem, / Güzel benim olmayınca,” diyordu bütün içtenliğiyle. Öte tarafta Anamurlu da ne ay yüzlü, ne gök gözlü, sadece bir göz, hepsi o kadar… Nevin Nazik’in Mavi Şeytanı, Cemal Taylan’ın İkrarı, yönü, salâvatı, musahibi, Kâbesi… Nevin Nazik’in Mavi Şeytan’ı Cemal Taylan’ın hayat kaynağı, Toros Türkmenlerinin kutsal katranı, Anadolu erenlerinin Bektaş Veli’si, Biçare Yunus’u, Sivas ellerinin Pir Sultan’ı… Nevin Nazik’in Mavi Şeytan’ı Cemal Taylan’ın yüreği, nefesi, gözü, ışığı, durmadan çağlayıp akan pınarı… Nevin Nazik’le Cemal Taylan kalkmak üzereydi ki... “Karar katidir, yanlış da olsa uygulanacaktır,”diyen bir sesle irkildiler, Mudanyalı Mahir’di bu. “Bizi zaafa uğratacaklara aman yok!” Bandırmalı Coşkun’du. “Bizi çökertmenize izin yok!” Gemlikli Bayram! “Biz eyleme, sen aşka Cemal Taylan, yağma yok yavrum, bedelini ödeyeceksin, diyordu Oflu Osman! “Emir demiri keser gardaşlar, emir demiri keser. Ben de olsam af yok,” diyordu Manisalı Mustafa! O gün bir güzel ısladılar Cemal Taylan’ı. Çizgili takım elbisesi beyaz gömleği, paramparça olmuş, Türkçe bölüm başkanı Sabit Bayıldıran’a özenerek taktığı siyah gözlüğü kırılmış, çizgili kravatı koparılmıştı. İyice dövüp öfkelerini aldıktan sonra da ayaklarından parkın girişine kadar sürükleyip az ötedeki taflan kümesine aşağı yuvarlayıvermişlerdi… Cemal Taylan Kendine geldiğinde, vakit gece yarısına varıyordu…
- URLA
Urla İzmir'in şirin bir ilçesi,Ege Bölgesinin en gözde tatil beldelerinden biridir. Antik Çağa uzanan tarihi ile eski adı Klazomenai olarak anılır. 12 Eylül 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtarılmıştır. Yöreye özgü lezzetlerinden ıspanak balığı, urla mantısı bazı örneklerdir. Urla'nın katmeri de meşhurdur. . Her sene Enginar Festivali düzenlenir. Kum Denizi Plajının denizi de güzeldir, Ege Bölgesinin ünlü plajlarından biridir. Oraya 2016 yılında Engelliler Haftası kapsamındaki spor etkinliklerine gitmiştim ve çok eğlenceli geçmişti. Balık yemeyi seviyorsanız İskele tarafındaki lokantaları öneririm. Giderseniz siz de görürsünüz, bir çok yerin adı YORGO SEFERİS... SEFERİS 1900 yılında Urla'da doğdu. 1914'te ailesiyle Atina'ya taşındı. Çalışmalarını 1918-1925 arası Paris, Sorbonne'da sürdürdü. 1963 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. URLA'nın birkaç ünlüsünden söz etmek istiyorum sizlere. Tanju Okan: 27 Ağustos 1938 tarihinde İzmir'in Tire ilçesinde doğdu. Müziğe ilgisi Ailesinden gelmektedir.Babası Müzik Öğretmeni iken Annesi keman çalmıştı. İtalya'da şan eğitimini almıştı. 1961 yılında profesyonel Müzik kariyerine başlamıştı. Sinemayla ilgilenmiş olan Sanatçı 1964 yılında Cübbeli Gelin adlı filmle ilk defa beyaz perdeye adımını atmıştı.1966 yılında İçimdeki Alev adlı filmde başrol almıştı ve aynı sene Cüneyt Arkın ile Fakir Biz Kız Sevdim filminde oynamıştı.23 Mayıs 1996 yılında vefat etmişti ve vasiyeti üzerine Urla'da toprağa verilmişti. URLAM Mehtapla denizin öpüşünce Geceyi süslerler gizlice Meltemler eserler sevinçle Gecenin cennetisin sen Urlam Dağların çiçeklerle örtülü Şalvarını giymişler kızlar gibi Sende doğar büyür sevgiler Ege'nin cennetisin sen Urlam Altın sarısıdır üzümlerin Yeşil gözler gibi zeytinlerin Doğanın tacıdır tütünlerin İzmir'in cennetisin sen Urlam Melek yüzlü gülen insanlar Sevgisiyle sana koşarlar Balıkçılar ağlarını atarlar Denizin cennetisin sen Urlam Yorgo Seferis: Urla'da doğdu. 1914 yılında Ailesiyle Atina'ya göç etti.20.Yüzyıl Yunan Şiirinin en büyük temsilcilerinden biri oldu. Şairliğinin yanında Türkiye dahil bazı ülkelerde diplomatik görevlerde bulundu. 1963 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. 1971 yılında vefat etti. ATİNALI EURİPİDES Troya'nın yangınlarıyla Sicilya'nın taşocakları arasında kocadı. Deniz mağaralarını ve deniz resimlerini severdi. Tanrıların bizi vahşi hayvanlar gibi yakalamak için ördükleri bir ağa benzetirdi insan damarlarını: bu ağı yırtmaya çalıştı. Huysuz bir adamdı, dostu azdı; günü gelince kendisini köpekler paraladı. YORGO SEFERİS Necati Cumalı:13 Ocak 1921 yılında Yunanistan'ın Batı Makedonya bölgesindeki Florina'da doğdu. Ailesiyle 1923 yılında Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi kapsamında İzmir'in Urla ilçesine yerleşti. Türk Şiirinde Garip Akımından etkilenerek Orhan Veli,Oktay Rifat,Cahit Sıtkı Tarancı,Nurullah Ataç gibi edebiyatçılarla tanışıp şiire yöneldi. Hikaye,Şiir,Tiyatro ve Roman Dalında ödüller kazanmış olan Necati Cumalı 10 Ocak 2001'de İstanbul'da vefat etti. SERSERİ KURŞUN Ah, bu serseri kurşun Ne rakı içer Ne kumar oynar Gene de bütün kabahat onda. NECATİ CUMALI Tarihe ve Kültüre ilginiz varsa Necati Cumalı Anı Evini gezmekte fayda var. Necati Cumalının doğduğu ve Eşiyle yaşadığı Evi müzeye dönüştürülerek ziyarete açılmıştır. Zeliha ile Cemal'in büyük aşkını anlatmış olan Tütün Zamanı adlı romanıyla Türk Edebiyatına damgasını vurmuştur. Yaşadığı evin zemin katındaki bir odası ilçe kütüphanesi haline getirilmiştir. Gezerken kişisel eşyaları dahil her şeyini görebilirsiniz.

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı


























