Kalpler Üşürse


HIRVATİSTAN – BOSNA HERSEK - SIRBİSTAN


-DUBROVNİK-


‘’Bir adım atın ve kendinize bol keşifli bir sürpriz yapın’’ sözünü örnek almıştım yola çıkarken...


Öyle de geçti gezimiz.

Keyifli ve süprizliydi.


Ne var ki, son günlerine geldik.


Farkına vardıkça çoğalan duygusallığımız yüreğimizde ağırlaştıkça ağırlaştı.İnsan dün gördüğü bir yeri böyle benimser mi? Oluyormuş demek.


O ruh haliyle Dalmaçya kıyılarının yıldızı Hırvatistan`ın tatil cenneti Dubrovnik`e Adriyatiğin güzel manzaraları eşliğinde doğru yola çıktık. Yeşilin inadına yeşil mavinin inadına mavi ve yüreğimizi coşkuyla dolduran güzelliğini seyrederek yolculuk yapmak keyifliydi; taa ki sınır kapısına gelene kadar.


Bakınca ucu bucağı görünmeyen kuyruk, Pile kapısından giriş sırası üç saat sürünce yaşananlar unutulmayacak türdendi. Rehberin bizi oyalamak için anlattıkları bitince, hava kararmaya yüz tutup, gündüz gözüyle çok istediğimiz bu özel şehri tam göremeyeceğimizi anlayan herkes haklı olarak söylenmeye başladı. Otobüsten iner inmez UNESCO tarafından Dünya Mirasları Listesi’ne alınmış eski şehir meydanına doğru geziye yürüyerek/koşarak başladık. Akşam karanlığında bir şey göremeyeceğimiz için üzülürken, her yerinin gözlerimizi kamaştıran ışıklarla aydınlatılması sayesinde, kuleler ile muhteşem surları şaşkın bakışlarla seyrettik. 14. yy.dan kalma ve dünyanın en eski eczanesine de ev sahipliği yapan, Francis Manastırı, Rector Sarayı, şehir kapıları, ve diğer önemli yapıları gördükten sonra serbest zamanda şehrin sokaklarını keşfe çıktık. Kırışıklık giderici krem alma aşkıyla eczanenin yerini bulduğumuzda kapalı olduğunu görerek hayal kırıklığı yaşasak da meydanda konser zamanına denk gelmemize sevindik. Elinde bastonu, boynunda inci kolyesi, saçları yapılı, dudağı boyalı yaşça olgun kadınlar, koluna girdikleri delikanlılarla asil bir görüntü sergiliyorlardı. Sokaklarda gezinirken meşhur kalamar ve balığını yemek istememize rağmen boş bir masa kalmadığını görünce , ailenin en küçük üyesinin isteğini yerine getirdik. Elimizde kocaman pizza dilimlerini Spanish steps yani İspanyol merdivenlerinde oturarak yiyen Türkler olarak tarihe geçtik. Ününü duyduğumuz küçük taş parçasının üstüne çıktık. Bir inanışa göre taşın üzerinde kalıp aynı zamanda da gömleğini çıkarabilenler sevdiklerine aşklarını ispat etmiş olurlarmış. Yapabilenleri alkışladık. Onofrio çeşmelerinden kana kana su içerken, eskiden gemilerin yapıldığı tersane bölümünü de görüp, kalabalık içinde nehirde sürüklenen saman çöpü gibi oradan oraya aktık... Otobüse binip otele giden yolda yorgunluktan bütün yolcular uyurken şoförün sağ salim bizi ulaştırması bir şanstı. Ertesi gün tur şirketi kendini affettirmek için bizleri kuzu çevirmesiyle ünlü Zdravo Voda Restoran’a götürdü. Manzarası dağların eteğindeki akan nehrin su sesi eşliğinde yediğimiz etler çok lezzetliydi. Vegeta (sebzeli tuz) atarken biraz fazlaca koyduklarından, yol boyu su isteyenler mola için otobüsü durdurmak zorunda kalsalar da buna değdiğini düşündük.


