Bir Şehri Sevmek



Gezmeye gittiğim her yerde başıma gelendir; ertesi gün, bilemedin iki gün sonra sıkılırım. Büyük heveslerle gittiğim uzak yerlerde dahi ayağımın tozuyla nesi varsa sözü edilir koşturarak görür, sonra da yapacak iş bulamaz, yeni bir yer aramaya başlarım.


Hele bir aksilik çıkmasın… Bu denli uğursuz bir yerde bir de para vererek durmak niye... hali olur bende...


Belki bu nedenle yazlık sahibi olmayı, bir yere bağlanmayı çok istemedim. O kadar param da olmadı ya...


Ne var ki artık gittiğim yerlerde bazen canım, güzellik yarışmasına girmeden kabul görecek, merhaba diyecek, sohbet edecek birilerini de aramaya başladı. Yaşamın doğası bu soğanın cücüğünü de çekiyor, balı böreği de...


Hem nereye kadar?..


İyi de katlanabilecek miydim? Denemeli, uygun bir yer bulup sevmeyi denemeli… Nikahta keramet vardır demezler mi?


Satın almak yerine kiralamak iyi bir düşünce gibi gözükmüştü. Baktın olmuyor, al atını... der, gidersin.

İyi de nere?

*





Hep alt yoldan, deniz kıyısını izleyerek gittim Erdek'e, bu kez Çanakkale Biga yolunu izleyip Edincik'e sapıyorum.


"...Erdekyolunu sonunda yapmışlar. Edincik'i görmek için deli oluyorum. O, sınıf farkını ve çalışma arzusunu yok eden birbirine benzeyen yaşlı, ama hırsı olmayan evleri, kapılar boyu tenekelere dikili sardunyaları, karanfilleri, oralara yeni taşınmış olduğu, ama kalıcılığı belli ortancaları, konukluğa gelmiş gibi duran açelyaları, zeytinleri, turşuları görmek istiyorum.

İstiyorum da, gemiye geç kalacağız, diyor yol arkadaşım...." diye Şenol Yazıcı'nın sözünü ettiği ADA'daki Edincik'i görmek istiyorum.


Eski, küçük Edincik evlerinin yanında tepelerde TOKİ'nin beton binaları da görünüyor artık. Su boşa akmamış, Edincik zamandan payını almış, güzel dokusunu bozan çok katlı binalar da eklenmiş manzarasına. ... ve önceki gelişimde evlerin önüne, yol kenarlarına dizilen teneke kutulardaki sardunyalar, ortancalar da yok artık... Belki bir zenginlik, düzen ve şıklık gelmiş ama bu Edincik, o Edincik değil...

Yazıcı'nın anlattığı Edincik hiç değil..


Zeytinliklerin içinden keskin virajlar çizen yolla denize iniyorum. Uzakta Erdek gözüküyor. Sevmeye niyetli olduğum şehir burası. Buradan bakınca denemeye değer ve keyif alınacak gibi görünüyor.


Erdek arkaik dönemde bile önemli bir yer. 5400 yıl önce kurulmuş ve adını Altın Postun Argonatlarından, Jason'dan almış ve Roma imparatorlarının ilgi ve iltifatını görmüş bir ADA kenti. Sonra Kapıdağı o dönemdeki adıyla Artake, Bandırmaya uzanan dar kıstaktan karayla birleşmiş zaman içinde. Marmara'nın ortasında, büyük kentlerin hepsine yakın adalar zengini bu yerleşim, zeytini, inciri, mermeri, kılıç balıkları, girintili çıkıntılı koyları, muhteşem deniziyle Türkiye'nin ilk turizm merkezlerinden biri olmuş. Bir devir Koç ailesini ağırladığını anlatır Erdekliler. Sonra da yetmez olmuş ya da fatihleri heveslerini almış terk edilmiş. Ultra zenginler belki yok ama Erdek yazın gitseniz gene tıklım tıklım...


Sözde apart otel diye yapmışlar boğazda yalı fiyatına kiraladığım siteyi. Deniz kıyısına ev izni verilmeyince uyanık girişimciler çözümü çabuk bulmuş, otel diyorlar adına. Sahil onlarla dolu...


Düzlük denilen giriş bölgesinin tüm sahilini böylece parsellemişler. Denize bu denli sokulmanın başka şansı yok ya, turistik tesis diye başlıyorlar inşaata... Gerçekte iki odalı, salonlu yazlıkların yer aldığı tatil köyü, havuzunun yanında elbette denizden de hakkını alacaktı. Payını belirlerken de kuşkusuz sayıya değil, verilen paraya bakacaktı.


