top of page

ZAP SUYU DELİ AKAR


Doğan SOYDAN

*

ANI

*

Tam da kışın ortasında ayakkabımın dikişleri söküldü, altı delindi. Ayaklarım kar, yağmur, çamur içinde; bir gün başım ağrıyor bir gün dişim… Bir çift ayakkabı alabilmem için önce Kaymakamlığa sonra Sümerbank’a gitmem gerekiyormuş. Çay, şeker, un, ayakkabı gibi gereksinimler Sümerbank’ta satılırmış. Çukurca Kaymakamı kaçakçılığı önlemek için böyle bir düzen koymuş; bir çift ayakkabı alabilmek için önce Kaymakamlıktan bir “ihtiyaç kartı” alacaksın sonra Sümerbank’a gideceksin. Ben o kartı alalı üç ay oldu ama Sümerbank’ta ayakkabı yok ki! Ne zaman gitsem, “Yollar açılırsa yeni mal gelecek,” diyorlar ve ben yine o tabanı delinmiş, dikişi sökülmüş ayakkabının tutsağı oluyorum.


Bir de bakkalımız vardı Çukurca’da; Bakkal İsmail. Irak uçakları Çukurca’yı yanlışlıkla bombalayınca yaralanmış, Irak hükümetinden tazminat alıp zengin olmuş. Kimine göre Kel İsmail kimine göre Topal İsmail’di onun adı ama yüz yüze gelince herkes “İsmail Efendi” diyor. Bir de kamyoneti vardı Bakkal İsmail’in, Çukurca-Hakkâri arası yük ve yolcu taşırdı. Askerî araçları saymazsak bundan başka da motorlu taşıt yoktu zaten; bir de haftada bir gelip giden posta arabası…


Birgün askerî gazinonun önünde oturuyorduk. Öğretmen Murtaza’nın ayağında pırıl pırıl bir Cıslavet ayakkabı gördüm. Cıslavet, o yörede ve Anadolu’da giyilen en yaygın lâstik ayakkabıydı o zamanlar. Öğretmen Murtaza, dikkatlice baktığımı görünce, “Bakkal İsmail’den aldım,” dedi. Bakkal İsmail’in ayakkabı satmadığını, satmasının yasak olduğunu bildiğim halde Murtaza’nın sözüne uyup ben de gittim. “İsmail Efendi bir cıslavet de bana…” dedim. Bakkal İsmail parmağını dudağının önüne dikleyerek “sus” işareti yaptıktan sonra “Vallah yok! Murtaza’ya verdiğim o şey şu torbanın altından çıktı,” dedi. Ayakkabım gözüme iliştikçe kendimi yoksul, zavallı görüyor, üzülüyordum.


Çukurca, eski zamanlarda Irak’a bağlıyken sonradan Osmanlı topraklarına katılmış ve 1926’da Türkiye Cumhuriyeti’ne dâhil edilmiş. Şehrin dört yanı dağlarla çevrilidir, en çok 3-4 Km uzağı görebilirsiniz sonra dağlara çakılıp kalır gözleriniz. Daha uzak alanlara bakmak, gözlerimizi özgürleştirmek için bazen Hakkâri yolu üstündeki Efkâr Tepesi’ne giderdik. Burada uzak dağlara, derin vadilere ve gökyüzüne, ufuklara uzun uzun bakardık. Zap Suyu da görünürdü buradan. Derin bir vadinin içinde sanki acelesi varmış gibi delice akan; Türkiye topraklarıyla vedalaşıp Irak sınırına girmeye hazırlanan Zap Suyunun coşkun sesini duyardık. Yolu kapalı, her şeyden mahrum, “Olağanüstü Hal” cenderesine sıkışmış böyle bir yerde arada bir Efkâr Tepesi’ne gitmek yegâne sosyal yaşantımızdı; bir de pazar akşamları düzenlenen likör partisi…

 

Likör partisini PTT Müdürü, Banka Müdürü, Tekel Müdürü gibi daire müdürleri düzenliyor, bazen Belediye Başkanı ile Karakol Komutanı da katılıyordu. Sıra kimdeyse onun dairesinde oluyordu bu… Amaç likör içmek değil söyleşmek, moral yükseltmekti ama öğretmenleri almıyorlar içlerine nedense! Banka müdürü hemşerimin torpiliyle (!) ben bir de öğretmen Murtaza katılıyorduk. Murtaza taklitçi ve şakacıydı. Yaptığı taklitler, anlattığı fıkralarla onları güldürüp eğlendiriyordu, amaç da buydu zaten; gülmek, eğlenmek… Ben ise bu Olağanüstü Hal’in gölgesinde gülmek, eğlenmek içimden gelmiyor, tat alamıyordum; hem ayağımdaki delik deşik ayakkabıya baktıkça moralim bozuluyordu. O günlerde Kaymakam için verilen veda yemeğinden sonra likör partisinden ayrıldım. Ayrılmamın nedeni yalnızca ayakkabım değil; o akşam anlattığım bir fıkra idi.

 

Akşamın ilerleyen saatinde öğretmen Murtaza ne anlatsa ötekiler göbeklerini titrete titrete gülüyorlar. Derken şarkı, türkü, şiir, fıkra faslı başladı. Sırası gelen dağarcığında ne varsa döküyor. PTT Müdürü, "Dil şad olacak diye kaç yıl avuttu felek," Banka Müdürü, "Ateşe benzerdin küle dönmüşsün" şarkısını söyledikten sonra Komutan da, "Çiçekten harman olmaz yar derde derman olmaz" türküsüyle ortamı şenlendirdi. Şarkılar, türküler söylenirken kimi hüzünleniyor kimi neşeleniyor ara ara da alkışlar dışarı taşıyordu. Sıra bana geldi. Oldum olası bir işe yaramam zaten (!) Çetin Altan’ın Akşam Gazetesinde yazdığı bir fıkrayı anlatmaya başladım. Nuh’un Tufanında erkek fare ile dişi fare arasında geçen biraz da müstehcen bir diyalog... Erkek farenin dişi fareye “Tufandan sonra görürsün sen; ben eşeğin kartını çaldım!” demesiyle bitiyor. Fıkrayı anlattım ama kimse gülmüyor, ortam buz gibi oldu! PTT Müdürü, “Kinaye yapma kinaye yapma!” diyerek sessizliği bozdu ama asıl bozulan Karakol Komutanı oldu. Bana bakarak: “Bu olağanüstü Hal sana göre tufan öyle mi?" Söyle bakalım tufandan sonra ne yapacaksın?” dedi. Komutan daha konuşacaktı ama Kaymakam ayağa kalkıp veda konuşması yapmaya başlayınca susmak zorunda kaldı. İşte o günden sonra ben likör partisine gitmedim.


Dağların karı yavaş yavaş eriyor. Çukurca yolu açıldı ama Sümerbank hâlâ bomboş… Ne zaman gidip sorsam, “Yeni mal gelecek” diyorlar. Son gittiğimde, “Gelse de artık işime yaramaz” dedim görevli memura. Bir ay sonra yaz tatili başlayacak, memlekete gideceğim. Van’dan geçerken en iyisi, en güzeli, en pahalısından bir ayakkabı alacağım kendime.


O günü iple çekiyordum.


(SÜRECEK)


Yorumlar


bottom of page