MOSTAR


Hırvatistan’dan Bosna Hersek’e giderken manzara izlemek keyifliydi. Sırada Mostar ve Saraybosna gezisine geldiğinde otobüste bilgi veren rehber bizi hüzünlü dakikalara hazırlıyor gibiydi. İnsanın kalbinde yara bırakan görüntülere doğru ilerledik. Her yerde, savaşın geride bıraktığı acının izleri duruyordu. Binalarda yüzlerce kurşun delikleri vardı. Birçok insan evlerini savaşı unutmamak için özellikle yaptırmıyormuş, bir kısmı ise parasızlıktan.

Gezinin en ilgi çekici yerlerinden biri olan Mostar’a yaklaştığımızda anlatılanlardan daha güzel olan köprüyü görüyoruz. Fotoğraf çekilebilmek için yarışmamıza rağmen kadraja tek başımıza giremiyoruz. Köprünün kaygan taşları üzerinde yürümekte zorlanınca birbirimizden yardım alarak devam ediyoruz. Aklıma o an Honoré de Balzac'ın meşhur sözü geliyor “Dost için sırtımı köprü yapmaya hazırım ben; yeter ki, temiz kalpleri taşıyan ayaklar geçsin üstümden.”


Mimar Hayreddin tarafından 1557 yılında inşa edilen köprü Osmanlı mimarisinin bir şaheseri. Kentin erkekleri nişanlılarına cesaretlerini kanıtlamak için düğün öncesinde köprüden Neretva nehrine atlarlarmış...

Köprüye ilk saldırıyı 1992 de Bosnalı sırplar düzenlemiş…Kasım 1993 te Hırvat tankları köprüye daha büyük bir zarar veren saldırılarını başlatmışlar…ve 8.11.1993' te Hırvat topçu ateşiyle yıkılmış…Yerine derme çatma bir köprü yapılsa da köprünün yeniden inşaatı için çalışmalar 1997 başlamış…Macar ordusunun dalgıçları orjinal taşları nehirden çıkarmış ve bir Türk şirketi yapımı üstlenmiş.aslına uygun olarak yapılan köprü temelleri daha da sağlamlaştırarak 2003 ağustosta bitirilmiş... 2004 te de hizmete açılmış…


Köprü etrafında yerleşim yapılmış Osmanlı döneminde. Camiisi, pazarı, dükkanları, atölyeleri, evleri…Bugün hala bu geçerli. Şehrin dokusu muhteşem. Etkileniyoruz.


Biraz ilerleyince Koska Mehmet Paşa Camii'ni görüyoruz. Müslümanlar Mostar'ın doğusunda, Hırvatlar batısında yaşamaya başlamış. Sırpların çoğu ise şehirden ayrılmış. Savaştan sonra şehirde zarar gören binalar tamir, tarihi eserler restore edilmiş. Bu arada yıkılan Mostar Köprüsü’nün ABD, Türkiye, Hollanda, İtalya ve Hırvatistan'ın katkılarıyla Yapı Merkezi tarafından temel, beden duvarları ve zemini güçlendirilmiş, ER-BU adlı diğer bir Türk şirketi tarafından aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş. 2005 tarihinde eski Mostar şehri, UNESCO tarafından Dünya Miras Listesine alınmış. Mimar Sinan Kayseri doğumlu olduğu için, Kayseri kardeş şehir ilan edilmiştir.’’ bilgisini rehberden dinledikten sonra Mostar köprüsünden atlayan genç delikanlıları seyretmek için köprünün ayaklarının olduğu yere iniyoruz. Para karşılığı köprünün tam ortasındaki duvara çıkarak suya atladıkları an kuşlar gibi uçtuklarını hayretle izliyoruz…Alkışlar eşliğinde yapılan bu seronomi hepimize heyecanlı dakikalar yaşattıktan sonra Avrupa’nın en güçlü su kaynağının, Buna nehrinin doğduğu yere kurulmuş olan Blagay Alperenler Tekkesini ziyaret ederek tekrar yola çıkıyoruz...