Geniş kumsalı şezlonglarıyla kapsayınca, yirmi metre ilerde de benzeri bir uydurma turistik tesis olunca arta kalan dar alana deniz diye aklını atan sıra insanlar bir kent kalabalığıyla üst üste yığılacaktı doğal olarak. Bizim denize giremezsiniz diyen yoktu ama insanımız salt paranın ardında olduğu uygulamalara değil, uzantılarına da saygılıydı; sadece sahil değil, denize de bir kol gibi uzanan sınıf ayrışması kendiliğinden oluşmuştu...


Tatil denince ilk Erdek'in akla geldiği zamanlarda GÜNEY, yani bugün DÜZLER denilen kente giriş bölümü öncelikle bürokrasinin ve uyanık girişimcinin elinde telef olmuş çirkin bir yapılaşmayla Tanrının tarlaları kula yasak edilip yağmalanmış bir bir... Onların prensleri başka yerleri yeğleyip artık gelmese de ebeveynlerin bazıları hala burada. Sislenen hatıralarında bir masala dönen iktidar günlerini gururla, hasretle anımsıyorlar.

Elbet hüzünlü ve elbet çirkin... Çünkü hala sıra insan bu ruhsatsız tapusuz iskânsız demir ve beton çitleri aşıp denize ulaşmakta sıkıntı çekiyor. Altyapı yok, sosyal alan yok, alışveriş merkezi yok; seksenden bugüne 40 yıl geçmiş, olduramamışlar, ama dört yanı yerleşim ya da kamp yapmayı, denize giden bütün yolları tekellerine almayı başarmışlar..


Benim site bir alem, Bursa'dan bir üniversitenin başı çektiği bir grup tarlalardan birini siteye döndürmüş otel ruhsatıyla. Denizi bir yay gibi kucağına almış duvarlarla çevrili site, bu beni doyurmaz deyip dev bir havuz da yapmış bahçeye... Ama bir kafeyi bile unutmuş, gün olup yapacakmış. Daha çok yeni, çok eksiği gediğ var, pek kimse kimseyi tanımıyor, ama sitelerine girecek yabancılara karşı çok duyarlılar, şifreli kapıdan girmeyi başarırsanız içerde üç adım atmadan enseleneceğiniz kesin.

Ne garip ilk geldiğimde yarım gün yetkili aramıştım, oysa şimdi...

Önüne gelen bana kim olduğumu soruyor, nerden gelmişim, kaç numara da kalıyormuşum. Burada herkes bekçi Murtaza…


*

Deniz yosunla ve fırtınayla ortaya çıkan denizanalarıyla kaplı olmasa güzel... Yine de şükretmek lazim, karşı kıyıda lacivert denizanaları varmış, yabancı menşeli oldukları söylenen. Bir çarptılar mı, yaz boyu sevgilinizce ısırılmış gibi gururlu, ama takma dişleriyle ısırılmış gibi ağlıyor çarpılan yeriniz, kıpkırmızı…


Seçkinlik güzel... Denize bu denli yakın olmak, maddi bedeli ağır olsa da eşsiz bir keyif... Sigarasız aranırken sokaklarda, en büyük izmariti ben bulmuşum gibi hissediyorum. Ne güzelmiş zengin olmak (!)


Vahşi kapitalizm bu olsa gerek… Hiç sanmıyorum, bunun adı gözbebeklerinde dolar işareti olan ilkel yerel yönetim düzeni… Belediye olanak vermiş, insanlar da işgal etmiş, zamanında. Sonrakiler de bakmışlar önlerinde bir deve, nerden başlasınlar?


Sitenin kumsalı işgal eden şezlonglarında boş yok… Her şemsiye altında iki şezlong, birer de oturan var ama... ötekine havlusunu, çantasını, bir şeysini koymuş, işgal edilmemiş boşluk yok; hele kadınlar, bir yaşı geçkin olanlar hele, korkunç bir rahatlıkla bütün kumsalı kendi mülkiyetlerine almışlar gibi… Orda çantası, ötekinde ayakkabısı, daha ötekinde havlusu; havuz keyfi yapan gelmesi olası komşu kadınları beş çayına bekliyor... Eminim havuzun başındaki komşusu da aynı pozisyonu almış, denizdeki ahbabı burnu sürtüp geldiğinde oturacak yer bulsun diye hazırlıktadır.


Yadırgayan bakışlardan da sıkılınca yanda cümbür cemaat bir avuç yere sığmaya çalışan gündelik tatilcilerin yanına kuma oturdum.

