top of page
1/2

Bir Dinozorun Gezileri - Mavi Yolculuk V

Güncelleme tarihi: 4 Ara 2021



Doğanın başka bir mucizesi de Kekova'dır. Kekova uzunluğuna bir adadır. Karşısında da biri Kale, biri Üçağız denilen iki yerleşim yeri vardır. Bu dünyalar güzeli yer bir nekropol, yani büyük bir mezarlıktır aslında. Her bir yanı lahitlerle doludur. Hatta kıyısının sığ sularında bile lahit vardır. Görkemli olduğu kadar gizemli olan bu büyüleyici yerin geçmişi konusunda hiçbir şey bilinmez. Eskiden oraya da ancak denizden varılabilirdi. Şimdiyse kara yolları yapıldı. Lahitleri söküp, yerlerine sır sıra çirkin beton kutular dikilmedikçe, uygarlığın nimetlerinden biraz olsun yararlanabilmeleri için, iyi de olabilir bu yolların yapılması. Çünkü Kekova'nın güzel yüzlü, son derece konuksever halkı, aklın alamayacağı kadar yoksuldu eskiden. Küçük bir sağlık ocakları bile yoktu. Oraya ilk gittiğimizde, aramızda bir doktor hanımın olduğunu öğrenince, hastalarını kucaklarında taşıyarak, uydurma sedyelere koyarak sandallara binip tekneye getirmeleri, yüreğimizi parçalamıştı.


Neden bilmem ama, olağanüstü insan güzelliğinde olduğu gibi olağanüstü doğa güzelliğinde de gizemli bir şey vardır her zaman. Gemili Adası'da çok güzel ve çok gizemlidir. Tepesinde yıkık manastırlar; kıyısında kapıları pencereleri denize açılan, merdivenleri denize inen yıkık evleri vardır. Antik kalıntılar değildir bunlar. Karaköyü'ndekiler gibi mübadelede boşaltılan nispeten yeni yapılar da değildir. İki ya da üç yüz yıllık yıkıntılardır. Bir söylentiye göre o sıralarda Fethiye Körfezinde büyük bir deprem olmuş; Gemili halkı, oturulamaz hale gelen evlerini terk etmişler. Adanın dolaylarına deniz gözlüğüyle bakınca, suların dibinde damsız evler görülür. Sanki bir köy sulara gömülmüştür burada. Manastır koyunda da, büyükçe bir yapının duvarları, odaları görülür suların içinde. Kimine göre bir hamamdır bu; kimine göre de, koya adını veren manastırın kalıntılarıdır.


Tekne gezilerinde bir de büklerin güzelliğiyle karşılaşırız. Sözlüklerde bulunmayan, Gökova'ya özgü bu ''bük'' sözcüğü, bükülmek fiiline bağlıdır herhalde. ''Bük'' iç içe kıvrılan koy anlamına gelir. Bir koya varırsınız; bakarsınız ki, o koyun içinde ikinci bir koy, ikinci koyun içinde üçüncü bir koy, üçüncü koyun içinde dördüncü bir koy vardır vb.


Bir tahmine göre altmış altı bük varmış Gökova'da. Bunlardan bazıları öyle iç içe ve öyle dardır ki, tekneler pek göze alamazlar oralara girmeyi. Ama Hürriyet'in kaptanları, çok dolambaçlı Löngöz Bükü'nün kıyısına kadar giderlerdi. Bir sabah, güneş doğarken, orada uyanmıştım. Deniz de, yeryüzü de, gökyüzü de pespembeydi. Çamların ve günlük ağaçlarının gölgesi, kıpırtısız pembe sulara yansımıştı. Bu dünyadan olmayan bir sessizlik ve huzur vardı çevremde. Gözlerimi açınca, bir iki saniye süren bir yanılgıya düştüm: ''Galiba öldüm, cennetteyim'' dedim kendi kendime. Ne denli kısa sürerse sürsün, tüm dinsizliğime ve tanrı tanımazlığıma karşın, böyle bir yanılgıya düşmem gene de tuhafıma gitmişti. Eğer cehennem ve cennet varsa (ki kesinlikle yok), kendimin çok daha ilginç bir yer olan cehenneme değil de, doğru cennete gideceğim konusunda kendimden bile sıkı sıkıya gizlediğim saçma bir inancım mı vardı acaba?


Gökova'nın en güzel bükleriyle dolu İngiliz Limanı'na, Birinci Dünya Savaşında oraya İngiliz savaş gemilerinin sığındığına dair yaygın söylentiden ötürü böyle bir ad verilmiştir. Bir de Göben Bükü var. Oraya da Alman gemileri sığınmış. Bu cennetimsi büklerde savaşılması öyle akıl almaz bir şey ki, buna pek inanmıyoruz. Ama dolaylarındaki köylerde yaşayan kimi ihtiyarlar, çocukluklarında, bombalama sesleri bile duymuşlar.


Tüm güzelliğine karşın, İngiliz Limanı'nda iki kez büyük şok geçirdim: Birincisi, orman yangınından sonra, o görkemli yemyeşil çamların kavrulduğunu görmekti. İkincisi de, yüzerken, deniz kıyısında bir sarı taksiyle burun buruna gelişimdi. O çirkin taksinin o güzel kıyıda durması, inanılmaz bir karabasandı benim için. Uyanayım diye, başımı hemen denize gömdüm. Başımı sudan çıkarınca, taksi hala oradaydı ve ağaçlar arasında dolanan yolun o zaman farkına vardım. Eskiden ancak denizden gidilen İngiliz Limanı'na karayolu yapıldığını anladım. Yamaçta yanan çamların yerine yenileri dikilmişti bile. Ama o yol kalacak; hatta yenileri eklenecek ona. Yakında o çamlar kesilecek, oraya beton kutular dikilecek belki de.


Doğaya karşı duyarsızlığımızı; ekoloji, çevre korunması gibi kavramlar konusunda ancak on ya da on beş yıl önce bilgi edinmeye başladığımızı, bu yüzden gelecekte ne gibi çirkinlikler olabileceğini düşündükçe, bu tekne gezilerinde çok kaygılandığım olmuştur. Ne var ki, henüz bozulmamış güzellik karşısında sevinç ağır basıyordu her zaman. Çünkü bu denizlerde en beklenmedik anlarda, en beklenmedik yerlerde, insanda hayret ve hayranlık uyandıran durumlarla karşılaşırdık. Örneğin, son yolculuklarımdan birinde, Marmaris ve Datça arasında, bir kale duvarı gibi dimdik kayalık bir yamacın önünde demir attık geceleyin. Çevrede ne bir ağaç vardı ne de bir bitki. Sadece taş, sadece sarp kayalar ve kayalıkların içine oyulmuş kocaman bir mağara. Suyla dolu bu mağaranın ağzından uğursuz ve ürkütücü homurtular çıkıyordu. Hava iyice kararıp da neden bu kasvetli yerde geceliyoruz diye tam üzülmeye başladığım sırada, bir yığın kuş ötüşmeye başladı. Bildiğim kadarıyla, güneş batınca, bülbüller bir yana, kuşlar susar. Ömrümde ilk kez duyduğum bu kayalık kuşları ise, cıvıl cıvıl ötüyor, hem de sevinçle ötüyordu. B gizi çözmenin yolunu bulamamış, şaşırıp kalmıştık hepimiz.


Gene Marmaris'ten çıkıp Datça'ya doğru giderken, bambaşka biçimde şaşırtıcı bir durumla karşılaştık: Yerini tam bilmediğim, galiba Çiftlik denilen köyün karşısında bir ada gördük. Bu büyükçe ada ıssız gibiydi; yani ortada ev filan yoktu. Ama denizden çıkıp adanın yamaçlarına dolanan mavi borular dikkatimi çekti. Teknoloji konusunda kara cahil olmama karşın, bunların su ve elektrik boruları olduğunu ben bile anladım. Bu ıssız adanın neden karadan elektrik ve su aldığını sordum. Ada ıssız değilmiş meğer. En tepesinde, ağaçlar arasında görülmeyen bir ev, kıyıda da bekçinin küçük evi varmış. Teknemizin kaptanı bildiği kadarını anlattı bizlere: Adanın sahibi varlıklı bir inşaat mühendisiymiş. Yılda ancak bir ay adasında yalnız otururmuş. Kimsenin oraya girmemesi için, bekçi tutmuş. Bekçiler tek başına kalınca, sıkıntıdan patlayark işten çıkarlarmış. Bu yüzden çok bekçi değiştirmek zorunda kalmış. Bekçilerin köpekleri bile yalnızlığa dayanamayıp, yüzerek karaya kaçarlarmış. Adamın eşiyle çocukları, bu daya bunca para harcanmasına karşıymışlar. Adam da ''bir metresim olsa daha mı iyi olurdu? Tutun ki bu ada benim metresim'' dermiş.


Rahmetli Turgut Özal'ın tam tersine, zenginlerden hiç mi hiç hoşlanmam. Ama onu tanımadığım, hiçbir zaman tanımayacağım halde, bu adayı satın alan zengine hayran kaldım. Adını da öğrendim ve bu adı unutmamak için, o sırada okumakta olduğum Jack Donne'un şiirlerinin iç kapağına yazdım. Helal olsun o zenginin parası! Keşke daha fazla kazanmaktan vazgeçse de sürekli otursa o güzel adasında. Ara sıra dostlarını da davet etse oraya. Dostları arasında bizler de olsak keşke!


Yalnız benim değil, hepimizin düş gücü harekete geçmişti. O sırada adasında bulunmayan adamla tanışabilmek için, birbirinden saçma senaryolar kurmay başladık. Adamla tanışmamız pek olası değildi ama, adayı görebilirdik hiç olmazsa. Bu istekle yanıp tutuşuyorduk. Adanın karşısında demir attık. Kandırma gücünün iyice gelişmiş olduğunu bildiğimiz üç arkadaşı teknenin sandalına bindirip elçi olarak rıhtıma gönderdik. Hemen rıhtıma inen genç bekçi, yaz tatilinde çalışan bir üniversite öğrencisiymiş. Hepimizin öğretim üyesi, dolayısı ile zararsız olduğumuzu öğrenince, adayı görmemize izin verdi. Sandaldan işaret edilmesi üzerine, tekneden atladık, yüzerek adaya bir çıkartma yaptık. Ayıp olmasın diye, patronu konusunda delikanlıya hiç soru sormadık. Adanın bakımlı olduğunu, her bir yana yeni ağaçlar, çiçekler dikildiğini gördük. Geceleri aydınlanabilen düzgün bir patikayı tırmanarak, en tepede, ağaçlar arasında gizlendiği için denizden görülmeyen eve vardık. Zenginlerin, çevresini elektrikli tel örgülerle sararak Bodrum yarımadasına diktiği şatafatlı şatolardan çok farklı, ''mütevazı'' türden denilen, küçükçe bir evdi. Bekçiye, ''kapıyı aç, içeri girelim'' deme hırtlığına düşmedik ama, kendimizi tutamayıp, pencerelerden içeri baktık biraz. hepimizin evi gibi, ancak kilimler, minderler, alçak koltuklar, yastıklar ve kitaplarla süslü bir evdi. Evin içini, biraz da olsa görünce, adanın sahibine ilgimiz büsbütün arttı.


Sadece Ege ve Akdeniz'de yelken açtığımız sanılmasın. Marmara'da da gezindiğimiz oldu. Günün birinde bir taka, o sıralarda Kuzguncuk'ta yalısı olan arkadaşlarımızın rıhtımına yanaştı. Avşa, Paşalimanı ve Marmara adalarına gittik. Bir adaya yaklaşınca, çoğumuz hemen denize atlıyor, takadan sarkan ipi tutuyorduk. Genellikle çok ağırbaşlı olmasına karşın, dümendeki Rize doğumlu arkadaşımızın o sırada laz şakacılığı tutuyor, takayı iyice hızlandırıyordu. Kadın erkek hepimizin mayoları sıyrılıyor, bedenlerimizden ayrılıp, denizde kaybolacak diye korkuyorduk. Bir elle ipi, bir elle mayolarımızı tutmaya çalışıyorduk.