SARAY BOSNA


Saraybosna’ya hareket ve varışımıza istinaden şehir turumuza başlıyoruz.

Saraybosna’ya gidip tarihi bir yolculuk yapmaya hazır mısınız? “Avrupa’nın Kudüs’ü” Üç büyük imparatorluğun tarihine şahitlik etmiş bir Balkan başkenti. Bosna adı tarihte ilk defa 10. yy. da bir kitapta yer almıştır ve kelime anlamı “İYİ İNSANLARIN BÖLGESİ’’dir. Birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi Saraybosna da tarihteki yerini Roma İmparatorluğu ile birlikte almıştır. Tarihi 13. yy. a kadar uzanan Saraybosna 15. yy da Osmanlı idaresine geçmiş ve yaklaşık 400 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde kalmıştır. Bu nedenle Saraybosna Osmanlı mimarisi ve eserleri açısından oldukça zengindir denilebilir.


Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna acının ve hayatın bin bir rengi maneviyatıyla bizi kuşatan şehir 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Osmanlı Devleti toprakları içerisinde yer alan Bosna-Hersek’in başkenti ve en kalabalık şehri olan Saraybosna’nın tarih kokan sokaklarını ve mimari eserlerini dikkatle dinlerseniz size bir şeyler anlattıklarını duyabilirsiniz. Şehrin kalbine hoş geldiniz!


Tam anlamıyla yaşayan bir şehir olan Tarihe Yön Veren Yapı: Latin Köprüsü 16. yüzyılda Osmanlı tarafından yapılan bu köprünün önemi büyük. Franz Ferdinand’ın ölümüyle sonuçlanan suikast burada gerçekleşmiş ve bu olay I. Dünya Savaşı’nın başlangıcı olarak kabul edilmiş. Saraybosna’da görülecek yerler listesinde ilk sıralarda yer alan Latin Köprüsü, şehrin en eski ve en önemli yapılarından. Yolcu ve ziyaretçilere temiz su sağlamak amacıyla 18. yüzyılda yapılan Sebil, Saraybosna’nın önemli noktası Başçarşı’da yer alıyor. Mehmet Paşa tarafından yaptırılan bu yapı savaştan zarar görse de yapılan yenileme çalışmalarının ardından şu anda hala kullanılabiliyor.


“Avrupa’daki Osmanlı Çarşısı” olarak anılan Başçarşı, Milijacka Nehri’nin kuzey kısmında yer almakta. 19. yüzyılda çıkan yangının ardından küçülmek zorunda kalan Başçarşı’da alışveriş yapabileceğiniz bir çok dükkan bulunuyor. Çevresinde bulunan cami ve medreseler ise tarihi çarşının resmini güçlendiren eserlerden. Bizden Biri: Saraybosna. Neden? diye soracak olursanız Osmanlı Mimarisiyle Şekillenmiş bir Şehir:


Türkçe Oldukça Yaygın...

Yemek Kültürü Damak Tadımıza Uyuyor...

İsmi Osmanlı Zamanlarından Kalma...

Sıcakkanlı, Yardımsever ve Samimi Yerliler var...


Avrupa’nın en müstesna çarşısı Başçarşı’da gezimizi yaparken ilk olarak Osmanlı döneminden beri faaliyete devam eden Kurşunlu Medresesini geziyoruz. Ardından Kanuni Sultan Süleyman’ın akrabası Hüsrev Bey Cami'sini ziyaret ediyoruz. Osmanlı Çeşmesinin önüne geliyoruz. Bu çeşmeden su içenler bir daha Saraybosna ya gelirlermiş…Biz mi, içtik tabii...

Turumuzun devamında Saat Kulesi, Katolik Katedrali, Ortodoks Kiliseleri ve Musevi Sinagogu’nu görüyoruz. Kapalı olduğu için kapısının önünde fotoğraf çekilmekle yetiniyoruz. Ardından I. Dünya Savaşı’nın çıktığı Latin Köprüsü’nü gezdikten sonra Fatih Sultan Mehmet’in şehre girdiği kapıdan geçip son olarak Fatih Sultan Mehmet Han’a atfedilen Fatih Camii ziyaretimiz sonrası"Trileçe"tatlısını yerken ve kahve içerken orada okuyan Türk öğrencilerle karşılaşıyoruz. Kendilerini evlerindeki kadar rahat hissettiklerini söylüyorlar.



'Sönmeyen Ateş Anıtı’ İkinci dünya savaşını simgeleyen bir anıt. Hiç durmadan gece gündüz yanıyor... ikinci Dünya Savaşı sonrası Yugoslavya'nın bağımsızlığını kazanmasının ardından 1945 yılında yakılan ateş ve bu ateşin arkasına yapılan anıt ise; Boşnak, Hırvat ve Sırpların hep birlikte özgürlüklerini kazandıklarını simgeliyor.


Yerdeki kan izlerinin zamanla silinmesi üzerine kırmızı boyayla boyanarak o anların hatırlanması sağlanıyor. Şehir sakin, insanlar sakin ancak şehirde bir hüzün var. 5 Şubat 1994’te Saraybosna’daki Markale Pazarı’na kalabalığın en yoğun olduğu öğle vakitlerinde Sırp birliklerinin 120 mm’lik havan topuyla gerçekleştirdiği saldırıda ve Katliamda 68 kişi hayatını kaybetmiş, 144 kişi yaralanmış… Binaların neredeyse birçoğunda bulunan mermi ve bomba izleri içimizi acıtıyor. Birçoğunda şarapnel parçaları savaşın üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen gözüküyor. 1992 – 1996 yılları arasında yoğun bir kuşatma altında yaşayan ve insanların hayatını kaybetme korkusuyla aylarca evden çıkamadığı günlere sahne olan Saraybosna, şimdilerde tüm kötü anılara rağmen huzur ve neşenin harmanlanarak tüketildiği duygulu bir şehir olarak varlığını sürdürüyor. Hemen her gidenin döndüğünde zihninde ilk canlanan şeyin duvarlardaki mermi izleri olduğuna bakmayın, Saraybosnalılar o günleri de, o izleri de belleklerinin uzak bir noktasına yerleştirmiş. Çok şey var elbet konuşulacak, bu şehrin ve bu şehrin insanlarının çektiği çilelere, savaşın soğuk yüzüne dair.



Birazda güzel hatıralardan söz edelim... Osmanlı’nın uzun yıllar hüküm sürdüğü topraklar olduğu için bizden çok iz taşır ama şehirde bir o kadar da Avrupai bir hava eser. Müslüman, Katolik, Ortodoks ve Musevi dinine mensup toplumların yaşadığı bu ülkedeki denge ve düzen insanı hem şaşırtıyor hem de hayran bırakıyor. Ayrıca dağların himayesindeki şehir, doğal güzellikleriyle de büyülüyor. Hemen her malzemeden yapılan meşhur Boşnak börekleri de kesinlikle tatmadan geçilmemelidir. Börekçiler günün her saatinde çok kalabalık. Börekler yanında biraz sıvı kıvamlı bir yoğurt ile servis ediliyor. Burada börekler farklı bir yöntemle kömürde pişiyor. Mangal gibi büyük bir tezgahın tabanı tamamen kömür ile dolu, üzerinde tepsileri oturttukları bir demir halka ve bu halkanın üzerindeki tepsiyi üstten kapatan ve üzeri kömür ile dolu bir düzenek var. Böylece börek hem alttan hem de üstten kömür ateşinde pişiyor. Bosnalıların Türklere ve Türk dizilerine olan hayranlıkları sayesinde ise buranın halkı ile hemen keyifli bir diyaloga girmenize fırsat tanıyor. Yabancı dil yerine beden dilimi kullanarak anlaştığım, son bozuk paralarımı avucuna bıraktığım dükkân sahibi gülerek sıcacık börek paketini elime tutuşturdu. Canınız çekmesin ama yediğim en harika börekti. Az kalsın turdakileri kaybediyorum derken şanslıyım gene. Benim gibi geride kalan alışveriş yapan yolcuyla otobüsü buluyoruz. Eşsiz manzaralar eşliğinde devam ederek ardından sınırı da geçerek ve Sırbistan’a varıyoruz.