Ne var ki içimde burjuvanın en acımasızıyla karşılaşmış proleter öfkesi var. Onca para ver, sonra da bu hale düş… Uydu mu şimdi?


Yandaki şezlonglardan biri boşalıyor, jet hızıyla fırlayıp oturuyorum.


Zengin ve seçkin olmak kolay öğrenilen bir şey… Şezlonga erinçle yaslanırken purom olmayışına üzülüyorum.


Önümdeki kadidi çıkmış ihtiyar, ama saçları hala simsiyah boyalı kadın dönüp bana bir bakış atıyor, bir şeyler diyor, hayrıma da değil belli ama ne gelir elden… Aldırmayacağım…

Kul düşünür kader güler derlermiş, umursamıyorum ama kadının yanından o ana değin erkek çocuk filan sandığım bir minik adam doğruluyor, bana dönüyor. Gözlerimi kapatıp, Allahım ne olur gelmesin, diyorum, içimden, bana bir şans ver, bir gün en azından… Hem bu bu şehri sevmeye geldim… diyorum…


Gözlerimi açtığımda yaşlı minik adam yok olmuyor, çok yaklaşmadan, yumruk mesafesinden uzakta, elleri beli dediği buruş buruş karnına gömülmüş, bana bakıyor.

Bakmak suç mu, bakar.


Dayanamayıp başımı sallıyorum, ne istiyorsun, der gibi… O zaman patlıyor adam, herkese duyurmaya kararlı resmen bağırıyor, tek başına beni gözü kesmedi, belli mahalleyi arkasına alacak, öteki Murtazalara duyurmak derdi.

-Kimsin sen kardeşim, ne arıyorsun burada?

Utanıyorum. Utanç da öfkelendiriyor beni. Düzgün cümle bulamıyorum… Hem başka dönüp bakanlar da var; öteki Murtazalar… Ben de bağırıyorum, sanki herkes sağırmış gibi…

-Sana ne… ekliyorum, dayanamayıp… Sana ne ibrikçibaşı… Allahın denizi…

Ne oluyorsa hepsi birden önüne dönüyor, yaşlı amca da söylene söylene, ama en alçak tondan… Bulaşmıyorlar avamdan serseriye…


Çok zamandır bu halim yoktu. Utanıyorum gene, ama öte yandan anladıkları dili anımsamayıp konuşmayı başarmaktan mutluyum. Sıkıldım itilip kakılmaktan...



*

Gereğinden fazla sıradan gözüken Erdek'te bir yan var ki olağanüstü... Çok az yerde yerleşimin göbeğinden baktığınızda bile akşam ancak bu kadar akşama benzer.


Sıradanlık sözüm Erdek sevenlerin hissiyatına dokunmasın... Gerçekte bu kadarını bu kent de hak etmiyor ama, öyle... Dört yanı deniz Kapıdağı yarımadası, yani o haritadaki incecik bir pazubentle karaya tutunmuş baltanın ağzı azıcık emekle dünya çapında bir yer olması, belediyesini de insanını da uçurması mümkünken inanılmaz bir basiretsizlikle ölmeye yatırılmış, el birliğiyle...


Ne belediyenin, ne halkın ne de yazlığa gelenin çok umurunda... Salt esnaf keyifli, niteliği azalsa da nicel olarak artan yakın illerden koşturup gelen gezginleri fahiş fiyatlarla yolmaktan yoruluyorlar.

Erdek kötü bir yer değil. Yerel halkı Yörükler ve Ege’nin karşı yakasından mübadele ile gelenler, çok yerin insanından daha konuk sever. Arızalı, sorunlu birileri varsa o da dışarıdan gelip rekabet ortamı olmadığından kendini hiç geliştirme gereği duymadan düzen tutturanlar, sonradan görmeler, esnaflığın harami vari sırrına varanlar...​



Meyveyi dalından, sebzeyi tarlasından elinle koparıp yiyebilmek, sütü direk üreticisinden alabilmek, güneyde deniz fırtınalı iken, kuzeyde ıssız koylarda denize girebilmek, ya da tersini yapabilmek... kenarından köşesinden doğallığı bozulmuş olsa da yalnız kalmayı başarabileceğiniz dağı, denizi, ormanı olması yeter diyorsanız elbet güzel... Ama gerisi yok, ama o ruh yok...


Havası çok nemli, çok rutubetli, kimse de orası için oksijen deposu masalını uyduracak kadar cin davranmamış, sıcak arttıkça boğulursunuz, ama Ayvalık gibi dehşetli bir rüzgarla kamçı yemiş gibi havalananlar dışında bütün deniz kıyıları öyle değil midir? Buna karşılık Erdek'in dünyaca ünlü zeytini olmuş işte, fena mı?

Kabul etmeli, Marmara'nın öteki kıyılarına göre hiç olmazsa uzaktan bakınca denizi de denize benziyor. Asla değişmeyecek ilçe merkezini birkaç dozerle dümdüz etseler, turizmle hiç ilgisi olmayan yer ve hizmetlerini, beş yıldızlı diye satmaya çalıştıkları soyguncu düzenlerini terk edebilseler, belediye biraz yol, biraz imar ve biraz temizlik diyebilse, biraz 21.yüzyıl koyabilseler vitrinlerine, rengi ışığı, parıltısı, okumuşluğu, umur görmüşlüğü olan insan getirtebilseler... çok daha iyi olabilirdi. Daha çok gelen olabilirdi, demiyorum, ülkenin kıyıları lağıma dönmüşken ve insanlarımız hala oralarda en cici mayoları ve güneş kremleriyle evrimleşip balık olmaya çalışırken ve asgari ücret hala mucizevi bir gelirken ana yerleşimlere bu denli yakın Erdek hiç boş kalmaz, kalmıyor da... Bizim dediğimiz hakkını vermek, hakkını almak... Ama ne yaparsanız yapın tatil yaptığınız hissini veren bir yer olamaz, Erdek. Hiçbir zaman kötü olmaz, ama asla güzel de olamaz... İyi ki gelmişim dedirten bir kıpırtı, yüreğinizi kaldıracak bir şiir, zaman dursun, dedirtecek pastoral bir resim bulamadan, emeğinize ve masrafa değecek hiçbir şey yakalayamadan, o sınırlarına kadar yaşa, imkansızı iste diyen Argonatlar'ın buraya neden uğradığına şaşarak, dönünce anlatabileceğiniz, su kesildi, yaz boyu kanalizasyon kokusuyla boğulduk, esnaf anamızı sordu durdu... dışında komşunuzun gıpta edeceği bir masal üretemeden dönersiniz... Evinizin balkonuna çıkıp akşam güneşini ve mırmırlanan kedinizi yanınıza alıp içilen bir çayın keyfi daha çok mutlu edebilir sizi. Paranız da cebinizde kalır.

Karşı kıyıda Denizkent mi ne oralarda oturan buraya da gezmeye gelen arkadaşın biri, hırçın bir sevgili gibidir buralar, demişti. Çok emek verirsiniz ondan sevgili yaratmak için, sonra da alışır, terk edemezsiniz. Sevgili bölümü hariç, hatta hırçınlık bölümü hariç gerisi doğruydu. Akılla evlendiğiniz gibi belki, bunaltacak dende dümdüz, sorunsuz, hiç şaşırtmayan, ama asla ötesi de olmayan, ne var ki çok emekle bir şey yaratmaya uğraştığınız bir yer belki... Tat alamadan, tuz alamadan , ama verdiğiniz emeğe, eskittiğiniz ömre de kıyamayıp terk edemediğiniz bir yer... Galiba ben kıyarım. Erdek'te sevgili ruhu yok... Sadece kötü olmamak sevgili olmaya yeter mi? Önce kılıç balıklarını, sonra bir devir yaşadığı ihtişam ve gösterişi niçin yitirdiğini, tatilcilerinin kaymak tabakasını neden Ege'ye Akdeniz'e kaptırdığını, niçin bütün sevgililerince terk edildiğini, sonunda niçin benim gibi bir körle birkaç topala kaldığını tam olarak anlamasanız da hissediyorsunuz, biraz yaşayınca.


*


Hiç ihtimal vermezsiniz ama Erdek, tarih boyu yerleşim yeri olmuş.

Kampların hemen yanında DÜZLER'deki Kyzikos Antik Kenti antik dönemden, Kapıdağı yarımadasının ADA olduğu zamanlardan kalma... ve içinde yer alan dünyanın 8’inci harikası olarak nitelendirilen Hadrianus Tapınağı’nın uzunluğu 116 metre... Didim Apollon tapınağından daha büyük.... Zamanında ustalıklı bir siyasetle çevreye egemen olan bütün uluslarla, Romalılarla da Perslerle de iyi geçinmeyi başaran, İskender'in bile iltifatını gören bu büyük kent, M.S 500'lü yıllarda ciddi bir depremle sarsılıyor ve eski ihtişamını yitiriyor. Kent halkı bugünkü Erdek'e yani Arteka'ya taşınıyor.


Kapıdağı Bandırma uzantısı karadan kopuk bir adayken, geçen zamanda kıstak doluyor ve yarımada oluyor. Bu arada düz ovanın ortasında yükselen birtakım binaları dışında kentin üstü toprakla, bitkiyle örtülüyor. Denilebilir ki yüzyıllardır birkaç karış toprağın altında yörede yaşayanların insafına terk edilmiş. Evliya Çelebi 17. yüzyılda uğradığında muhteşem bir antik kentten ve o antik kentin yağmalanan taşlarıyla yapılan çevredeki binalardan söz ediyor. Her yıl komik denilecek ödeneklerle bir bölümü kazınıyor, birkaç örnek taş Erdek'in içindeki açık hava müzesine götürülüyor, daha çoğu kırılıp parçalanıp ortada bırakılıyor, daha değerliler başka müzelere aktarılıyor, gerisi kaderine terk ediliyor. Yine de hala yaşıyor şehir... Ama bu halde, ama taşlarının büyük bölümü çevre binalara katkı sağlayarak...


Aslında ERDEK resmi bu; genlerinden gelen bir güzelliği var, ne var ki kötü hayat ve sahipleri onu bitirmiş, estetik ne ki diyor?


*

Kamplar bölümünün yolları dar, kente giden yükseklerden geçen geniş bir yol var ama uzak kalıyor... Geçmişte Erdek'in en popüler yerinde iki araç yanyana geçemeyeceği gibi son bakımı herhalde geçen yüzyılda görmüş sanki...

*

Erdek Düzler, gerçekte bu vandal istilasına uğramadan önce, hatta hala bir tarım arazisi... meyvenin,sebzenin en güzeli, zeytinin en verimlisinin yetiştiği denizden dolma bataklık bir tarım arazisi... Yok fiyatına deniz kıyılarını kamplara, otel adı altında sitelere verip de elinden çıkaranlar dışında yerlisi hala bu işle meşgul…

*

Yörükler Erdek'in manavları... Yaşam biçimlerini yukarı dağ köylerinde aynen sürdürüyorlar. Bazen sahilde de rastlıyorsunuz. Anadolu'nun belki de sembolü olması gereken zor koşulların hayvanı keçiler orada da hayli çok.

*

İşletmelerin çoğu dışardan gelenlerce açılmış. Yerli halktan bir kısmı yazlıkçıdan pay almayı düşünse de alışkanlıklarından vazgeçmeden yapıyor bunu da... Ehli keyf... Yolun kıyısına incir dolu tabakları dizmiş, kendisi ortada yok. "Tabağı üç lira " yazıyor, altına da eklemiş, "Tabağın altına parasını bırakın."

*

Sağlı sollu, "ikna edici" çoğu TC ya da bilmem ne bakanlığı ...diye başlayan adlara sahip imarsız tarlalara 12 Eylül darbesinden hemen sonra kondurulmuş bu binaların hala tapusu ruhsatı yok. Belediye onları Erdek'in bağrına saplı yüzlerce hançer gibi algılıyor ama yıkamıyor da... İsimler görkemli nasıl yıksın...

Ada bak: TC Ankara Marangoz Öğretmenler Kampı... ya da Türkiye Cumhuriyeti Tavukçular Derneği Eğitim Kampı... elbette örnek bunlar, bakarsın ilgilenen çıkar, kapatırlar mapatırlar diye isim vermiyorum, ama benzerleri çok... ....ve gücünü o zamanın askeri idaresinden, sonra TC önadından alan ama bir derinine baksan, devletle hiç ilgisi olmadığını hemen fark edeceğin binalar fahiş fiyatlarla bilmem kaç kez el değiştirse de dikenli tellerle, ya da duvarlarla ördüğü kamplarında " eğitim" görevini hala sürdürüyor. Gecenin ilerleyen saatlerine değin bir Brezilya karnavalının gürültüsünü dinliyorsunuz, havai fişeklerin eşliğinde. Uyku uyuyamayan çocuklar bir sınırlamaya uymayı başaramayan bu şehir eşkıyalarının hırslarına kurban olmuş...




*

Tatili birilerinin, dünya benimdir egosuyla eğlenmesi sizin de mecburi dinlemeniz olarak oldurmuşsanız kafanızda, öneririm Erdek bulunmaz bir yer...


Bense... yok ben bu şehri sevmedim.


Sadece kötü olmamak sevgili olmaya yetmiyor...

Bazen yaptıklarınız değil de yapmadıklarınızın hesabı sorulur. Erdek de öyle; vermeden alan niyetinden ve yapmadıklarından mesul...

*

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA