top of page
1/1076

YAŞAMAK HÜNERDİR BU YANGIN YERİNDE

Nurten B. AKSOY

*

-"...babanı hep böyle güleç hatırla..." Metin Altıok-

“Ne zaman bir dosta gitsem, evde yoklar” deyip, sonra dostlarıyla bir ateş cehennemindeyken “Yaşamak görevdir bu yangın yerinde/Yaşamak, insan kalarak” diyebilen, özlemi 27 yıldır yürekleri yakan Metin Altıok, 1941 yılında, Bergamalı Melahat Moral ile matbaa işçisi Süleyman Altıok’un ilk çocukları olarak İzmir Karşıyaka’da doğar. İlk ve orta öğrenimini İzmir Karşıyaka’da tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya fakültesinde Felsefe okur. 1966 yılında fakülteden sınıf arkadaşı Füsun Akatlı ile evlenir.


1960’lı yıllarda Metin Altıok sürekli resim yapar. Bir de kimselere göstermediği şiirler yazar. Şair yönünü kendisi dışında bilen hiç kimse yoktur; şiirlerini kimselere göstermez ve herkes onu ressam bilir; Çetin Sipahi, Orhan Taylan, Fahir Aksoy gibi ressamlarla karma sergilere katılır. Şiirleri 70’li yıllarda yayımlanmasına karşın Metin Altıok, şiirlerinin kaynakları bakımından 60’lı yılların geç ürün veren şairlerinden biri olarak nitelendirilebilinir.


ORMANLARIN GÜMBÜRTÜSÜNDEN

Bir yüzük yaptım sana güvercin teleğinden, Bir yüzük bükerek hoşça kal sözcüğünden.

Bir yüzük yaptım belli belirsiz, Eski bir gramafon sesinden.

Bir yüzük serçe parmağın için, Bulutsuz bir gecede kayan yıldız izinden.

Bir yüzük yaptım terli bir yüzük, Avucumdan geçen ince hayat çizgisinden.

Yanmasını bilen bakır bir yüzük, Evime akım taşıyan elektrik telinden.

Bir yüzük yaptım, bir yüzük ki; Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden.


İlk şiir kitabı “Gezgin”de Servet-i Fünun’dan, Ahmet Haşim’den, Ahmet Muhip Dıranas’tan, İkinci Yeniye ve 60’lı yıllar şiirinin bazı ortak söyleyişlerine kadar çeşitli etkilenmeler bulunan; kuşağının en romantik, en duygulu şairleri arasında olan sanatçının dili yalındır. Şiirlerinde benzetmeler yapmayı, anlaşılması güç olmayan simgeler kullanmayı sever. Halk şiiri biçimlerinden de yararlandığı bu kitabıyla, Behçet Necatigil’in de söylediği gibi: “İlk kitabıyla şair olur.”


Annesiyle ilişkisinin iyi olmadığını bazı dizelerinde dile getirir şair… “Kötü annem, beni komşunun oğlu kadar seven annem” der. Annesi ‘sevgisizliğin’ ilk imgesi olarak geçer şairin kişisel tarihine. Çocuklarıyla şefkat ilişkisi kurabilmiş bir kadın değildir Melahat Hanım: Eşinin yumuşak başlılığı karşısında otoriter tarafı ağır basan, aynı nedenle hırçınlaşan, maddi zorlukların getirdiği gelecek kaygıları içinde giderek katılaşan ve tüm bunların acısını biraz da çocuklarından çıkaran, zor bir kadındır.

SARIL BANA

Bu yaşıma geldim içimde bir çocuk hala Sevgiler bekliyor sürekli senden. İnsanın bir yanı nedense hep eksik Ve o eksiği tamamlayayım derken, Var olan aşınıyor zamanla. Anamın bıraktığı yerden sarıl bana. Anıların kar topluyor inceden, Bir yorgan gibi geçmişimin üstüne. Ama yine de unutuş değil bu, Sızlatıyor sensizliği tersine. Senin kim olduğunu bile bilmezken. Sevgiden caydığım yerde darıl bana.


52 yıllık yaşamında canı ölesiye yansa da bildiğinden şaşmayan, “yedisinde neyse yetmişinde de aynı olan”; ama yetmişinde olmasına izin verilmeyen Metin Altıok’un o yıllarda da ileride de tüm şiirine hakim olacak acı, hep yanı başındadır. Hatta kimi zaman fiziksel boyutlarda…


Arkadaşı Mehmet Taner’e anlattığı trajik hikayede olduğu gibi ki bu hikaye, şairin sonu düşünülerek okunduğunda söylenecek söz bırakmaz insana: “Biliyor musun, beni kaynar kazanda kaynattılar” dedi Metin Altıok birden. Yüzü karmakarışıktı… Küçücük bir çocukken, İzmir taraflarında, annesiyle babası tarladaki işleriyle meşgulken, bir ağacın altına bırakmışlar onu. O yaz sıcağında bir akrep tarafından sokulmuş Metin. Akrebin zehrini alsın diye, çevredekiler ateşin üzerine koydukları bir kazan dolusu suya sokup, suyu kaynatmışlar. Gözyaşlarına boğulmuştu, “Küçücük yahu, daha küçücük bir beden suda kaynatılıyor, düşünsene” demişti. Neyse ki babası Süleyman Altıok, mutsuz ailenin ve şairin denge unsurudur. Eşi ne kadar sevgisizse, Süleyman Bey’in de bir o kadar sevgi fazlası vardır. Eksikliği ölüme eş olan…


BİR GÜN ÖLÜRÜM

uzak, solgun çocukluğum; akşam alacası, kasaba, çatılarda kargalar. hüzünlü gençliğim; sabahçı kahveleri, umutsuz aşklar. bir anı tüneği şimdi yaşadığım geçmiş yıllar. ben derim ki; ömrüm, ömrüm! mumlar neden eriyip sönerler de tersine doğru yanmazlar uzayarak yeniden ve insan doğmak ister mi bir daha ölmek için? ölümü arayarak geçti bunca yılım. kötü annem beni komşunun oğlu kadar seven, yok olan babamdı belki ölüm tutkumu pekiştiren. elbet bir gün ölürüm. ömrüm, ömrüm ve yanan mum kara bir fitil bırakan ardında ne kadar benziyor birbirine. zifiri karanlık gece. mum bitti yanmadı tersine. beyaz mürekkeple yazdım bu şiiri karanlığın üstüne. ben derim ki; geçip gider zaman. geri alınmaz bazı şeyler. ömrüm, ömrüm ve yanan mum biter. soğur cehennem bile.


Babasıyla nefes alan Metin Altıok, tavan arasındaki odasında, evdeki mutsuzluktan uzak bir dünya kurar kendine. İlk resimlerinin, ilk dizelerinin kağıtla buluştuğu yer olur odası. Tabaklara gül desenleri çizer. Odanın içinde dolaşarak yüksek sesle şiirlerini okur. Bazen çizgiyle bazen de şiirin, canının çektiği kelimenin arayışıyla saatler geçirir o odada. Belki de ustalık öncesine denk düştüğünden bu çocukluk ve gençlik saatleri, yıllar sonra ilk şiir kitabını çıkardığında “çıraklık dönemi olmayan şair” denecektir kendisine.


1960’lı yıllar… Füsun-Metin Altıok’un evleri hemen her gece yakın dostlarıyla dolar. O evde yeni bir dünyanın düşleri kurulur, edebiyat tartışmaları yapılır ve türküler söylenir her gece. Metin Altıok’un sesi çok güzeldir. İstenir ki hep o söylesin. Ama Ruhi Su gelince hepsi susar; çünkü onun sazı ve sesine hepsi hayrandır. Ve hepsi harıl harıl kitap yazar, kitap çevirir, kitap basar o dönemde.

GERİYE KALAN

Bir anahtar verdindi bana Kabaran yüreğimi bilerek. Kullanıp durdum onu gönlümce, Aşkıma kenar süsü diyerek; Aşındırdım dişlerini zamanla.

Geriye ben kaldım işte.

Yalan olur sevmedim dersem; Ama yolcu yolunda gerek. Ey ömrümün uğuldayan durağı; Yanlış hesaptan dönerek, Benli günlerini sil istersen.

Geriye sen kaldın işte.


1970’li yıllar; naifliğin yerini sertliğin aldığı bir dönem. Füsun Akatlı, Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde doçenttir. Denemeler yazar, eleştiriler yapar, kitaplar çıkarır. Metin Altıok da o süreçte ilk şiir kitabını yayınlar. Türkiye’nin inişli çıkışlı yılları Ankara’daki evi de etkiler. İki sanatçının zorlu üretimleri, yaşam biçimleri evde sorun çıkarmaya başlar, gelgitler yaşanır.


1979’da, Metin ve Füsun Altıok çiftinin yolları tamamen ayrılır. Füsun Akatlı onu yolcu ederken Altıok’un yanında giysileri dışında sadece şiir kitapları vardır: “Bir yüzük yaptım sana güvercin teleğinden / Bir yüzük bükerek hoşça kal sözcüğünden”…


Kız kardeşi Meral Altıok’a “On taneden fazla şiir kitabı çıkarmayacağım, elli yaşından fazla yaşamayacağım, ölümüm yatağımda sıradan bir ölüm olmayacak.” demiştir Metin Altıok. Dediklerinin hepsi de çıkar ne yazık ki. Metin Altıok bilir gibidir başına gelecekleri. Sadece bu sözüyle değil, şiirleriyle de anlatır, kendisini bekleyen sonu.


KOR DÜŞSEYDİ

Kor düşseydi keşke yüreğime, Bu yine anlaşılır olurdu. İçimde suyu kesilmiş bir fıskiye, Birdenbire buruşup soldu.

Hoşça kal diyebildim güçlükle, Sesimi iğneden geçirerek. Dönüp arkama yürüdüm, Adım adım gittikçe küçülerek.

Sen bana bir gurbet sundun, Buğulu çocuk gözlerinle. Öpüp başıma koydum, Sevginin solgun güzelliğiyle.


Bingöl’de felsefe öğretmenliği yaparken Metin Hoca’nın öğrencilerine öğüdü ise kendini özetler gibidir: “Çocuklar; sorgulayın, irdeleyin, sorun, sürekli sorun, sakın susmayın; günlük yaşamdan kopmuşsanız, hayattan da kopmuşsunuz demektir.” Bingöl’deyken sınıfın penceresinden, Çapakçur Deresi’nin etrafındaki kavak ağaçlarına dalar sık sık: “Ah kavaklar, acı düştü peşime ardımdan ıslak çalar”. Aklından ille Zeynep geçer; varsa Zeynep, yoksa yine o! Yokluğu acı, kavak ağaçlarına dert yanılan. Öğrencilerine en çok anlattığı da yine kızı Zeynep’tir. Kızını yâd edişlerini ise şöyle tamamlar kimi zaman: “Bingöl’ün karı, dağı, balı meşhur ama benim gönlümde kızımdan daha önemli hiçbir kimse olamaz.”

KAVAKLAR

Bedenim üşür, yüreğim sızlar. Ah kavaklar, kavaklar…

Beni hoyrat bir makasla Eski bir fotoğraftan oydular.

Orda kaldı yanağımın yarısı, Kendini boşlukla tamamlar.

Omuzumda bir kesik el, Ki durmadan kanar.

Ah kavaklar, kavaklar… Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar.


1993’te dördüncüsü kutlanacak Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’a gitmek üzere davet alır Metin Altıok. Aydınlık’a yedek yazılarını yazıp bırakır. Akşam evde o güne dek hiç yapmadığı bir şey yapar. Bütün şiir kitaplarını tek tek imzalar eşi Nebahat Çetin adına. Giderken masanın üzerine kendi resmini çizdiği bir kağıt bırakır; eşine döner, “Yandığımın resmidir” der. 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Otelinde, yangın öncesi bekleyiş sırasında; üzerlerine binlerce taş yağarken “Burada ölürsek geride kalanlar ne yazar hakkımızda?” diye sorar biri. Metin Altıok şu cevabı verir: “ŞİİR YAZARLAR…”

Sivas katliamından (2 Temmuz) ağır yaralı olarak kurtulan, ancak komadan çıkamayarak 9 Temmuz 1993'te Ankara'da vefat eden Metin Altıok'u ve ölüm yıldönümünde o yangın yerinde ölenlerin hepsini saygıyla anıyoruz...

101 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

GÜNAYDIN

1/2