BELGRAD, NOVİ-SAD


Balkan ülkeleri arasında Nikola Tesla’nın güzel ülkesi Sırbistan, doğası tarihi mekanları ile keyifle gezebileceğiniz bir ülke. Başkent Belgrad ve Novi Sad ülkenin gezilebilecek öncelikle iki güzel şehri bence. Belgrad büyük metropol bir başkent. İsmi Sırpça’da “Beyaz Şehir” anlamına gelen bu huzurlu ve aydınlık şehir kara günleri geride bırakmış aydınlık bugünlere ve yarınlara işgaller sonucu tanıştığı ve kaynaştığı kültürler ile birlikte gelmiş ve kozmopolitan bir yapıya ulaşmıştır. Günümüzde 2 milyon nüfuslu, güler yüzlü insanları, güzel yüzlü kızları, yemyeşil parkları, kartpostalları aratmayacak doğal güzellikleri ve eğlenceli geceleriyle Belgrad insanın içerisinde yerleşme isteği bırakan güzide bir Sırbistan şehridir. Şehrin kalbi ise Kalemegdan bölgesi. Kalemeydan’dan ise Tuna ve Sava nehirlerini saatlerce seyredebileceğiniz güzellikte. Momo Kapor’un düşük bütçeli Paris dediği Belgrad; Sırbistan’ın en kalabalık şehrive başkentidir. Belgrad günün her saati yaşayan ve ruhu olan bir yerleşim bölgesidir. Stratejik konumu itibariyle birçok kez işgal edilmiş; yakılmış yıkılmış ve ardından tekrar kurulmuştur.


Belgrad, kentin üzerinde gururla oturan Kalemegdan isimli beyaz duvarlarından dolayı ‘Beyaz Şehir’ olarak anılıyor. Zengin gece hayatı, güçlü mimari yapıları, ilginç müze ve galerilere ev sahipliği yapmasıyla popüler bir hafta sonu Avrupa kaçamağı. Çoğu kişi belki burun kıvırır. Ama bilmezler ki Belgrad’ın, Berlin ve Paris kadar güzel caddeleri, harika bir coğrafi konumu, yemyeşil devasa parkları, ve renkli bir gece hayatı vardır. Sokakları tertemiz ve güvenlidir.


Sava ile Tuna nehirlerinin birleşme noktasında bulunan Sırbistan’ın başkenti, enerjisiyle ve canlılığıyla bizleri kendine hayran bırakmayı başardı. Şehrin en meşhur caddesi, bir nevi Belgrad’ın İstiklal Caddesi olan Knez Mihailova Caddesi butikleri, dükkanları, kafeleri ve restoranlarıyla kesinlikle görülmesi gereken bir yer.


5000 yıllık mirasa sahip en eski Avrupa şehirlerinden biri olan Belgrad, geçmişten günümüze, tarihi eserlere, geleneksel sanat eserlerine ve ünlü cazibe merkezlerine hayranlık uyandırıyor. Zengin kültürel ve tarihi miraslarıyla eski binalar, kiliseler, katedraller, anıtlar, çeşmeler, doğal güzellikler ve daha neler neler…


Merkezindeki Prens Obrenovic Heykeli ve Ulusal Tiyatro, Ulusal Müze ve Bosko Buha Tiyatrosu, Cumhuriyet Meydanı’nı çevreleyen noktalardan sadece birkaçı. İstiklal Caddesine çok benzeyen boylu boyunca uzanmış bu sokakta bol bol yürüyerek bale yapan kızı seyrettikten sonra kendimizi şımarttık; cafelerinden birine oturup kahve içtik. İnce narin şişelerde özenle yapılmış yerli içki Rakıjomuzu aldık. Çorba – Čorba, dolma, sarma, börek – burek , güveç – guvec, salata, pilav, kebab – čevap, köfte – ćufte kelimelerini de kullanarak yemek yedik, alışveriş yaptık.



Knez Mihailova caddesi ise bizim İstiklal caddesi gibi keyiflice dolaşabileceğiniz Belgrad’ın en kalabalık caddesi. Kalemegdanın içerisinde ise Damat Ali Paşa’nın mezarını ziyaret ederek gezmeye başladık… Şehrin diğer büyük sembolü ise Balkanların en büyük Ortodokslara ait en büyük ibadethane olan Aziz Sava Katedrali idi. Müzik ve kalabalığın olduğu yöne doğru gidince muhteşem yapının önünde bulduk kendimizi.Aziz Sava Katedrali Sırbistan’ın en büyük katedrali olarak biliniyor. Bu devasa katedral aynı zamanda Avrupa’da da benzerleri arasında büyüklük kıstasına göre 10. sırada yer alıyor. Belgrad’ın Vracar bölgesinde konumlanan katedralin öyküsü 1550 yıllarına kadar uzanıyor.

1550 ve 1553 yılları arasındaki Osmanlı Donanması’nın en büyük rütbeli ismi olan Sinan Paşa’nın hatıratlarında Aziz Sava Katedrali’nden bahsedildiği biliniyor. Bu devasa katedral aynı anda 10 bin kişinin bir arada ibadet edebileceği kadar büyük bir alana yayılmış.


Şehirde görmeden dönmeyin diyeceğim yerlerden biri de Nikola Tesla müzesi. Kıymeti bilinmeyen bir adam için açılmış bir müze. Peki kim bu adam? Efendim Nikola TESLA, Sırp-Amerikan fizikçi. Elektriğin kablosuz taşınmasını sağlamış bir kere!

Ötesi var mı? Tesla, AC sistemini, elektrik bobinini ve ilgili maddeleri icat ederek elektriğe güç verdi. Bu adamcağız bu zamana kadar “Neler yapmış, neler icat etmiş?” diyorsanız içeride çeşitli ve epey eğlenceli demolar ile görüp deneyimleme şansını bulacaksınız. Biletinizi alıp kendiniz müzeyi dolaşabilirsiniz veya rehberli tura katılabilirsiniz. Müzede belli saatlerde İngilizce ve Sırpça rehberli turlar düzenleniyor.


Nikola Tesla Müzesi, Belgrad’ın merkezine yakın olan Krunska Caddesi üzerinde.


İçeride elektrik ve icatları ile ilgili yapılan sunum ise harika. Sırbistan diğer ülkelere geçiş açısından kapı beşiği gibi, buradan bir çok Avrupa ülkesi ve şehrine her gün düzenli otobüs var. Balkan ülkeleri arasında doğal güzelliği, uygun fiyatları geniş coğrafyası ile keyifli bir ülke Sırbistan. Novi Sad ise Sırbistan’da Belgrad’dan sonra gezebileceğiniz en keyifli şehridir. Estetik görünümlü binalarına bakarken yolunuzu şaşırmayın, aman diyelim! Ucuz olan bu huzur dolu şehre bir hafta sonunuzu ayırmanız tüm yerleri gezmeniz için yeterli olacaktır.


Zamanında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ev sahibi olmuş Novi Sad’ı gezerken Avusturyalı mimarların tasarımlarına aşık olacaksınız.


Tarihiyle, doğal güzellikleriyle, havasıyla, suyuyla, her dinden, her dilden insanlarıyla biz Rumeli ve balkanları çok sevdik...


Gezinin son gününü dolu dolu geçirerek yorgun ama mutlu olarak evimize döndük.

*

ÖNCEKİ BÖLÜM

Mavi İnci


84 görüntüleme0 yorum
1s0l.gif

ŞAKASIZ;

artık

KIŞ!..

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

861536d39876bb9d5a5ca0fa97dddfb8.gif

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA